Showing posts with label mizah. Show all posts
Showing posts with label mizah. Show all posts

Sunday, February 28, 2010

Erdil Yaşaroğlu karikatürleri cebe girdi

İSTANBUL - İlişkiler, iş dünyası, Kediler, Köpekler... Haftalık mizah dergisi Penguen çizeri Erdil Yaşaroğlu'nun dergideki köşesinde yayımladığı karikatürleri topladığı yeni mini kitapları.
Yaşaroğlu'nu takip edenler, onun köşesiyle aynı adı taşıyan 'Komikaze' serisinin 13. kitabı 'Serseriler'le daha yeni buluşmuşken bu defa kitapçı raflarında tematik 4 mini kitap karşılaşıyor.
Erdil Yaşaroğlu karikatürleri cebe girdi

Thursday, December 24, 2009

2009 bitmeden veda ettiler

İSTANBUL - Türkiye'de dergi ne kadar okunuyor bilinmez ama her sene çok önemli dergilerin kapanma tehlikesi yaşadığı, birçoğunun kısa bir süre hayatta kalabildiği, özellikle kültür ve sanat alanındaki dergilerin ilk sayıdan itibaren bu tehlikeyi hissettiği de rakamlarla kanıtlanmış bir gerçek.
2009 yılında da Sinema, Müzik ve Edebiyat alanında büyük bir boşluğu dolduran dergiler okuyucusuna veda etmek zorunda kaldı...
İşte 2009'da kapanan dergilerin başlıcaları:
ROLL Efsane müzik dergisi Roll, 1996 yılı Kasım ayında yayımlanmaya başladı. Dergi 144 sayı çıktıktan sonra yine Kasım ayında 13 yıllık yayın hayatına son verdi.
Dergi okurlarına 144. sayıdaki veda yazısında şöyle seslendi:
“Müsaadenizle bir veda sigarası yakalım, bir veda ‘kalem’i yuvarlayalım. Diyarbakır meyhanelerinde ‘kalem’ deniyor ‘yolluk’a...
İlk yudum Turgut Uyar’ın ruhuna: “Efendimiz acemilik. Bir taş alacaksınız, yontmaya başlayacaksınız. Şekillenmeye yüz tutmuşken atacaksınız elinizden. Bir başka taş, bir başka daha. Sonunda bir yığın yarım yamalak biçimler bırakacaksınız. Belki başkaları sever tamamlar. Ama her taşa sarılırken gücünüz, aşkınız, korkunuz yenidir, tazedir. Başaramamak endişenizin zevkiyle çalışacaksınız.”
İkincisi de Uyar’a: “Nedir sonsuzdan bir önceki sayının adı diyelim sonsuz eksi bir hayatın adıdır bu.”
Üçüncüsü Latin aşkına: “Sonuncu yoktur, sondan bir önceki vardır!”
Dördüncüsü, 144. Roll’a, sonsuzdan bir önceki sayıya. Veda sayısına. 13 yıl önce bu mevsimde şeytana uyduk. Uyunca da, baktık olmazsa olmayacak, zaten olmuş olmayacak olan, “olan oldu bir defa, bari hepimize yarasın” deyip yola çıktık. 13 yıl önceki kasım ayının ilk günlerinden bu yana 144 defa buluştuk –altı da “özel”i, toplam 150.
YA ŞEYTANA UYMASAYDIKYaradı valla. Hepimize yaradı. Ya Şeytana uymasaydık?
George Harrison, “Beatles olmasaydı dünya sıkıntıdan patlardı” demiş. Doğru. Şu da doğru: Roll olmasaydı sen-ben-o sıkıntıdan patlardık.
Vedalaşırken gözlerinden öpelim Léo Ferré’yi: Tenk yu şeytan! Bize Roll’u verdiğin için.”

Roll ile son kez: Tenk Yu Şeytan
'SEBEP Ekonomi DEĞİL, ZEVK İLKESİ'Herkes derginin ekonomik nedenlerden kapandığını düşünürken Roll’un kardeş dergisi Express'te "Vedamızı krize ekonomik sıkıntılara bağlayan yorumlar oldu. Doğrusunu bizden duyun: Sebep ekonomik değil. Öyle olsa Roll’un hiç çıkmaması gerekirdi. Hadi çıktı, birkaç sayıda tası tarağı toplardı. Sebep ekonomi değil, zevk ilkesi. Ya da Sisyphos meselesi Camus’nun yorumladığı şekliyle" dediler.
Bu arada Roll okurları için güzel bir haber; derginin yayın hayatına geri döneceği haberi şu sıralar gündemde.

