Showing posts with label Şair. Show all posts
Showing posts with label Şair. Show all posts

Saturday, April 10, 2010

İzmir Kitap Fuarı 15 yaşında

İZMİR - TÜYAP Tüm Fuarcılık Yapım A.Ş. ve Türkiye Yayıncılar Birliği işbirliği ile 17-25 Nisan 2010 tarihleri arasında düzenlenecek 15. İzmir kitap Fuarı'nda konferans, söyleşi, panel, Şiir dinletisi gibi 130 kültür etkinliğinde ve imza günlerinde yüzlerce yazar okurlarıyla buluşacak.
Yüksel Pazarkaya: 50. Sanat Yılı Bu sene 50. sanat yılını kutlayan Şair, çevirmen, dil bilimci Yüksel Pazarkaya 15. İzmir Kitap Fuarı’nın onur konuğu olarak fuar kapsamında düzenlenecek etkinliklerde yer alacak.
Okur ve Yazar Buluşmaları Dokuz gün süresince yüzlerce yazar okurlarıyla buluşma fırsatı yakalayacak. Bu kapsamda Yüksel Pazarkaya, Füruzan, Tahsin Yücel, Doğan Hızlan, Gülten Dayıoğlu, Turgut Özakman, Oya Baydar, Ahmet Telli, İnci Aral, Enver Ercan, Tuğrul Keskin, Nihat Behram, Ataol Behramoğlu, Mavisel Yener, Ayla Kutlu, Muzaffer İzgü, Muazzez İlmiye Çığ ve pek çok şair, yazar ve Bilim insanı İzmir Kitap Fuarı’nda etkinlik ve imza günlerinde yer alacak.
TÜYAP Çocuk Kulübü-23 Nisan Çocuk ŞenliğiTÜYAP Çocuk Kulübü bünyesinde bu sene de 23 Nisan Çocuk Şenliği çeşitli etkinliklerle kutlanacaktır. Söyleşi, okuma saati, atölye çalışmaları ve gösteriler gibi 20’ye yakın kültür ve Edebiyat etkinliğinin yer alacağı Program 20- 21 ve 22 Nisan tarihleri arasında düzenlenecek.
Fuar’ın Sergileri 15. İzmir Kitap Fuarı etkinliklerin yanı sıra önemli sergilere ev sahipliği yapıyor. “Yazarları da Çizerler” Kemal Buluş’un çizimlerinden yazar portrelerinden oluşan bir Karikatür sergisi. Buluş, çizdiklerinin izleyici tarafından kendi bakış açısıyla görülmesini sağlıyor. Sergide öncelikli olarak resimlenen insanlar; kalemi ve hayat hikâyesi ile toplumsal mücadeleye yön veren emekçileri ele alıyor.
Birzamanlar Yayıncılık ve Punto Yayınları’nın çok sayıda fotoğrafçının katkısıyla hazırladığı “Türkiye’nin Siyahları” sergisi, Osmanlı döneminde köle olarak Afrika’dan Türkiye’ye getirilenleri ve bunların günümüzde yaşayan torunlarını görünür hale getirmeyi amaçlıyor.
“Anadolu’da Yolculuk” sergisi Yolculuk dergisi görsel yönetmeni Faruk Akbaş’ın çektiği fotoğraflarla Anadolu’da köyleri, şehirleri, dağları, yaylaları ve buralarda sürüp giden birbirinden farklı, yaşamları, asırlardır devam eden gelenekleri, kaybolmaya yüz tutmuş zanaatları konu ediniyor.
İzmir Kitap Fuarı 15 yaşında

Kitap fuarı sırası Bursa da

BURSA - Tüyap Bursa Fuarcılık Anonim Şirketi tarafından Türkiye Yayıncılar Birliği işbirliği ile düzenlenen Bursa 8. kitap Fuarı 27 Şubat-7 Mart tarihleri arasında Tüyap Bursa Uluslararası Fuar ve Kongre Merkezi’nde gerçekleştirilecektir.
Yaklaşık 220 yayınevi ve sivil toplum kuruluşunun katılımıyla düzenlenecek Bursa 8. Kitap Fuarı’nda söyleşi, panel, Şiir dinletisi ve çocuk etkinlikleri gibi 90’a yakın etkinlik gerçekleştirilecektir.
Okur ve Yazar Buluşmaları Fuara katılacak yazarlar server Tanilli, İnci Aral, Sunay Akın, Üstün Dökmen, Adnan Binyazar, Ataol Behramoğlu, Ahmet Telli, Erdal Atabek, Sennur Sezer, Adnan Özyalçıner, Haydar Ergülen, Özcan Karabulut, Cemil Kavukçu, Canan Tan, Mine Soysal, Ercan Karakaş, Şükran Soner… gibi pek çok değerli yazar, Şair ve Bilim insanı etkinliklerde yer alacak. Dokuz gün süresince imza günleri ve etkinliklerde 600 yazar Bursa’lı okurıyla buluşacak.
Kitap Fuarı kapsamında 7 Mart Pazar günü TÜYAP ve Nilüfer Belediyesi Kent Konseyi Kadın Meclisi ortak etkinliklerle 8 Mart Dünya Kadınlar Günü kutlanacak. Gün boyu sürecek etkinlikler panel, belgesel Film gösterimleri, söyleşi ve Sevgi Korosu’nun seslendireceği bir dinletiyle sona erecektir.
Kitap fuarı sırası Bursa'da

Erotik romanın AİHM zaferi

STRASBOURG - Avrupa insan hakları Mahkemesi (AİHM), Fransız yazar ve Şair Guillaume Apollinaire'in erotik öğeler içeren "On Bir Bin Kırbaç" adlı romanına Türk mahkemeleri tarafından getirilen yasağı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne aykırı buldu.
AİHM, Avrupa Edebiyat mirasının bir eseri olarak nitelediği romanın toplatılması kararı için "demokratik bir toplumda gereksiz bir uygulama" hükmünde bulundu.
Apollinaire'in romanı 1999 yılında Hades yayınları tarafından basılmış, ancak İstanbul Savcılığı "cinsel arzuları tahrik ve istismar ettiği" gerekçesiyle Türk Ceza Kanunu'nun 426 ve 427'inci maddelerine dayanarak, yayınevi sahibi Rahmi Akdaş hakkında suç duyurusunda bulunmuştu. Akdaş, açılan dava sonunda ağır para cezasına mahkum edilmiş ve kitap da toplatılmıştı.
Davacı, Yargıtay'ın da kararı onamasının ardından, ifade özgürlüğü ile adil yargılanma ve mülkiyet haklarının ihlal edildiği gerekçesiyle 2004 yılında AİHM'ye başvurmuştu.
AİHM; ahlaki konularda devletlerin geniş takdir yetkisine sahip olduklarını kabul etse de, bu yetkinin Avrupa edebiyat mirasının parçası olan bir romanın Türk okurlara erişmesini engellemeye kadar gidemeyeceği sonucuna vardı.
Mahkeme, davacı hakkında Türk mahkemeleri tarafından hükmedilen cezanın, sosyal bir ihtiyaçtan kaynaklanmadığı, hedeflenen amaçla orantılı olmadığı ve demokratik bir toplumda gereksiz bir uygulama olduğunu vurgulayarak, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin ifade özgürlüğüyle ilgili 10'uncu maddesinin ihlal edildiğine hükmetti.
Davacının adil yargılanma ve mülkiyet haklarıyla ilgili taleplerini incelemeyi gereksiz gören AİHM, davacı talep etmediği için herhangi bir tazminata da hükmetmedi.
Erotik romanın AİHM zaferi

Sunday, February 28, 2010

BLOOMSBURY DÜŞLERİ

Matematik, Ekonomi, Edebiyat ve sanat alanlarında çığır açmış kişilerin özgürlükçü düşünceleri, birbirlerinin yaratıcılıklarını besleyen tartışma ve toplantıları, aşkları ve ihtirasları...

