Showing posts with label Dünyanın. Show all posts
Showing posts with label Dünyanın. Show all posts

Saturday, April 10, 2010

98 bin eserlik Anadolu hafızası

KONYA - Konya Bölge Yazma Eserler Kütüphanesi Müdürü Bekir Şahin, Burdur'da eski eserlerin bulunduğu kütüphanenin sel felaketinden etkilenmesinin ardından Türkiye'de bulunan korumasız ve bakımsız yazma eserlerin toplanması amacıyla 1984 yılında Konya Bölge Yazma Eserler Kütüphanesi'nin kurulduğunu belirtti.
Şahin, el yazması eserlerin korunduğu 4 adet özel çelik kasa, matbu eserlerin yer aldığı 4 adet depo, 1 CD arşiv odası ve diğer çalışma odaları ile birlikte kütüphanenin toplam 723 metrekarelik kullanım alanı olduğnu bildirdi.
Kütüphaneye bağış ve devirlerin özellikle 2002 yılında hızlandığını ifade eden Şahin, şunları kaydetti:
"Kütüphane, Anadolu'nun en kapsamlı koleksiyonlarını bünyesinde bulundurmaktadır. Sadreddin Konevi, İbn-i Arabi ve Mevlana gibi büyük alimlere ait matbu, el yazması ya da Dijital ortama aktarılmış eserler dikkat çekiyor. Halen kütüphanemizde 17 bin 989 el yazması, 40 bin adet el yazma eserin dijital kopyası ve 80 bin 641 nadir matbu eser olmak üzere toplam 138 bin 630 adet eser bulunmaktadır. Burası Anadolu'nun hafızası durumunda. Anadolu'nun dört bir yanından 71 kütüphanenin kitapları devir yoluyla buraya geldi. Burada bin yıldan eski kitaplar var. Konya'nın, Selçuklu'nun başkenti olması ve dönemin en önemli kütüphanelerinin burada bulunması, kütüphanemizin değerini ve ağırlığını da arttırıyor."

Yurt içi ve dışından farklı kurumlarla anlaşmalar yapılıp, protokoller imzalayarak el yazma eserlerin dijital kopyalarının değişimlerini yaptıklarını anlatan Şahin, bu sayede kütüphanedeki eser sayısının her geçen gün daha da arttığını kaydetti.
Bekir Şahin, Hacı Bektaş-ı Veli, Sadrettin Konevi, İbn-i Arabi ve Mevlana gibi önemli düşünce insanlarıyla ve alimlerle alakalı tüm kitapları kütü phanede toplamaya çalıştıklarını belirterek, "Tıp tarihiyle ilgili ayrı bir bölüm oluşturuldu. Konya Bölge Yazma Eserler Kütüphanesi, Dünyanın tıp tarihiyle ilgili en çok kitabı bulunan kütüphanesidir. Çünkü tıp tarihiyle ilgilenen birçok şahsiyetin kitap koleksiyonları burada" diye konuştu.
Kütüphanede bakım ve onarım için restorasyon merkezi oluşturduklarını dile getiren Şahin, özel makinelerle el yazma eserlerin restorasyonunu yaptıklarını anlatarak, kütüphaneye Orta Doğu, Balkanlar ve Avrupa'daki ülkelerden her yıl yüzlerce akademisyen ve araştırmacının geldiğini bildirdi.
98 bin eserlik 'Anadolu hafızası'

Aşklarıyla ve büyüleyici tatlarıyla İtalya

Kılavuz kitap 'Lokanta ve Şarap Rehberi - İtalya' sayesinde, Toscana’nın en güzel ve aynı zamanda en salaş balık lokantasında lezzetli bir deniz kereviti yiyebilir veya Orcia vadisinde Ortaçağ’dan kalma bir handa, eski pecorino peynirinin yanında yıllanmış bir Brunello şarabı içebilirsiniz. Veya güney İtalya’da sıcacık bir dağ kasabasında kestane ağaçlarının gölgesinde Dünyanın en güzel ravioli’sini yerken cennette olduğunuzu hayal edebilirsiniz.
Piemonte’ye giderseniz, Slow Food hareketinin merkezi olan “yoldaş” işi bir lokantada muhteşem bir makarna veya tren istasyonunun yanındaki samimi aile lokantasında çok çok ucuza güzel bir dana eti yiyebilirsiniz. Venedik’te, bir öğlen, Muro’nun şarap barında neşe dolu yöre esnafıyla demlenebilir, akşam Romantik bir restoranda enfes deniz ürünlerinin tadını çıkarabilirsiniz.
Aşklarıyla ve büyüleyici tatlarıyla İtalya

Dahilerin gizli yönlerini dünya ondan okuyor

WASHINGTON - ABD'deki seçkin üniversitelerde Türkiye'yi temsil eden, kitaplarıyla adını dünya çapında duyuran bilimadamı ve sanatçı Bülent Atalay, hayat hikayesini ve kitaplarıyla ilgili serüvenini, Frederiksburg'daki mütevazı, fakat her karesi sanatla iç içe olan evinde anlattı.
Hayranı olduğu Leonardo ile matematik ve sanatı bir araya getirdiği 6 yıllık çalışması "Matematik ve Mona Lisa"'nın ABD'de 20, Türkiye'de 4 kez basılması ve Japoncadan Portekizceye 12 dile çevrilmesinin ardından, bu günlerde "çocuğu gibi olan" son kitabı "Leonardo'nun Evreni"nin beğeniyle okunmasının keyfini yaşayan Atalay, önümüzdeki dönemlerde de diğer dahilerin gizli yönlerini okuyucularıyla paylaşacak.
BEETHOVEN 12'YLE 12'Yİ ÇARPAMAZDI, AMA...Kendisinden 3-4 yeni kitap daha istendiğini belirten Atalay, şimdi de tüm zamanların en önemli üç dahisi olan Beethoven, Newton ve Leonardo'yu tek kitapta birleştirmeye hazırlanıyor.
Bugüne kadar Nobel ödülü almış son derece zeki 22 Bilim adamı tanıdığını, ama tarihte sadece Leonardo, Michelangelo, Shakespeare, Beethoven ve Newton'un üstün dahiler olduğunu ifade eden Atalay, şunları söyledi:
"Leonardo, kendi kendine öğreniyor her şeyi. Eğitim almadığı için solaktı ve ters yazardı, ayna koymak lazım onun yazılarını okumak için. Yüzlerce yıl ileriyi görüyor ve bütün bunlar hep kendi merakından kaynaklanıyor. Aynı şekilde Newton da öyleydi. Newton, tarihi en çok değiştiren dahi. 1663-1665 yıllarında çok kötü veba hastalığı Avrupa'dan İngiltere'ye yayılmaya başladığında, üniversite kapanınca Newton köyüne gidiyor, 18 ay sonunda tüm fiziği icat ediyor; keşfetmek değil, icat ediyor.
Beethoven'ın müziği ise Dünyanın en muazzam müziği. Beethoven hiç matematik bilmezdi, 12'yi 12 ile çarpamazdı, tek tek yazardı, ama onun 9. senfonisinde matematik var, altın oran numaraları çıkıyor. Sanatkar matematiği bilmediği halde, bu altın oranı buluyor kendiliğinden. O nedenle bu dahileri yazmak istiyorum. Ayrıca Newton'un ayrı olarak 'Newton'un Mucize Senesi' başlığıyla fiziği icat ettiği dönemi yazacağım."
LEONARDO GÜNÜMÜZDE YAŞASAYDI...Bülent Atalay, "Bu Bilim Adamları günümüzde, şimdiki imkanlarda yaşasalardı, dünya nasıl olurdu" sorusuna şu yanıtı verdi:
"Bu soruyu devamlı düşünüyorum. O dönemde de gayri meşru çocuk olmasaydı babası gibi noter olurdu. Çok şükür ki gayri meşru çocuk. Geri gidebilseydim Leonardo'ya bilmediği fiziği, anatomiyi anlatmak isterdim, oradan bizi nerelere götürürdü şimdi. Fizikçi olarak Newton'la konuşmak isterdim, onun başlattığı şeyler bizi nereye getirdi, o olmasaydı sanayi devrimi olmayacaktı, onunla paylaşmak isterdim."
HAYATA GELMESİNE ATATÜRK NEDEN OLDUUlu önder Atatürk'ün de dahi olduğunu belirten Atalay, onun "Dağların Kralı" isimli kitapta 20 yüzyılın en büyük lideri seçildiğini anımsatarak, "Liderler genellikle yüksek zekalı değildir, ama Atatürk bir dahiydi. Yine de onu yazmak biraz zor, onu incelemek için bir hayat lazım" dedi.
Dünyaya gelmesine biraz Atatürk'ün neden olduğu anlatan Atalay, büyük babası İsmail Hakkı ile Atatürk'ün çocukluk arkadaşı olduğunu, Çanakkale'de birlikte savaştığını ve Atatürk'ün Diyarbakır'da büyük babasına ölümünden sonra babaannesi ve babasıyla ilgilenme sözü verdiğini anlattı. "Ama harp bitmeden babaannem İstanbul'a geçtiği için Atatürk bizi bulamıyor" diyen Atalay, babası Kemal Atalay'ın yolunun Harp Okulundan mezun olurken Atatürk'le kesiştiğini belirterek şu ifadeleri kullandı:
"Diploma törenine Atatürk de geliyor. O zaman sordum, 'İsmail Hakkı'nın oğlu olduğunu söyledin mi' diye, 'Torpil olur diye söylemedim' dedi. Sonra birkaç sene daha geçiyor. Annemin babası Doktor Bahaddin Faik Gökdemir'in ABD'den dönmesiyle annemle babam 1935-36 yıllarında tanışıyor. Ama dedem 'Tek kızımı subaya vermek istemiyorum, yine bir harp çıkacak, kızım dul kalacak' diye kızını vermiyor. 1-2 ay sonra babamın alayı, Atatürk'ün muhafız alayı olarak baloda bulunuyor. Atatürk babamın yanına gidiyor ve 'Sizi tanıyorum, Harp Okulunu birinci bitirmiştiniz' diyor ve onu İsmet İnönü'nün yanına oturtuyor. 'Evli misiniz' diye sorunca, babam da 'Hayır, bir doktorun kızıyla evlenmek istiyordum, ama kızını subaya vermek istemiyor' diyor. Atatürk şaşırıyor, yaverini çağırıyor, bir şey diyor. Yemekten sonra yaver yanına gelince, 'Haydi beraber gidip doktoru göreceğiz' diyor. Büyük babam, Atatürk gibi bir misafir karşısında hemen kızını veriyor. 1938 yılında evleneceklermiş, ama Atatürk ölünce bir sonraki yıl evleniyorlar. Yani Atatürk, babamın arkadaşının oğlu olduğunu bilmeden ona yardım ediyor ve dedemi ikna edip annem ve babamın evlenmesini sağlıyor."
LEONARDO'NUN GİZLİ SIRLARI YOKTULeonardo'ya yönelik özel ilgisini de anlatan Atalay, Leonardo'nun "Göz bebeği ruhun penceresidir" sözünü hatırlatarak, 7-8 yaşlarında Londra'daki evlerindeki ünlü portrelerde "ruhsuz bakan ve gözü kapalı olan" insanların gözlerini çiviyle açtığını anlattı.
"Sanat hayatım resimleri bozmakla başlamış oldu, ama Leonardo'nun o sözünün gerçekliğini çocukken hissetmiştim" diyen Atalay, "Ölü Ozanlar Derneği" filminin çekildiği St. Andrews okulundayken matematik ve sanatla ilgili verilen bir konferansın da hayatını değiştirdiğini söyledi.
Atalay, üniversiteye başvurusunda "doktorluk-physician" talebinin, "fizikçi-physcist" olarak algılanması nedeniyle fizik eğitimi aldığını ama ömrü boyunca tıpkı Leonardo gibi sanat ve matematikle iç içe yaşadığını belirterek, "Bir ara anladım ki, benim yaptığım matematikle sanatın birleşme noktasında Leonardo var, o da aynı şekilde görmüş" dedi.
Ardından Leonardo üzerine çalışmaya başladığını ve hayatında "part-time" olarak sadece 12 resim yapan bu dahinin dünyanın en meşhur iki resminin sahibi olmasının "inanılmazlığının" kendisini etkilediğini ifade eden Atalay, ilk kitabının isim bulma öyküsünü de şöyle anlattı:
"Aslında iki Leonardo diye kitap yazmak istedim; Leonardo Fibonacci ile Leonardo da Vinci. 'Kitabın sadece yüzde 5'i Fibonacci, başka isim bulalım' dediler. 'Leonardo'nun Modeli' diyelim dedim. Aradan 1 yıl geçti, kitabı bitirince yine çağırdılar; 'Bu şekilde satılması zor, başka isim bulalım' dediler. Ben de nasıl olacak diye sorarken, daha orada basılmış 'Matematik ve Mona Lisa' kapağını gösterdiler. Basılmıştı bile. Şu anda 12 lisana çevrilmiş durumda."
Leonardo'nun "Da Vinci Şifresi" filmindeki gibi gizli sırları bulunmadığını belirten Atalay, "O kadar üstün zekalı insanlar kiminle konuşabilecek, onun için kendi hayallerinde, düşüncelerinde hapis olarak kalıyorlar. Da Vinci Şifresi aslında saçma bir Film, ama yazarı son derece iyi" dedi.
Atalay, Leonardo'nun eserlerinde de görülen ve kendisinin de önem verdiği "altın oran"ın da doğada bulunduğunu ve eski dönemlerde de kullanıldığını söyledi. Efes'teki Artemis Tapınağının da bu orana göre yapıldığını belirten Atalay, "Leonardo bunu çok kullanıyor, ama filmdeki bir sihri yok" diye konuştu.
KRALİÇE ELİZABETH, MEKTUP YAZIP KİTAPLARINI İSTEDİFizikçi olmanın ötesinde resim çalışmaları Beyaz Saray, Buckhingham Sarayı ve Smithsonian Enstitüsü gibi önemli yerlerde sergilenen Atalay, İngiltere Kraliçesi Elizabeth ile ilgili bir anısıyla ilgili şunları söyledi:
"1973-1975 yıllarında Oxford'daydım, birkaç yıl evvel de resim kitabım basılmıştı, (dönemin ABD Başkanı Richard) Nixon'ın ailesi, kitabı İngiltere Kraliçesi'ne vermişti. Kraliçe bana, 'İngiltere'de böyle resim ve gravürler yapmaz mısınız" diye mektup yazdı. Ben de onun sözleri üzerine 'Oxford ve Civarı' diye kitap çıkarttım, Kraliçe beğendi, "Kitabı çok beğendim, bundan sonrasını gönderir misiniz" diye yine mektup yazdı. Ben de teorik fizik kitabı çıkarmıştım, onu gönderdim, bir daha mektup gelmedi, demek ki sanatı beğenmiş, ama teorik fiziği beğenmemiş."
ÖĞRENCİLERE TAVSİYELERİ13-14 yaşlarında babasının işi nedeniyle geldiği ABD'de o günden bu yana yaşayan, Georgetown Üniversitesinden mezun olan ve Princeton, California-Berkeley, Oxford gibi üniversitelerde de akademik çalışmalarına devam eden Atalay, öğrencilere tek alanda sıkışıp kalmamaları ve farklı alanları okumaları tavsiyesinde bulundu.
Dahilerin gizli yönlerini dünya ondan okuyor