EMPIRE Dünyanın en popüler dergilerinden Empire’ın Türkiye’de de yayımlanacağı haberi kuşkusuz bütün sinemaseverleri heyecanlandırmıştı. Bu heyecan, Ceyda Aşar, Burçin S. Yalçın, Murat Özer, Zeynep Tül Akbal Süalp, Uygar Şirin, Nil Kural gibi yazar-eleştirmenlerin yer aldığı derginin çıkmasıyla beraber her geçen gün daha da artmıştı. Popüler olduğu kadar az bilinen konulara, dosyalara, isimlere de yer veren dergi, hediye ettiği kaliteli filmlerin DVD’leriyle de fark yaratmıştı.
Buna rağmen Türkiye’de sinemanın okunmaması gibi bir gerçek vardı ve Aralık 2006'da Türk okuyucularıyla buluşan Empire, yavaş yavaş ekonomik sorunlarla boğuşmaya başladı ve ilk önce başka bir dergi grubuna geçti daha sonra da Ocak 2009'da yayından kaldırıldı.
VİRGÜL Aylık kitap ve eleştiri dergisi 'Virgül'de Kasım-Aralık sayısıyla okurlarıyla vedalaştı. Ekim 1997’de yayın hayatına başlayan dergi, Pusula yayıncılık tarafından yayımlanıyordu. Yayın yönetmenliğini Orhan Koçak'ın ve yazı işleri müdürlüğünü Mustafa Aslantunalı'nın yaptığı dergi son bir yıldır iki aylık periyotta çıkıyordu. 131. sayısıyla okuyucularına veda eden 'Virgül', logosunda virgül işareti kullanırken siyah bir kapakla çıkan son sayında virgül yerine nokta koydu.
Dergi okuyucularına şöyle veda etti:
“Virgül, editörün köşesinin baştacı edilmediği, hatta editöryal notların birkaç yılda bir, çok önemli durumlarda belirip sonra yine kayıplara karıştığı bir dergi oldu hep. İşte böyle çok önemli durumlardan biri: Okumakta olduğunuz, Virgül’ün son sayısı. Ekim 1997’den beri, 12 yılı aşkın bir süredir aralıksız yayımlanmakta olan dergimiz tahmin edilebilecek ekonomik zorluklar ve dağıtım sorunları yüzünden yayın hayatını sona erdiriyor. – Aslında Virgül için çok uzun zamandır ciddileşmiş sorunlar bunlar; bir yıl önce derginin periyodunu iki aya çıkararak geçici bir çözüm denemiştik... Editörden köşesi de en son bir yıl önce, periyot değişikliğinin duyurusu için kullanılmıştı. Bir de derginin kapandığı söylentilerinin asılsız olduğunu belirtmek için. Bu kez kulağımıza bir şey gelmedi, ama söylentiler doğru: Kapanıyoruz.
DAHA AZ GÜZELLERİ DE OLDU12 yıl boyunca 131 sayı yayımlanmış; çok güzel sayılar yaptık, daha az güzelleri de oldu, hatta çok içimize sinmeyen sayılar da... Ama belli bir ortalamanın üzerinde kalmayı, en başta tasarladığımız formatın, en baştan beri oturtmaya çalıştığımız duruşun dışına çıkmamayı başarmış sayabiliriz kendimizi.
Virgül’ün ardında bir iz bırakmış olacağını umarız.
Virgül arşivinin, son yılların yayın dünyasına gürültüden uzak, serinkanlı bir ayna tutmaya devam edeceğini söyleyebiliriz belki. Başka ne denebilir? Tabii ki üzgünüz. Dergi öncelikle bir alışkanlıktır, okuyanlar için olduğu kadar onu hazırlayanlar, ona emek verenler için de. Biz mutfaktakiler, doğrusu Virgül’e çok alışmıştık.
Virgül’e bunca yıl boyunca emek vermiş herkese, yazarlarımıza, okurlarımıza, katkıda bulunanlara, abonelerimize, dergiyi destekleyen yayınevlerine çok teşekkür ederiz.”

