Showing posts with label Şiir. Show all posts
Showing posts with label Şiir. Show all posts

Saturday, April 10, 2010

İzmir Kitap Fuarı 15 yaşında

İZMİR - TÜYAP Tüm Fuarcılık Yapım A.Ş. ve Türkiye Yayıncılar Birliği işbirliği ile 17-25 Nisan 2010 tarihleri arasında düzenlenecek 15. İzmir kitap Fuarı'nda konferans, söyleşi, panel, Şiir dinletisi gibi 130 kültür etkinliğinde ve imza günlerinde yüzlerce yazar okurlarıyla buluşacak.
Yüksel Pazarkaya: 50. Sanat Yılı Bu sene 50. sanat yılını kutlayan Şair, çevirmen, dil bilimci Yüksel Pazarkaya 15. İzmir Kitap Fuarı’nın onur konuğu olarak fuar kapsamında düzenlenecek etkinliklerde yer alacak.
Okur ve Yazar Buluşmaları Dokuz gün süresince yüzlerce yazar okurlarıyla buluşma fırsatı yakalayacak. Bu kapsamda Yüksel Pazarkaya, Füruzan, Tahsin Yücel, Doğan Hızlan, Gülten Dayıoğlu, Turgut Özakman, Oya Baydar, Ahmet Telli, İnci Aral, Enver Ercan, Tuğrul Keskin, Nihat Behram, Ataol Behramoğlu, Mavisel Yener, Ayla Kutlu, Muzaffer İzgü, Muazzez İlmiye Çığ ve pek çok şair, yazar ve Bilim insanı İzmir Kitap Fuarı’nda etkinlik ve imza günlerinde yer alacak.
TÜYAP Çocuk Kulübü-23 Nisan Çocuk ŞenliğiTÜYAP Çocuk Kulübü bünyesinde bu sene de 23 Nisan Çocuk Şenliği çeşitli etkinliklerle kutlanacaktır. Söyleşi, okuma saati, atölye çalışmaları ve gösteriler gibi 20’ye yakın kültür ve Edebiyat etkinliğinin yer alacağı Program 20- 21 ve 22 Nisan tarihleri arasında düzenlenecek.
Fuar’ın Sergileri 15. İzmir Kitap Fuarı etkinliklerin yanı sıra önemli sergilere ev sahipliği yapıyor. “Yazarları da Çizerler” Kemal Buluş’un çizimlerinden yazar portrelerinden oluşan bir Karikatür sergisi. Buluş, çizdiklerinin izleyici tarafından kendi bakış açısıyla görülmesini sağlıyor. Sergide öncelikli olarak resimlenen insanlar; kalemi ve hayat hikâyesi ile toplumsal mücadeleye yön veren emekçileri ele alıyor.
Birzamanlar Yayıncılık ve Punto Yayınları’nın çok sayıda fotoğrafçının katkısıyla hazırladığı “Türkiye’nin Siyahları” sergisi, Osmanlı döneminde köle olarak Afrika’dan Türkiye’ye getirilenleri ve bunların günümüzde yaşayan torunlarını görünür hale getirmeyi amaçlıyor.
“Anadolu’da Yolculuk” sergisi Yolculuk dergisi görsel yönetmeni Faruk Akbaş’ın çektiği fotoğraflarla Anadolu’da köyleri, şehirleri, dağları, yaylaları ve buralarda sürüp giden birbirinden farklı, yaşamları, asırlardır devam eden gelenekleri, kaybolmaya yüz tutmuş zanaatları konu ediniyor.
İzmir Kitap Fuarı 15 yaşında

Erdal Öz Ödülü Nurdan Gürbilek in

İSTANBUL - 2010 Erdal Öz Edebiyat Ödülü'nün sahibi açıklandı. Ödüle Eleştirmen Nurdan Gürbilek layık görüldü.
Beyoğlu'ndaki Can Yayınları'nda düzenlenen basın toplantısında konuşan Can Yayınları Genel Yayın Yönetmeni Zeynep Çağlıyor, Can Yayınları'nın kurucusu Erdal Öz adına düzenlenen bu ödüle, sevgiyle yaklaşan ve saygınlık kazandıran jüriye teşekkür etti.
Jüri Başkanı Cevat Çapan da bu yarışmada jüri başkanlığının dönüşümlü olarak gerçekleştiğini ve üçüncü yılda bu görevin kendisine verilmesi nedeniyle mutluluk duyduğunu dile getirdi.
Bu ödüle başvuru alınmadığını anlatan Çapan, ''Yazarlar kitap göndermiyorlar. Ödülün adayları jüri üyeleri tarafından belirleniyor. Yani onlar ödül için aday öneriyorlar ve bu adaylar jüri toplantısında değerlendirilmek üzere ödül alacak kişi belirleniyor'' dedi.
Çapan, bu yıl da bütün jüri üyelerini mutlu edecek bir karara varıldığını belirterek, ödülün eleştiri alanında bir yazar olan Nurdan Gürbilek'e verileceğini söyledi.
Çapan, böylece eleştirinin de bir çeşit yaratıcılık olduğunun kanıtlandığını vurgulayarak, eleştirinin Roman, Şiir, Oyun ve deneme gibi yaratıcı bir edebiyat olduğunun anlaşıldığını kaydetti.
Seçici Kurul tarafından yapılan açıklamada ödülün, "Türkiye’de edebiyatın bütününe deneme penceresinden bakan sorgulayıcı bakış açısı ve bu coğrafyanın belirleyici öğelerinden endişe konusuna getirdiği çok boyutlu açılım gerekçesiyle Nurdan Gürbilek’e verilmiştir" denildi.
Gürbilek'e ödülünün Erdal Öz'ün doğum günü olan 26 Mart Cuma günü saat 18.00'da Pera Müzesi'nde düzenlenecek törenle verileceği öğrenildi.
Bu arada ödül tutarının 15 bin TL ve Handan Börüteçene'nin yapacağı bir heykelden oluştuğu bildirildi.
Erdal Öz Edebiyat Ödülü'ne 2008 yılında Gülten Akın, 2009 yılında da İhsan Oktay Anar layık görülmüştü.
Nurdan Gürbilek kimdir?Nurdan Gürbilek Boğaziçi Üniversitesi, İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi ve aynı bölümde master yaptı. Akıntıya Karşı, Zemin, Defter ve Virgül dergilerinde yazdı.
İlk kitabı Vitrinde Yaşamak'ta (Metis, 1992) 80'li yılların Türkiyesi'ndeki kültürel değişimi konu aldı. Yer Değiştiren Gölge (Metis, 1995) ve Ev Ödevi (Metis, 1999) adlı kitapları edebiyatla ilgili denemelerine yer verir. Kötü Çocuk Türk Türkiye'nin yakın tarihinde öne çıkmış kültürel imgeler üzerine denemelerden oluşur. Kör Ayna Kayıp Şark ise (Metis, 2004) Türk edebiyatında "Batılılaşma", "ulusal kültür" gibi kavramlar etrafında tartışılagelen sorunların yazarlar için nasıl olup da bir içsel endişeye dönüştüğünü tartışır. Son kitabı Mağdurun Dili ise 2008'de yayımlandı.
Erdal Öz Ödülü Nurdan Gürbilek'in