Sunday, February 28, 2010

Edebiyat ve sinema Tolstoy a bakıyor


Tolstoy’un kitapları Batı dillerine yeniden çevriliyor, paneller, sempozyumlar, kitap fuarları düzenleniyor. Hollywood da Tolstoy’un hayatını anlatan The Last Station (Son İstasyon)’la kervana katıldı bile.
TÜRKİYE, 2010’un gelişiyle İstanbul’un Avrupa Kültür Başkenti oluşunu kutluyor fakat tüm Dünyanın ortak paydada buluştuğu bir başka kutlama, bir başka Kültür Sanat gündemi var: 2010, Rus yazar Lev Tolstoy’un ölümünün 100. yılı. Bu kapsamda Almanya ve ABD’de, Anna Karenina yeniden çevriliyor, Küba ve Meksika’da Tolstoy adına kitap fuarları düzenleniyor. Rusya ise bütün dünyada gösterilecek siyah beyaz bir belgesel için arşivlerini açıyor. Pek tabii Hollywood da bu gündemi ıskalamıyor. Michael Hoffman’ın yazıp yönettiği The Last Station (Son Durak), Tolstoy ile eşi Kontes Sofya’nın ilişkisine odaklanıyor. Filmde Tolstoy’u Christopher Plummer, Sofya’yı ise Helen Mirren canlandırıyor. Tolstoy’un ilham kaynağı, üç çocuğunun annesi ve Savaş ve Barış’ı altı kez baştan yazacak kadar işine kendisini adamış asistanı Sofya, kocasının vasiyetini değiştirmesine tepki gösteriyor. Çünkü Tolstoy eşinin tüm emeğini ikinci plana atıp servetinin Rus köylüler arasında paylaştırılmasını istiyor. Biz de Kontes Sofya’nın Tolstoy’u kararından caydırmak için başvurduğu yolları izliyoruz. Beyazperdeye yansıyacak bu öykü, Tolstoy’un dehasını ne kadar anlatacak göreceğiz. Ama Guardian, 6 Ocak’ta yayınlanan ekinde, “Tolstoy bütün zamanların en iyi yazarı mıydı?” sorusunu Avrupalı yazarlara sordu ve cevap bulmak için filmin vizyona girmesini beklemediğini gösterdi.İşte Guardian’daki cevaplar? Philip Hensher: Tolstoy, kesinlikle tüm zamanların en iyi romancısıdır. Onu üstün kılan, romanlarındaki karakterlerin büyümesine izin vermesidir. Değişirler, farklı tepki vermeye başlarlar, fakat durup düşününce, hâlâ aynı insan olduklarını fark edersiniz. Bunu nasıl yapıyor bilemiyorum. Tolstoy’dan, başka bir yazardan öğrenebileceğinizden çok daha fazlasınıöğrenirsiniz. ? Tom Keneally: Tolstoy 19. yüzyılda yazan en büyük yeteneklerden biridir. Yeteneği insanı kızdıracak boyutlardadır. Şimdilerde hepimizin mütevazı bir düzeyde kullanmaya çalıştığı ve başaramadığı yazar hilelerini o parmağında oynatır. Tüm zamanların en iyi romancısı mı? Bence Dostoyevski de en az onun kadar iyi. Fakat Edebiyat bir Spor müsabakası değildir. Birinci, ikinci olmaz. Bu yüzden sadece şu kadarını söyleyelim: Tolstoy insanüstü bir yeteneğe sahipti ve ne mutlu bize ki, birçok eser bırakacak kadar uzun yaşadı.? A. S. Byatt: Tolstoy’u olağanüstü kılan hayal gücünün asla cesaretini yitirmemesidir. Koskoca bir dünyası vardır ve karakterleri de bu dünyada Tolstoy’dan bağımsız yaşar. Onlar yazarın kuklası değildir. Öyle ki bazılarını o bile onaylamaz; mesela Anna Karenina. Onun varlığını kutlarken, çevirmen Constance Garnett’in varlığını da kutlamalıyız. Çünkü o İngiliz romanını ve İngiliz okurunu, büyük Rus yazarları dilimize çevirerek değiştirdi.? Marina Lewycka: Savaş ve Barış’ı ilk okuyuşumu hâlâ hatırlarım. 20 yaşındaydım ve yazar olmak istiyordum. Sorun şu ki, Tolstoy’u idolünüz yapınca, elinize kalem almak zorlaşır. Tolstoy gibi olmaktan vazgeçene kadar yazamadım ve bu uzun zamanımı aldı.
Klasik romanın anıt ismi
Christopher Plummer’ın Tolstoy’u, Helen Mirren’in ise eşi Sofya’yı canlandırdığı filmden bir sahne. Sadece Savaş ve Barış veya Anna Kerenina ile insanlığın ortak hafızasına kaydedilen Lev Nikolayevic Tolstoy, 28 Ağustos 1828’de doğdu. Annesini küçük yaşta kaybetti. On beş yaşında Voltaire’i ve Rousseau’yu okudu. İlk hikâyesinin yayımlanmasının ardından dönemin tanınmış yazarlarından biri oldu. Başta Dostoyevski olmak üzere kendisinden sonra gelen bütün yazarları etkileyen Tolstoy, 20 Kasım 1910’da öldü.
GÜNÜN AJANDASI
Vapurlar sevilmez mi
Vapurları Seven Çocuk. Hem hikâyeler, hem de hikâyelerin resimleri Behiç Ak’a ait. Bu nedenle, görsel açıdan keyifli bir kitap. Hele yalılar ile Boğaz vapurları arasında, yaprak sarma, ıspanaklı börek, dut reçeli değiş-tokuşu var ki harika! www.gunisigikitapligi.com
Psikeart
Memleketİmİzİn olduğu kadar yer-yüzünün de ezeli sorunu: Muhtemelen bu nedenle, ‘Narsizmin mümbit toprakları’ diyor Murat Paker. Tarık Tufan ise ‘Sen sensin, ben de benim’ diyerek, aynayı farklı bir açıya ayarlıyor. Aynalar ise giderek daha fenalık! www.psikeart.com
İstanbul’a bakmak
‘Ressamların Gözüyle İstanbul.’ Sunan Peyami Gürel, konuk olan Nevbahar Aksoy ve Semiha Binzet. İstanbul’a bakıyorlar, İstanbul’dan bakıyorlar. Hatırlayan çıkacaktır elbet, Orhan Veli dinlemiş, Münir Nurettin Selçuk, ünlemişti. İnleyen de vardır herhalde. 20 Ocak, Saat 18.00, Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi.
Muharremiyye
Bu bir matem konseri, bir tür raquem, Hz. Hüseyin’in katline ağıt. İslam tarihinde yüzyıllardır pansuman kabul etmeyen ve hâlâ kanayan en büyük yara bu. Ne şiirler söylendi, ne semahlar yakıldı, ne Mansur’lar yüzüldü, bilen bilir. Bilmeyenler için dervişlerdeki gönül kırıklığı. Cemal Reşit Rey konser Salonu, Salı, 20.00. (0212) 232 98 30.

Edebiyat ve sinema Tolstoy’a bakıyor

Kur ân-ı Kerîm i 5 yılda elle yazdı

İSTANBUL - Fırat Kültür Merkezi'nde düzenlenen toplantıda konuşan Diyanet İşleri Başkanı Bardakoğlu, Kur'ân-ı Kerîm'in Allah'ın insana özel hitabı ve ilahi ikramı olduğunu belirterek, "Kur'ân-ı Kerîm'e muhatap olmak şereflerin en yücesi, Peygamberin sünnetine nail olmak en büyük itibar, en büyük imtiyazdır" dedi.
Kur'ân-ı Kerîm'in insanın kendisiyle buluşması olduğunu ifade eden Bardakoğlu, şöyle devam etti:
"Biz Kur'ân-ı Kerîm'i okuyarak kendimizi tanırız, varoluşu tanırız, Allah'ın rızasına yönelik bir hayatın kalıcı olduğunu anlarız. Kur'an korunan ve koruyan bir kitaptır. Rabbimiz Kur'an'ı korudu, Kur'an da 14 asırdır bizi korumakta. Dünya hayatının her türlü yoldan çıkaran teklifine karşı dimdik ayakta durmamızı, sırat-ı müstakime yürümemizi sağladı. Kur'an'a her şeyimizi borçluyuz. O Kur'an bizi yanlışa düşmekten korudu, Rabbimizin rızasına yöneltti.
Gelin el birliğiyle Dünyanın kirine, pasına karşı gözüm üzü, kulağımızı tıkayalım. Gönlümüzü Kur'an'a açalım, hayatımız onunla istikamet kazansın. Böyle olduğu içindir ki 2010 yılını el birliğiyle Kur'ân-ı Kerîm'i ve Hazret-i Peygamberi anlama, kendi dünyamıza getirme yılı ilan edelim."
Bardakoğlu, hayatın en büyük zenginliklerinden birinin Kur'an'ı anlamak ve onun dediğini fark etmek olduğunu söyledi.
Kur'an'ın asıl gayesinin, insanı bu dünyada uyarmak ve yol göstermek olduğunu ifade eden Bardakoğlu "Bu kitap bir hayat rehberidir, hidayet kaynağıdır. Kur'an'ın yolunda gitmek hayatımızın en büyük itibar ve izzet kaynağıdır" diye konuştu.
Diyanet İşleri Başkanı Bardakoğlu, daha sonra Hüseyin Kutlu'ya çalışması dolayısıyla bir plaket verdi.
Kur'ân-ı Kerîm'i 5 yılda elle yazdı