20. yüzyılın ilk yarısında; Londra Bloomsbury yakınlarında, birlikte yaşayan, çalışan, üreten, araştıran, eğlenen ve tartışan kolektif bir arkadaş ve akraba topluluğuydular... Edebiyat, estetik, eleştiri, ekonomi, feminizm, Cinsellik ve barışçıl Politika ile ilgileniyorlardı. Oluşturdukları parkı andıran büyük bahçelerini sanatlarının uzantısını oluşturan heykeller süslüyor, yine söz konusu bahçede Roman, eleştiri, biyografi ve Bilimsel yazılar yazıyor, birlikte çay ve içki partileri düzenliyor, konuklarını ağırlıyor, fotoğraf çekiyor, resim yapıyor ve eşsiz sohbetleri ile giderek efsaneleşiyorlardı. Virginia Woolf, John Maynard Keynes, E.M Forster, Lytton Strachey, Duncan Grant, Vanessa Bell gibi tanınmış üyeleri bir yana Aldous Huxley, Katherine Mansfield, TS Eliot, Leydi Ottoline Morrell ve William Butler Yeats gibi yazarlar da, ağırladıkları entelektüeller ve sanatçılar arasındaydı. Bu ütopik topluluk; yenilikçi ve avant-garde düşünce tarzlarının getirdiği Yaşam anlayışları ve giysi kodlarıyla bu kez sezon modasına referans oluşturuyorlar.

Duncan Grant'in, modellerini resmederken üzerlerine almasını istediği kadife pelerinleri zaman zaman bizzat kendisinin giydiği ya da topluluğa sempati duyan kadınlara hediye ettiği günlerden; ünlü kadın oyuncuların zarif omuzlarını süsleyen pelerinlerin zirve yaptığı bugünlere... "Birçok kadın oyuncunun hayali; düşünsel, sanatsal ve estetiksel gelişimini artıracak entelektüel bir çevrenin içinde var olmak değil midir zaten?' diye soruyor Anna Sui ve ekliyor; "Bloomsbury sadece giysi kodları açısından değil, bir simge olarak Virginia Woolf ve dostlarına duydukları hayranlığın da dışavurumu." Tasarımcı bir sonraki koleksiyonunu, Bloomsbury'nin art-deco stilinden ve Birinci Dünya Savaşı sırasında topluluğun en renkli simalarından yazar Lytton Strachey ile sevgilisi Ressam Dora Carrington'ın aşkının konu edildiği Carrington filminden yola çıkarak kurgulayacağını da itiraf ediyor. Öyle ki; bu amaçla Virginia Woolf'un bir zamanlar tutkulu bir Aşk yaşadığı kadın yazar ve Şair Vita Sackville-West'in Londra'daki evini ziyaret etmeyi, Vanessa Bell'in kitaplarını incelemeyi, eski dergileri karıştırmayı ve diğer topluluk üyelerine dair sayfalarca not tutmayı kendine görev edindiğinin de altını çiziyor. Yalnızca Anna Sui mi? Christopher Bailey, Virginia Woolf'un rafine estetik anlayışına, Karl Lagerfeld ise aynı dönemin ünlü kadın oyuncularından Belle Brummel'in dandy yaklaşıma kattığı femininen vurguya duyduğu hayranlıktan söz ediyor sık sık...

20'li yılların ruhunu daha iyi özümseyebilmek ve bu çarpıcı dönemi 70'lerle birleştirmek için Ken Russell'ın Women in Love, The Boy Friend ve heykeltıraş Henri Gaudier-Brzeska'nın hayat hikâyesinin konu edildiği Savage Messiah'ı defalarca izleyen, bununla da yetinmeyip Edward Gorey'nin skeçleri ile baskılarını dahi inceleyen Nicole Farhi; "20'lerin kubist yaklaşımını, o art deco estetiği biraz da klasik İngiliz çizgileri katarak modernize etmeye çalışıyorum" diyor. Farhi hemen hemen her koleksiyonunda; özellikle de gündüz giyilebilecek parçalarda Bloomsbury bilgeliğini yaşatmaya çalıştığını da sözlerine ekliyor. Kaşmirin hayat verdiği toz pelerinler, fistolu etek uçları, büyük düğmeler, gevşekçe bağlanan kemerler, Mary Jane ayakkabılar, ekose elbiseler, el yapımı heybeler, tasarımcının 2007 yılı Kış koleksiyonun da ana hatlarını oluşturuyordu... Bugünlerde bir kez daha kitaplara düşkün, feminen giyinse de cardigan'ları, pelerinleri, uzun etekleri, flanel pantolonları ve pelerinimsi paltoları ile söz konusu kadınsı etkiyi maskülen ayrıntılarla dengelemeye çalışan neo Bloomsbury fashionista'lara rastlıyoruz.

"Belli bir araştırma ve gözlem sonucunda gardırobumuza ulaşan tasarımların ayrıcalığını hissetmek istiyorum ben de. Kendine ait bir odaya sahip olmak kadar kendine ait bir gardırop oluşturmak da çok önemli. Bu kadını özgürleştirir... Virginia Woolf ve yakın arkadaşları Moda figürü olmaktan çok özgür düşünce figürüydüler. O dönemin kadınları giyinmediler, düşünceyi giyilebilir kıldılar. Önemli olan da budur" diyor ünlü oyuncu Nicole Kidman ve ekliyor; "Tüvit pantolon ceket takımlar seyahatler içindi, kocaman çengelli iğneli çantalar, pamuklu gömlekler, tüylü küçük şapkalar ise beş çaylarının. Bloomsbury gibi düşünceye hizmet eden bir toplulukta dahi bu eksantrik kurallar yıkılmak üzere geçerliliğini koruyordu. Leydi Ottoline Morrell'in amber yüzükleri, yumuşacık Paul Poiret elbiseleri dahi belli bir derinliğin izlerini taşır."

