Showing posts with label Trabzon. Show all posts
Showing posts with label Trabzon. Show all posts

Saturday, April 10, 2010

Bu öyküler ne yazık ki gerçektir...

TRABZON - Acıların tüm sahiplerinden sadece insan olarak özür dilediğini kaydeden Trabzon Sosyal Hizmetler Müdürlüğünde görevli Sosyal Hizmet Uzmanı Gülizar Mollamehmetoğlu, ''Keşke bu olanları hiç yaşamasalardı. Bu acılardan geçerken ellerinden tutup rehberlik etmeme izin verdikleri için onlara teşekkür ediyorum'' diye konuştu.
Kitap yayımlandıktan sonra büyük ilgi gördüğünü belirten Mollamehmetoğlu, kitapla ilgili maddi hiçbir kazancının olmadığını, gelirin Yetiştirme Çağındaki Çocukları Koruma Derneği Trabzon Şubesine verileceğini ifade ederek, ''Kitap ilk çıktıktan sonra bine yakını hemen satıldı. kitap ile ağlayan çocukların, terk edilmiş insanların birileri tarafından fark edilmesini istiyorum'' dedi. KURGU DEĞİL HAYATTANYaşanmış olayların hüzünlendiren öykülerine tanıklık eden kitapta, babası ve kardeşi tarafından sürekli dövülen ve 17 yaşında evlenen, evlendikten sonra da kocası ve kayınvalidesi tarafından dövülmeye devam eden anne ve 2.5 yaşındaki çocuğun hikayesinden kısa bir bölüm şöyle anlatılıyor:
''Odamdan içeri giren 2,5 yaşında, soğuktan kızarmış elleri olan bir çocuktu. Annesinin gölgesinde çaresizdi. Çocuğunun girdiğini gören anne zaman kaybetmek istemeden bütün sabırsızlığıyla artık kapı ağzına gelmiş acısını çıkartmak için derin bir nefes aldı. 'Dün gece terminalde kaldık oğlumla. Bu sabah polisler buraya gelmemizi söyledi. Kalacak yerimiz yok gidecek yerimiz de.' Çok tanıdık cümleydi bu. Yüzüne baktığımda gördüm ki gencecik yüzü acıdan ve kederden kolları kesik izleriyle doluydu. Belli ki bu dünyada duracak hali de yoktu.
'Babamın içki parası, ağabeyimin harçlığını kazanmama rağmen ben ve oğlum kocaman eve sığamadık. Oğlumu dövmeye başladılar artık dayanamadım. O ara biriyle tanıştım. Bir şantiyede ustabaşıymış. 'Gelin benimle, evlenelim' dedi, 'yok' diyemedim. İki ay nikah istedim, tokat attı. Sonra öğrendim ki evliymiş. Dağ başında bir şantiyede en mutlu zamanlarımızdı oğlumla bağlama çaldığım saatler. Beni dövmesine ses çıkarmadım, ama oğluma tokat attı. Kuzum nasıl da ağladı. 'Sakın oğluma dokunma seni öldürürüm' dedim. O da kalktı oğluma bir daha vurdu. Sustum. Ben onu öldürürdüm ama beni tutuklu ettikleri yerde kuzum yaşamasın istedim. Sonra yıllardır sakladığım 57 liramı alıp yola çıktım. Trabzon'a ulaştığımızda paramız bitmişti." ''SİLAHIMI AL ABLA'' İl dışında çalışırken, habersiz eve gelen ve eşinin cep telefonunda başkasına ait mesajlar gören iki çocuk sahibi babanın hikayesinden ise bir bölüm de şöyle:
''İçeri girdi. 'Derdimi bırakacak kapı arıyorum, kapı burası mı' dedi. 'Sen derdini söyle, kapı burası değilse bile en azından doğru kapıyı gösteririm' dedim. Sustu. Gözlerini gözlerime dikti. Hınçla baktı. Yalnız görüşmemizi istedi. Görüşme odasına çıktık. Masanın üzerine bir silah bıraktı. 'Çocuklarımı emanet edeceğim yeri arıyorum abla, karımı öldüreceğim' dedi. 'Doğru yerdesin' dedim. Bu kadar iyi babaları varken bu programı tek başıma yapmamın yanlış olacağını ifade ettim. Gözleri doldu. Ağlamak istemediği ısırıp ısırıp bir türlü kanatamadığı dudaklarından belliydi. Canlarını emanet etmek isteyip, can almak isteyen bir babaya bakıyordu gözlerim.
'Para kazanmak için sık sık gurbete çıkardım. İki ve bir yaşlarında iki tane çocuğum var. Çocuklarım doğduktan sonra daha çok çalıştım. Sonra bir akşam sürpriz yapmak için çalıştığım il dışından eve erken döndüm. Eşim banyodaydı. Şeytan dürttü, eşimin cep telefonunu karıştırdım. Başka birinden gelen mesajları gördüm. Banyodan çıkan eşim yüzüme baktığında elimdeki telefonu görüp koşarak kaçmaya başladı. Peşinden gidecektim, küçük oğlumun ağlamasını duydum. Divanın kenarından düşmek üzereydi. Koştum yakaladım oğlumu. Ne var ki onu beşiğini koyduğumda eşim kaçmıştı' dedi.