Pamuk: Kendimi sürgünde görmüyorum

LONDRA - Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk, bazen ABD'de, bazen de Türkiye'de yaşadığını, "kendisini sürgünde görmediğini" söyledi. Pamuk, İngiliz kitabevi Waterstones'un kitap ve eleştiri dergisi "Books Quarterly"de gazeteci, yazar ve yayıncı Mark Lawson'un sorularını yanıtladı.
Lawson, Pamuk ile söyleşisinin ardından kaleme aldığı makaleye, "Türkiye'nin büyük kuratörü" başlığını attı. Makalesine, "Orhan Pamuk, Türkiye'nin en büyük, ama en tartışmalı yazarı" yorumuyla başlayan Lawson, Pamuk ile röportajı telefonla yaptığını, Orhan Pamuk'un ABD'nin Massachusetts eyaletinin Boston şehrinde olduğunu öğrenince ise aklına "Pamuk'un sürgünde olup olmadığının geldiğini" yazdı.
Bu konuyu röportajında yazara soran Lawson'a, Orhan Pamuk şu yanıtı verdi: "Harvard Üniversitesinde ders vermek için ABD'de bulunuyorum. Sürgünde değilim. Ara sıra Türkiye'ye dönüyorum, kendimi sürgünde görmüyorum. Zaman zaman Türkiye'de, zaman zaman Amerikan üniversitelerinde, zaman zaman da Dünyanın her yerinde yaşıyorum."
"HALA MEŞGULÜM VE HALA ÜLKEMİ SEVİYORUM"Pamuk, Mark Lawson'un, "Bir dergiye verdiği demeç sonucu aleyhinde açılan davanın Türkiye ile ilişkilerini etkileyip etkilemediği" sorusu üzerine de, "Eğer ikametgah anlamında soruyorsanız, hayır fazla etkilemedi. Psikolojik ve duygusal anlamda da değişiklik olmadı. Hala meşgulüm ve hala ülkemi seviyorum" dedi.
Nobel Edebiyat ödüllü yazarların genellikle meşguliyetlerin artmasından şikayet ettiklerinin anımsatılması üzerine de Pamuk, kendisi için bunun doğru olmadığını söyleyerek, şöyle konuştu: "Ödülümden çok fazla keyif aldım. Sadece biraz hayatımdaki meşguliyeti artırdı, o kadar. Bana yeni okuyucular da kazandırdı. Yeni kitaplarımı hevesle bekleyen yeni okuyucularım var. Neden şikayet edeyim ki? İnsanlar Nobel ödülüyle mağdur edilmiş gibi davranmak istiyorlar, bence bu doğru değil. Herkese Nobel ödülünü kazanmayı tavsiye ediyorum, çok güzel bir şey."
İngilizceye çevrilen son kitabı "Masumiyet Müzesi" konusunda ise Pamuk, kitabın tarihi bir Roman olmadığını, kitapta anlatılan olayları bizzat gördüğünü, yaşadığını ve tecrübe ettiğini kaydetti.
Bu yıl Pamuk'un küratörlüğünü yaptığı İstanbul'da açılması planlanan Masumiyet Müzesi'nden de makalesinde bahseden Lawson, "Bu müzenin açılacak olması, Pamuk'un Türkiye'den sürgün edilmediğinin kanıtı gibi" ifadesini kullandı.
Pamuk: Kendimi sürgünde görmüyorum

Tuesday, December 29, 2009

Orta Asya ya gidiyorsanız Türkleri alın

TÜRK iş dünyasının küresel ekonomiye açılımını hızlandırmak ve kurumsal dış ekonomik ilişkiler geliştirmek için kurulan Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu’nun (DEİK) önceki gün gerçekleşen genel kurulunda DEİK’in kurucularının anılarının da yer aldığı “Dış Dünyanın Anahtarı DEİK” adlı kitap katılımcılara dağıtıldı. Kitaptaki en ilginç anılardan biri de Türk iş dünyasının Sovyetler Birliği sonrasında Türk cumhuriyetlerine açılımında büyük emekleri olan ve bunedenle Orta Asyalı Türklerin ‘aksakal’ ünvanı da verdiği Nihat Gökyiğit’e ait. Gökyiğit, bir ABD’li Finans grubuna Orta Asya pazarını anlatırken Japonlarla yaşadığı bir anıyı hatırlatıp, “Dikkat edin, giderken yanınıza mutlaka Türkleri alın, yoksa orada pantolonsuz kalabilirsiniz” demiş. 1992’de, Türk işadamlarının Alman ve ABD’lilerle OrtaAsya gezisi yapıp işbirliği imkanlarını araştırması üzerine Japonlardan da böyle bir talep gelir. 13-21 Nisan 1993 tarihlerinde gezi programlanır. Turgut Özal’ın meşhur 11 günlük Orta Asya gezisi de (dönüşünde öldü) aynı tarihtedir. Nihat Gökyiğit Türk-BDT iş Konseyleri başkanı, Servet Harunoğlu da Türk Kazak İş Koseyi Başkanı olarak Özal’dan izin alır ve Japonlarla buluşurlar. Nihat Gökyiğit’in, kitabın 315’inci sayfasında yer alan anısı şöyle: “Japonlarla Orta Asya gezisi yaparken Semerkant’ta bir gece kaldık. Sabah herkes saat 06.00’da bavullarını kapı önüne koyacak ve yarım saat sonra da otelden ayrılacaktık. Baktım bir Japon yüzü bembeyaz olmuş bir şeyler anlatıyor. ‘May I Help You’ dedim, ‘Ben heyecandan giyeceğim pantolonu da bavula koymuşum, bavulu da aşağı indirmişler’ dedi. Aşağıda 140 parça bavul ve eşya, kamyonla gidecek istiflenmiş. Aşağı inmesi lazım ama pantolonsuz. Çantamda uzun bir yağmurluk vardı, verdim, giydi, indi kendi bavulunu arıyor. Bu arada bir kamyon bavul da uçağa gitmiş. Bu arada Keidanren (Japonşa İş Bederasyonu) genel sekreteri sürekli ‘neden geç kalıyoruz’ diyor. ‘Sizin arkadaşlardan biri pantolonunu kaybetti, çare arıyoruz’ dedim. Heyetin başkan yardımcısı çantasından bir pantolon çıkardı. Pantolon oldu ve gidebildik. 5-6 ay sonra bir ABD finans grubu Orta Asya’ya çıkmadan önce DEİK’ten brifing alıyor. ‘Aksakal söyleyeceğin bir şey var mı’ dediler. Dikkat edin giderken yanınınıza mutlaka Türkleri alın, yoksa pantolonsuz kalabilirsiniz.’Varlıer Tükmenbaşı’nı eleştirdi herkes güldüDIŞ Dünyanın Anahtarı DEİK adlı kitabın 292’inci sayfasında da Türk-Türkmen İş Konseyi eski başkanı Oktay Varlıer’in anısı yer alıyor. Türk cumhuriyelerinin devlet başkanlarına bir eleştirinin dile getirilmesinin güç olduğu dönemlerde yaşanan olay şöyle: “Aşkabad’da Demirel ve Türkmenbaşı ile işadamlarının katılacağı toplantıda konuşma yapmak istedim. Türkmenler ‘kesinlikle olmaz, bizi şikayet edersiniz, Türkmenbaşı da çok kızar’ dediler. ‘Söz veriyorum söylemeyeceğim’ dedim, 5 dakika verdiler. ‘Kusuruma bakmazsanız, konuşmama bir eleşiriyle başlayacağım’ dedim. Herkes dondu. ‘Sizin burada yemekleriniz çok güzel, dayanamayıp çok yiyoruz, kilo alıyoruz, bu şikayetimi Sayın Türkmenbaşı’na bildirmek istiyorum’ dedim. Millet bir kahkaha attı.”Turgut Bey’i ben hallederim sen de Papandreu’yu halletKİTABIN 222’inci sayfasıda da Türk-Japon ve Yunan iy konseyleri eski başkanı Şarık Tara’nın, Klaus Schwab ile birlikte ‘savaşın eşiğine gelmiş’ Türkiye ile Yunanistan’ın başbakanlarını buluşturma projesi anlatılıyor. Tara’nın anısı şöyle: “Davus’taydım. Klaus’la ahbabız, gelecek yıl neyapalım diye düşünüyoruz. Dedim ki; gelecek sene Turgut Özal ile, Papandreu’yu buluşturalım. Turgut Bey’i benhallederim, Papandreu’yu sen hallet. ‘Çok iyi fikir’ dedi. Ben geldim, Turgut Bey’e söyledim; o hazırzaten, halletmek diye bir şey yok. Klaus ise üç defa gitti Atina’ya ikna etti sonunda. Davos’ta Belvedere Oteli’nin büyüksalonunda birçay vaktif biraraya geldi heyetler. 50 Türk 50Yunanlı vardı. Herkes ağlıyordu, o kadar duygulu bir andı. Çünkü millet barış istiyor, bozan politikacılar. Turgut Bay’le Papandreu geldiler el sıkıştılar. Sonra Konsey’ ikurmak için ben İstanbul’a geldim.”Atina’yla Selanik kapıştı kapıyı patrik hazretleri açtıKİTABIN en ilginç bölümlerinden biri de Türk Yunan İş Konseyi eski başkanlarından Rahmi Koç’un anılarının yer aldığı sayfalar. Koç’a göre Konsey’in verimli olmasını engelleyen en önemli sebeplerden biri Yunanlıların kendi içinde organize olamamasıydı. Yunan kanadını oluşturacak işadamlarının Atina’dan mı yoksa Selanik’ten mi olması gerektiği giderek bir anlaşmazlık konusu haline geliyordu ve hatta kavgaya dönüşmüştü. Sonunda Konsey kuruldu ve 1993’te Rahmi Koç başkan oldu. Rahmi Koç Yunanlı işadamlarını işbirliğine ikna için yaptığını şöyle anlatıyor: “En önce patrik hazretlerine (Barthelomeos) gittim. ‘Siz bize yardım edin bu işbirliğinin olması için’ dedim. Zengin ve meşhur yunanlılara mesajımızı büyük ölçüde onun kanalından göndermiş olduk.”
Orta Asya’ya gidiyorsanız Türkleri alın

5 metrede "İstanbul"


İstanbul ve donanmayı anlatan yağlı boya, sulu boya tablo, gravür, kitap ve objelerin yer aldığı “İki Sevdalı-İstanbul ve Donanma” sergisi, Deniz Müzesi'nde açıldı. İngiliz Ressam Henry Aston Barker tarafından 1800 yılında yapılan 5 metre 31 santimetre boyundaki “İstanbul Panoraması” ilk kez bu sergide izlenime sunuluyor. Deniz Müzesi Komutanı Deniz Kurmay Kıdemli Albay Ali Rıza İşipek, müzede düzenlediği basın toplantısında, serginin teması olan “iki sevdalı”nın, İstanbul ve donanmayı işaret ettiğini belirterek, “Her yıl Mayıs ayında donanma büyük şenliklerle İstanbul'dan ayrılır, Kasım ayına kadar Ege, Akdeniz ve Karadeniz'de dolaşır, Osmanlı'nın vergilerini toplar, savaşlara katılır, yeni yerler fethedilirdi” dedi. Donanmanın Yalı Köşkü önünden Padişahı selamlamasıyla başlayan bu seferlere sayıları yüz bine varan denizcinin iştirak ettiğini belirten İşipek, şunları anlattı: “Donanma her şeyden önce eş demekti, baba demekti, sevilen insanlara kavuşmak demekti. Donanma dönüşü ayrıca hazinenin dolması demekti. Padişahlar da doğal olarak dört gözle donanmanın dönüşünü beklerdi. Bu nedenle de padişahların tahta çıkış törenlerinden sonra icra edilen en büyük şenlikler donanmanın seferden dönüş törenleri olurdu.”

153 PARÇA ESER İşipek, sergide 30 yağlı boya, 18 sulu boya, 15 gravür, 37 parça obje, 53 kitap olmak üzere 153 parça eserin yer aldığını söyledi. Sergide İsmail Hakkı'dan İbrahim Çallı'ya, Hikmet Onat'tan Feyhaman Duran'a kadar yerli ve yabancı birçok ressama ait tablonun temasının İstanbul ve donanma olduğunu anlatan İşipek, sözlerini şöyle sürdürdü: “Serginin baş yapıtlarından biri, İngiliz ressam Henry Aston Barker tarafından 1800 yılında yapılan ve boyu 5 metre 31 santimetre olan 'İstanbul Panoraması' adlı sulu boyadır. Bu sergiyle birlikte ilk kez sanatseverlerle buluşacak olan Barker'in tablosu, İngiliz sanat uzmanlarınca Dünyanın en iyi panoraması olarak nitelendirilmektedir. Barker, Galata Kulesi'nden yapmış olduğu bu tabloya ilave olarak, Kızkulesi'nden de İstanbul'un ikinci bir panoramik görüntüsünü resmetmiştir. İstanbul'un bu iki panoraması 1801-1803 yılları arasında Londra'da sergilenmiştir. Galata Panoraması 900 metre karelik bir duvar üzerinde, Kızkulesi ise 250 metre karelik bir duvar üzerinde resmedilmiştir.” Sergideki bir diğer temanın da Tersane-i Amire ve Deniz Harp Okulu olduğunu belirten İşipek, “Donanmanın başında bulunan Kaptan-ı Deryalarımız ve bahriyenin diğer ileri gelenlerinin İstanbul'a yaptıkları eserler bugün İstanbul'un birçok bölgesinde görülebilir” dedi. YENİ DENİZ MÜZESİ İNŞAATI İşipek, yeni Deniz Müzesi inşaatının devam ettiğini hatırlatarak, 2010 yılının ikinci yarısında açılmasının planlandığını belirtti. “Böylece hem depolarımızdaki binlerce eseri tarih ve sanatseverlere sunabilme, hem de eşi olmayan saltanat kayıkları koleksiyonumuzu son derece Modern ve geniş bir mekanda sergileyebilme şansına sahip olacağız. Yeni müzemizde 15 bin metre karelik bir Sergi alanı olacak. Dünyada 40 civarında saltanat kayığı var. Bunların 15'i bizde.
Dünyanın en eski tarihi gemisinin 16. yüzyılda yapılmış bir gemi olduğunu ve bu geminin de yeni müzede sergileneceğini anlatan İşipek, müzeye ait depoda 20 bin eserin yer aldığını, yeni müzede bunların dönem dönem sergileneceğini kaydetti. İşipek, daha sonra basın mensuplarına sergiyi gezdirdi.









5 metrede "İstanbul"

Thursday, December 24, 2009

Dünya birinciliği Bursa mutfağı ile geldi


Araştırmacı Ömür Akkor tarafından yazılan "Bursa Mutfağı" adlı kitap, Dünyanın en prestijli yemek kitabı yarışması "Gourmand World Cookbook Awards"ta, "Yerel Mutfak" kategorisinde 2009’un en iyi kitabı seçildi.