Kitap fuarı sırası Bursa da

BURSA - Tüyap Bursa Fuarcılık Anonim Şirketi tarafından Türkiye Yayıncılar Birliği işbirliği ile düzenlenen Bursa 8. kitap Fuarı 27 Şubat-7 Mart tarihleri arasında Tüyap Bursa Uluslararası Fuar ve Kongre Merkezi’nde gerçekleştirilecektir.
Yaklaşık 220 yayınevi ve sivil toplum kuruluşunun katılımıyla düzenlenecek Bursa 8. Kitap Fuarı’nda söyleşi, panel, Şiir dinletisi ve çocuk etkinlikleri gibi 90’a yakın etkinlik gerçekleştirilecektir.
Okur ve Yazar Buluşmaları Fuara katılacak yazarlar server Tanilli, İnci Aral, Sunay Akın, Üstün Dökmen, Adnan Binyazar, Ataol Behramoğlu, Ahmet Telli, Erdal Atabek, Sennur Sezer, Adnan Özyalçıner, Haydar Ergülen, Özcan Karabulut, Cemil Kavukçu, Canan Tan, Mine Soysal, Ercan Karakaş, Şükran Soner… gibi pek çok değerli yazar, Şair ve Bilim insanı etkinliklerde yer alacak. Dokuz gün süresince imza günleri ve etkinliklerde 600 yazar Bursa’lı okurıyla buluşacak.
Kitap Fuarı kapsamında 7 Mart Pazar günü TÜYAP ve Nilüfer Belediyesi Kent Konseyi Kadın Meclisi ortak etkinliklerle 8 Mart Dünya Kadınlar Günü kutlanacak. Gün boyu sürecek etkinlikler panel, belgesel Film gösterimleri, söyleşi ve Sevgi Korosu’nun seslendireceği bir dinletiyle sona erecektir.
Kitap fuarı sırası Bursa'da

Sunday, February 28, 2010

Murathan Mungan dan 19. şiir kitabı

İSTANBUL - Murathan Mungan'dan 2010 yılının ilk kitabı: İkinci Hayvan.
''PAS ÇEKİRDEĞİ Nicedir paslanmış bir suskunluk gıcırdıyor aramızda yetersizliğin kemirdiği sokaklara dağılan öteki yüzümüzle bazı acılar gibi sıradan gönderilmemiş pullar gibi kendi halinde katlanıp ve karışıp giden... ''
Mungan'ın on dokuzuncu Şiir kitabı olan 'İkinci Hayvan'da 68 şiir yer alıyor. İlk şiiri 1 Ocak 1999 tarihli on yıllık emeğin ürünü olan bu kitapta daha önce hiçbir dergide yayımlanmamış şiirler yer alıyor.
İkisi daha önce tek baskılık özel bir toplama kitap olarak Aralık 1999'ta yayımlanan 'Doğduğum Yüzyıla Veda' içinde, 4 tanesi 2000 yılında yayımlanan 13+1 kutusu içinde tek baskılık özel bir toplama kitap olan 'Fazladan Bir Kitap' içinde ve 15 tanesi 2005 yılında yayımlanan tek baskılık 'Elli Parça' kitabı içinde yer almıştı. Diğer 47 şiir ise ilk kez bu kitapla birlikte okur karşısına çıkıyor.
Kitapta yer alan şiirlerden bazıları: Aynalı Kültür Aydınger, Sentetik Elyaf, Kendilik Hali, Kurgulu Bebek, Silikon Sessizliği, Patent, Teknik, Pvc, Karton Gece, Venüs, Buz, Yabancının Uçurtması, Borges Varoşu, Bira, Pas Çekirdeği, Tam İsabet, Anarşistlerin Valsi, Örümceğin Eteklerinde, İki Renkli Sessizlik, Insomnia, Açlık, Doruk, Ejderlerin Diliyle, A Harfi, Pembe Örümcek, Kara Star, Para, Bir Oy, Örümceğin Stratejisi, İnsanlık Platosu, Çağını Arayan Tekerleme
Murathan Mungan'dan 19. şiir kitabı

Scorsese: Kariyerim üç defa çöktü

'Kızgın Boğa/ Raging Bull', 'Taxi Driver', 'Sıkı Dostlar/Goodfellas', 'Köstebek/ The Departed' gibi sayısız başyapıta imza atan Martin Scorsese, son filmi 'Zindan Adası/ Shutter Island' ile sinemaseverlerin karşısına çıkmaya hazırlanıyor.
Leonardo DiCaprio, Mark Ruffalo, Ben Kingsley, Emily Mortimer, Michelle Williams, Max von Sydow, Patricia Clarkson gibi güçlü bir oyuncu kadrosuna sahip Film Şubat'ta Türkiye'de gösterime giriyor.
İşte Sinema tarihini en iyi bilen isimlerin başında gelen Scorsese'nin son filmi 'Zindan Adası'yla ilgili son röportajı:
BÖYLESİNE BÜYÜK ACI ÇEKEN BİR ERKEK...Önce hangisi geldi? Senaryo mu, kitap mı?Önce senaryoyu, sonra kitabı okudum. Hikayesi ve kendi kendisini çözümleme şekli hoşuma gitti. Ana karakter inanılmaz bir yolculuğa çıkarken sorumluluk duygusunu kabullenmesi; suçluluk duygusuyla nasıl başa çıktığı; şiddet dürtüsünün üstesinden nasıl geldiği anlatılıyor. Böyle bir Yaşam sürmenin nasıl bir şey olduğu ve verilen kararlar ilgimi çekti. Kendimizi daha iyi hissetmek için verdiğimiz kararları düşündüm. Bunların başkaları için de iyi olması gerekmez. Ayrıca böylesine büyük acılar çeken bir erkeğin hikayesi ilginç geldi.
Beyinsel rahatsızlığı keşfe çıkan teması için ne diyorsunuz? Sizin için de çok ilginç alanlardan birisi olduğunu söyleyebilir misiniz? Tam olarak beyinsel rahatsızlık diyemeyiz. Bana cazip gelen tarafı, algılama olayına ağırlık verilmesiydi. İnsanlarda kendilerine yönelik çok farklı algılama biçimleri vardır. Kimin hasta olduğu, kimin hasta olabileceği veya sadece o gün kötü hissettiği tamamen algılamaya göre değişir. Belki uyuşturucu veya alkol problemleri vardır. O zaman hayatı o şekilde algılar. Sonra kendisine gelip beynini temizlediğinde “Oh, hiç de hasta değilmişim” diyebilir.

'SONUÇTAN MEMNUNUM'Film görsel açıdan çok çarpıcı. DiCaprio’nun oynadığı karakterin kabus gördüğü veya kendi geçmişini yeniden yaşadığı ilginç sahnelere yaklaşımınız nasıl oldu?Böyle sahnelere nasıl yaklaşılacağı ilginç bir problemdi. Aynı zamanda her sahnenin riskli bir Oyun halini alması nedeniyle de aktörler için zordu. Kısacası bir puzzle bulmaca gibiydi ama sonuçtan memnun kaldım.
ŞİİR GİBİ FİLMLER...'Shutter Island'ın yapımını besleyen etkilenimleriniz nelerdi? İzlediğimiz birkaç film oldu. Yapımcı Val Lewton’un 1940’ların başında çektği filmlerin modu ve tonlaması harikadır. Ekibime, 'I Walked With A Zombie' ve 'Cat People' adlı filmleri gösterdim. İkisinin de yapımcılığını Lewton, yönetmenliğini Jacques Tourneur yapmıştı. İsimleri korkunçtur ama Şiir gibi filmlerdir. Ayrıca 'The Isle of the Dead' adlı bir başka Lewton filmi daha gösterim. Yönetmenliğini Mark Robson’un yaptığı o film de ilginçtir.
Bunların yanısıra tabii ki Roman Polanski’nin 'Cul-de-sac', 'Repulsion' ve kendi türünün en muhteşem örneği kabul edilen 'Rosemary’s Baby'sini izledik. 'Rosemary’s Baby' öyle müthiş bir filmdir ki, sonunu bildiğiniz halde tekrar tekrar izlemeye doymazsınız. Çünkü meydana gelen olaylardan sonra geride kalanların nasıl davrandığını büyüleyici şekilde gösterir. Oyuncular olağanüstü, çekim tarzı mükemmeldir. Karakter davranışları açısından kendi kendisini açığa çıkaran bir filmdir.
Leo ile Mark’a, 'Laura' ve 'Out of the Past” adını taşıyan iki film daha gösterdim. Bunları Ben Kingsleye de gösterdim. 'Out of the Past'ın sonuna gelindiğinde Leo ayakta alkışlayarak, ''Bugüne kadar gördüğüm en müthiş film'' dedi.