Karşımda duran onuru yaralı, babalığı koşulların inisiyatifinde olmayan fakat gerçekten iyi bir babaydı. Koparıp atılmış bir yanı için çıldırıyordu. Onu, karnının zayıf olduğunu gördüğüm yerinden yakaladım, babalığından.
Altı ay sonra odamda otururken kapı açıldı. İçeri girdi. Çocukları iyiydi ve babaları başlarındaydı. Aldatılan, aldatandan hep daha fazla utanmıştır.''
''TORUNUMU DEVLETE BIRAKMAK İSTİYORUM''Oğlu ve gelini Trafik kazasında ölen ve 10 yaşındaki kız torunu ile tek başına yaşayan yaşlı bir dedenin hikayesi de şu satılarla anlatılıyor:
''Merkezden ayrılıp dağ köylerinden birine çıktık. Bu köy oldukça uzak ve yüksekti. Sanki terk edilmişti. Evi uzaktan görüp bacasından çıkan dumanı fark ettiğimde birazcık rahatladım. Bu bile işaretti içerde yaşamın sürdüğüne, ısınıldığına, yemek yapıldığına. Eve girdiğimde hissetiğim sıcaklık ve hüzündü. Yaşlı bir adam sobanın yanındaki divanda uzanmaktaydı. Omuzları çökmüş upuzun beyaz sakallı bu adam toparlanıp kalkmaya çalıştı.
'Oğlum 5 yıl önce karısıyla beraber Zonguldak'ta geçirdikleri trafik kazasında öldü. Ondan geri bir torunum kaldı. Önceleri çok kızdım, neden benden önce benim tek oğlumu aldı diye. Karım sağken birlikte dayandık acıyla, torunuma ikimiz baktık. Ama iki sene önce karım da öldü. Torunum şimdi on yaşında. Yeni taze fidan gibi öksüzüm, ben kururken. İyi geliyor bana. Ama hastalığım çok ilerledi. Korkuyorum. Eve gelmezse düşüp arayamaz bu ayaklar. Aç kalsa toprağı kazıp çıkarmaz bu eller'' dedi ağladı.
'Torunumu kimseye emanet edemem. Devletime emanet etmek istiyorum. Kimseye bırakamam torunumu' diyerek devam etti cümlelerine. TEK BAŞINA BIRAKILAN YAŞLI KADINKocası ölen, çocuğu olmayan ve akrabaları tarafından da terk edilen bir kadının hikayesinden bazı bölümler şu şekilde kitapta yer aldı:
''Polislerle birlikte geldi. 'Hayırlı işler kızım, kolay gelsin. Kusura bakmayın memurları da sizi de rahatsız ediyorum' dediğinde, içinde insan olan hiçbir konuda tümevarım olmadığına karar verdim.
'Kocam 7 sene önce öldü. Çok yalvardım, çok uğraştım, çok istedim ama olmadı çocuğum. Akrabaları bakmaya başladı beni. Zamanla kaldığım evlerde kavgalar çıkmaya başladı. Zaman içinde kaldığım evlerdeki odadaki yatağım koridorlara taşınmaya başladı bahanelerle. Son kaldığım evden de gönderildim. Bir akşam yeğenim, 'Seni terminale götürüyorum' dedi. 'Kim karşılayacak beni' dedim. 'Ben arayacağım akrabaları' dedi. Trabzon'a geldim. Saatlerce bekledim kimse gelmedi.'
Ne kadar kolaydır bir otobüse koca bir hayatı sıkıştırıp başından savmak. Ellerinden bastonları alındığında düşmezler, ihtiyarların dayanağı bastonlar değil, sırtlarını yasladıkları Canlı duvarlar ve yalnızlıklarında kendilerine yankılanan insan sesleridir. Yanlış biliriz, ihtiyarlar el öptürmeyi beklemezler bayramlarda, el vermek isterler aslında kendilerinden arda kalanlara.'' ''ESKİ BİR KÖMÜRLÜK ODAYA"Hasta annesiyle kalan ve babası kendilerini terk eden bir çocuğun hikayesi de şöyle öykülendiriliyor:
''İsmi Mert'ti. O daracık köhne evlere dolu buram buram kızgın yağ, is, kanalizasyon hepsinin toplamı yoksulluk kokan sokakta arkadaşları çağırdı onu resmi aracın yanına. Bu onu ilk görüşümdü ve hep unutmayışım olacaktı. O aracın önünde yürüyerek götürdü beni kendisinin evim dediği, hayatın yuva olarak verdiği, eski bir kömürlük odaya. İçeride eski bir kilim, minder ve soba vardı. Ama bunların varlığı da hemen algılanmıyordu. O karanlık içinde ilk görülen, zayıf, hastalığın etkisiyle cildi kararmış, güçlükle ayakta duran gözleri ürkek kadındı.
Durdu ve bütün gücünü toplayıp kendi kırılgan haline tezat keskin bir sesle:
'Ben oğlumu vermem, niye geldiniz' dedi ve ''Oğlum olduğunda ilk defa benim bir şeyim oldu. Hep başkalarının eşyalarını giydim. Kocam bile benim olmadı'' diye devam etti.
Kocası hastalığı ilerlediği zaman onları terk etmiş, 4 yıldır kocası hiç arayıp sormuyormuş.
'Bu öyküler ne yazık ki gerçektir...'