Freud çevirileri okuyan, kendini tekrar eden insan doğası, içsel var oluş ve Virginia Woolf'un günlüklerinde de kaleme aldığı gibi estetik sorgulamalar ile ilgilenen düşünürler topluluğu, bohem bir İngliz rapsodisi yaşıyordu. "Yaşam tarzları daima tasarımın özünü oluşturur" diyor Christopher Bailey ve ekliyor; "Bloomsbury'e öykünmek için ele birkaç kitap almak, bir çift gözlük takmak ya da bir pelerinin içine gizlenmek de yeterli olamaz. Döneme öykünebilirsiniz, üyelerinin yaşam tarzlarının uzantılarını arayabilirsiniz, ancak Bloomsbury'i üzerinizde taşımak için okuduğunuz gibi giyinmek zorundasınız." Peki ya siz? Okuduğunuz gibi giyinmeye hazır mısınız?

BLOOMSBURY DÜŞLERİ

Şair Taner Baybars hayatını kaybetti

İSTANBUL - Bir süredir Kanser Tedavisi gören Taner Baybars, 73 yaşında hayatını kaybetti.
Toplu şiirleri Tilki ile Çobanaldatan (2007) YKY’den çıkan Şair Baybars, Kıbrıs’tan (sadece Türk kökenliler değil, Elen, Maronit, Levanten kökenli bütün Kıbrıslılar arasından) çıkmış en dikkat çekici şairlerden biriydi.
Kıbrıs, Lefkoşa'da doğan Baybars, Ocak 1954'te ilk Şiir kitabını yayımladı. Aynı tarihte, Britanya Kraliyet Hava Kuvvetleri'nde askerliğe başladı. 1956'da Londra'ya gitti ve bir daha adaya dönmedi. 1956-1988 yılları arasında, İngiliz Askeri Kütüphanesi ile British Council'da kitap ve yayınla ilgili çeşitli işlerde çalıştı. Emekli olduktan sonra Fransa'ya gitti.
Türkçe, ingilizce, Fransızca yazan Taner Baybars, aynı zamanda Nâzım Hikmet'ten çeviriler yaptı, çağdaş Türk şiirini İngiliz diline tanıttı. Çok-kültürlü, çok-dilli şiirlerinde, Türk, İngiliz, Yunan, Fransız şiir gelenek ve dillerini birlikte kullanarak farklı bir tarz yarattı.
Baybars'ın eserleri şunlar:Şiir: Mendilin Ucundakiler (1954, Kıbrıs); To Catch a Falling Man (1963, İngiltere); Susila in the Autumn Woods (1974, İngiltere); Narcissus in a Dry Pool (1978, İngiltere); Pregnant Shadows (1981, İngiltere), Fox and the Cradle Makers (İngiltere'de yayımlanmak üzere), Seçme Şiirler/Selected Poems 1947-1997 (Çev.: Mehmet Yaşın, YKY 1997); Toplu Şiirler - Tilki ile Çobanaldatan (YKY 2007).
Roman ve Anı: A Trap for the Burglar (1965, İngiltere); Plucked in a Far-Off Land: Images in Self-Biography (1970, İngiltere, Türkçe çevirisi Uzak Ülke: Bir Kıbrıs Çocukluğu).
Şair Taner Baybars hayatını kaybetti

Tuesday, December 29, 2009

Kitapseverler bu sitede buluşuyor

İSTANBUL - ''Okumak her zaman azınlık içindi, her zaman da öyle olacak'' (José Saramago)
Henüz 3 senelik bir Proje olan ve kitap okumayı aşılamayı amaçlayan kitapokuyoruz.com Türkiye'nin en büyük kitap arşivlerinden birine sahip.
56.000 adet kitap arşivine sahip sitede yeni Haberler ve yeni çıkanların yanı sıra istatistikler, özel yazılar, yazar-kitap arşivi gibi birçok bölüm yer alıyor.
'Toplum yararına' amacını güden projede, 2.500 aktif üyenin arasında 553 öğretmen, 1254 öğrenci, 34 yazar, 42 Şair, 21 profesör ve 40 öğretim görevlisi yer alıyor.
Kitapseverler bu sitede buluşuyor