AA muhabirinin aldığı bilgiye göre, şeflik yapan Ömür Akkor, Bursa’nın mutfak kültürünü tanımak amacıyla beş yıl önce köyleri gezmeye başladı.

Araştırmalarında hamur işlerinden sebze yemeklerine, et yemeklerinden tatlılara Bursa’nın zengin yemek kültürüne ait unutulmuş lezzetleri keşfeden Akkor, bunları "Bursa Mutfağı" adıyla kitaplaştırmaya karar verdi.

Mart ayında yayımlanan kitapta, 120’si ilk kez yayımlanarak dünya mutfak literatürüne giren 140 tarif yer alıyor.

Kitabıyla dünyanın en prestijli yemek kitabı yarışması "Gourmand World Cookbook Awards"a başvuran Akkor, hem bu yıl yayımlanan 136 ülkeden 5 bin civarındaki kitap arasında ilk 20’ye kalarak "2009’un En İyi Yemek Kitabı" finalisti olmasının hem de kitabının "Yerel Mutfak" dalında bu yılın en iyi yemek kitabı seçilmesinin mutluluğunu yaşıyor.

Ömür Akkor, AA muhabirine yaptığı açıklamada, 5 yıl boyunca Bursa’nın tüm ilçe ve köylerinde gezerek, yemekleri kayıt altına aldığını belirtti.

Kayıt altına aldığı tarifleri 6 ay içinde düzenleyerek, yayınevine teslim ettiğini anlatan Akkor, mart ayında yayımlanan kitabın, Bursa mutfağının tariflerini düzenleyen ilk kitap olma özelliği bulunduğuna işaret etti.

Akkor, kitabının, "Gourmand World Cookbook Awards"ın "Yerel Mutfak" kategorisinde önce Türkiye’nin sonra da dünyanın en iyi kitabı seçildiğini belirterek, "Kitabım, ayrıca ilk 20’ye kalarak 2009’un en iyi yemek kitabı finalisti oldu. Şubat ayında Paris’te düzenlenecek kitap fuarında sonuçlar açıklanacak. Bundan sonrası için de çok umutluyum" dedi.

Kitabı yazdığında bu kadar başarı elde edeceğini tahmin etmediğini dile getiren Akkor, şunları kaydetti: "Kitabın içindeki tariflere baktığımızda, 140 tarifin 120 tanesi dünya mutfak literatürüne bu kitapla girdi. İçindeki tariflerden geçmişi 500 yıla dayananlar var. Tariflerin çoğu, beklenildiği gibi hamur işinden oluşmuyor. Et, bakliyat yemekleri ve tatlılar da çok önde. Ayrıca kitapta, Bursa mutfak kültürü ve adetleri de bulunuyor. Bayram, ölüm, düğün ve doğumlarda neler yendiği ve hangi ritüellerle yemeklerin sunulduğu kitapta yer alıyor."
Dünya birinciliği Bursa mutfağı ile geldi

2009 bitmeden veda ettiler

İSTANBUL - Türkiye'de dergi ne kadar okunuyor bilinmez ama her sene çok önemli dergilerin kapanma tehlikesi yaşadığı, birçoğunun kısa bir süre hayatta kalabildiği, özellikle kültür ve sanat alanındaki dergilerin ilk sayıdan itibaren bu tehlikeyi hissettiği de rakamlarla kanıtlanmış bir gerçek.
2009 yılında da Sinema, Müzik ve Edebiyat alanında büyük bir boşluğu dolduran dergiler okuyucusuna veda etmek zorunda kaldı...
İşte 2009'da kapanan dergilerin başlıcaları:
ROLL Efsane müzik dergisi Roll, 1996 yılı Kasım ayında yayımlanmaya başladı. Dergi 144 sayı çıktıktan sonra yine Kasım ayında 13 yıllık yayın hayatına son verdi.
Dergi okurlarına 144. sayıdaki veda yazısında şöyle seslendi:
“Müsaadenizle bir veda sigarası yakalım, bir veda ‘kalem’i yuvarlayalım. Diyarbakır meyhanelerinde ‘kalem’ deniyor ‘yolluk’a...
İlk yudum Turgut Uyar’ın ruhuna: “Efendimiz acemilik. Bir taş alacaksınız, yontmaya başlayacaksınız. Şekillenmeye yüz tutmuşken atacaksınız elinizden. Bir başka taş, bir başka daha. Sonunda bir yığın yarım yamalak biçimler bırakacaksınız. Belki başkaları sever tamamlar. Ama her taşa sarılırken gücünüz, aşkınız, korkunuz yenidir, tazedir. Başaramamak endişenizin zevkiyle çalışacaksınız.”
İkincisi de Uyar’a: “Nedir sonsuzdan bir önceki sayının adı diyelim sonsuz eksi bir hayatın adıdır bu.”
Üçüncüsü Latin aşkına: “Sonuncu yoktur, sondan bir önceki vardır!”
Dördüncüsü, 144. Roll’a, sonsuzdan bir önceki sayıya. Veda sayısına. 13 yıl önce bu mevsimde şeytana uyduk. Uyunca da, baktık olmazsa olmayacak, zaten olmuş olmayacak olan, “olan oldu bir defa, bari hepimize yarasın” deyip yola çıktık. 13 yıl önceki kasım ayının ilk günlerinden bu yana 144 defa buluştuk –altı da “özel”i, toplam 150.
YA ŞEYTANA UYMASAYDIKYaradı valla. Hepimize yaradı. Ya Şeytana uymasaydık?
George Harrison, “Beatles olmasaydı dünya sıkıntıdan patlardı” demiş. Doğru. Şu da doğru: Roll olmasaydı sen-ben-o sıkıntıdan patlardık.
Vedalaşırken gözlerinden öpelim Léo Ferré’yi: Tenk yu şeytan! Bize Roll’u verdiğin için.”

Roll ile son kez: Tenk Yu Şeytan
'SEBEP Ekonomi DEĞİL, ZEVK İLKESİ'Herkes derginin ekonomik nedenlerden kapandığını düşünürken Roll’un kardeş dergisi Express'te "Vedamızı krize ekonomik sıkıntılara bağlayan yorumlar oldu. Doğrusunu bizden duyun: Sebep ekonomik değil. Öyle olsa Roll’un hiç çıkmaması gerekirdi. Hadi çıktı, birkaç sayıda tası tarağı toplardı. Sebep ekonomi değil, zevk ilkesi. Ya da Sisyphos meselesi Camus’nun yorumladığı şekliyle" dediler.
Bu arada Roll okurları için güzel bir haber; derginin yayın hayatına geri döneceği haberi şu sıralar gündemde.

EMPIRE Dünyanın en popüler dergilerinden Empire’ın Türkiye’de de yayımlanacağı haberi kuşkusuz bütün sinemaseverleri heyecanlandırmıştı. Bu heyecan, Ceyda Aşar, Burçin S. Yalçın, Murat Özer, Zeynep Tül Akbal Süalp, Uygar Şirin, Nil Kural gibi yazar-eleştirmenlerin yer aldığı derginin çıkmasıyla beraber her geçen gün daha da artmıştı. Popüler olduğu kadar az bilinen konulara, dosyalara, isimlere de yer veren dergi, hediye ettiği kaliteli filmlerin DVD’leriyle de fark yaratmıştı.
Buna rağmen Türkiye’de sinemanın okunmaması gibi bir gerçek vardı ve Aralık 2006'da Türk okuyucularıyla buluşan Empire, yavaş yavaş ekonomik sorunlarla boğuşmaya başladı ve ilk önce başka bir dergi grubuna geçti daha sonra da Ocak 2009'da yayından kaldırıldı.
VİRGÜL Aylık kitap ve eleştiri dergisi 'Virgül'de Kasım-Aralık sayısıyla okurlarıyla vedalaştı. Ekim 1997’de yayın hayatına başlayan dergi, Pusula yayıncılık tarafından yayımlanıyordu. Yayın yönetmenliğini Orhan Koçak'ın ve yazı işleri müdürlüğünü Mustafa Aslantunalı'nın yaptığı dergi son bir yıldır iki aylık periyotta çıkıyordu. 131. sayısıyla okuyucularına veda eden 'Virgül', logosunda virgül işareti kullanırken siyah bir kapakla çıkan son sayında virgül yerine nokta koydu.
Dergi okuyucularına şöyle veda etti:
“Virgül, editörün köşesinin baştacı edilmediği, hatta editöryal notların birkaç yılda bir, çok önemli durumlarda belirip sonra yine kayıplara karıştığı bir dergi oldu hep. İşte böyle çok önemli durumlardan biri: Okumakta olduğunuz, Virgül’ün son sayısı. Ekim 1997’den beri, 12 yılı aşkın bir süredir aralıksız yayımlanmakta olan dergimiz tahmin edilebilecek ekonomik zorluklar ve dağıtım sorunları yüzünden yayın hayatını sona erdiriyor. – Aslında Virgül için çok uzun zamandır ciddileşmiş sorunlar bunlar; bir yıl önce derginin periyodunu iki aya çıkararak geçici bir çözüm denemiştik... Editörden köşesi de en son bir yıl önce, periyot değişikliğinin duyurusu için kullanılmıştı. Bir de derginin kapandığı söylentilerinin asılsız olduğunu belirtmek için. Bu kez kulağımıza bir şey gelmedi, ama söylentiler doğru: Kapanıyoruz.
DAHA AZ GÜZELLERİ DE OLDU12 yıl boyunca 131 sayı yayımlanmış; çok güzel sayılar yaptık, daha az güzelleri de oldu, hatta çok içimize sinmeyen sayılar da... Ama belli bir ortalamanın üzerinde kalmayı, en başta tasarladığımız formatın, en baştan beri oturtmaya çalıştığımız duruşun dışına çıkmamayı başarmış sayabiliriz kendimizi.
Virgül’ün ardında bir iz bırakmış olacağını umarız.
Virgül arşivinin, son yılların yayın dünyasına gürültüden uzak, serinkanlı bir ayna tutmaya devam edeceğini söyleyebiliriz belki. Başka ne denebilir? Tabii ki üzgünüz. Dergi öncelikle bir alışkanlıktır, okuyanlar için olduğu kadar onu hazırlayanlar, ona emek verenler için de. Biz mutfaktakiler, doğrusu Virgül’e çok alışmıştık.
Virgül’e bunca yıl boyunca emek vermiş herkese, yazarlarımıza, okurlarımıza, katkıda bulunanlara, abonelerimize, dergiyi destekleyen yayınevlerine çok teşekkür ederiz.”

ROLLING STONE Müzik dünyasının en bilinen dergilerinden, uluslararası birçok edisyonu olan Rollling Stone da maalesef Türkiye’deki talihsiz dergiler kervanına katıldı.
Haziran 2006’da yayın hayatına başlayan ve diğer edisyonları gibi müzik dışındaki konulara da yer veren, listeleri ve dosyalarıyla önemli bir boşluğu dolduran Rolling Stone Türkiye, maalesef 2009’a veda ederek girdi!
KÜL ÖYKÜ İlk sayısını Ocak 2007’de yayımlayan Türkiye’nin ilk öykü gazetesi Kül Öykü, 25 sayı yayımlandıktan sonra kapandı.
Genel Yayın Yönetmenliğini Bilal Kolbüken’in yaptığı Kül Öykü, Nietzsche’nin "Gerçekten kül olmadan kendinizi nasıl yenileyebilirsiniz?" sözünü slogan olarak kullanıyordu.

Enis Batur: İnsan iyileştirilememiş

EKMEK, CİCİ, DELİ DOLU, MÜEBBET MUHABBET2009’da kapanan dergiler arasında 4 mizah dergisi de vardı. Bu yıl içinde yayımlanmaya başlayan haftalık mizah dergilerinin en uzun ömürlüsü 13 Sayı çıkabildi.
Ekmek Mizah Dergisi'nin, 1 Nisan'da ilk sayısıyla başlayan yolculuğu 13 sayı sürdü.