Tuesday, December 8, 2009

Çocukken ailem beni garip karşılar, psikoloğa götürürdü

'Sanatçı' sıfatının her önüne gelene yapıştırıldığı bir memlekette Sunay Akın gibiler nasıl tanımlanmalı? Sözcükler yetersiz kalıyor. O aslında 'E şıkkı' yani 'hepsi'... Hem Şair, hem yazar, hem TV programcısı hem de Müze kurucusu... Gerçi Akın, bu etiketleri hiç ama hiç önemsemiyor. Onun için varsa yoksa kitapları, varsa yoksa müzesi ve ailesi... Hiç karşılaşma fırsatınız olmadıysa hemen söyleyelim, en az kitaplarındaki ve televizyondaki kadar sıcak ve samimi biri. Onunla konuşurken 'İyi ki hayal kuruyor ve kurduğu hayalleri gerçekleştirmekten geri kalmıyor' diyorsunuz. Kendi deyimiyle, 'büyümeyen bir çocuk'... Kitapları 'çok okunanlar listesi'ne girmeyi başaran Sunay Akın'la son kitabı 'Ay Hırsızı'nı, Oyuncak Müzesi'ni ve yeni projelerini konuştuk.



MEZARLIKLARI SEVERİM

'Ay Hırsızı'nı yazmaya nasıl başladınız?

20 Temmuz 1969 günü, aya ayak basan insanı görebilmek için Trabzon'da odamın penceresinden baktım. Hep de şunu düşünürdüm. Gece gökyüzüne bakıp, hayal kuranlar ya çocuklar ya da hırsızlardır. İşte bu yüzden de kitabımın adı 'Ay Hırsızları' oldu. Kitap, tam anlamıyla benim çocukluğumu ve düşlerle yoğrulmuş asıl tarihi anlatıyor.



Peki, kitabın çıkış noktası neydi?

Aşiyan Mezarlığı.... Ben, mezarlıkları çok severim. Orada da burnu yere çakılmış uçak şeklinde bir mezar taşı vardı. Bu uçağın bir tarafında orada yatan kişinin doğumu, diğer tarafında da ölüm tarihi yazıyor. Mezar taşı, hostes Rona Altınay'a aitti. Bu beni çok etkiledi.



Kitabı ne kadar zamanda bitirdiniz?

14 yılda! Çünkü ben öncelikle, yazdığımı yaşarım. Yazınsal bir kaygım yok! Dolaştığım yerler müzeler, arşivler, mezarlıklar ve hep arka sokaklar... Dünyanın dört bir yanında buraları gezer, izler ve düşünür; bir serüvenci gibi davranırım.