LEONARDO İLE ÇALIŞMAK...Leonardo DiCaprio ile ortak çalışmanızın doğası yıllar içerisinde değişti mi? İşbirliğimizin zaman içerisinde değiştiğini sanmıyorum. Ancak daha yoğun hal aldı diyebilirim. Bu film Leo açısından zor oldu. Çünkü açığa çıkarılması gereken çok şey vardı ve açığa çıkarttıkça daha fazlası onu bekliyordu. Daha önce hiç aklımıza gelmeyen şeyleri bile denemek zorunda kaldık. Son derece karmaşık bir çalışmaydı. Leo kendisini bu projeye öylesine adadı ki, onun açısından o dünyada uzun süre yaşamak gibiydi.
'SANKİ CEHENNEMDE GİBİYDİK'Peki, orası yaşamak için iyi bir yer miydi? Hayır, kesinlikle değildi. Geçenlerde yaşadığımız güzel bir anı hatırlıyorum. Birbirimize şöyle bir baktık. Ben ''Teşekkür ederim'' dedim ve birbirimizi kucakladık. Sonra ayrıldık ve kendi yolumuza gittik. Ekibe teşekkür ettikten sonra evime gittim. İki ay boyunca da hiç kimseyi görmedim. Leo da gitmişti. Sonra geri geldiğinde bazı sahneleri tekrar izledik. Ekrandaki görüntüye bakıp, ''Oh o sahne, ne iğrenç gündü!'' diyordu. Veya ''Sanki cehennemde gibiydik'' diye anılarını dile getiriyordu. Sonra başka bir Sahne geldi, ''Oh ne kötüydü!'' dedi. Ekrana gelen her görüntüde ''Oh müthişti'' deyip duruyordu.
Hatırlıyorum da çok zor ve ızdırıp verici bir gündü. Kusma sahnesinden tutun da, ormanda koşma sahnesine kadar her türlü zorluk vardı. Çok sıkı çalışma yaptık. Doğrusu bu kadarını beklemiyorduk. Sanki klostrofobik dünyada iki acemi çaylak gibiydik. Ancak Leo devam etmekten hiç korkmadı ve başardı.
Scorsese: Kariyerim üç defa çöktü

Şair Taner Baybars hayatını kaybetti

İSTANBUL - Bir süredir Kanser Tedavisi gören Taner Baybars, 73 yaşında hayatını kaybetti.
Toplu şiirleri Tilki ile Çobanaldatan (2007) YKY’den çıkan Şair Baybars, Kıbrıs’tan (sadece Türk kökenliler değil, Elen, Maronit, Levanten kökenli bütün Kıbrıslılar arasından) çıkmış en dikkat çekici şairlerden biriydi.
Kıbrıs, Lefkoşa'da doğan Baybars, Ocak 1954'te ilk Şiir kitabını yayımladı. Aynı tarihte, Britanya Kraliyet Hava Kuvvetleri'nde askerliğe başladı. 1956'da Londra'ya gitti ve bir daha adaya dönmedi. 1956-1988 yılları arasında, İngiliz Askeri Kütüphanesi ile British Council'da kitap ve yayınla ilgili çeşitli işlerde çalıştı. Emekli olduktan sonra Fransa'ya gitti.
Türkçe, ingilizce, Fransızca yazan Taner Baybars, aynı zamanda Nâzım Hikmet'ten çeviriler yaptı, çağdaş Türk şiirini İngiliz diline tanıttı. Çok-kültürlü, çok-dilli şiirlerinde, Türk, İngiliz, Yunan, Fransız şiir gelenek ve dillerini birlikte kullanarak farklı bir tarz yarattı.
Baybars'ın eserleri şunlar:Şiir: Mendilin Ucundakiler (1954, Kıbrıs); To Catch a Falling Man (1963, İngiltere); Susila in the Autumn Woods (1974, İngiltere); Narcissus in a Dry Pool (1978, İngiltere); Pregnant Shadows (1981, İngiltere), Fox and the Cradle Makers (İngiltere'de yayımlanmak üzere), Seçme Şiirler/Selected Poems 1947-1997 (Çev.: Mehmet Yaşın, YKY 1997); Toplu Şiirler - Tilki ile Çobanaldatan (YKY 2007).
Roman ve Anı: A Trap for the Burglar (1965, İngiltere); Plucked in a Far-Off Land: Images in Self-Biography (1970, İngiltere, Türkçe çevirisi Uzak Ülke: Bir Kıbrıs Çocukluğu).
Şair Taner Baybars hayatını kaybetti

Ferrarim olsa satmazdım

Levent Soygür'ün "Biraz Hikaye, Biraz Şiir' adını taşıyan ve Goa Yayınları tarafından yayımlanan kitapta her biri ayrı bir renkle özelleştirilen 17 kısa Hikaye ve 24 Şiir yer alıyor.



Şu anda Coca-Cola'da İş geliştirme Yöneticisi olarak çalışan ve pazarlama alanında özellikle Rock'n cock başta olmak üzere Müzik ve Futbol konularında başarılı programlara imza atan Levent Soygür, yazdıklarının Robin Sharma'nın yazdıklarıyla bir yakınlığı olmadığını belirtiyor ve "Ben Ferrarim olsa satmayı değil, hediye etmeyi tercih ederdim. Bilgelik anlayışı bunu gerektirir. Benimkisi kendi kendime verdiğim bir sorumluluk sözü. Seçme şansı olmayıp da seçim yapmak zorunda bırakılanlar adına bu kitabı yazdım" diyor.



Soygür, kitaba giden yolculuğun Eminönü-Kadıköy vapurunda bir karton koli kağıdı üzerine yazdığı ilk satırlarla başladığını ve değişik zaman aralıklarına, değişen duygu zenginliklerine ve gözlemlerine dayalı diğer öykü ve şiirlerin de birbirini izlediğini söylüyor.



"İSTANBUL Mazoşist BİR SEVGİLİ GİBİ, HEM ACI VERİYOR HEM DE KOPAMIYORSUNUZ"





İstanbul'a 11 yıl önce geldiğini ve şehirdeki ilk izleniminin yalnızlık duygusu olduğunu ifade eden Soygür, "İstanbul'daki ilk dönemlerinde bir anlamda şehirle arkadaş oldum. İstanbul'a sevgi biraz mazoşist bir sevgi. Hem insana acı veriyor hem de onsuz yapamıyorsunuz" dedi.





Kitabın ismi ile ilişkili "Neden biraz hikaye biraz şiir, bu bir güvensizlik işareti mi?' sorusuna Soygür, "Kitapta hem kısa öyküler hem de kısa şiirler yer alıyor. Bunu bir teknik olarak düşünmedim. Yazdığım öyküler bazen şiirlerini üretti. Bazen de şiirler öyküye dönüştü. O yüzden öykülerle şiirler arasında tamamlayıcılık da var. Aslında bu öykülerin hepsi bir araya gelse belki bir uzun hikaye çıkabilir. Yazdıklarım ne bir Roman ne de deneme. Belki ilerde bu öykülerden bir roman yazmayı da düşünebilirim" yanıtı veriyor.







Levent Soygür, hayata ve insan görüntülerine, olaylara bir gözlemci olarak baktığını, yazdıklarını da yaşadığı gözlemlerden yola çıkarak kaleme aldığını belirterek, "Her bir öyküye ayrı bir renk verdim ve toplam 17 öykü oldu. Her bir öykü ile o renklerin anlamları ve çağrıştırdıkları arasında doğrudan bir ilişki var. Yazdıklarımla benim kişisel hayatım arasında doğrudan paralellikler var, ancak gerçeğe yakın kurgularla bazı öykülere zenginlik katmaya çalıştım" diyor.