Wednesday, December 23, 2009

Prag ın kükreyen rakibi


“Ufak havaalanında bizi karşılayan Sovyet döneminden kalma Memur görünümlü, gözlüğü kalın camlı rehberimiz İgor ‘Lviv rüyalarınızın başkenti olacak’ dedi. Meğer bu cümle, Vasly Symonenko’nun 1962’de yazdığı Ukrayna Aslanı şiirinden bir dizeymiş... Ve Symonenko haksız sayılmazmış.” Koç, restorasyonlar bittiğinde, bu şehrin Prag’ın en büyük rakibi olacağını söylüyor. THY’nin direkt uçtuğu Lviv’i, turistik rotalara girmeden görmenizi öneriyor.
1256 yılında Galiçya-Volynia Prensi Danylo Halytsky kurduğu kente oğlu Leo’nun adını verir. Kent çeşitli devletlerin egemenliği altında kalsa da Lemberg (Almanca), Leopolis (Grekçe), Leopoli (İtalyanca), Lvov (Rusça) gibi verilen adların hepsi aslan anlamında. Bugün Ukrayna dilinde aslan karşılığı Lviv deniliyor. 2006’da 750’nci yılını kutlayan kent tarihi Mimari dokusu, kültürel zenginliği ve 50 müzesiyle her mevsim gezilebilir. Üç üniversite, çok sayıda yüksekokul, üç akademi ve 40’ın üzerinde araştırma enstitüsü olması nedeniyle ülkenin eğitimde ikinci önemli şehri. Yurtdışından da pek çok öğrencisi var.İDAM SEHPASI NEPTÜN’ÜN YANINA KURULURDUÇok değil, restorasyonlar beş yıl sonra bitirildiğinde Lviv, Prag’ın en büyük rakibi olacak. Lviv de Prag gibi tipik ortaçağ kent yerleşim planına göre kurulmuş. 14. yy’da Magdeburg Anlaşması’yla kent vasfını kazanmış. Kentin kalbi, ortasındaki Rynok (Pazar) Meydanı. 65 metrelik görkemli saat kulesi, Belediye Sarayı burada. Alan etrafına dört köşe ve sekiz cadde sistemiyle oluşturulmuş. Bugün bu kısım tarihi kent merkezi olarak adlandırılıyor. Meydanın dört yanındaki Yunan tanrıları Diana, Neptün, Adonis ve Amphitria’yı simgeleyen heykeller etkileyici. Neptün heykelinin olduğu kısımda ortaçağda idamların infaz edildiği söyleniyor. Meydan bugün açıkhava müzesi özelliğinin yanı sıra adeta açıkhava birahanesi. İçki içmeyi ucuza getirmek isteyen gençler marketten aldıkları biraları banklara veya kaldırıma oturarak içiyor. Mimarlık tarihi (gotik, barok, rönesans) içinde içki içmek farklı bir duygu olsa gerek. Gözünüzü bina cephelerinden gençlere çevirirseniz özellikle kızların çok bakımlı, şık ve çok güzel olduğunu görürsünüz. Aylık kazançlarının büyük bölümünü ayakkabı ve elbiseye harcıyor olmalılar. Bu kadar bira içip incecik kalmaları şaşırtıcı.DÖRDÜNCÜ PENCEREYE VERGİ ÖDÜYORLARDIMeydanın çevresinde Rönesans tarzında 44 bina bulunuyor. Çoğunun cephesinde sadece üç percere var. Yapıldıkları yıllarda üçten fazlasına vergi ödenirmiş. Kiminin balkon ferfojesi, kiminin cephesi ve tepesindeki heykeller tarihi şehri yaşamanın keyfini veriyor. Dört numaradaki Siyah Konak 1589’da İtalyan tüccar için, altı numaradaki Kornyakt Evi ise Yunan tüccar için yapılmış. Her iki bina bugün Lviv Tarih Müzesi. Hemen yanlarındaki 10 numaralı ev ise Lyvbomirski adlı zengin Leh’e ev sahipliği yapmış. Bazı yapılar 16 yy’da çıkan yangından sonra yenilenmiş.Meydana açılan dar Arnavut kaldırımlı sokaklarda Ortodoks, Katolik ve Yahudilere ait dini Mekanlar var. Gece turuncu ışıkla aydınlatılan bu mekanlardan en görkemlisi barok cephesiyle hemen dikkati çeken Domiken Rahipler Kilisesi. Cephenin sol tarafında Dominikenlerin Tanrı’nın köpeği olmalarını simgeleyen kabartma yeralıyor. Yüksek kapının üzerindeki alınlığın devamında yükselen yeşil kubbe kentin çoğu yerinden görünüyor. Kiliseye sırtınızı döndüğünüzde karşınıza gelen ev Ermeni tüccara ait. Yeşil boyalı evin cephesinde karısını mutlu edemeyen adamın hikayesi yer alıyor. Ermeniler, hem Ticaret yapmaları hem de taş işçiliğini öğretmeleri için Prens Daniel tarafından kent kurulurken davet edilmiş. Geçmişte önemli Ermeni nüfusa sahip olan kent dışarıya çok fazla göç vermiş. Virmenska Caddesi üzerinde 1363’te tamamlanan Ermeni Katedrali’ni mutlaka görmelisiniz. Bahçesinde bir köşede tabiat şartlarına karşı korunmasız bırakılan tahta İsa heykeli ise sahiplenilmeyi bekliyor gibi.Meydanın Yevrejska adlı caddesi yakınında 2. Dünya Savaşı esnasında Yahudilerin yerleştirildiği mahalleyi uzaktan görebilirsiniz. 1941’de nüfusları 100 bine ulaşan Yahudiler bugün yok denecek kadar az. Bu mahalledeki tünellerin Osmanlı lağımcılarınca Lviv kuşatması esnasında kazıldığı söyleniyor. Opsidione Turcica adı verilen gürz kuşatmanın bir anısı olarak bugün Latin Katedrali’nin duvarında karşımıza çıkıyor.Belediye Meydanı civarında birahaneler kadar kafeler de yoğun. Kahve kültürü Osmanlı’dan Avusturya’ya, oradan Lviv’e gelmiş. Kentin ilk kahvesi, eski bir binanın alt katındaki kafede içilmiş. Kafenin avlusunda ağzında üzüm tutan bir aslan heykeli var. Zaten şehrin her yanında simge olan arslan bir şekilde karşınıza çıkıyor.ŞAPELİN ÇATISINDA DÜŞÜNEN HZ.İSABelki başka hiçbir şehirde göremeyeceğiz “Düşünen Hz. İsa” figürü burada Vohaim Şapeli’nin tepesinde yer alıyor. Gerçekten ilginç bir görüntü. Düşünen Hz.İsa’nın altındaki şapelin taş ikonastasisi üzerinde Tevrat Peygamberleri ve İsa’nın çilesi gibi figürleri görüyoruz. Öylesine ince işçilikle yapılmışlar ki, acaba tepedeki Hz. İsa bunların nasıl yapılabildiğini mi düşünüyor, diye geçiriyorum aklımdan. Kentin en eski parkı bu alanda. Lviv’in ilk matbaasını kuran İvan Bodaroviç, parktaki heykelinde elinde kitapla sembolize edilmiş. İlk kitap Kiril ve Slav alfabeleriyle basılmış. Bugün heykelin etrafı kitap sergileriyle çevrili. Romanesk tarzdaki çan kulesiyle ilgi çeken “Meryemin Ölüme Yatması” kilisesi de park yakınlarında. Şehir eskiden duvarlarla çevriliymiş, içinden Poltva Irmağı geçermiş. 20. yüzyılın başında ırmak kirlenince üstünü kapatmışlar. Duvarlardan geriye kalan ufak bölümü de burada görebilirsiniz. Kilisenin karşısındaki bina kentin dış cephesi en farklı olan yapısı, çini ve seramiğin en güzel örneklerini taşıyor.
RESTORANDA SABRIN SONU SELAMET
Lviv’lilerin tercih ettiği restoranlar Voahim Şapeli’nin önündeki ufak meydanda. Yemek, siz sipariş verdikten sonra hazırlanıyor. Sabırlı olmanız gerek, aşçıların hiç acelesi yok. Ağır ağır hazırlayıp servis ediyorlar. Sonuç beklemeye değer. Zira tavuk kievski, mantıya benzer Pelmeni, Varensyky Patates-peynir köftesi gibi son derece leziz yemek geliyor. Güzel bir Şarap eşliğinde yerel halkla beraber paylaşılan mekanda zevkli vakit geçiriliyor.
KADIN VATMANLAR HER FIRSATTA Makyaj TAZELİYOR
Kentin paket taşlı dar sokaklarından çıkıp gelen rengarenk boyalı tramvaylar, süzülerek yanımızdan geçiyor. Fotoğraf çekeni görünce yavaşlıyorlar. En dikkatimi çeken husus duraklardaki kısa süreyi fırsat bilen kadın vatmanların makyajlarını tazelemeleri. Adam Mickiewicz ve Taras Shevchenko Bulvarı’nda faytonla da tur atabiliyorsunuz. Şair, Ressam, halk kahramanı Shevchenko için yapılan görkemli anıt ve önündeki heykel meydana damgasını vuruyor. Shevtchenko, Ukrayna’nın ulusal bilincinin gelişmesine önderlik etmesinin yanı sıra Modern Ukrayna dili ve edebiyatı temelinin atılmasına da katkıda bulunmuş. Meydan etrafında pek çok Kafe yer alıyor. Hepsi tıklım tıklım gençlerle dolu. Lviv’de şimdilik fazla turist yok. Meydanın bir ucundaki Bohdan Salomi (Opera) cephesindeki üçgen alınlık, tepesindeki heykellerle kentin başka bir güzelliği. Paris ve Milano’dan sonra Avrupa’nın en güzel Opera binası. Viyanalı Mimar Z. Gorgolevsky’nin eseri. Önüne Alman işgalinde Hitler heykeli dikilmiş. Savaş sonrası heykel yerini havuza bırakmış. Rusya yolu üstünde olduğu için şehrin bombalanmaması büyük şans. Kentin ilginç bölümlerinden biri de heykel galerisini andıran Lychakiv Mezarlığı. Paris’teki Perla Chez’i çağrıştıran mezarlığa biletle giriliyor. Hakkını vererek gezmek zaman alıyor. Hüzün ve hayranlığı bir arada yaşıyorsunuz.Son durağımız şehrin en yüksek tepesi Vysokyi Zamok (Yüksek Kale). Yeni evli çiftler bu tepeye çıkıp, içki eşliğinde dans ediyor. Kutlamaya katılıp, mezarlıktaki hüznü dağıtıyoruz.Lviv’e gelmişken bir gün daha kalıp, karayoluyla bir saat mesafedeki “Altın Nal” bölgesindeki şatoları da görmenizi öneririm. En azından Oleska Kalesi’ni ziyaret edebilir, ortaçağ atmosferini yaşayabilirsiniz.
Prag’ın kükreyen rakibi