'Önce Çocuklar ve Kadınlar' isimli kitabınız batan gemiler üzerine, 'Ay Hırsızı' ise havacılık üzerine kurulmuş bir kitap... Kitapların yayınlanma sıralamasını niye planlamadınız?

Bu sorunun yanıtını bilmiyorum. Çünkü ben kurgulayan bir Proje yazarı değilim. Benim için kitap yazmak bir etiket, kimlik değil!



HAYALPERESTİM NE OLMUŞ?

Peki yeni kitap ne zaman gelecek?

Hiç bilmiyorum. Bundan sonrası yeni bir Şiir kitabına doğru gidiyor. Mesela; Hezarfen Ahmet Çelebi'yle ilgilenirken onun bir de şiirini yazdım. Ama aklımda ayakkabılarla ilgili bir proje de var. Neil Armstrong'un ayakkabısından, Sindrella'nın ayakkabısına kadar, ayakkabılarla ilgili bir kitap yazmayı istiyorum. Sindrella'nın unuttuğu ayakkabısı Neil Armstrong'un uzayda ayağındaki ayakkabı değil midir?



Sizin bu hayalperestliğinizi eleştirenler oluyor mu?

Tabii ki! Evet, ben bir hayalperestim. Ama unutmayın ki, aslolan da hayallerdir. Gerçek, hayalin ayak izini takip eder. Hayalperestler olmasaydı, Bilim ve sanat olmazdı. Mağaradan çıkamazdınız.



SAHTEKARLIK VAR!

Siz şairsiniz, yazarsınız, programcı ve müze yöneticisiniz... Peki size nasıl hitap edilmesini istiyorsunuz?

Ben sadece Sunay Akın'ım. Kartvizitler, etiketler umrumda değil! Hiçbir şey denmesin bana! Sunay Akın olmamın bile önemi yok! İnsanların yüzündeki mutluluk var ya, ben kendimi orada arıyorum. Dört-beş kişinin jüri adı altında bir odada toplanarak karar vermesi beni hiç ilgilendirmiyor. Ama ne zaman ki, yazdığım bir metni ya da şiiri duyarsam, müzede birisinin gülümsediğini görürsem o bana yetiyor. Verilen ödülleri almıyorum. Ödüllerde bir sahtekarlığın, bir yalancılığın ve bir çeteciliğin olduğunu düşünüyorum.



Sizi en çok ne güldürür?

Benim mizah anlayışım, diğer insanlardan farklı. Benim güldüğüme herkes gülmüyor. Mesela; ben uçak inerken çok gülüyorum. Teknolojinin geldiği son nokta uçak. Ama ne lazım? Tekerlek. Yani insanın ilk icadı. 20 Temmuz'da aya bastığında Neil Amstrong ne yaptı? Merdivenden indi. Ne kadar ilkel bir duruş. (gülüyor)



75 YAŞINDAKİ BABAM BİLE "ALLAH ALLAH YİNE BAŞA DÖNDÜK' DİYOR

Kitaplarınızda ve 'Yaşamdan Dakikalar' programınızda hep aynı şeyi düşünüyorum: O kadar bilgiyi nasıl aklınızda tutuyorsunuz?

Galiba ben bilgiyi, bilgi gibi görmüyor, onu yaşıyorum. Anlattıklarımı hissediyorum. Çocukluğumda annem ve babam benden şüphelenip, sık sık çocuk ruh doktoru Atalay Yörükoğlu'na götürürlerdi.



Niye? Ruh hastası olduğunuza mı inanıyorlardı?

'Bir gariplik var bu çocukta' derlerdi. Babamın terzi dükkanındaki kumaş parçalarını toplar, eve getirir; onları haritanın önüne koyar, 'Babam bugün bilmeden hangi ülkeleri gezdi?' diye bir Oyun oynardım. Evin terasında uçak yapar, bir gün uçacağıma inanırdım. Atalay Yörükoğlu, aileme, "Bu çocuğun kanadını sakın kırmayın!" demiş. Zaten verdiği derslerde de şunu söylüyormuş: 'Bu yaşa kadar Türkiye'nin her yerinde anne ve babalar bana çocuklarını getirdi. Ben ihiçbir şey yapmadım, sadece onlarla oynadım. Anne ve babaları ise tedavi edip, geri gönderdim.'



Peki bugün geldiğiniz noktaya anne ve babanız ne diyor?