ROLLING STONE Müzik dünyasının en bilinen dergilerinden, uluslararası birçok edisyonu olan Rollling Stone da maalesef Türkiye’deki talihsiz dergiler kervanına katıldı.
Haziran 2006’da yayın hayatına başlayan ve diğer edisyonları gibi müzik dışındaki konulara da yer veren, listeleri ve dosyalarıyla önemli bir boşluğu dolduran Rolling Stone Türkiye, maalesef 2009’a veda ederek girdi!
KÜL ÖYKÜ İlk sayısını Ocak 2007’de yayımlayan Türkiye’nin ilk öykü gazetesi Kül Öykü, 25 sayı yayımlandıktan sonra kapandı.
Genel Yayın Yönetmenliğini Bilal Kolbüken’in yaptığı Kül Öykü, Nietzsche’nin "Gerçekten kül olmadan kendinizi nasıl yenileyebilirsiniz?" sözünü slogan olarak kullanıyordu.

Enis Batur: İnsan iyileştirilememiş

EKMEK, CİCİ, DELİ DOLU, MÜEBBET MUHABBET2009’da kapanan dergiler arasında 4 mizah dergisi de vardı. Bu yıl içinde yayımlanmaya başlayan haftalık mizah dergilerinin en uzun ömürlüsü 13 Sayı çıkabildi.
Ekmek Mizah Dergisi'nin, 1 Nisan'da ilk sayısıyla başlayan yolculuğu 13 sayı sürdü.

'Ekmek' fırından çıktı
"Eğer Akbaba, Gırgır, Fırt, Çarşaf, Salata mizah dergilerinin tatlarını özlediyseniz DeliDolu'da bu dergilerin mizah anlayışını harmanladık. Mizah öyküleri, çizgi romanlar, normal karikatürler ve çeşitli tiplemeleriyle DeliDoluyu çok seveceksiniz..." diyerek mizah okurlarını selamlayan DeliDolu 5 sayı yayımlanabildi.
Televizyondaki programlarından tanınan Cenk-Erdem ikilisinin çıkardığı Müebbet Muhabbet dergisi sadece 3 sayı yayımlanırken, Tayyip'siz Mizah dergisi (Deniz Baykal'da yok) sloganıyla çıkan Cici Mizah dergisi de 4. sayısıyla veda etti.
2009 bitmeden veda ettiler

Tuesday, December 8, 2009

Çocukken ailem beni garip karşılar, psikoloğa götürürdü

'Sanatçı' sıfatının her önüne gelene yapıştırıldığı bir memlekette Sunay Akın gibiler nasıl tanımlanmalı? Sözcükler yetersiz kalıyor. O aslında 'E şıkkı' yani 'hepsi'... Hem Şair, hem yazar, hem TV programcısı hem de Müze kurucusu... Gerçi Akın, bu etiketleri hiç ama hiç önemsemiyor. Onun için varsa yoksa kitapları, varsa yoksa müzesi ve ailesi... Hiç karşılaşma fırsatınız olmadıysa hemen söyleyelim, en az kitaplarındaki ve televizyondaki kadar sıcak ve samimi biri. Onunla konuşurken 'İyi ki hayal kuruyor ve kurduğu hayalleri gerçekleştirmekten geri kalmıyor' diyorsunuz. Kendi deyimiyle, 'büyümeyen bir çocuk'... Kitapları 'çok okunanlar listesi'ne girmeyi başaran Sunay Akın'la son kitabı 'Ay Hırsızı'nı, Oyuncak Müzesi'ni ve yeni projelerini konuştuk.



MEZARLIKLARI SEVERİM

'Ay Hırsızı'nı yazmaya nasıl başladınız?

20 Temmuz 1969 günü, aya ayak basan insanı görebilmek için Trabzon'da odamın penceresinden baktım. Hep de şunu düşünürdüm. Gece gökyüzüne bakıp, hayal kuranlar ya çocuklar ya da hırsızlardır. İşte bu yüzden de kitabımın adı 'Ay Hırsızları' oldu. Kitap, tam anlamıyla benim çocukluğumu ve düşlerle yoğrulmuş asıl tarihi anlatıyor.



Peki, kitabın çıkış noktası neydi?

Aşiyan Mezarlığı.... Ben, mezarlıkları çok severim. Orada da burnu yere çakılmış uçak şeklinde bir mezar taşı vardı. Bu uçağın bir tarafında orada yatan kişinin doğumu, diğer tarafında da ölüm tarihi yazıyor. Mezar taşı, hostes Rona Altınay'a aitti. Bu beni çok etkiledi.



Kitabı ne kadar zamanda bitirdiniz?

14 yılda! Çünkü ben öncelikle, yazdığımı yaşarım. Yazınsal bir kaygım yok! Dolaştığım yerler müzeler, arşivler, mezarlıklar ve hep arka sokaklar... Dünyanın dört bir yanında buraları gezer, izler ve düşünür; bir serüvenci gibi davranırım.