Saturday, December 19, 2009

Dağlarca nın evi müze oluyor

İSTANBUL - Usta Şair Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın vasiyeti üzerine hayatının son zamanlarını geçirdiği dairesi, yasal işlemlerin tamamlanmasından sonra Kadıköy Belediyesi'nce Müze yapılacak.
Kadıköy Belediye Başkanı Selami Öztürk, Dağlarca'nın sağlığında kişisel eşyalarının da yer aldığı evinin müze haline getirilmesi için Kadıköy Belediyesine bıraktığını hatırlattı.
Dağlarca'nın evinin mahkeme tarafından mühürlendiği için henüz hiçbir işlemin yapılamadığına işaret eden Öztürk, ''Bize evini bıraktı, ama başka yerlerde başka mal varlıkları daha varmış. Onlar da araştırılıyor ve tespiti yapılıyor. Mehmetçik Vakfı da mirasçısı. Bizimle ilgili bölüm bütün bu yasal süreç tamamlandıktan sonra çözülecek'' diye konuştu.
Selami Öztürk, bu arada mahkemenin evde, kitapları, özel eşyaları, antika bir Radyo ve pikap ile fotoğrafların tespitini yaptığını dile getirerek, şunları kaydetti:
'ADINI KENDİ KOYMUŞTU'''Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın vasiyetini yerine getireceğiz. Dairesi kişisel eşyaları, kitapları ve resimleriyle onun adını taşıyan bir anı evi, müze olacak. Adını zaten sağlığında kendisi koymuştu; 'Dağlarca'dan Gökyüzü'. Buraya gençlerin gelmesini, kitap okumalarını, çay, kahve içip sohbet etmelerini isterdi. Biz de onun bu isteği doğrultusunda evini elden geçirip düzenleyeceğiz.
Dağlarca'nın evi müze oluyor

Wednesday, December 9, 2009

Ortadoğu’da ‘manyak’ satıyor

ONLARINKİ Yugoslavya göçmeni bir aile. Tito rejimi gelince neleri var neleri yok bırakıp 1952’de İstanbul’a göçüyorlar. Aile büyüğü Ömer Kahyalıoğlu terzilik mesleğini yeni memleketlerinde de sürdürüyor. Küçük bir tuhafiye dükkanı açıyor. İç çamaşırlarına ilgiyi görünce ufak ufak kendisi üretmeye başlıyor. İkinci kuşak akrabası Kamuran Atakan, Sultanhamam’da tezgahtar olarak çalışırken, Ömer Kahyalıoğlu’nun oğlu Selahattin Kahyalıoğlu ile birlikte 1964’te Yeni İnci’yi kuruyorlar. Atakan pazarlamaya, Kahyalıoğlu imalata bakıyor. Atakan elinde bavul şehir şehir geziyor. Çaldığı her kapı yüzüne kapanıyor ama yılmıyor. Yurtdışı fuarları, yeni gelişmeleri izliyorlar. Fransa’dan dantel getirip Türkiye’de olmayan iç çamaşırları yapıyorlar. “Bunlar böyle bir şey üretemez, kesin hazır getirip üstüne etiket dikiyorlar” söylentileri çıkıyor. 2000’lere gelindiğinde, oğullar Kaan Kahyaoğlu ve Furkan Atakan şirketin yönetimine giriyor. 100’den fazla ülkeye kendi ismiyle ihracat yapan, yılda 2.5 milyon adet iç çamaşırı satan Yeni İnci’nin 18 yaşında yönetime gelmiş Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Furkan Atakan, çocuk yaşta Yeni İnci’nin dünya markası olduğunu hayal ettiğini söylüyor. “Babam Kamuran Atakan çocuk yaşta beni fabrikaya getirirdi. Çalışanlarla bir arada olmamı isterdi. ‘Paranın zor kazanıldığını gör, kolay harcama’ sözünü hiç unutmam” diyen Furkan Atakan ile iç giyimin inceliklerini konuştuk. Popo kaldıran ürüne kadın ve gay ilgisiEn çok hangi bölgelere ihracatınız var?- Ortadoğu en büyük ihracat pazarımız. Mısır, Dubai, Suudi Arabistan, Kuveyt vs. en çok sattığımız ülkelerden. İtalya, Portekiz, Almanya, Fransa’ya da Rusya, Ukrayna, Doğu Avrupa’ya da ihracatımız var. Ortadoğu’da Fantezi diye tabir edilen bol dantelli, çok seksi ürünlerin fazla sattığı hep konuşulur. Siz de bu tür ürünleri en çok o bölgeye mi satıyorsunuz?- Evet öyle. Seksi, dantelli iç çamaşırlarını, g-string’leri en çok bu bölgeye satıyoruz. Size daha ilginç bir şey söyleyeyim. Bu ülkelerde erkek g-string’leri de manyak satıyor. Başlarda çok şaşırmıştık ama çok talep görüyorlar. Ayrıca kalçaları daha çıkık gösteren ‘Pop-up’ ismini verdiğimiz bir külot yaptık 2 yıl önce. Türkiye’de çok yoğun satıyor. Hem poposu basık kadınlar hem de gayler alıyor. Bu ürün Suudi Arabistan’da, İran’da yoğun biçimde satıyor. Orada da erkekler alıyor mu bilmiyorum fakat başlarda buna da çok şaşırmıştık.Kapalı kültürlerde seksi iç çamaşırına ilgi yüksekO bölgelerde neden seksi iç çamaşırına ilgi daha yüksek?- Kapalı ve baskıcı toplumlarda hep böyle bir eğilim var. Eskiden bayi kanalıyla tam olarak nerede neyin sattığını göremezdik fakat şu anda internetten satış yapıyoruz ve biliyoruz. Türkiye’de Siirt, Hakkari gibi Güneydoğu şehirlerinden jartiyerli setlere yoğun ilgi olduğunu görüyoruz. Örneğin erkek boxer’a küçük bir cep yapıp içine hediye Prezervatif koyduk. Güneydoğu’dan inanılmaz bir talep geldi.Ortadoğu seksi üründe Rusya’yı geride bırakırRusya, Ukrayna eski Doğu Blok’u ülkelerinde de ışıltılı, pırıltılı, seksi iç çamaşırları çok talep görüyor. Onların ilgisi Ortadoğu’da olandan daha mı yüksek?- Kesinlikle Ortadoğulular bu konuda önde. Ortadoğu, Rusya’yı seksi üründe fazlasıyla geride bırakır. Örneğin Avrupa’da hep en basic (temel) ürünler satar. Çok fazla süs, dantel istemezler. Mayo ve erkek pijamasına giriyor yatırımları tek çatıda topluyorKadın pijamasının ardından, erkek pijamaya giriyorsunuz. Mayo da gelecek mi? Yeni yatırım planlarınız var mı?- İki yıl önce Kitaro markasıyla erkek iç çamaşırına başladık. Kadın gecelik, pijama bu yıl başladı. Erkeğe de talep gelince 2010’da bunu yapma kararı aldık. Mayoda da 2010 yazına yetiştirmeye çalışacağız. Bizdeki ürün çeşidi kimsede yok. Maddam isminde ilk mağazayı Nişantaşı’nda açtık. Yıl sonuna kadar Fındıkzade, Fatih ve Sultanhamam’da birer mağaza daha açacağız. Mağazacılığı ayrı bir şirket olarak götürüyoruz. Hayalim Londra ve Paris’te mağaza açmak. Üretim bu kadar arttıkça 7 tesiste yaptığımız imalat bize yetmemeye başladı. Şimdi hepsini bir çatı altında toplamayı planlıyoruz. 10 yılda yatırımlarımız 20 milyon doları geçmiştir. Meme kanserine yakalanmış Şair sutyen karşılığı kitap gönderdiMeme kanserine yakalanmış ve ameliyat olmuş kadınlar için protez sutyen yaptınız. Türkiye’de bu ürün için çok talep var mı?- Bu işe 3 yıl önce müşterilerimizden gelen talep doğrultusunda girdik. Hep bizim ürünlerimizi kullanan bazı kadınlar, meme kanserine yakalanıp, memelerinden biri alınınca kendilerine uygun sutyen bulamamaktan ve medikal ürünlerin çok pahalı olduğundan yakındı. Bir memeleri alınmış olsa da şık sutyen takmalarını sağlıyoruz. Para kazandığımız bir iş değil. Bu bizim için bir sosyal sorumluluk işi aslında. Üç yılda 100 bin sutyen satmışızdır. Bu ürün müşterimizle inanılmaz bir bağ yaratıyor. Hediye gönderen kadınlar var. Kadın bir şair kitabını imzalayıp göndermiş. Silikon yaptıran kadın, sutyen yerine meme ucu kullanıyorFURKAN Atakan, iç çamaşırı endüstrisinde yaşanan şu ilginç bilgileri aktardı:Meme uçlarının belli olmamasını sağlayan aparata çok ilgi var. Göğüslerine silikon yaptıran kadınların sutyen takma ihtiyacı ortadan kalkıyor, meme uçları belli olmasın diye bu ürünleri kullanıyorlar.Türkiye’de satılan kadın külotlarının yüzde 40’ı g-string ve tanga.Türkiye’de de dünyada da kadınların memeleri beden ölçüleri değişmeden büyüyor. Memeleri küçük gösteren sutyenlere ilgi sürekli artıyor.
Ortadoğu’da ‘manyak’ satıyor