'Oyuncak Müzesi'ni kurarken oyuncaklar arasında oturuyorum. 75 yaşındaki babam geldi, baktı baktı ve Trabzon şivesiyle dedi ki, 'Allah Allah yine döndük başa...' Oğlunu büyüttü, okuttu ama yine oyuncakların arasında...



EŞİMLE BEBEK EVİ KURDUK, OYNUYORUZ!

Özel hayatınız pek bilinmiyor. İki tane çocuğunuzun olduğunu öğrendim. Onların oyuncaklara ilgisi var mı?

Evet. Eskiden yurtdışına çıktığımda oyuncak bakmaya onlarla giderdik. Ama şimdi öyle değil. Önce oğlum koptu. Şu an 21 yaşında. Arkasından da kızım... O da 15 yaşında. Geçen Zürih'te oyuncak bakacaktık, "Baba ben karşı mağazaya gideceğim" dedi. Gittiği mağaza giyim mağazasıydı. Çocuklarım oyuncağı bırakıyor. Bu benim için bir trajedi.



Peki, eşiniz sizin bu durumunuza ne diyor?

O hep benimle... Biz aslında onunla büyük bir bebek evi kurduk (Oyuncak Müzesi'nden bahsediyor) ve beraber oynuyoruz. 1980 yılında, henüz 18 yaşındayken tanıdım onu... Hâlâ da beraberiz.



Eşinizle nasıl tanıştınız?

Üniversiteyi kazandığım ilk haftalarda bir arkadaşımla beraber yürüyorduk. O, liseden arkadaşını görüp, "Belgin" diye bağırdı. Belgin arkasına döndüğü anda biz göz göze geldik. O gün bugündür de beraberiz... Onu bulmam gerçekten çok büyük şans.



HİÇBİR MÜZE İLK BİR YILINDA PARA KAZANAMAZ

Oyuncak Müzesi'nde şu an ne kadar oyuncak var? 5 bini geçti. Biz, dünyadaki benzerleri arasında en iyisiyiz. 'Müze ayakta durabilsin' diye etkinlikler de yapıyorum. Çünkü hiçbir müze, bir yılı para kazanarak kapatmaz. Zaten müze ve kütüphanelerin amacı bu değildir! Müzenin girişi öğrenci için 5, yetişkinler için 8 TL. Vergi veriyorum ama devletteki tanımım 'limited şirketi'. Limited şirketinin ödemesi gereken tüm vergileri ödüyorum. Elektrik, su ve doğalgazı maalesef yüksek fiyattan satın alıyorum.



BİZ BU EVE TAŞINALIM MI?

Yaptığınız iş; kültür. Bu, limited şirket tanımına girmez ki... Hiç girmez ama ben bunları bilerek yola çıktım. Çünkü bir şeyleri içeriden düzeltmek lazım, dışarıdan konuşmakla olmuyor. Kültür politikasında değişiklikler yapılması gerekiyor. Şikayetçi değilim, bunları bilerek işe girdim. Hayatta istediğim ve hayalini kurduğum şeyi yapıyorum.



Müzede başınızdan geçen ilginç anılar oluyor mu? Olmaz mı? Beş yaşındaki bir çocuk müzeden ayrılırken, annesine döndü ve "Anne, biz bu eve taşınalım mı?" dedi. Ama beni üzen olaylar da olmuyor değil! Mesela, müzede bir uzay odası var. Bir anne, yedi-sekiz yaşlarındaki kızıyla birlikte o odaya baktı. Tepede yıldızlar yanıyor, içeride uzay aracı var ve dedi ki, "Gel kızım burası erkek çocuklar için..." Böyle bir şey olabilir mi? Kız çocuğu uzayla ilgilenemez mi? Sorun çocukta değil, annede.



MANÇO MÜZESİ'NE İNANAMAYACAKSINIZ!

Şu an uğraştığınız bir proje var mı? Kadıköy Belediye Başkanı Selami Öztürk ile konuştuk. Barış Manço'nun evini müze yapıyorum. Tüm o yüzükler, elbiseler bende...



Ne zaman açılacak? En kısa zamanda. İçindekilere inanamayacaksınız. Sergileme elemanları enstrüman şeklinde olacak. Duvarlarda onun notaları olacak. Bir de İzmir Konak'ta 'Ümran Baradan Çocuk Müzesi' var. Orayı da Oyuncak Müzesi olarak açacağım.
Çocukken ailem beni garip karşılar, psikoloğa götürürdü