"YEMEĞE ARA VERİLMESİN İSTEDİM"



Soygür, kitabın gerek içerik gerekse boyut olarak küçüklüğü konusunda şu yorumu yapıyor:



"Okuma kolaylığı olsun istedim. İnsanlar, ara vermeden başka bir uğraşı ile bölünmeden 45 dakikada okuyabilsinler istedim. Nasıl ki ara verilen yemeğe soğursak, benim kitabım için de aynı şey olabilir diye düşündüm. Nitekim okuyucuların pek çoğu aldıklarında hemen bitirdiklerini söylüyorlar." Soygür, kitapla ilgili okurlardan birçok yorum aldığını, genelde bu yorumların okuyanda yarım kalmışlık duygusu verdiği şeklinde olduğunu söylüyor. Kitapta herkesin kendine ait bir şeyler bulduğunu anlatan Soygür, "Hikayelerim çok samimi bulunmuş. Keşke hikayeler daha uzun olsaydı diyenler de var. Düz bir anlatımı tercih ettim ve duygularıma hiçbir şekilde maskeleme yapmadım" diyor. Kitapla ilgili yorum ve eleştirilerin Facebook, Twitter gibi sosyal paylaşım sitelerinde bugünlerde sıklıkla yer aldığını ve her gün okuyuculardan çok sayıda mail geldiğini belirten Soygür, bu konuda şu görüşleri dile getiriyor: "Kitabıma tepkisiz kalınmaması beni çok sevindirdi. Ne kadar sattığından ziyade bu tepkilerin yoğunluğu da önemli. İmza günleri düzenlemesem de, okuyucularımdan gelen tek tek imza taleplerini de karşılamaya çalışıyorum. Kiminin kitabını bir Alışveriş merkezinde, kiminin kitabını da bir arkadaş grubu içinde imzalıyorum. Bu da hem kitabı hem de okuyucu profilini farklılaştıran bir başka nokta."



"İŞ HAYATINDAKİ CESARET İLE EDEBİ CESARET ÇOK FARKLI"





Coca-Cola'nın iş hayatındaki ilk şirketi olduğunu ve şirkete satış elemanı olarak girdiğini ve bugün İş Geliştirme Müdürü olarak çalıştığını belirten 1972 doğumlu Levent Soygür, kitaba giden yolculuğun iç dünyasını şu sözlerle ifade ediyor:



"Kendi kendiniz için yazdığınızda bunu büyük bir zevkle yapabilirsiniz. Ancak bunu başka birileriyle paylaşmaya yani kendi iç dünyanızdan dış dünyaya açmaya karar verdiğinizde iş zorlaşıyor. İş hayatında gösterdiğim cesaretin yüzde birini öykü ve şiir yazmakta gösterebildiğimi bile söylemek çok zor. Yazdıklarımın bir kitabın konusu olabileceği konusunda da bir hayli tereddüt ve tedirginlik yaşadım. Edebiyatla ilgili şiir olsun, öykü olsun en küçük bir çalışmayı bile birilerinin önüne götürmek ve kitaplaştırmaya çalışmak gerçekten büyük cesaret istiyor. Neyse ki bu cesareti yakın çevremdeki insanların ve kimi iş arkadaşlarımın da desteğiyle gösterebildim ve kitabımı yayınlatmayı başardım."



"CESARETE GİDEN ÜÇ TEMEL SORU"



Soygür, iş hayatındaki cesaret ile edebi cesaret arasında çok büyük farklar olduğunun altını çizerek, bu konuda şu yorumda bulunuyor:



"Bir işe kalkışmadan önce kendime hep şu üç soruyu sorarım. Her bir soruya doğru yanıtlar bulmadan diğer soruya da geçmem. Birincisi 'Doğru nedir ve bu doğru ile hangi sonuçlara ulaşabilirim? İkincisi risk ya da riskler nedir ve bu riskler için elimi taşın altına koyabilir miyim?' diye sorarım. Üçüncü temel soru da 'Eğer kendi şirketim olsa ne yapardım?' Kendi şirketim için yapmayacağım şeyi çalıştığım şirket için de kesinlikle yapmam. Hatta bu konuda çalıştığım şirket için daha fazla düşünürüm. Çalıştığım şirkette şimdiye kadar hep cesaret gerektiren çok fazla kararlar aldım. Ve bu ilkeler bana doğru kararlar almamda hep yardımcı oldu. kitap yazarak ve bunu da yayınlatarak yeni bir cesareti daha denemiş oldum. Artık heyecanımı ve tedirginliğimi yendim, daha fazlasını yapabilirim. Belki sırada bir romansı cesaret gelebilir."


'Ferrarim olsa satmazdım'

Saturday, December 19, 2009

Başbakan ın 2005 te Diyarbakır daki konuşması

Şeb-i Aruz törenine katılmak üzere Konya'da bulunan Başbakan Erdoğan, TOKİ'nin toplu açılışında halka seslendi.Erdoğan konuşmasında, 2005 yılında Diyarbakır'da yaptığı konuşmasına dikkatleri çekti.



Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, ''Kürt sorunu''nun bu milletin bir parçasının değil, hepsinin sorunu olduğunu bildirerek, ''Bu ülkeyi kuranların bize miras bıraktığı temel prensipler ve cumhuriyet ilkesi, Anayasal düzen dahilinde her sorunu daha çok demokrasi, daha çok vatandaşlık hukuku, daha çok refahla çözeceğiz. Bu anlayışla çözüyoruz ve çözeceğiz de...'' dedi.



Başbakan Erdoğan, Diyarbakır'da Toplu Konut Anahtar Teslim töreninde yaptığı konuşmaya, ülkenin dört bir yanında eğitim, sağlık, adalet, güvenlik, ulaşım, toplu konut, tarım, hayvancılık alanında atılan adımlarla birlikte her geçen gün refah seviyesi yükselen bir Türkiye'yi yakalamak üzere olunduğunu bildirerek başladı.



Erdoğan, zaman zaman alkış ve sloganlarla kesilen konuşmasında, göreve geldiklerinde kişi başına milli gelirin 2 bin 72 dolar olduğunu, şu anda 4 bin 500 dolar düzeyine yaklaşıldığını ifade etti. ''Hafıza-ı beşer nisyan ile maluldür'' saptamasını hatırlatan Erdoğan, ''Maalesef zamanla unutuyoruz, neler oluyor, farkında olmuyoruz. Bunu aşabilmek için bunu sizlerle paylaşmak istiyorum. Diyarbakırımız'da sizlerle paylaşmak istiyorum'' diye konuştu.



Ak Parti İktidarı'nın, herşeyden önce ayrımcılığı gerek bölgesel gerek etnik unsur olarak ortadan kaldıran bir iktidar olduğunun altını çizmek istediğini kaydeden Erdoğan, sözlerini şöyle sürdürdü:



''Bunu Diyarbakır'da bundan önce yaptığımız gerek 3 Kasım seçimlerinde gerek daha sonra açıklamıştım. Şimdi yine vurguluyorum, Türkiye ne kadar Ankara ise İstanbul ise ne kadar Konya, Samsun, Erzurum ise o kadar da Diyarbakır'dır. Bunu böyle biliniz. Bu ülkenin her yerinin kokusu, rengi, sesi, musikisi, farklı bir lezzete sahiptir, bunu böyle bilmenizi istiyorum.



Her ülkede geçmişte hatalar yapılmıştır. Her ülke geçmişinde zor günler yaşamıştır. Türkiye gibi büyük bir devlet ve güçlü ülkede pekçik zorluğun harmanından geçerek bugünlere geldik. O nedenle geçmişte yapılan hataları yok saymak büyük devletlere asla yakışmaz. Büyük devlet, güçlü millet kendisi ile yüzleşerek, hatalarını ve günahlarını masaya yatırarak geleceğe yürüme güvenine sahip millet ve devlettir. İktidarımız bu bilinçle ülkede hizmete soyunmuştur. Ben milletimin ve devletimin öz güvenine, tarih bilincine ve coğrafya şuuruna inanan bir kadronun Başbakanı olarak huzurunuzdayım.