İstanbul’u yazanların İstanbul hatırası


Sefa KAPLANKENTLER, biraz da edebiyatçılarıyla anılır aslında. Dublin denilince akla James Joyce’un, Prag denilince Franz Kafka’nın gelmesi bunun somut bir göstergesidir. St. Petersburg Dostoyevski ile anlamlıdır elbette, Kahire Necip Mahfuz’la bir kez daha dahil olmuştur dünya gündemine. Paris, Baudelaire’in mısralarında soluklanmaktadır uzunca bir süredir. Lizbon, Jose Saramago ile yürümüştür dünya sahnesine. New York, Paul Auster’ın kentidir sanki.Peki ya İstanbul? Dünyanın en eski kentlerinden biri olan İstanbul’u hangi edebiyatçı ile birlikte anabiliriz? Ayasofya’ya methiye yazan Bizanslı Şair Paulus Silentiarius olabilir mi mesela? Yahut, İstanbul’un bir taşına koca İran ülkesini feda eden şenşakrak Osmanlı şairi Nedim? Yahya Kemal mi Nâzım mı‘Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul, Görmedim gezmediğim sevmediğim hiçbir yer’ diyen Yahya Kemal zaten İstanbul şairi olarak bilinir. Öyle ise ‘Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı’nda, Ne sen bunun farkındasın ne de polis farkında’ diyerek en içli hasret şiirlerini yazan Nâzım Hikmet’i ne yapacağız o zaman? Yahut, Orhan Pamuk’u ve onun olağanüstü tatlar taşıyan ‘İstanbul’ kitabını nereye koyacağız? Sait Faik, Ahmet Hamdi Tanpınar, Asaf Halet Çelebi, Necip Fazıl, Orhan Veli? İstanbul, unuttuklarımızla birlikte bütün bu isimlerin toplamından ibarettir elbette. Edipler toplandıİşte İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A.Ş.’nin Yusuf Çağlar’ın editörlüğünde hazırladığı ‘Bir Fotoğrafın Aynasında İstanbul’un Meşhur Edebiyatçıları’ isimli kitap bu meseleyi bir kez daha düşünmemizi sağlıyor. Kitabın kapağında yer alan fotoğraf ve bu fotoğrafın hikâyesi, biraz da mevcut Edebiyat ortamına bakarak hüzünlenmemize yol açıyor. ‘Nereden nereye’ diyerek nostaljinin ara sokaklarında gezinmenin anlamı yok elbette ama Sanayi-i Nefise’nin Edebiyat Şubesi için Alay Köşkü’nde bir araya gelen edebiyatçıların fotoğrafı, bugün herhangi bir fotoğrafta bile bir araya gelemeyen edebiyatçılara yönelik bir sitem sanki.
TİYATROHizmetçiler ölüm planı yapıyorİstanbul Şehir Tiyatroları’nın sahnelediği Hizmetçiler adlı Oyun 6 Aralık’a kadar Üsküdar Kerem Yılmazer Sahnesi’nde. Jean Genet’nin yazdığı oyun, Claire ile Solange adlı iki kız kardeşin, hanımlarını öldürme planlarını, o evde yokken kurdukları düşsel dünyanın içinde oynadıkları oyunlarla gerçekleştirmeye çalışmalarını anlatıyor.EDEBİYATMacar yazarlar Kütahya’daGoethe Enstitüsü’nün “Kültür Köprüleri” programı çerçevesinde Türkiye’nin 24 kentini ve 8 Avrupa ülkesini kapsayan “Avrupa Edebiyatı Türkiye’de Türk Edebiyatı Avrupa’da” adlı kültür projesi, bugün Kütahya’da. Fotoğraf ve kitaplarıyla birçok burs kazanan ödüllü yazar Attila Bartis “Sessizlik” adı ile Türkçeleştirilen romanından; 2002’de yayınlanan “A pusztitas könyve” adlı romanıyla ödül alan György Dragoman ise“Beyaz Şah” adlı 15 dile çevrilmiş romanından bölümler okuyarak gençlerle Kütahya Dumlupınar Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi Konferans Salonu’nda söyleşiler gerçekleştirecekler.SÖYLEŞİYüksel Arslan sergisinde RimbaudYüksel Arslan’ın ilk retrospektif sergisi eylülde İstanbul Bilgi Üniversitesi kampusunde yer alan Santralistanbul’da açılmıştı. Arslan’ın, dünyadaki ve Türkiye’deki koleksiyonlardan derlenen 500’ün üstünde eseri 21 Mart’a kadar yine burada görülebilecek. 1961’den beri Paris’te yaşayan sanatçının sanatını ve düşünce dünyasını, sanatçının etkilendiği kaynakların izini sürerek izleyiciye göstermeyi amaçlayan Sergi kapsamında düzenlenen “Tanıklıklar” başlıklı panelde bu çarşamba Hasan Anamur, “Rimbaud” üzerine konuşacak. Tel: 0212 311 73 46.KONSERŞükrü Tunar’dan yeni yorumlarÜlkemizin sayılı klarinet virtüözlerinden Serkan Çağrı, Türk sanat müziği sanatçısı Şükrü Tunar’ın eserlerini içeren yeni albümünün tanıtım konserini bu akşam İstanbul Ghetto’da yapıyor. Sony Müzik etiketiyle çıkan iki CD’lik albümün ilk bölümünde Şükrü Tunar’ın eserlerinin Ata Demirer, Ziynet Sali, Ercan Saatçi, Hayko Cepkin ve Sıla gibi isimlerin eşlik ettiği şarkılar yer alırken, ikinci CD ise Serkan Çağrı’nın ünlü bestekarın eserlerine yaptığı yorumlardan oluşuyor. Biletler 18-23 TL, Biletix’te. ANMANecipoğlu için çalacaklarMayıs ayında 4’üncü Rio Arp Festivali’nden dönerken Atlas Okyanusu’na düşen uçakta kaybettiğimiz arp sanatçısı Ceren Necipoğlu’nu anma konseri bu akşam saat 19.30’da İstanbul Boğaziçi Üniversitesi Albert Long Hall’de. Konserde yakın arkadaşları Şirin Pancaroğlu ve Fransız sanatçı Isabelle Perrin, onun sevdiği yapıtlardan oluşan rengarenk bir Program sunacaklar. Başvuru: 0212 359 66 48.SERGİKomşu günüSabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi (SSM), her sergi döneminde gerçekleştirdiği geleneksel Komşu Günü etkinliği kapsamında, bugün 10.00-22.00 saatleri arasında, yine Emirganlıları ağırlayacak. Komşu Günü’nde, 28 Şubat’a kadar devam edecek “Osmanlı Döneminde Venedik ve İstanbul; Nam-ı Diğer Aşk” sergisi ve Müze ücretsiz gezilebilecek. Emirganlılar, ikametgâhlarını gösteren bir belgeyle muhtarlıktan davetiye alarak, İstanbul ve Venedik aşkına tanıklık etmek için Komşu Günü’ne katılabilecek.
İstanbul’u yazanların İstanbul hatırası