'Ekmek' fırından çıktı
"Eğer Akbaba, Gırgır, Fırt, Çarşaf, Salata mizah dergilerinin tatlarını özlediyseniz DeliDolu'da bu dergilerin mizah anlayışını harmanladık. Mizah öyküleri, çizgi romanlar, normal karikatürler ve çeşitli tiplemeleriyle DeliDoluyu çok seveceksiniz..." diyerek mizah okurlarını selamlayan DeliDolu 5 sayı yayımlanabildi.
Televizyondaki programlarından tanınan Cenk-Erdem ikilisinin çıkardığı Müebbet Muhabbet dergisi sadece 3 sayı yayımlanırken, Tayyip'siz Mizah dergisi (Deniz Baykal'da yok) sloganıyla çıkan Cici Mizah dergisi de 4. sayısıyla veda etti.
2009 bitmeden veda ettiler

Auschwitz le Srebrenitza arasında Avrupa fikri


Auschwitz’den Srebrenitza’ya uzanan bir tarihin ara sokaklarında gezinen Hollandalı gazeteci Geert Mak, iki Dünya Savaşı, toplama ve esir kampları gibi badirelerden sonra oluşan ‘Avrupa’dan hâlâ umutlu.
ENİS Batur’un, ‘Amerika Büyük Bir Şaka Sevgili Frank, Ama Ona Ne Kadar Gülebiliriz’ kitabının ismini, dev bir mercekle Avrupa’ya yansıtmaya kalkışsak ne olur acaba? Yani, asıl ‘büyük şaka’ Amerika değil de, Avrupa olabilir mi? Bunu, bir coğrafyadan söz ederken değil, bir medeniyet kümesi olarak Avrupa fikrinden söz ederken getiriyoruz hatırımıza üstelik. Bu tür tuhaf düşünceler arasında gezinmemize, tek başına Auschwitz’den Srebrenitza’ya (Srebrenika) uzanan o keskin çizgi yol açmıyor. Sadece bu ikisi bile böyle bir sorgulama için yeterli olurdu elbette ama Geert Mak’ın, “Avrupa’da Yirminci Yüzyıl Boyunca Seyahatler” isimli kitabı bu konuda çarpıcı bilgilerle dolu. Binyılın biteceği günlerde NRC Handelsblad adına Avrupa’nın altını üstüne getiren Hollandalı gazeteci, sadece gördüklerini aktarmakla yetinmiyor, onların neden öyle göründüklerine dair tarihsel bilgilerle, olup biteni gözümüze gözümüze sokuyor. İyi de ediyor doğrusu. Hele şu soru ve buna verdiği cevap, Auschwitz’den Srebrenitza’ya uzanan tarihin kısa bir özeti sanki:“Biz Avrupalıların ortak bir tarihi var mıdır? ‘Elbette’ der herkes ve sıralamaya başlar: Roma İmparatorluğu, Rönesans, Aydınlanma Çağı, 1914, 1945, 1989, Oysa Avrupalıların bireysel tarihi deneyimleri birbirlerinden çok farklıdır: Örneğin Polonyalı yaşlı şoför, hayatında dört kez yeni bir dil öğrenmek zorunda kalmış; dostluk kurduğum Alman karı koca, önce bombardımanları, sonra da Doğu Avrupa’da oradan oraya sürülmeyi yaşamış; ziyaret ettiğim Basklı aile İspanya iç savaşı yüzünden bir Noel akşamı kıyasıya bir kavganın içine düşmüş ve sonra da ömür boyu susmayı yeğlemişti (...) her biri kendi başına birer dünyadır ve üstelik bunların hepsi de Avrupa’dır.”Bugün hepimize ‘muasır medeniyet’ olarak görünen Avrupa’nın tarihini, gezginlerin gözünden izlemek, iki dünya savaşını da, bu savaşlardan sonra yaşananları da diri tutuyor. Auschwitz ile Srebrenitza arasındaki asma köprüde sallanan Avrupa fikrinin hangi badireleri atlattığını görmek açısından da son derece çarpıcı bu. Belki, oraya bakarak bu topraklara çevirebiliriz yüzümüzü. Ve hatta bir miktar çeki-düzen bile verebiliriz zihnimize. Düşünün ki, İspanya’da yaşanan iç savaştan hiç mi hiç söz etmedik üstelik... (Avrupa’da Yirminci Yüzyıl Boyunca Seyahatler, Geert Mak, Çev. Mürset Topçu, Literatür Yayınları)
Pamuk, Atina’da yok satıyorDIŞ Haberler SERVİSİNOBEL ödüllü yazar Orhan Pamuk’un “Masumiyet Müzesi” adlı son eseri Yunancaya çevrildi ve Dünyanın en popüler yazarlarının bile Yunanistan kitap piyasası için kıskanacağı satış rakamlarına ulaştı. Tercümesini Stella Vretu’nun yaptığı “Masumiyet Müzesi” Okeanis Yayınevi tarafından basıldı. Kitap, sadece yedi gün içinde 10 bin adet sattı. “Masumiyet Müzesi” Atina’daki kitapçılarda 26 Euro’ya satılıyor. Yunan gazeteleri de Pamuk’un son kitabından övgü ile bahsettiler. İNGİLİZ Financial Times Gazetesi de Masumiye Müzesi’ni övdü. Ian Irvine imzalı yazıda, “Kitabın sonunda Kemal, Aşk için katlandığı onca ızdıraba rağmen mutlu bir hayat sürdüğünü ilan ediyor. Okuyucu bundan başka bir şey için yalvarabilir ama Pamuk, Kemal’in yüce ve trajik takıntısını sabırla gözlemleyerek, Lolita, Madame Bovary ve Anna Karenina’nın yanına yakışacak değerde bir Romantik aşkı yarattığı esere konu etmiş” denildi.
GÜNÜN AJANDASI
Modern zaman dervişinden davet
Çağdaş dans sanatçısı Ziya Azazi, “11 Dervish” adlı ve uluslararası Sahne sanatları alanında pek çok ödüle layık görülen eseriyle bu akşam Tiyatro Maan performans Sahnesi’nde olacak. Mevlevi dervişlerin dönüşlerini temel alarak oluşturduğu koreografileriyle çağdaş dans sanatına farklı bir yorum getiren Azazi eserinde, geleneksel “sufi dansını” zihinsel ve fiziksel sınırları zorlayıcı yönünü muhafaza ederek kişisel tarihçesi ile örtüşen estetik ve kinetik bir dile dönüştürüyor. Biletler 25-30 TL. Tel: 0212 245 25 06.
Büyük Selçuklu Mirası projesi
CUMHURBAŞKANLIĞININ himayesinde hazırlanan Büyük Selçuklu Mirası Projesi’yle, Türk milletinin kurduğu en önemli devletlerden birisi olan Büyük Selçuklu Devleti’ne ait günümüze ulaşan tüm eserler görsel olarak kayıt altına alınacak. Projenin belgesel yönetmeni ve fotoğraf sanatçısı İbrahim Dıvarcı konuyla ilgili şu bilgileri verdi: “Proje kapsamında Afganistan, Azerbaycan, Ermenistan, Irak, İran, İsrail, Mısır, Özbekistan, Suriye, Türkmenistan, Türkiye ve Yemen ile özerk cumhuriyet olan Nahcıvan’daki Selçuklu Mimari eserlerinin son durumları tespit edilip fotoğrafları ve görüntülerinin çekilecek. Proji, 850 bin dolara malolacak. ? A.A
Avrupa’nın gözde kenti İstanbul
2010’da Avrupa’nın kültür başkenti olacak İstanbul üzerine Almanya’da peşpeşe kitap ve dergiler yayınlanıyor. Türkoloji Profesörü Klaus Kreiser’in “İstanbul” adlı kitabı C.H. Beck yayınevi tarafından piyasaya sürüldü. Kitapta, okuyucuya kentteki 15. yüzyıldan günümüze kadar uzanan kültürel Yaşam üzerine önemli bilgiler ediniyor. 320 sayfadan oluşan kitabın fiyatı 24.90 Euro. Kitabın Türkçe’ye çevrilip çevrilmeyeceği ise henüz bilinmiyor. ? MÜNİH
Atmasyon tiyatro oyunu
Ankara’daki Mavi Sahne’nin oyuncuları bu akşam sizi doğaçlama tiyatro yapmaya davet ediyor. Seyirciden aldıkları konuyla başayıp sonunun nereye varacağını hiç tahmin edemeyeceğiniz bir Oyun sergiliyorlar. Sedat Demirsoy’un yönettiği Tuluatmasyon adlı oyun bu akşam Mavi Sahne’de. Biletler 12-15 TL. Tel: 0312 426 26 29.
Nehar Tüblek başvuruları
ÜNLÜ Karikatür sanatçısı Nehar Tüblek adına Beşiktaş Belediyesi ve Karikatürcüler Derneği’nin birlikte düzenlediği 15. Nehar Tüblek Karikatür Yarışması’nın son katılım tarihi 5 Şubat 2010. “Komşularla sıfır sorun - Uluslararası, toplumlararası, insanlar arası ilişkilerde kalıcı barış için...” konulu yarışmada ödüller, Tüblek’in ölüm yıldönümü olan 6 Mart’ta anma töreniyle verilecek. Birinciye 3 bin, ikinciye 2.500, üçüncüye 1.800, mansiyona (3 adet) 1000, Onur ödülü olarak da 1.500 TL. verilecek.
Auschwitz’le Srebrenitza arasında Avrupa fikri

Saturday, December 19, 2009

Birol Başaran: Bizim darbeye ihtiyacımız yok


ERGENEKON davasında örgüt üyesi olduğu gerekçesi ile tutuklu yargılanan USİAD eski Genel Sekreteri Birol Başaran, CHP’nin bir gün seçimlerde AKP’yi geçeceğine inandığını belirterek, “Kadıköy, Beşiktaş, Bakırköy Türkiye’nin en iyi, en gelişmiş ilçeleri, CHP’nin bu ilçelerde aldığı oy yüzde 70. Çünkü oradaki insanlar okumuş, aydın insanlar. Bütün Türkiye aydınlandığında ben Kadıköy gibi İzmir gibi olacağını düşünüyorum. Onun için darbeye falan ihtiyacımız yok. Diyelim ki ben o gün Darbe istedim. Bununla halkı isyana teşvik etmiyorum. Darbe istiyorum. Darbe istemek iyi birşey değil. TSK herhangi bir kişinin ‘darbe istiyorum’ demesiyle darbe yapmaz. Türkiye de ‘muz cumhuriyeti’ değil. Türkiye’de terör 25 yıldır var. Ne bombalamalar yapıldı. Türkiye’de darbe mi oldu? TSK iki adam öldü diye darbe mi yapıyor? Yapmaz” dedi.
Birol Başaran, ADD tarafından 8 Şubat 2008’de düzenlenen ‘Hukuk ve Siyaset Okulu’ konulu paneline ilişkin sorulara yanıt verdi. Birol Başaran’a sorulan bazı sorular ve yanıtları ise şöyle:
Savcı Nihat Taşkın: "ADD içerisinde örgütsel faaliyetlerinize devam ettiğiniz, şubelerinin istihbarat çalışması yaparak genel merkeze göndediği iddia ediliyor"
Birol Başaran: "Bu iddia tamamen hayali. Çünkü 2005’de ADD’den ayrıldım ve bir daha hiçbir şubesinin kapısından içeri girmedim. ADD’de bir takım kişiler hakkında bilgiler toplanıyor, sonra genel merkeze gönderiliyor şeklindeki iddialar da paranoyakça yaklaşımlar. Herhangi birinini paranoyakça yazısı ADD’yi terör örgütü haline getiriyor ki ADD ile herhangi bir bağım kalmamasına rağmen bunu kesinlikle reddediyorum."
Üye hakim Hasan Hüseyin Özese: " ‘TSK’nın memurlaşması beni üzüyor’ sözü ne anlama geliyor?"
Birol Başaran: "Subayların çok iyi bir eğitimden geçtiğini düşünüyorum. Dünyanın en iyi eğitimini subaylara veriyoruz, yetiştiriyoruz. Bu kadar iyi yetiştirdiğimiz subayları iyi kullanmadığımızı düşünüyorum. Mesela bir tapu memuru Cizre’ye gittiği zaman orada yapabileceği fazla birşey yok. Ama bir albay gittiği zaman kavga eden iki aşiret liderini barıştırabiliyor. Bir askerin gittiği yerdeki mülki amire de yardım etmesi gerektiğini düşünüyorum"
Mahkeme başkanı Köksal Şengün: "500’ün üzerinde şubesi olan bir derneğin Kadıköy gibi büyük bir şubesinin sorumlususunuz. Sık sık da paneller düzenliyorsunuz. Bu panelleri kim yapar, kim düzenler?"
Birol Başaran: "Yönetim kurulu toplanır, karar verir. O paneller aylık paketler halinde düzenlenir"
Mahkeme başkanı Köksal Şengün: "Bunlar deftelerinize geçer mi?"
Birol Başaran: "Faaliyet raporlarına yazılır"
Mahkeme başkanı Köksal Şengün: "Toplanıyorsunuz elli kişi, yetmiş kişi. Katılan konuşmacıların kayıtlarını ve panellerin görüntü kayıtlarını neden tutmuyorsuzun? Kayıt tutmamanız panellere önem vermediğinizi gösterir. Orada çok fikirler çıkar, kitap yapsanız, kaset yapsanız daha çok kişiye ulaştırsanız olmaz mı. Toplanıp orada oturup konuşuyorsunuz, bunun topluma katkısı ne? Derneğin amacı ne?”
Birol Başaran: "Bu tür eleştirileri sık sık alıyorduk”
Mahkeme başkanı Köksal Şengün: "Bir kayıt olsa daha iyi değil miydi? O zaman şahsın konuşması onu bağlayacak. Davet ettiğiniz şahıs çok ağır konuşmalar yaptı, suç unsuru... O konuşmanın kaydını alsanız savunması daha kolay olmaz mı? Bak gizli kayıt yapıldığı iddia ediliyor. Madem kayıt altına almıyorsunuz bu panellerin topluma faydası ne?"
Birol Başaran: "Bu paneller 2003-2005 yıllara arasında yapılmıştı. Şu an yapsam tabiki kaydeder internete bile koyardım"
Çapraz sorgusunun ardından mahkeme başkanı Köksal Şengün’ün "Söyleyecek başka bir şeyin var mı?" diye sorması üzerine Birol Başaran da "Şener Eruygur ile ilgili bir algılama problemi olduğuna inanıyorum. Emekli olduktan sonra ADD’de darbe çalışmalarına devam ettiği şeklinde bir algılama problemi oldu. Şener Eruygur’un Cumhuriyet mitinglerinde bir sürü konuşması var. Bunlar ortada yok. Yazdığı yüzlerce yazı var. Darbeyi çağrıştıracak bir tane konuşması yok. Şener beye her zaman ‘ordu uyuyor mu?’ derlerdi. O da ‘siz orduyu karıştırmayın ordu orada kendi işini yapıyor. Siz ne yapacaksanız burada sivil toplum olarak yapın’ derdi" diye konuştu.
Birol Başaran’ın çapraz sorgusunun ardından avukatlarının savunmasına geçildi.