'Önce Çocuklar ve Kadınlar' isimli kitabınız batan gemiler üzerine, 'Ay Hırsızı' ise havacılık üzerine kurulmuş bir kitap... Kitapların yayınlanma sıralamasını niye planlamadınız?

Bu sorunun yanıtını bilmiyorum. Çünkü ben kurgulayan bir Proje yazarı değilim. Benim için kitap yazmak bir etiket, kimlik değil!



HAYALPERESTİM NE OLMUŞ?

Peki yeni kitap ne zaman gelecek?

Hiç bilmiyorum. Bundan sonrası yeni bir Şiir kitabına doğru gidiyor. Mesela; Hezarfen Ahmet Çelebi'yle ilgilenirken onun bir de şiirini yazdım. Ama aklımda ayakkabılarla ilgili bir proje de var. Neil Armstrong'un ayakkabısından, Sindrella'nın ayakkabısına kadar, ayakkabılarla ilgili bir kitap yazmayı istiyorum. Sindrella'nın unuttuğu ayakkabısı Neil Armstrong'un uzayda ayağındaki ayakkabı değil midir?



Sizin bu hayalperestliğinizi eleştirenler oluyor mu?

Tabii ki! Evet, ben bir hayalperestim. Ama unutmayın ki, aslolan da hayallerdir. Gerçek, hayalin ayak izini takip eder. Hayalperestler olmasaydı, Bilim ve sanat olmazdı. Mağaradan çıkamazdınız.



SAHTEKARLIK VAR!

Siz şairsiniz, yazarsınız, programcı ve müze yöneticisiniz... Peki size nasıl hitap edilmesini istiyorsunuz?

Ben sadece Sunay Akın'ım. Kartvizitler, etiketler umrumda değil! Hiçbir şey denmesin bana! Sunay Akın olmamın bile önemi yok! İnsanların yüzündeki mutluluk var ya, ben kendimi orada arıyorum. Dört-beş kişinin jüri adı altında bir odada toplanarak karar vermesi beni hiç ilgilendirmiyor. Ama ne zaman ki, yazdığım bir metni ya da şiiri duyarsam, müzede birisinin gülümsediğini görürsem o bana yetiyor. Verilen ödülleri almıyorum. Ödüllerde bir sahtekarlığın, bir yalancılığın ve bir çeteciliğin olduğunu düşünüyorum.



Sizi en çok ne güldürür?

Benim mizah anlayışım, diğer insanlardan farklı. Benim güldüğüme herkes gülmüyor. Mesela; ben uçak inerken çok gülüyorum. Teknolojinin geldiği son nokta uçak. Ama ne lazım? Tekerlek. Yani insanın ilk icadı. 20 Temmuz'da aya bastığında Neil Amstrong ne yaptı? Merdivenden indi. Ne kadar ilkel bir duruş. (gülüyor)



75 YAŞINDAKİ BABAM BİLE "ALLAH ALLAH YİNE BAŞA DÖNDÜK' DİYOR

Kitaplarınızda ve 'Yaşamdan Dakikalar' programınızda hep aynı şeyi düşünüyorum: O kadar bilgiyi nasıl aklınızda tutuyorsunuz?

Galiba ben bilgiyi, bilgi gibi görmüyor, onu yaşıyorum. Anlattıklarımı hissediyorum. Çocukluğumda annem ve babam benden şüphelenip, sık sık çocuk ruh doktoru Atalay Yörükoğlu'na götürürlerdi.



Niye? Ruh hastası olduğunuza mı inanıyorlardı?

'Bir gariplik var bu çocukta' derlerdi. Babamın terzi dükkanındaki kumaş parçalarını toplar, eve getirir; onları haritanın önüne koyar, 'Babam bugün bilmeden hangi ülkeleri gezdi?' diye bir Oyun oynardım. Evin terasında uçak yapar, bir gün uçacağıma inanırdım. Atalay Yörükoğlu, aileme, "Bu çocuğun kanadını sakın kırmayın!" demiş. Zaten verdiği derslerde de şunu söylüyormuş: 'Bu yaşa kadar Türkiye'nin her yerinde anne ve babalar bana çocuklarını getirdi. Ben ihiçbir şey yapmadım, sadece onlarla oynadım. Anne ve babaları ise tedavi edip, geri gönderdim.'



Peki bugün geldiğiniz noktaya anne ve babanız ne diyor?