Tuesday, December 8, 2009

Çocukken ailem beni garip karşılar, psikoloğa götürürdü

'Sanatçı' sıfatının her önüne gelene yapıştırıldığı bir memlekette Sunay Akın gibiler nasıl tanımlanmalı? Sözcükler yetersiz kalıyor. O aslında 'E şıkkı' yani 'hepsi'... Hem Şair, hem yazar, hem TV programcısı hem de Müze kurucusu... Gerçi Akın, bu etiketleri hiç ama hiç önemsemiyor. Onun için varsa yoksa kitapları, varsa yoksa müzesi ve ailesi... Hiç karşılaşma fırsatınız olmadıysa hemen söyleyelim, en az kitaplarındaki ve televizyondaki kadar sıcak ve samimi biri. Onunla konuşurken 'İyi ki hayal kuruyor ve kurduğu hayalleri gerçekleştirmekten geri kalmıyor' diyorsunuz. Kendi deyimiyle, 'büyümeyen bir çocuk'... Kitapları 'çok okunanlar listesi'ne girmeyi başaran Sunay Akın'la son kitabı 'Ay Hırsızı'nı, Oyuncak Müzesi'ni ve yeni projelerini konuştuk.



MEZARLIKLARI SEVERİM

'Ay Hırsızı'nı yazmaya nasıl başladınız?

20 Temmuz 1969 günü, aya ayak basan insanı görebilmek için Trabzon'da odamın penceresinden baktım. Hep de şunu düşünürdüm. Gece gökyüzüne bakıp, hayal kuranlar ya çocuklar ya da hırsızlardır. İşte bu yüzden de kitabımın adı 'Ay Hırsızları' oldu. Kitap, tam anlamıyla benim çocukluğumu ve düşlerle yoğrulmuş asıl tarihi anlatıyor.



Peki, kitabın çıkış noktası neydi?

Aşiyan Mezarlığı.... Ben, mezarlıkları çok severim. Orada da burnu yere çakılmış uçak şeklinde bir mezar taşı vardı. Bu uçağın bir tarafında orada yatan kişinin doğumu, diğer tarafında da ölüm tarihi yazıyor. Mezar taşı, hostes Rona Altınay'a aitti. Bu beni çok etkiledi.



Kitabı ne kadar zamanda bitirdiniz?

14 yılda! Çünkü ben öncelikle, yazdığımı yaşarım. Yazınsal bir kaygım yok! Dolaştığım yerler müzeler, arşivler, mezarlıklar ve hep arka sokaklar... Dünyanın dört bir yanında buraları gezer, izler ve düşünür; bir serüvenci gibi davranırım.



'Önce Çocuklar ve Kadınlar' isimli kitabınız batan gemiler üzerine, 'Ay Hırsızı' ise havacılık üzerine kurulmuş bir kitap... Kitapların yayınlanma sıralamasını niye planlamadınız?

Bu sorunun yanıtını bilmiyorum. Çünkü ben kurgulayan bir Proje yazarı değilim. Benim için kitap yazmak bir etiket, kimlik değil!



HAYALPERESTİM NE OLMUŞ?

Peki yeni kitap ne zaman gelecek?

Hiç bilmiyorum. Bundan sonrası yeni bir Şiir kitabına doğru gidiyor. Mesela; Hezarfen Ahmet Çelebi'yle ilgilenirken onun bir de şiirini yazdım. Ama aklımda ayakkabılarla ilgili bir proje de var. Neil Armstrong'un ayakkabısından, Sindrella'nın ayakkabısına kadar, ayakkabılarla ilgili bir kitap yazmayı istiyorum. Sindrella'nın unuttuğu ayakkabısı Neil Armstrong'un uzayda ayağındaki ayakkabı değil midir?



Sizin bu hayalperestliğinizi eleştirenler oluyor mu?

Tabii ki! Evet, ben bir hayalperestim. Ama unutmayın ki, aslolan da hayallerdir. Gerçek, hayalin ayak izini takip eder. Hayalperestler olmasaydı, Bilim ve sanat olmazdı. Mağaradan çıkamazdınız.



SAHTEKARLIK VAR!

Siz şairsiniz, yazarsınız, programcı ve müze yöneticisiniz... Peki size nasıl hitap edilmesini istiyorsunuz?