Şuna inanıyorum geçmişle yüzleşerek geleceğe yürürken geçmişin davaları ile geleceği ipotek altına almamak mümkündür. Çünkü gelecek aydınlık yarınlarla doludur. Ben bir Şiir okudum diye cezaevinde yattığım günlerde milletime şu mesajı göndermiştim, 'Asla ve asla devletime kızgın ve küskün değilim. Bu devlet, bu bayrak, bu vatan hepimizindir' demiştim. 'Bir gün gelir bu hatalar düzelir'... Evet bu mesajı cezaevinden göndermiştim sizlere. O nedenle bayrağımızın dalgalandığı her yerde herkesin birinci sınıf vatandaş olması, ülkemizde özgürlüklerin tam hakim olması, hukuk devletinin bu coğrafyada misafir değil, mülk sahibi olması ve çocuklarımızın geleceğe umutla bakması benim ve arkadaşlarımın aşkı, sevdası ve rüyasıdır.''





''İLLA 'AD KOYALIM' DİYORSANIZ...''



Geçmişte siyasi hayatta hataların dönem dönem pekçik toplum kesimine yapılmış olabileceğini ifade eden Erdoğan, şunları söyledi:



''İlla her soruna bir ad koymak da gerekmez. Çünkü sorunlar hepimizindir. Ama illa 'Ad koyalım' diyorsanız Kürt sorunu bu milletin bir parçasının değil, hepsinin sorudur. Benim de sorunumdur. Sorunların parça parça adresi olmaz. Bütün sorunlar Türk olsun, Kürt olsun, Çerkez olsun, Abaza olsun, Laz olsun bütün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının ortak sorunudur. Çünkü güneş herkesi ısıtır, çünkü yağmur herkes için rahmettir. Çünkü herkes aynı toprağın insanıdır, insanıyız, millet olmak işte budur.



Bu sebeple 'Kürt sorunu ne olacak?' diyenlere diyorum ki bu ülkenin başbakanı olarak o sorun herkesten önce benim sorunumdur. Bu memleketin başka bir meselesini de bana soracak olsalar onlara da şunu derim, o mesele de herkesten önce benim meselemdir. Biz büyük bir devletiz ve millet olarak bu ülkeyi kuranların bize miras bıraktığı temel prensipler ve cumhuriyet ilkesi, Anayasal düzen dahilinde her sorunu daha çok demokrasi daha çok vatandaşlık hukuku daha çok refahla çözeceğiz, bu anlayışla çözüyoruz ve çözeceğiz de...''



"DEMOKRATİK SÜRECİN GERİYE DOĞRU İŞLEMESİNE İZİN VERMEYECEĞİZ"



Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye'nin geldiği noktadan geriye adım atılmayacağını, demokrasinin bütün vatandaşlar tarafından hissedilerek derinleşeceğinin herkes tarafından bilinmesini isteyerek, ''Demokratik sürecin geriye doğru işlemesine izin vermeyeceğiz' dedi.



Başbakan Erdoğan, Diyarbakır'da toplu konut anahtar teslim töreninde yaptığı konuşmasında, ülkenin hiçbir sorununu yok saymadıklarını ve sorunları yok saymanın millete saygısızlık anlamına geleceğini söyledi. Ülkenin her sorununu gerçek kabul ettiklerini ve bunlarla yüzleşmeye hazır olduklarını belirten Başbakan, milletin her bir ferdinin herşeyin en iyisine layık olduğunu ifade etti.







Erdoğan, milletin sorunlarını bahane ederek, terör ve şiddet ortamı oluşturmaya çalışanların karşısına da devlet ve millet olarak topyekün sarsılmaz bir iradeyle çıktıklarını vurguladı. Erdoğan, sözlerini şöyle sürdürdü:



''Devletimize, bayrağımıza ve cumhuriyetimize topyekün sahip çıkıyoruz. Terörün ve şiddetin bu ülkenin en büyük düşmanı olduğunu ve buna asla göz yumulmayacağını bir kere daha söylüyorum. Masum vatandaşlarımızı katleden, kahraman Güvenlik güçlerimizi Şehit eden, bu milletin geleceğine suikast düzenleyen teröristler, bu ülkenin masum evlatlarını da kendi emellerine alet ediyorlar.



Bu yüzden anneler, babalar sizlere sesleniyorum: Evlatlarınızı bu terör belasından kurtarmak için devletin her türlü yardıma açık olduğunu biliniz. Buradan bir kez daha sesleniyorum; bu ülkede hangi sorun varsa onun çözümü için adres biziz. Sorunların sahibi biziz.



Göreve geldiğimiz günden beri ülkenin itibarı, vatandaşlarımızın ihtiyaç ve talepleri için dinlenmeden, yorulmadan koşuyor ve tüm dünyayı ve Türkiye'yi adım adım geziyoruz. Gittiğimiz her yere, her şehrimize çok özel anlamlarla gidiyoruz, çok özel mesajlar götürüyoruz. O mesajın özü, birliktir, beraberliktir, kalkınmadır, huzurdur, refahtır. Gittiğimiz her yerde halkımızın büyüme ve kalkınma sevincini yaşıyoruz. Yılların kördüğüm haline getirdiği meseleleri çözüyoruz.



3 yıla yaklaşan iktidarımız döneminde ülkemizin birikmiş sorunlarını çözmek için irademizi açık yüreklilikle ortaya koyduk. Açık söylüyorum, ülkemizi baştan başa mamur hale getirmek, insanımızın yüzünü güldürmek istiyoruz. Bu atmosferi zedeleyen, yaralayan tüm gerekçeleri hep birlikte ortadan kaldırmalıyız ve inanıyorumki kaldıracağız. Allah'ın izniyle bunu birlikte yapacağız.



Şundan hiç endişeniz olmasın, söyleyecek sözü olan herkesi dinlemeye hazırız, hakkaniyet sahibi herkese kulak vermeye hazırız. Yeter ki gelecek umutlarımıza gölge düşüren şiddeti ve kavgayı bertaraf edelim.''



Başbakan Erdoğan, ülkenin ortak kaderini paylaşan tüm vatandaşların sağduyusuna, aklıselimine inandıklarını ve en zor şartlar altında bile bu güveni yitirmediklerini ifade ederek, ''Türkiye'nin geldiği noktadan geriye adım atılmayacağını, demokrasinin bütün vatandaşlarımız tarafından hissedilerek derinleşeceğini herkesin bilmesi gerekir. Demokratik sürecin geriye doğru işlemesine izin vermeyeceğiz'' dedi.



Ankara'da dün Türkiye'nin düşünen, yazan, çizen kesimiyle bir görüşme yaptığını ve bu toplantının büyük bir takdir topladığını ifade eden Erdoğan, sözlerini şöyle konuştu:



''Ama bunu hazmedemeyen siyasetçiler olduğunu da gördük. Çünkü düşünceye saygısı olmayanlar, düşünce hürriyetinden bahsedemezler. Özgürlüklere tahammül edemeyenler özgürlükten bahsedemezler. Din ve vicdan özgürlüğünü hazmedemeyenler, din ve vicdan özgürlüğünden bahsedemezler. İşte bunu hazmedemeyenler zaten adeta güneş karşısındaki kartopu gibi erimeye mahkumdurlar. Biz bunlara aldırmadan yolumuza devam edeceğiz.



Bu ülkede ayrımcılığı teşvik edenler, ayrımcılıktan yarar umanlar bir gerçeği bilecekler. Biz yola çıkarken 'Bizim 3 kırmızı çizgimiz var' dedik.