'Oyuncak Müzesi'ni kurarken oyuncaklar arasında oturuyorum. 75 yaşındaki babam geldi, baktı baktı ve Trabzon şivesiyle dedi ki, 'Allah Allah yine döndük başa...' Oğlunu büyüttü, okuttu ama yine oyuncakların arasında...



EŞİMLE BEBEK EVİ KURDUK, OYNUYORUZ!

Özel hayatınız pek bilinmiyor. İki tane çocuğunuzun olduğunu öğrendim. Onların oyuncaklara ilgisi var mı?

Evet. Eskiden yurtdışına çıktığımda oyuncak bakmaya onlarla giderdik. Ama şimdi öyle değil. Önce oğlum koptu. Şu an 21 yaşında. Arkasından da kızım... O da 15 yaşında. Geçen Zürih'te oyuncak bakacaktık, "Baba ben karşı mağazaya gideceğim" dedi. Gittiği mağaza giyim mağazasıydı. Çocuklarım oyuncağı bırakıyor. Bu benim için bir trajedi.



Peki, eşiniz sizin bu durumunuza ne diyor?

O hep benimle... Biz aslında onunla büyük bir bebek evi kurduk (Oyuncak Müzesi'nden bahsediyor) ve beraber oynuyoruz. 1980 yılında, henüz 18 yaşındayken tanıdım onu... Hâlâ da beraberiz.



Eşinizle nasıl tanıştınız?

Üniversiteyi kazandığım ilk haftalarda bir arkadaşımla beraber yürüyorduk. O, liseden arkadaşını görüp, "Belgin" diye bağırdı. Belgin arkasına döndüğü anda biz göz göze geldik. O gün bugündür de beraberiz... Onu bulmam gerçekten çok büyük şans.



HİÇBİR MÜZE İLK BİR YILINDA PARA KAZANAMAZ

Oyuncak Müzesi'nde şu an ne kadar oyuncak var? 5 bini geçti. Biz, dünyadaki benzerleri arasında en iyisiyiz. 'Müze ayakta durabilsin' diye etkinlikler de yapıyorum. Çünkü hiçbir müze, bir yılı para kazanarak kapatmaz. Zaten müze ve kütüphanelerin amacı bu değildir! Müzenin girişi öğrenci için 5, yetişkinler için 8 TL. Vergi veriyorum ama devletteki tanımım 'limited şirketi'. Limited şirketinin ödemesi gereken tüm vergileri ödüyorum. Elektrik, su ve doğalgazı maalesef yüksek fiyattan satın alıyorum.



BİZ BU EVE TAŞINALIM MI?

Yaptığınız iş; kültür. Bu, limited şirket tanımına girmez ki... Hiç girmez ama ben bunları bilerek yola çıktım. Çünkü bir şeyleri içeriden düzeltmek lazım, dışarıdan konuşmakla olmuyor. Kültür politikasında değişiklikler yapılması gerekiyor. Şikayetçi değilim, bunları bilerek işe girdim. Hayatta istediğim ve hayalini kurduğum şeyi yapıyorum.



Müzede başınızdan geçen ilginç anılar oluyor mu? Olmaz mı? Beş yaşındaki bir çocuk müzeden ayrılırken, annesine döndü ve "Anne, biz bu eve taşınalım mı?" dedi. Ama beni üzen olaylar da olmuyor değil! Mesela, müzede bir uzay odası var. Bir anne, yedi-sekiz yaşlarındaki kızıyla birlikte o odaya baktı. Tepede yıldızlar yanıyor, içeride uzay aracı var ve dedi ki, "Gel kızım burası erkek çocuklar için..." Böyle bir şey olabilir mi? Kız çocuğu uzayla ilgilenemez mi? Sorun çocukta değil, annede.



MANÇO MÜZESİ'NE İNANAMAYACAKSINIZ!

Şu an uğraştığınız bir proje var mı? Kadıköy Belediye Başkanı Selami Öztürk ile konuştuk. Barış Manço'nun evini müze yapıyorum. Tüm o yüzükler, elbiseler bende...



Ne zaman açılacak? En kısa zamanda. İçindekilere inanamayacaksınız. Sergileme elemanları enstrüman şeklinde olacak. Duvarlarda onun notaları olacak. Bir de İzmir Konak'ta 'Ümran Baradan Çocuk Müzesi' var. Orayı da Oyuncak Müzesi olarak açacağım.
Çocukken ailem beni garip karşılar, psikoloğa götürürdü