Birol Başaran: Bizim darbeye ihtiyacımız yok

Şalk Öcalan lı kapağı değiştirecek


ANKARA DGM emekli Savcısı Talat Şalk, ‘İmralı’da Öcalan’a Soruldu’ adlı kitabının kapağında bölücübaşının fotoğrafının yer almasının satışını olumsuz etkilediğini söyledi. Şalk, “Halkımız, buna çok büyük tepki gösterip, ‘Bu kitabı evime götürmem’ diyor. Bu konu Kayseri ve Keşan’da da gündeme geldi. Kitaptaki fotoğrafa tepki gösteriliyor. İkinci baskıda kapak fotoğrafı değişecek” dedi. Hükümetin açılımını da değerlendiren Talat Şalk, bu çalışmanın ne olduğunun ve bu süreçte neler yaşanacağının bilinmediğine işaret ederek, inisiyatifin PKK’nın eline geçtiğine dikkat çekti.

Çetebaşı Abdullah Öcalan’ın yargılanmasında DGM Savcısı, ‘Beyaz Enerji Davası’nda ise Ankara 1 No’lu DGM Savcısı olarak görev yapan ve ‘İmralı’da Öcalan’a Soruldu’ adlı kitap yazan Keşanlı Talat Şalk, PKK, Öcalan, Beyaz Enerji Davası, açılım süreci ve Ergenekon Davası hakkındaki görüşlerini gazetecilerle paylaştı.

ÖCALAN'IN FOTOĞRAFI KİTAP SATIŞINI OLUMSUZ ETKİLEDİ Bir yıl önce Nisan ayında satışa sunulan, ‘İmralı’da Öcalan’a Soruldu’ adlı kitabı bulunan Talat Şalk, kitabında, cumhuriyet savcısı olarak görev yaptığı Güneydoğu’da, ayrılıkçı terör örgütünün kuruluş sürecini ve bazı eylemlerini ve Kenya’dan Türkiye’ye getirilen Abdullah Öcalan’ı İmralı’da sorguladığı süreçteki anılarını yazdığını söyledi. Şalk, şunları söyledi: “Kitabın satışını engelleyen bir faktör, üzerinde Abdullah Öcalan’ın fotoğrafının bulunması. Halkımız, buna çok büyük tepki gösterip, ‘Bu kitabı evime götürmem’ diyor. Bu konu Kayseri ve Keşan’da da gündeme geldi. Kitaptaki fotoğrafa tepki gösteriliyor. İkinci baskıda kapak fotoğrafı değişecek. Ben, böyle bir tepki geleceğine hiç ihtimal vermemiştim. Bu bir araştırma kitabı değil, bir anı kitabı. PKK hakkında elde edilen bilgileri bu kitapta değerlendirdim. Kitabı okuyan, PKK hakkında fikir edinir.”

YOLSUZLUKLARA ÖNEMLİ CEZALAR VERİLİYOR Daha sonra, başta ‘Beyaz Enerji Davası’ olmak üzere, büyük yolsuzluklara değinen Talat Şalk, yolsuzluklara önemli cezaların verildiğini kaydetti. Türkiye’de bu tür yolsuzlukların önünün alınamadığını kaydeden Şalk, “Mahkemelerin önüne her gün bir yolsuzluk dosyası geliyor. Dünyanın her ülkesinde bu tür yolsuzluk olayları var ama bizde biraz daha fazla olmasının sebebi, Türkiye’nin tam olarak kendini bulamaması, denetimsizlik ve kanunlardaki boşluklar. Yolsuzluk yapanlara epey etkili cezalar veriliyor. Önemli olan da yolsuzlukların cezasız kalmaması. Onun için mahkeme dosyalarının çok iyi hazırlanması lazım. Türkiye’nin sisteminde bazı noksanlıklar var herhalde. Ama bütün bürokratları hızsız olarak görmemek lazım. Bunların içerisinde çok temiz insanlar var” diye konuştu.

‘Beyaz Enerji’de bilirkişi olarak görevlendirdiği kişilerin, TEAŞ'dan (Türkiye Elektrik Dağıtım A.Ş.) olduğunu ve ilk açtığı davada ağır cezalar verdiğini hatırlatan Talat Şalk, “Sadece çete iddiasını kabul etmedi. Sonra dava Yargıtay’a gitti. Yargıtay, yeniden bilirkişi bulunmasını istedi. Oysa ben o bilirkişileri zor bulmuştum. Kimse, korkudan bilirkişi olmak istemiyordu” dedi.

ÖCALAN, KENDİSİNİ MAHKUM ETTİRECEK İFADESİNİ AÇIK AÇIK VERDİ Abdullah Öcalan’ın, yargılanma sürecindeki ifadesine de değinen Talat Şalk, bu konuda zorlanmadıklarını belirterek, “Abdullah Öcalan’ın bize anlattıklarının hepsi doğruydu. Anlatmadığı, kendine sakladığı şeyler de olabilir. Fakat anlatılanlar doğruydu. Zaten, bize onu mahkum edecek ifadesi lazımdı. O ifadesini bize kendisi açık açık verdi” dedi.

Şalk, sözlerini şöyle sürdürdü: “Biz, sorgulama sırasında kendimizi tanıtarak, ‘Sen, Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerinde müstakil bir devlet kurmak istiyorsun. Bunun için bir örgüt kurdun ve eylemler yaptın. Bunları kabul ediyor musun?’ şeklinde soru sorduk. Kendisi de ‘Evet, örgütü ben kurdum. Eylem emirlerini de ben verdim. Başlangıçta, Kürt Devleti kurma gibi bir düşüncemiz de vardı’ dedi. Bu itiraflar, zaten onun mahkum olması için yeterli. Bu nedenden dolayı AİHM (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi)’de yeniden yargılanmasına gerek görülmedi. Onlar da Öcalan’ın, itiraflarına itibar etti.”

ERGENEKON DAVASI Son yıllarda ortaya çıkan ve kamuoyunda ‘Ergenekon Davası’ olarak bilinen gelişmelerle ilgili olarak ise Talat Şalk, şunları söyledi: “Ergenekon Davası dosyasının tamamını bilmeme imkan yok. 5 - 6 bin sayfalık iddianameleri incelemedim. Şu anda meslekte de çalışmıyorum. Sadece basından ya da internetten takip ediyorum. Uzun yıllardan beri savcılık yaptım. Biz de iletişim yoluyla delil topladık. Buna yönelik çalışmalar sonucunda, bu konu Ceza Hukuku’na girerek, yasal zemine oturdu. Ama biz dosyaya sadece, suçla ilgili delilleri koyardık. Şimdiki Ergenokon dosyalarında ise özel konuşmalar da yer alıyor. İnsanların Aşk hayatına dair konuşmalar da dosyalarda yer almış. Yok böyle bir şey. Bunlar bir hukukçuya yakışmaz. Şimdi Ergenekon diye bir örgüt var mı? Birkaç suçlu varsa bile, bu hengamede onlar da kurtulur. Kesin olarak, ‘var’ diyemem”

PKK’YI DA ERGENEKON’A BAĞLAMAK İSTİYORLAR Sözlerine, ‘33 Erin Şehit Edilmesi’ olayının incelemeye alındığını belirterek devam eden Talat Şalk, PKK’nın da Ergenekon Davası’na bağlanmak istendiğinin altını çizdi. Şalk, “PKK, Türkiye’yi 30 yıldan beri uğraştıran bir örgüt. Şimdi hangi akla ve mantığa dayanarak, PKK’yı Ergenekon’a bağlamak istiyorlar? PKK’yı Ergenekon kurdu diyebiliyorlar. Şemdin Sakık ile Abdullah Öcalan arasında görüş ayrılığı da olamaz. Çünkü Sakık, bize verdiği ifadesinde, ‘Ben bunu Öcalan’ın talimatıyla yaptım’ diyor. El insaf demek lazım” diye konuştu.

ÖCALAN SERBEST KALAMAZ Öcalan’ın serbest bırakılacağına dair söylentiler olduğunu da vurgulayan Talat Şalk, terörist başının serbest bırakılmasına ihtimal vermediğini söyledi. Şalk, “Hiç kimse halkın karşısına böyle bir iş için çıkamaz. Öcalan da, orada ölür gider. Yeniden yargılanması da söz konusu olmaz. Ayrıca hiçbir mahkeme de onun yeniden yargılanmasını kabul etmez” dedi.

İNİSİYATİF PKK’YA GEÇTİ Ülkeyi yönetenlerin, ne PKK’yı, ne de Öcalan’ı tanıdığını belirten Şalk, ortaya konulan ‘açılım’ın ne olduğunun da bilinmediğini kaydetti. Talat Şalk, açılımın ne olduğunu ve bu süreçte neler yaşanacağını siz bilinip bilinmediğini sorarak, “Hiç kimse bilmiyor. Ama Kürt tarafının talepleri var ve bu talepleri kabul edilsin diye, bir sürü eylem yapıyorlar. Başta Habur girişinde hata yapıldı. İnisiyatif PKK’nın eline geçti. Seyyar mahkemelerin orada kurulması yanlıştı. Ayrıca itirafları düzenleyen madde kapsamına da girmiyordu. Çünkü bu düzenleme; ‘PKK’lıydım. Pişman oldum. Örgütten ayrıldım. Örgüt hakkında bilgi vereceğim.’ diyenlere af getiriyordu. Ama gelenler, Apo’nun talimatıyla geldiklerini açık açık söylediler. Buna rağmen ilgili af maddesi kapsamına sokuldular. Bunu hiçbir hukukçu kabul etmez” dedi.

DEVLETİN KURUCU UNSURU TÜRKLER Türkler’in, 1071 yılındaki Malazgirt Zaferi’yle Anadolu’ya geçtiklerini belirten Şalk, bugünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin ana unsurunun da Türkler olduğunun altını çizdi. Talat Şalk, “Ben neticede devletimizin bölüneceğine inanmıyorum. Ancak PKK da halen ciddi bir tehlike. Birçok devlet PKK’yı destekliyor. ABD ve Yunanistan, hatta Suriye Örneğin, Mesut Barzani’ye kesinlikle güvenemezsin. Ancak bu kötü günler de geçecek. PKK’nın bir B planı var mı bilmiyorum ama bütün beyinleri Apo. O, ölürse, mutlaka bir başkasını bulurlar ama şu ana kadar kendileri için en önemli kişi bu” diye konuştu.

Her devletin kendi ana dilini yerleştirmek için çalıştığını ifade eden Şalk, TRT 6 kanalının kürtçe yayın yapmasını da doğru bulmadığını söyledi. Talat Şalk, sözlerini, “Kemal Sunal’ın filmlerini izleyebilmek için Türkçe öğrenen Kürt kadınlar, şimdi Kürtçe yayınlanan bir kanal varken, Türkçe öğrenmek için girişimde bile bulunmaz” diye tamamladı.

Şalk Öcalan'lı kapağı değiştirecek

Thursday, December 10, 2009

Sinema ve tarih buluştu


Türkiye Sinema ve Audiovisuel Kültür Vakfı'nın (TÜRSAK) bu yıl Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Metro Group desteğinde “Avrupa Kültürleri İstanbul Buluşması” temasıyla düzenlediği 12. İstanbul Uluslararası Sinema Tarih Buluşması törenle açıldı.
FİLM GÖSTERİMLERİYLE İLGİLİ AYRINTILI BİLGİ İÇİN TIKLAYIN
Cemal Reşit Rey konser Salonu'nda, oyuncu Ceyda Düvenci'nin sunduğu tören, Yönetmen Eytan İpeker'in ünlü piyanist İdil Biret'in Müzik serüvenini konu alan ve henüz tamamlanmamış olan “İdil Biret: Piyanodaki Mucize Parmaklar” adlı belgeselinin tanıtımıyla başladı.
Etkinlikte Biret, Franz Liszt tarafından piyanoya uyarlanan Richard Wagner'in “Tannhauser” Operası Uvertürü'nü seslendirdi.
Törende konuşan TÜRSAK Başkanı Engin Yiğitgil, karanlığın karşısında bireysel aklı rehber edinmenin tarih boyunca toplumsal bir “büyük düzene başkaldırı” olarak etiketlendiğini ve bu cesareti gösterebilenlerin yalnızlıkla cezalandırıldığını söyledi.
Sivil toplum kuruluşlarının bugün yalnızlığa cesaret edenlerin kültüre kazandırdıklarının korunması ve toplumun geneliyle paylaşılması noktasında tarihte pek az örgütlülüğe nasip olmuş bir gücü elinde bulundurduklarını ifade eden Yiğitgil, şöyle konuştu:
“Kültürün cesaret, emek ve erdemle ışıldayan meyvelerinin korunması, artık herkesten önce toplumun dönüştürücü güçlerinden biri olarak kutsanan sivil toplum kuruluşlarına düşmektedir. Sivil toplum kuruluşlarının da en az, sahip çıktıkları kültürün yaratıcıları kadar bağımsız ve patronsuz olmaları gerektiği bir gerçektir.
Toplum vicdanının sorumluluğunu taşıyan örnek sivil toplum örgütlerinden biri olma onuruna sahip TÜRSAK'ın yıllık etkinlikler programında çok özel bir yere sahip olan İstanbul Uluslararası Sinema Tarih Buluşması bu yıl 12. yaşını kutluyor. Sinema-Tarih, her yıl olduğu gibi bu yıl da onur ödüllerini yalnızlıktan ve karanlıkta yürümekten korkmayan öncü sanatçı, Bilim adamı ve düşünürlere sunuyor, Film programında da aynı inançla üretilmiş eserlere yer veriyor.”