Bir, 'etnik milliyetçilik' dedik. 'Ülkemizde birçok etnik unsur var, bunlar arasında ayrım yapamayız' dedik. Bunların hepsi birer alt kimliktir. Bizi birbirimize bağlayan bir bağ vardır. Bu bağ, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı bağıdır.



İkincisi, 'bölgesel milliyetçilik'tir. Biz, insanlar arasında ayrım yapmamayı medeniyetimizin gereği olarak kabul ediyoruz. Yaratılmışların en şereflisi insana endeksli olarak partimizi kurduk, yola öyle çıktık. 'İnsanı yücelt ki devlet yücelsin' anlayışı ile yolumuza devam ediyoruz. Yunus'un deyişiyle 'Yaradılanı sev yaradandan ötürü' anlayışıyla insanlara bakıyoruz. Batı-doğu kuzey-güney, bunlar arasında ayrım yapamayız. Bugüne kadar yapıldı maalesef, ama şimdi biz, bunu gideriyoruz. Dolayısıyla bizim anlayışımızda, bizim düşüncemizde bölgesel milliyetçiliğe de yer yoktur.



Üçüncüsü, 'dinsel milliyetçiliğe' de yer yok. Hangi din ve mezhepten olursa olsun, biz, hepsine eşit mesafede olan bir anlayışın temsilcileriyiz ve bunu da bu şekilde sürdürmekte kararlıyız.''



"2 KATRİLYON DESTEKLEME ÖDEMESİ YAPTIK"



Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerine son 2 yılda çeşitli isimler altında 2 katrilyon 319 trilyon lira destekleme ödemesi yapıldığını bildirdi.



Başbakan Erdoğan, Diyarbakır'da toplu konut anahtar teslim töreninde yaptığı konuşmada, asgari ücretteki artışa değinerek, bazı ürünlerde karşılaştırma yaptı.



Göreve geldiklerinde asgari ücretle alınan ekmeğin 190 kilodan bugün 280 kiloya, 181 kilo makarnanın 318 kiloya, 151 litre sütün 259 litreye yükseldiğini kaydeden Erdoğan, ''Ekonomide sağladığımız güven ve istikrar ortamının sonucu olarak bugün üretici de esnaf da tüketici de artık önünü görebilir hale gelmiştir. Bunu ben değil, rakamlar söylüyor'' dedi.



Erdoğan, Ekim 2002 ile 2004 arasında buzdolabı fiyatlarının ortalama yüzde 29, çamaşır makinası fiyatlarının yüzde 35 düştüğünü, buzdolabı, fırın ve çamaşır makinası dahil 2002'de toplam 5 milyon 518 bin beyaz eşya satılırken 2004 sonu itibariyle satışların yüzde 98 oranında artarak 10 milyon 938 bine yükseldiğini kaydetti.



589 BİN ÇOCUĞA AYDA 17 MİLYON TL



Başbakan Erdoğan, Doğu ve Güneydoğu Anadolu ile Diyarbakır'daki icraatlarını anlatırken, hükümet olarak herşeyden önce Eğitim ve sağlığa çok önem verdiklerini belirtti.



Son 2 yılda sadece bölgede görev yapan uzman hekim sayısını 1346'dan 1810'a yükselttiklerini, SSK'nın devriyle bu rakamın 2378'e çıktığını, sözleşmeli personel uygulamasıyla 2003'ten bu yana bölgeye 6660 yeni Sağlık personeli atadıklarını ifade eden Erdoğan, bölgedeki ambulans sayısını 89'dan 280'e, 112 acil istasyon sayısını 63'ten 198'e çıkardıklarını, 21 yeni hastane, 140 yeni sağlık ocağını hizmete açtıklarını bildirdi. Erdoğan, 400 yataklı bir eğitim hastanenin temelini de bir iki ay içinde atacaklarını belirtti.



Erdoğan, basından, bu bölümde anlatacaklarını iyi kaydetmesini isteyerek sürdürdüğü konuşmasında, bugüne kadar Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Fonu aracılığı ile 0-6 yaş grubundan 589 bin çocuğun annelerine sağlık takiplerini yapma kaydıyla ayda 17 milyon TL ödeme yaptıklarını belirtti.



''Anneler dikkat edin bakın pozitif ayrımcılık yapıyoruz ve size veriyoruz parayı, babalara değil. Bankadan bizzat siz alıyorsunuz bu paraları. 589 bin çocuğumuzun annesi bunu alıyor'' diyen Erdoğan, alandakilerden birisinin sözleri üzerine, ''Alan anneler bilir. Kahvede vakit geçiren babalar bu işi bilmez. Annene sor, o bilir'' karşılığını verdi.



Başbakan Erdoğan, son 2 yıl içinde Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerine ayrılan sağlık bütçesi payının ortalama yüzde 56 arttığını, sadece Doğu ve Güneydoğu'da yeşil kartlı 4 milyon 200 bin insan yaşadığını söyledi.



HER ÖĞRENCİYE BURS



Eğitim alanında da son 2 yıldır kitapları ücretsiz verdiklerini, bunun yanında ilk ve ortaöğretimde toplam 186 bin öğrenci kapasiteli 4650 yeni derslik kazandırdıklarını belirten Erdoğan, kapalı bulunan 1400 okulu yeniden eğitime açtıklarını dile getirdi. Erdoğan, Diyarbakır'da da 1050 yeni dersliği hizmete açtıklarını, bunun derslik sayısının yüzde 20 oranında artması anlamına geldiğini kaydetti.



Erdoğan, ilköğretim seviyesindeki kız öğrencilerin her ay 22 milyon, erkeklerin ise 18 milyon TL burs aldığını, bu paranın da yine annelere ödendiğini, bu paranın kahve köşesinde, sigarada harcanmasını istemediklerini ifade etti.



Ortaöğretimde bu yardımların kız öğrenciler için 39 milyon, erkekler için 28 milyon TL olduğunu, bunların sürekli devam ettiğini anlatan Erdoğan, ''Türkiye'de bugüne kadar toplam 1 milyon 95 bin öğrenciye eğitim desteği sağladık. Bu sayının 385 bini aşkın kısmı Güneydoğu Anadolu bölgemize, 80 bini aşkın kısmı da Diyarbakır'a yapılmıştır'' diye konuştu.



''BEDAVACILIĞA ALIŞMAYIN''



Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, bir vatandaşın ''fabrika istiyoruz'' diye uzun süre bağırması üzerine, şunları söyledi:



''Bak kardeşim, AK Parti iktidarı buralara fabrika yapmayacaktır. Teşvik Yasası diye çıkardığımız yasanın anlamı nedir? Diyarbakırlı işadamlarımız batıya yaptığı yatırımın yanında gelsinler, biraz da buraya yatırım yapsınlar istiyoruz. Bu yasayı Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinin işadamları ve bunun dışındaki işadamlarımız buralarda yatırım yapsınlar diye çıkardık.



Bedava arazi veriyoruz. 5 yıl vergi almıyoruz, enerjide yüzde 50 indirim yapıyoruz. SSK primlerini düşük seviyede alıyoruz. Daha ne istiyorsunuz. Bunları yapıyoruz. Bedavacılığa alışmayın. Çalışacağız, omuz omuza vereceğiz, hep beraber kalkınacağız.''



DESTEKLEME ÖDEMELERİ



Erdoğan, tarımda ve hayvancılıkta sürekli artan süreç yaşandığını, bunun iktidarın halkına olan güveni, inancı ve dayanışma anlayışı olduğunu, bundan sonra da aynı şekilde sürdüreceklerini belirtti.



Bu kış geçen yıllardaki gibi kömürsüz ev bırakmayacaklarını, okullar açılırken ücretsiz kitap dağıtımını yine yapacaklarını ifade eden Erdoğan, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde son 2 yılda çeşitli isimler altında yapılan destekleme ödemesinin 2 katrilyon 319 trilyon TL olduğunu söyledi. Erdoğan, ''Bu para buraya girdi. Doğu Andolu'ya, Güneydoğu Anadolu'ya girdi bu para. Bunlar bugüne kadar olmuş şeyler değildir'' dedi.