Ben sadece Sunay Akın'ım. Kartvizitler, etiketler umrumda değil! Hiçbir şey denmesin bana! Sunay Akın olmamın bile önemi yok! İnsanların yüzündeki mutluluk var ya, ben kendimi orada arıyorum. Dört-beş kişinin jüri adı altında bir odada toplanarak karar vermesi beni hiç ilgilendirmiyor. Ama ne zaman ki, yazdığım bir metni ya da şiiri duyarsam, müzede birisinin gülümsediğini görürsem o bana yetiyor. Verilen ödülleri almıyorum. Ödüllerde bir sahtekarlığın, bir yalancılığın ve bir çeteciliğin olduğunu düşünüyorum.



Sizi en çok ne güldürür?

Benim mizah anlayışım, diğer insanlardan farklı. Benim güldüğüme herkes gülmüyor. Mesela; ben uçak inerken çok gülüyorum. Teknolojinin geldiği son nokta uçak. Ama ne lazım? Tekerlek. Yani insanın ilk icadı. 20 Temmuz'da aya bastığında Neil Amstrong ne yaptı? Merdivenden indi. Ne kadar ilkel bir duruş. (gülüyor)



75 YAŞINDAKİ BABAM BİLE "ALLAH ALLAH YİNE BAŞA DÖNDÜK' DİYOR

Kitaplarınızda ve 'Yaşamdan Dakikalar' programınızda hep aynı şeyi düşünüyorum: O kadar bilgiyi nasıl aklınızda tutuyorsunuz?

Galiba ben bilgiyi, bilgi gibi görmüyor, onu yaşıyorum. Anlattıklarımı hissediyorum. Çocukluğumda annem ve babam benden şüphelenip, sık sık çocuk ruh doktoru Atalay Yörükoğlu'na götürürlerdi.



Niye? Ruh hastası olduğunuza mı inanıyorlardı?

'Bir gariplik var bu çocukta' derlerdi. Babamın terzi dükkanındaki kumaş parçalarını toplar, eve getirir; onları haritanın önüne koyar, 'Babam bugün bilmeden hangi ülkeleri gezdi?' diye bir Oyun oynardım. Evin terasında uçak yapar, bir gün uçacağıma inanırdım. Atalay Yörükoğlu, aileme, "Bu çocuğun kanadını sakın kırmayın!" demiş. Zaten verdiği derslerde de şunu söylüyormuş: 'Bu yaşa kadar Türkiye'nin her yerinde anne ve babalar bana çocuklarını getirdi. Ben ihiçbir şey yapmadım, sadece onlarla oynadım. Anne ve babaları ise tedavi edip, geri gönderdim.'



Peki bugün geldiğiniz noktaya anne ve babanız ne diyor?

'Oyuncak Müzesi'ni kurarken oyuncaklar arasında oturuyorum. 75 yaşındaki babam geldi, baktı baktı ve Trabzon şivesiyle dedi ki, 'Allah Allah yine döndük başa...' Oğlunu büyüttü, okuttu ama yine oyuncakların arasında...



EŞİMLE BEBEK EVİ KURDUK, OYNUYORUZ!

Özel hayatınız pek bilinmiyor. İki tane çocuğunuzun olduğunu öğrendim. Onların oyuncaklara ilgisi var mı?

Evet. Eskiden yurtdışına çıktığımda oyuncak bakmaya onlarla giderdik. Ama şimdi öyle değil. Önce oğlum koptu. Şu an 21 yaşında. Arkasından da kızım... O da 15 yaşında. Geçen Zürih'te oyuncak bakacaktık, "Baba ben karşı mağazaya gideceğim" dedi. Gittiği mağaza giyim mağazasıydı. Çocuklarım oyuncağı bırakıyor. Bu benim için bir trajedi.



Peki, eşiniz sizin bu durumunuza ne diyor?

O hep benimle... Biz aslında onunla büyük bir bebek evi kurduk (Oyuncak Müzesi'nden bahsediyor) ve beraber oynuyoruz. 1980 yılında, henüz 18 yaşındayken tanıdım onu... Hâlâ da beraberiz.



Eşinizle nasıl tanıştınız?

Üniversiteyi kazandığım ilk haftalarda bir arkadaşımla beraber yürüyorduk. O, liseden arkadaşını görüp, "Belgin" diye bağırdı. Belgin arkasına döndüğü anda biz göz göze geldik. O gün bugündür de beraberiz... Onu bulmam gerçekten çok büyük şans.



HİÇBİR MÜZE İLK BİR YILINDA PARA KAZANAMAZ

Oyuncak Müzesi'nde şu an ne kadar oyuncak var? 5 bini geçti. Biz, dünyadaki benzerleri arasında en iyisiyiz. 'Müze ayakta durabilsin' diye etkinlikler de yapıyorum. Çünkü hiçbir müze, bir yılı para kazanarak kapatmaz. Zaten müze ve kütüphanelerin amacı bu değildir! Müzenin girişi öğrenci için 5, yetişkinler için 8 TL. Vergi veriyorum ama devletteki tanımım 'limited şirketi'. Limited şirketinin ödemesi gereken tüm vergileri ödüyorum. Elektrik, su ve doğalgazı maalesef yüksek fiyattan satın alıyorum.



BİZ BU EVE TAŞINALIM MI?

Yaptığınız iş; kültür. Bu, limited şirket tanımına girmez ki... Hiç girmez ama ben bunları bilerek yola çıktım. Çünkü bir şeyleri içeriden düzeltmek lazım, dışarıdan konuşmakla olmuyor. Kültür politikasında değişiklikler yapılması gerekiyor. Şikayetçi değilim, bunları bilerek işe girdim. Hayatta istediğim ve hayalini kurduğum şeyi yapıyorum.



Müzede başınızdan geçen ilginç anılar oluyor mu? Olmaz mı? Beş yaşındaki bir çocuk müzeden ayrılırken, annesine döndü ve "Anne, biz bu eve taşınalım mı?" dedi. Ama beni üzen olaylar da olmuyor değil! Mesela, müzede bir uzay odası var. Bir anne, yedi-sekiz yaşlarındaki kızıyla birlikte o odaya baktı. Tepede yıldızlar yanıyor, içeride uzay aracı var ve dedi ki, "Gel kızım burası erkek çocuklar için..." Böyle bir şey olabilir mi? Kız çocuğu uzayla ilgilenemez mi? Sorun çocukta değil, annede.



MANÇO MÜZESİ'NE İNANAMAYACAKSINIZ!

Şu an uğraştığınız bir proje var mı? Kadıköy Belediye Başkanı Selami Öztürk ile konuştuk. Barış Manço'nun evini müze yapıyorum. Tüm o yüzükler, elbiseler bende...



Ne zaman açılacak? En kısa zamanda. İçindekilere inanamayacaksınız. Sergileme elemanları enstrüman şeklinde olacak. Duvarlarda onun notaları olacak. Bir de İzmir Konak'ta 'Ümran Baradan Çocuk Müzesi' var. Orayı da Oyuncak Müzesi olarak açacağım.
Çocukken ailem beni garip karşılar, psikoloğa götürürdü