ONUR ÖDÜLLERİ

Yiğitgil'in, festivale destek veren kurum ve kuruluşlara teşekkür ettiği konuşmasının ardından bu yılki “Işık Saçan Apollon” Onur Ödülleri de sahiplerine verildi.
İlk yazısını yayınladığı 1946 yılından bu yana türlü dillerde 15 kadar kitap ve 500'den fazla Bilimsel makale sahibi olan 86 yaşındaki Bizans sanatı uzmanı Prof. Dr. Semavi Eyice'ye ödülünü, tarihçi Prof. Dr. İlber Ortaylı verdi.
Bugün doğum günü olduğunu söyleyen Eyice, inceleme alanının Bizans ve Osmanlı sanatı olduğunu, Anadolu'da ve Osmanlı'nın yitirdiği topraklardaki eserleri incelediğini ve tanıtmaya çalıştığını belirterek, ortaokul 2. sınıfta bu işe başladığını ve büyük bir aşkla mesleğini seçip sürdürdüğünü anlattı.
Ödülün kendisini çok mutlu ettiğini ifade eden Eyice, “Bu benim için umulmayan bir şeref payesi, bir ilim adamı için de en büyük kazanç ve mutluluktur” dedi.
Törende Festival kapsamında “Perdenin Karanlık Yüzü” başlığı altında filmleri gösterilecek, “Kıskanmak”, “Kader” ve “Masumiyet” filmlerinin yönetmeni Zeki Demirkubuz'a da sinemaya katkılarından dolayı onur ödülü verildi.
TÜRSAK Yönetim Kurulu Üyesi yönetmen Fehmi Yaşar'dan ödülünü alan Demirkubuz, 15 yıl önce ilk kez CRR sahnesi'nde kendisine bir ödül sunulduğunu, ancak ödülü kabul etmediğini belirterek, “Ödüllendirilmek iyi birşeymiş. Bu bahaneyle o gün zor durumda bıraktığım insanlardan da özür dilemiş oldum” diye konuştu.
O durumun kendisini bir “öteki” yaptığını ve o günden sonra insanların ona kuşkulu baktıklarını anlatan Demirkubuz, “O kuşku sayesinde ben daha tedirgin, daha kızgın bir adam oldum ve inatla yapmaya çalıştığım bu 8 filmi çevreme hiç bakmadan, 'sinemada neler oluyor, ne yapılmalı?' gibi düşüncelere girmeden, sadece geceleri yazarak, gündüzleri çekerek yapmaya çalıştım. Bana bugüne kadar destek olan herkese teşekkür ediyorum” dedi.
Türkiye ve Avrupa'nın ortak miras ekseninde yalnızca Türkiye'nin değil Dünyanın en iyi piyanistlerinden biri olarak kabul edilen İdil Biret'e de onur ödülünü Yiğitgil ve Kültür ve Turizm Bakanlığı Telif Hakları ve Sinema Genel Müdürü Abdurrahman Çelik sundu.
Ödülü alan Biret, çok eskiden beri sinemanın çok sevdiği bir sanat dalı olduğunu, tüm filmleri ve sinema yazılarını izlediğini söyledi.
Biret, “Sinemanın benim için çok özel yeri vardır. Bu yüzden TÜRSAK'ın bana bahşettiği bu ödülü almaktan ve bu geceyi sizlerle paylaşmaktan özel bir mutluluk duyuyorum” diye konuştu.
Tören, yönetmen Mira Nair'in “Amelia” adlı filminin gösterimiyle son buldu.
Sinema ve tarih buluştu

Wednesday, December 9, 2009

İstanbul’u yazanların İstanbul hatırası


Sefa KAPLANKENTLER, biraz da edebiyatçılarıyla anılır aslında. Dublin denilince akla James Joyce’un, Prag denilince Franz Kafka’nın gelmesi bunun somut bir göstergesidir. St. Petersburg Dostoyevski ile anlamlıdır elbette, Kahire Necip Mahfuz’la bir kez daha dahil olmuştur dünya gündemine. Paris, Baudelaire’in mısralarında soluklanmaktadır uzunca bir süredir. Lizbon, Jose Saramago ile yürümüştür dünya sahnesine. New York, Paul Auster’ın kentidir sanki.Peki ya İstanbul? Dünyanın en eski kentlerinden biri olan İstanbul’u hangi edebiyatçı ile birlikte anabiliriz? Ayasofya’ya methiye yazan Bizanslı Şair Paulus Silentiarius olabilir mi mesela? Yahut, İstanbul’un bir taşına koca İran ülkesini feda eden şenşakrak Osmanlı şairi Nedim? Yahya Kemal mi Nâzım mı‘Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul, Görmedim gezmediğim sevmediğim hiçbir yer’ diyen Yahya Kemal zaten İstanbul şairi olarak bilinir. Öyle ise ‘Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı’nda, Ne sen bunun farkındasın ne de polis farkında’ diyerek en içli hasret şiirlerini yazan Nâzım Hikmet’i ne yapacağız o zaman? Yahut, Orhan Pamuk’u ve onun olağanüstü tatlar taşıyan ‘İstanbul’ kitabını nereye koyacağız? Sait Faik, Ahmet Hamdi Tanpınar, Asaf Halet Çelebi, Necip Fazıl, Orhan Veli? İstanbul, unuttuklarımızla birlikte bütün bu isimlerin toplamından ibarettir elbette. Edipler toplandıİşte İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A.Ş.’nin Yusuf Çağlar’ın editörlüğünde hazırladığı ‘Bir Fotoğrafın Aynasında İstanbul’un Meşhur Edebiyatçıları’ isimli kitap bu meseleyi bir kez daha düşünmemizi sağlıyor. Kitabın kapağında yer alan fotoğraf ve bu fotoğrafın hikâyesi, biraz da mevcut Edebiyat ortamına bakarak hüzünlenmemize yol açıyor. ‘Nereden nereye’ diyerek nostaljinin ara sokaklarında gezinmenin anlamı yok elbette ama Sanayi-i Nefise’nin Edebiyat Şubesi için Alay Köşkü’nde bir araya gelen edebiyatçıların fotoğrafı, bugün herhangi bir fotoğrafta bile bir araya gelemeyen edebiyatçılara yönelik bir sitem sanki.
TİYATROHizmetçiler ölüm planı yapıyorİstanbul Şehir Tiyatroları’nın sahnelediği Hizmetçiler adlı Oyun 6 Aralık’a kadar Üsküdar Kerem Yılmazer Sahnesi’nde. Jean Genet’nin yazdığı oyun, Claire ile Solange adlı iki kız kardeşin, hanımlarını öldürme planlarını, o evde yokken kurdukları düşsel dünyanın içinde oynadıkları oyunlarla gerçekleştirmeye çalışmalarını anlatıyor.EDEBİYATMacar yazarlar Kütahya’daGoethe Enstitüsü’nün “Kültür Köprüleri” programı çerçevesinde Türkiye’nin 24 kentini ve 8 Avrupa ülkesini kapsayan “Avrupa Edebiyatı Türkiye’de Türk Edebiyatı Avrupa’da” adlı kültür projesi, bugün Kütahya’da. Fotoğraf ve kitaplarıyla birçok burs kazanan ödüllü yazar Attila Bartis “Sessizlik” adı ile Türkçeleştirilen romanından; 2002’de yayınlanan “A pusztitas könyve” adlı romanıyla ödül alan György Dragoman ise“Beyaz Şah” adlı 15 dile çevrilmiş romanından bölümler okuyarak gençlerle Kütahya Dumlupınar Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi Konferans Salonu’nda söyleşiler gerçekleştirecekler.SÖYLEŞİYüksel Arslan sergisinde RimbaudYüksel Arslan’ın ilk retrospektif sergisi eylülde İstanbul Bilgi Üniversitesi kampusunde yer alan Santralistanbul’da açılmıştı. Arslan’ın, dünyadaki ve Türkiye’deki koleksiyonlardan derlenen 500’ün üstünde eseri 21 Mart’a kadar yine burada görülebilecek. 1961’den beri Paris’te yaşayan sanatçının sanatını ve düşünce dünyasını, sanatçının etkilendiği kaynakların izini sürerek izleyiciye göstermeyi amaçlayan Sergi kapsamında düzenlenen “Tanıklıklar” başlıklı panelde bu çarşamba Hasan Anamur, “Rimbaud” üzerine konuşacak. Tel: 0212 311 73 46.KONSERŞükrü Tunar’dan yeni yorumlarÜlkemizin sayılı klarinet virtüözlerinden Serkan Çağrı, Türk sanat müziği sanatçısı Şükrü Tunar’ın eserlerini içeren yeni albümünün tanıtım konserini bu akşam İstanbul Ghetto’da yapıyor. Sony Müzik etiketiyle çıkan iki CD’lik albümün ilk bölümünde Şükrü Tunar’ın eserlerinin Ata Demirer, Ziynet Sali, Ercan Saatçi, Hayko Cepkin ve Sıla gibi isimlerin eşlik ettiği şarkılar yer alırken, ikinci CD ise Serkan Çağrı’nın ünlü bestekarın eserlerine yaptığı yorumlardan oluşuyor. Biletler 18-23 TL, Biletix’te. ANMANecipoğlu için çalacaklarMayıs ayında 4’üncü Rio Arp Festivali’nden dönerken Atlas Okyanusu’na düşen uçakta kaybettiğimiz arp sanatçısı Ceren Necipoğlu’nu anma konseri bu akşam saat 19.30’da İstanbul Boğaziçi Üniversitesi Albert Long Hall’de. Konserde yakın arkadaşları Şirin Pancaroğlu ve Fransız sanatçı Isabelle Perrin, onun sevdiği yapıtlardan oluşan rengarenk bir Program sunacaklar. Başvuru: 0212 359 66 48.SERGİKomşu günüSabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi (SSM), her sergi döneminde gerçekleştirdiği geleneksel Komşu Günü etkinliği kapsamında, bugün 10.00-22.00 saatleri arasında, yine Emirganlıları ağırlayacak. Komşu Günü’nde, 28 Şubat’a kadar devam edecek “Osmanlı Döneminde Venedik ve İstanbul; Nam-ı Diğer Aşk” sergisi ve Müze ücretsiz gezilebilecek. Emirganlılar, ikametgâhlarını gösteren bir belgeyle muhtarlıktan davetiye alarak, İstanbul ve Venedik aşkına tanıklık etmek için Komşu Günü’ne katılabilecek.
İstanbul’u yazanların İstanbul hatırası