Bölgede tarımsal kalkınma kooperatiflerine ve hububat alımlarında çiftçiyi korumaya özen gösterdiklerini ifade eden Erdoğan, bölgedeki Tarım ve hayvancılıktaki sıçramanın farklı şekilde izleneceğini kaydetti.



Diyarbakır organize sanayi bölgesinin en kısa sürede tamamlanarak bölgenin hizmetine sunulacağını, burada iş yeri kuranların Diyarbakır'ın işsizine iş imkanı sağlayacağını kaydeden Erdoğan, ''Sizlere bir müjde vermek istiyorum'' diyerek, Diyarbakır'ın içme suyu sorunun kalmayacağını, yıl sonuna kadar tüm köylerin içme suyu sorununu bitireceklerini belirtti. Erdoğan, bundan sonraki hedefin ise 2006 sonuna kadar köy yollarının bitirilmesi olduğunu kaydetti.



Başbakan Erdoğan, teslim edilecek konutlar için toplam 55 trilyon lira yatırım yapıldığını, tamamlanan konutların aylık taksitinin 228 YTL olarak ödeneceğini belirtti.






Başbakan'ın 2005'te Diyarbakır'daki konuşması

Wednesday, December 9, 2009

İstanbul Edebiyat Festivali başladı


İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti (AKB) Ajansı Genel Sekreteri Yılmaz Kurt, tarihe bakıldığında Edebiyat ile şiirin İstanbul merkezli olduğunun görüldüğünü belirterek, “Olmaya da devam ediyor” dedi.
Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul Şubesi'ndeki açılış töreninde konuşan İstanbul 2010 Avrupa AKB Ajansı Genel Sekreteri Yılmaz Kurt, hazırladıkları yüzlerce Proje arasında “en seçkin olanlardan bir tanesinin bu Festival olduğunu” söyledi. İstanbul'un her an edebiyatın yaşandığı bir şehir olduğunu kaydeden Kurt, Ajans olarak bu güzel etkinliğe katkı yapmanın ayrıcalığını yaşadıklarını bildirdi.
Ajansın çeşitli başlıklar altında birçok projeyi hayata geçirdiğini ifade eden Kurt, şöyle konuştu:
“Bizim temel hedefimiz bazı projeleri bitirmek değil, 2011 ve daha sonrasına İstanbul'a kalıcı bir şeyler bırakabilmektir. Bu noktada bu festival çok anlamlı. Türkiye'deki eli kalem tutan yazarlar, şairler bu festivalde. Dünyada şu anda reklam çalışmalarımızı 'İlham veren şehir İstanbul' sloganı ile yürütüyoruz. Tarihimize dönüp baktığımızda edebiyat ile Şiir, İstanbul merkezli olduğu görülüyor ve olmaya da devam ediyor. Biz 2010 yılında da bu festivalde yer almak istiyoruz. 2010 yılının bütün yıl itibariyle bir edebiyat yılı olmasını umut ediyoruz.”
Türkiye Yazarlar Birliği Genel Başkanı İbrahim Ulvi Yavuz, 1978 yılında kurulan birliğin yurt içinde ve yurt dışında birçok etkinlik yaptığını söyledi. Birliğin 13 şubesinin bulunduğunu anlatan Yavuz, sürekli kültür faaliyetleri yaptıklarını ve böyle bir festivalde yer almaktan dolayı mutluluk duyduklarını bildirdi. Yavuz, yaptıkları etkinliklerle Türkiye'deki yazarları, şairleri, aydınları ve Bilim adamlarını gündeme getirdiklerini ve kamu oyuna tanıttıklarını dile getirdi.
Daha sonra, Kenan Işık tarafından Ahmet Hamdi Tanpınar, Yahya Kemal Beyatlı, Ahmet Haşim, Necip Fazıl Kısakürek, Nazım Hikmet Ran, Ahmet Arif ve Sezai Karakoç'un şiirleri okundu. Ayrıca, yazar Kemal Tahir, Cemil Meriç ve Tarık Buğra'nın eşya, kitap ve fotoğraflarının yer aldığı Sergi açıldı.
Şiir akşamı, konser ve söyleşilerle devam edecek olan 1. Edebiyat Festivali 13 Aralık'ta sona erecek.
İstanbul Edebiyat Festivali başladı

Tuesday, December 8, 2009

Çocukken ailem beni garip karşılar, psikoloğa götürürdü

'Sanatçı' sıfatının her önüne gelene yapıştırıldığı bir memlekette Sunay Akın gibiler nasıl tanımlanmalı? Sözcükler yetersiz kalıyor. O aslında 'E şıkkı' yani 'hepsi'... Hem Şair, hem yazar, hem TV programcısı hem de Müze kurucusu... Gerçi Akın, bu etiketleri hiç ama hiç önemsemiyor. Onun için varsa yoksa kitapları, varsa yoksa müzesi ve ailesi... Hiç karşılaşma fırsatınız olmadıysa hemen söyleyelim, en az kitaplarındaki ve televizyondaki kadar sıcak ve samimi biri. Onunla konuşurken 'İyi ki hayal kuruyor ve kurduğu hayalleri gerçekleştirmekten geri kalmıyor' diyorsunuz. Kendi deyimiyle, 'büyümeyen bir çocuk'... Kitapları 'çok okunanlar listesi'ne girmeyi başaran Sunay Akın'la son kitabı 'Ay Hırsızı'nı, Oyuncak Müzesi'ni ve yeni projelerini konuştuk.



MEZARLIKLARI SEVERİM

'Ay Hırsızı'nı yazmaya nasıl başladınız?

20 Temmuz 1969 günü, aya ayak basan insanı görebilmek için Trabzon'da odamın penceresinden baktım. Hep de şunu düşünürdüm. Gece gökyüzüne bakıp, hayal kuranlar ya çocuklar ya da hırsızlardır. İşte bu yüzden de kitabımın adı 'Ay Hırsızları' oldu. Kitap, tam anlamıyla benim çocukluğumu ve düşlerle yoğrulmuş asıl tarihi anlatıyor.



Peki, kitabın çıkış noktası neydi?

Aşiyan Mezarlığı.... Ben, mezarlıkları çok severim. Orada da burnu yere çakılmış uçak şeklinde bir mezar taşı vardı. Bu uçağın bir tarafında orada yatan kişinin doğumu, diğer tarafında da ölüm tarihi yazıyor. Mezar taşı, hostes Rona Altınay'a aitti. Bu beni çok etkiledi.



Kitabı ne kadar zamanda bitirdiniz?

14 yılda! Çünkü ben öncelikle, yazdığımı yaşarım. Yazınsal bir kaygım yok! Dolaştığım yerler müzeler, arşivler, mezarlıklar ve hep arka sokaklar... Dünyanın dört bir yanında buraları gezer, izler ve düşünür; bir serüvenci gibi davranırım.



'Önce Çocuklar ve Kadınlar' isimli kitabınız batan gemiler üzerine, 'Ay Hırsızı' ise havacılık üzerine kurulmuş bir kitap... Kitapların yayınlanma sıralamasını niye planlamadınız?

Bu sorunun yanıtını bilmiyorum. Çünkü ben kurgulayan bir Proje yazarı değilim. Benim için kitap yazmak bir etiket, kimlik değil!



HAYALPERESTİM NE OLMUŞ?

Peki yeni kitap ne zaman gelecek?

Hiç bilmiyorum. Bundan sonrası yeni bir Şiir kitabına doğru gidiyor. Mesela; Hezarfen Ahmet Çelebi'yle ilgilenirken onun bir de şiirini yazdım. Ama aklımda ayakkabılarla ilgili bir proje de var. Neil Armstrong'un ayakkabısından, Sindrella'nın ayakkabısına kadar, ayakkabılarla ilgili bir kitap yazmayı istiyorum. Sindrella'nın unuttuğu ayakkabısı Neil Armstrong'un uzayda ayağındaki ayakkabı değil midir?



Sizin bu hayalperestliğinizi eleştirenler oluyor mu?

Tabii ki! Evet, ben bir hayalperestim. Ama unutmayın ki, aslolan da hayallerdir. Gerçek, hayalin ayak izini takip eder. Hayalperestler olmasaydı, Bilim ve sanat olmazdı. Mağaradan çıkamazdınız.



SAHTEKARLIK VAR!

Siz şairsiniz, yazarsınız, programcı ve müze yöneticisiniz... Peki size nasıl hitap edilmesini istiyorsunuz?

Ben sadece Sunay Akın'ım. Kartvizitler, etiketler umrumda değil! Hiçbir şey denmesin bana! Sunay Akın olmamın bile önemi yok! İnsanların yüzündeki mutluluk var ya, ben kendimi orada arıyorum. Dört-beş kişinin jüri adı altında bir odada toplanarak karar vermesi beni hiç ilgilendirmiyor. Ama ne zaman ki, yazdığım bir metni ya da şiiri duyarsam, müzede birisinin gülümsediğini görürsem o bana yetiyor. Verilen ödülleri almıyorum. Ödüllerde bir sahtekarlığın, bir yalancılığın ve bir çeteciliğin olduğunu düşünüyorum.



Sizi en çok ne güldürür?

Benim mizah anlayışım, diğer insanlardan farklı. Benim güldüğüme herkes gülmüyor. Mesela; ben uçak inerken çok gülüyorum. Teknolojinin geldiği son nokta uçak. Ama ne lazım? Tekerlek. Yani insanın ilk icadı. 20 Temmuz'da aya bastığında Neil Amstrong ne yaptı? Merdivenden indi. Ne kadar ilkel bir duruş. (gülüyor)



75 YAŞINDAKİ BABAM BİLE "ALLAH ALLAH YİNE BAŞA DÖNDÜK' DİYOR

Kitaplarınızda ve 'Yaşamdan Dakikalar' programınızda hep aynı şeyi düşünüyorum: O kadar bilgiyi nasıl aklınızda tutuyorsunuz?

Galiba ben bilgiyi, bilgi gibi görmüyor, onu yaşıyorum. Anlattıklarımı hissediyorum. Çocukluğumda annem ve babam benden şüphelenip, sık sık çocuk ruh doktoru Atalay Yörükoğlu'na götürürlerdi.



Niye? Ruh hastası olduğunuza mı inanıyorlardı?

'Bir gariplik var bu çocukta' derlerdi. Babamın terzi dükkanındaki kumaş parçalarını toplar, eve getirir; onları haritanın önüne koyar, 'Babam bugün bilmeden hangi ülkeleri gezdi?' diye bir Oyun oynardım. Evin terasında uçak yapar, bir gün uçacağıma inanırdım. Atalay Yörükoğlu, aileme, "Bu çocuğun kanadını sakın kırmayın!" demiş. Zaten verdiği derslerde de şunu söylüyormuş: 'Bu yaşa kadar Türkiye'nin her yerinde anne ve babalar bana çocuklarını getirdi. Ben ihiçbir şey yapmadım, sadece onlarla oynadım. Anne ve babaları ise tedavi edip, geri gönderdim.'



Peki bugün geldiğiniz noktaya anne ve babanız ne diyor?

'Oyuncak Müzesi'ni kurarken oyuncaklar arasında oturuyorum. 75 yaşındaki babam geldi, baktı baktı ve Trabzon şivesiyle dedi ki, 'Allah Allah yine döndük başa...' Oğlunu büyüttü, okuttu ama yine oyuncakların arasında...



EŞİMLE BEBEK EVİ KURDUK, OYNUYORUZ!

Özel hayatınız pek bilinmiyor. İki tane çocuğunuzun olduğunu öğrendim. Onların oyuncaklara ilgisi var mı?

Evet. Eskiden yurtdışına çıktığımda oyuncak bakmaya onlarla giderdik. Ama şimdi öyle değil. Önce oğlum koptu. Şu an 21 yaşında. Arkasından da kızım... O da 15 yaşında. Geçen Zürih'te oyuncak bakacaktık, "Baba ben karşı mağazaya gideceğim" dedi. Gittiği mağaza giyim mağazasıydı. Çocuklarım oyuncağı bırakıyor. Bu benim için bir trajedi.



Peki, eşiniz sizin bu durumunuza ne diyor?

O hep benimle... Biz aslında onunla büyük bir bebek evi kurduk (Oyuncak Müzesi'nden bahsediyor) ve beraber oynuyoruz. 1980 yılında, henüz 18 yaşındayken tanıdım onu... Hâlâ da beraberiz.



Eşinizle nasıl tanıştınız?

Üniversiteyi kazandığım ilk haftalarda bir arkadaşımla beraber yürüyorduk. O, liseden arkadaşını görüp, "Belgin" diye bağırdı. Belgin arkasına döndüğü anda biz göz göze geldik. O gün bugündür de beraberiz... Onu bulmam gerçekten çok büyük şans.



HİÇBİR MÜZE İLK BİR YILINDA PARA KAZANAMAZ

Oyuncak Müzesi'nde şu an ne kadar oyuncak var? 5 bini geçti. Biz, dünyadaki benzerleri arasında en iyisiyiz. 'Müze ayakta durabilsin' diye etkinlikler de yapıyorum. Çünkü hiçbir müze, bir yılı para kazanarak kapatmaz. Zaten müze ve kütüphanelerin amacı bu değildir! Müzenin girişi öğrenci için 5, yetişkinler için 8 TL. Vergi veriyorum ama devletteki tanımım 'limited şirketi'. Limited şirketinin ödemesi gereken tüm vergileri ödüyorum. Elektrik, su ve doğalgazı maalesef yüksek fiyattan satın alıyorum.



BİZ BU EVE TAŞINALIM MI?

Yaptığınız iş; kültür. Bu, limited şirket tanımına girmez ki... Hiç girmez ama ben bunları bilerek yola çıktım. Çünkü bir şeyleri içeriden düzeltmek lazım, dışarıdan konuşmakla olmuyor. Kültür politikasında değişiklikler yapılması gerekiyor. Şikayetçi değilim, bunları bilerek işe girdim. Hayatta istediğim ve hayalini kurduğum şeyi yapıyorum.



Müzede başınızdan geçen ilginç anılar oluyor mu? Olmaz mı? Beş yaşındaki bir çocuk müzeden ayrılırken, annesine döndü ve "Anne, biz bu eve taşınalım mı?" dedi. Ama beni üzen olaylar da olmuyor değil! Mesela, müzede bir uzay odası var. Bir anne, yedi-sekiz yaşlarındaki kızıyla birlikte o odaya baktı. Tepede yıldızlar yanıyor, içeride uzay aracı var ve dedi ki, "Gel kızım burası erkek çocuklar için..." Böyle bir şey olabilir mi? Kız çocuğu uzayla ilgilenemez mi? Sorun çocukta değil, annede.



MANÇO MÜZESİ'NE İNANAMAYACAKSINIZ!

Şu an uğraştığınız bir proje var mı? Kadıköy Belediye Başkanı Selami Öztürk ile konuştuk. Barış Manço'nun evini müze yapıyorum. Tüm o yüzükler, elbiseler bende...



Ne zaman açılacak? En kısa zamanda. İçindekilere inanamayacaksınız. Sergileme elemanları enstrüman şeklinde olacak. Duvarlarda onun notaları olacak. Bir de İzmir Konak'ta 'Ümran Baradan Çocuk Müzesi' var. Orayı da Oyuncak Müzesi olarak açacağım.
Çocukken ailem beni garip karşılar, psikoloğa götürürdü