2009’un en iyi 10 yerli romanı

EN İYİ 101- Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi - Ayfer Tunç2- Çöplüğün Generali - Oya Baydar3- Yüzünde Bir Yer - Sema Kaygusuz4- Fay Kırığı - Mehmet Eroğlu5- Eflatun Koza - Cahide Birgül 6- Dünyanın Uğultusu - Behçet Çelik7- Yorgun Sevda - İrfan Yalçın8- Sonradan Yaşamak - Önay Sözer9- Aşk - Elif Şafak10- Gizli Aşk Bu - Özen YulaBİR DELİLER EVİNİN YALAN YANLIŞ ANLATILAN KISA TARİHİZamansız Türkiye panoramasıCan Yayınları’ndan çıkan “Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi”, mekân ve zaman sınırı tanımayan, bir ucu 19. yüzyıla, bir ucu günümüze dayanan yazınsal bir Türkiye panoraması. Şaşırtıcı bir öykünün bittiğinin sanıldığı yerde, okuru olmadık bir öyküyle yeniden afallatan bir “insan manzaraları” kitabı da denebilir. Belki de bu sebepten jüri üyelerimizin yedisi de onu seçti. Karadeniz’in küçük bir kentinde denize sırtını dönmüş bir akıl hastanesinden yola çıkılarak farklı kişilerin Yaşam zincirinden oluşan bir roman. ÇÖPLÜĞÜN GENERALİKaranlık ve gerilimliKaranlık, gerilimli ve biraz kötümser. Ne karakterlerin isimleri var, ne de yerlerin. Bir felaket atlatılmış, sonrasında da 3 Maymun virüsü yüzünden belleğini yitirmiş, geçmişinden bihaber bir toplumun kahramanları var Oya Baydar’ın kitabında. İlerleyen bölümlerinde felaketten önce olan bütün olayları, Türkiye olarak son bir kaç yıldır yaşadığın-mızı fark edeceksiniz: Büyük bir dava, kuyulardan çıkan cesetler, cephanelikler... gibi. Zaten Baydar da şöyle diyor: “Ergenekon davası sürecinde olan olaylardan etkilendim ve bu romanı kurguladım.” Can Yayınları’ndan çıkan kitabın tek korkutucu yanıysa romandaki ülkenin haritadan silinmiş olması.YÜZÜNDE BİR YERBabaannesinden esinlendiGenç kuşağın önde gelen isimlerinden Sema Kaygusuz’un Yüzünde Bir Yer adlı kitabı Doğan Kitap’tan yayınlandı. Susmanın aslında ne kadar çok şey ifade ettiğinin kanıtlandığı bir Roman bu. Babannesinin Dersim’den Samsun’a göçüşünün hikâyesini yıllarca dile getirmemesinin, suskunluğununun ardına gizlediği sırrın ne olduğunu merak etmesiyle atılmış romanın temelleri. Ve ortaya kendi deyimiyle “Yeryüzünde kendi toprağından sürülmüş, çocukları zorla ellerinden alınmış, katledilmiş insanların ortak utancı ve suskunluğu”nu dillendirdiği romanı çıkmış.FAY KIRIĞI IÜçlemenin ilkiAgora Kitaplığı’ndan çıkan Mermet Eroğlu’nun “Fay Kırığı I” adlı romanı, bir üçlemenin ilki: “Mehmet”, “Emine” ve “Rojin”. Kitapta ayrı dünyalara ait insanlarla, 25 yıldır süren savaşın bir dönemi, ülkemizin-Laik-Müslüman, Türk-Kürt çatlağı eksenindeki- son 15 yıllık bölünüşü anlatılıyor. “Mehmet”, bir anlamda giriş romanı; 2005-2006 arasındaki olaylara yoğunlaşıyor. “Emine” de 2006-2008 anlatılacak ve olaylar yine İstanbul eksenli olacak. “Rojin” 1993-1994 arasında Hakkâri’de, Şemdinli’de geçecek. EFLATUN KOZAUçurumlarınıza baktıracakEverest Yayınları’ndan çıkan kitapta genç bir kadın gazeteciliğe başlar. İlk dosyası ise sakin hayatını altüst eder. Yıllardır izleri bulunamayan iki kadının dosyası üzerinde gördüğü eflatuna dönüşmüş mürekkep lekesinin peşinden çıkacağı yolculuk onu, eflatun kadınların gizemli dünyasına sürükleyecektir. Duygusal gerilimlerin güçlü anlatıcısı Cahide Birgül, Eflatun Koza’da bir kez daha okuru kendi uçurumlarına bakmaya zorluyor. DÜNYANIN UĞULTUSUHayata karşı savaşKanat Kitap’tan yayınlanan Dünyanın Uğultusu, bir aşk hikâyesi. “Gün Ortasında Arzu” ile 2008 Sait Faik Hikâye Armağanı’nı kazanan Behçet Çelik, bu ilk romanında huzursuz bir dünyayı resmediyor. Yalın anlatımın dikkat çektiği kitapta kapitalizmle yaşamak zorunda kalan insanların nasıl direnmeye çalıştıklarını görüyoruz. Taşra ile şehir arasında kalmış olan Ahmet’in aynı zamanda iki kadın arasındaki hayatını ve hayata karşı savaşını okuyoruz. YORGUN SEVDAEdebiyat ödüllüBol ödüllü yazar İrfan Yalçın’ın uzun bir aradan sonra yayınlanan bir kitabı Can Yayınları’ndan çıktı. İnsanlardan, arkadaşlarından ve hayattan umudunu kesmiş bir genç kadının bir lunaparkta çalışmaya başlamasıyla değişen, yenilenen ruhunu anlatıyor. Yalçın, bu eseriyle de Türk edebiyatının önemli isimlerinden Cevdet Kudret adına verilen “Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü”nü aldı. SONRADAN YAŞAMAKProfesörden tuhaf olaylarFelsefe profesörü Önay Sözer’in yeni romanı Sonradan Yaşamak, Yapı Kredi Yayınları’ndan çıktı. Kitapta geçmişte kaldığı sanılan bir dramının sonradan ama ilk kezmiş gibi yaşanmasına neden olan tuhaf olaylar silsilesi anlatılıyor. Nazire, hem tanınmış Ressam Zefir’e Canlı modellik yapar, hem de hayatıyla bir yazara konu olur. Beyoğlu’nda nostaljik bir otelde bu üç kişi arasında başlayan garip hikâye, okuyucunun hiç tahmin etmediği bir şekilde sonlanıyor.AŞKErkeklere siyah kapakElif Şafak’ın mart başında çıkan son romanı “Aşk” kısa sürede en çok okunanlar arasındaki yerini almıştı. Yazar, önceki romanlarında olduğu gibi yine toplumsal kuralların ve geleneklerin kıskaca aldığı insana yoğunlaşıyor. Mevlana ve Şems’in ilahi aşkından yola çıkarak dünyevi bir aşkı anlatan Elif Şafak, “Bizler aşkı unuttuk belki ama yüreğimizde derinde bir yerde o özlem hep var. Aslında hiç vazgeçmedik aşktan. Hep arayış halindeyiz” diyor. kitap ilk çıktığında pembe kapaklıydı ama birkaç ay sonra siyah kapaklısı da yayınlandı. Kimse resmi bir açıklama yapmadı ama herkes bunun sebebini erkeklerin pembe kitap taşımak istememesine bağlıyor. GİZLİ AŞK BUTürk filmi gibi romanEverest Yayınları’ndan çıkan kitap aslında 12 sayfalık bir Film hikâyesi olarak yazılmıştı. Bir buçuk yıl sonra Özen Yula onu roman haline getirdi. Müjde, Şener, Özgü, Ayşenil, Hümeyra, Suzan... Türk sinemasının duayenleri bu kitabın karakterlerine isim veriyor. Adları hayatları ile örtüşmese de ister istemez okur zihninde bu romanı onlarla resmediyor.
2009’un en iyi 10 yerli romanı

Tuesday, December 8, 2009

Bu kadın El Kaide’nin ‘Mata Hari’si mi?


Afia Sıddıki, 3 çocuk annesi bir Bilim kadını, nörolog. Bugünlerde New York’ta cinayet suçundan yargılanıyor. Mahkemede hakkında ileri sürülen iddialar, ortaya konan suçlamalar Sıddıki’nin filmlere konu olacak sıradışı geçmişini gözler önüne seriyor. El Kaide bağlantılı bir terörist olduğu belirtilen genç kadının Kayıp mazisi pek çok sırla dolu.
Sıddıki’nin sis perdesi arkasındaki hayatı 18 ay önce 2 FBI ajanı ile 2 subayın Afganistan’ın Gazne kentine uçmasıyla su yüzüne çıkmaya başladı. Amerikalı ekip, Gazne’ye sıradışı bir tutukluyu, yanında 11 yaşında bir erkek çocuk bulunan burkalı bir kadını sorgulayacaktı. Afgan polisi, esrarengiz ikilinin intihar bombacısı olduğunu söylüyordu. Amerikalıları ilgilendiren ise kadın tutukluda bulunan birtakım kâğıtlardı. Dokümanların, aralarında özgürlük anıtının da bulunduğu ABD’deki bazı hedeflere yönelik kimyasal silahların kullanılacağı, büyük kıyım yaratacak saldırı notları olduğu düşünülüyordu.

Amerikalıları öldüreceğim!
Ekip, sorgu odasına girince büyük sarı bir perdenin arkasında bekleyen Sıddıki ile karşılaştı. Subaylardan biri tüfeğini ayaklarının dibine bıraktıktan sonra oturdu. Kadın aniden tüfeği kapıp “Allahü Ekber” diye bağırarak 2 el ateş etti. Neyse ki kimse vurulmadı. Çevirmen tüfeği almak için uğraşırken ikinci asker tabancasını çekip Sıddıki’yi karnından vurdu. Sıddıki yere yığılırken bile bütün Amerikalıları öldüreceğini haykırdı.
Bundan sonraki sahnede Manhattan’daki mahkeme salonu yer alıyor. Pakistanlı D. Afia Sıddıki’nin, 7 adamı öldürmeye teşebbüs ve saldırı suçundan ön duruşmaları yapılıyor. Suçlamaların tamamı Sıddıki’nin Gazne’de Amerikan personeline saldırısıyla ilgili. Ocakta başlayacak mahkemede suçlu bulunursa ömür boyu hapisle cezalandırılacak.
ABD’deki saygın üniversitelerden MIT (Massachusetts Institute of Technology) mezunu olan Sıddıki, şimdi Dünyanın en tehlikeli teröristleri arasında gösteriliyor. 2003’te izini kaybettirip 5 yıl ortalıkta görülmedi. Bu süre içinde “El Kaide’nin Mata Harisi” ya da “Bagram’ın Gri Hanımefendisi” diye anılmaya başlandı.

Suçlamaları kabul etmedi
Geçen perşeme yapılan ön duruşmada Sıddıki, hâkimin sözünü kesip, kendi avukatını azarladı. “Bütün suçlamaları reddediyorum ve masum olduğumu kanıtlayabilirim. Ancak bunu yapmayacağım. Mahkemeyi boykot ediyorum” dedi. Sıddıki ABD Başkanı Barack Obama’ya yardım edebileceğini ve Afganistan’da Taliban’la görüşmeler için arabuluculuk yapabileceğini söyledi.
Ancak yargılamanın, ajan ve militanların cirit attığı, insanların aniden kaybolduğu, Pakistan ve Afganistan’da geçen bir gerilim filmi atmosferinde gerçekleşmesi bekleniyor.
37 yaşındaki Sıddıki, Karaçili orta sınıf bir ailenin kızı olarak dünyaya gelmiş. Aile inançlı Müslümanlar olarak tanınıyor. Babası Muhammed Doktor, annesi İsmet, Pakistan’ın suikasta kurban giden Askeri lideri Ziya ül Hak’ın arkadaşı.
Sıddıki, Boston’da bulunduğu dönemde sıkı bir Müslüman eylemci olarak Afganistan, Çeçenistan ve Bosna için düzenlenen eylemlere katıldı. Bosna’da hamile kadınlara yapılanlardan etkilenen Sıddıki, camilerde konuşmalar yaptı, kampanyalar düzenledi. Fakat ilişkide olduğu hayır kurumlarından Mercy International Relief Agency’nin 1998’de Kenya’daki ABD elçiliğine düzenlenen saldırıyla bağlantısı saptandı. 11 Eylül saldırıları Sıddıki’nin hayatında dönüm noktası oldu. 2002’de FBI Sıddıki ve kocasını internette verdikleri bazı sıradışı siparişler konusunda sorguladı. Çift gece görüş dürbünü, kurşun geçirmeyen yelek ve anarşistin el kitabı niteliğinde askeri bilgiler içeren bir kılavuz kitap satın aldı.
2002’de Sıddıki El Kaide militanı Macid Han adına bir posta kutusu kiraladı. 6 ay sonra 11 Eylül saldırılarının planlayıcılarından Halid Şeyh Muhammed’in yeğeni ile ikinci evliliğini yaptı. Mart 2003’te FBI, Sıddıki’yi arananlar listesine koyunca ortadan yok oldu. Bundan sonrası için çeşitli rivayetler var. Amerikalılara göre, Sıddıki tamamen kaçak hayatı yaşadı ve El Kaide eylemlerine katıldı. 2004’te en çok aranan 7 El Kaide kaçağından biri oldu, polis bültenlerinde silahlı ve tehlikeli olduğu ilan edildi.

Karanlık yüzü açığa vurdu
Sıddıki’yi savunanlar ise başka bir hikâye anlatıyor. Bunlara göre Sıddıki kayıp 5 yılını Bagram Cezaevi’nde, işkencede geçirdi. Öyle ki cezaevindeki erkek mahkûmlar, Sıddıki’nin çektiği açıları protesto etmek için açlık grevi yaptı. Böylece Sıddıki kimileri için ABD’nin karanlık yüzünün, adam kaçırma ve işkence gibi kirli eylemlerini açığa vuran bir sembol haline geldi.


Fransa’da Almanya hesabına casusluk yapan Hollandalı egzotik dansçı Margaretha Zelle, sahnede Mata Hari adını kullanıyordu. Mata Hari, 1917’de Fransa’da kurşuna dizildi.


Karaçi’de eylülde İnsan Hakları Ağı’nın düzenlediği bir protesto gösterisinde Sıddıki’nin serbest bırakılması istenmişti. Gösteriye Guantanamo kostümleri içindeki çocuklar, bir kafes içinde katılmıştı. Kafesin arkasındaki pankartta “Karaçi doktorunun kızı Afia Sıddıki, daha ne kadar Amerikan zalimliğine katlanmak zorunda kalacak?” diye yazıyor.
Bu kadın El Kaide’nin ‘Mata Hari’si mi?