Showing posts with label inşaat. Show all posts
Showing posts with label inşaat. Show all posts

Saturday, April 10, 2010

12 Eylül den Engin Çeber e Faili Meçhul Öfke

İSTANBUL - 'Aşkla ve direnerek beklemeyi bilenlere adanan bir roman' Faili Meçhul Öfke. 12 Eylül'den günümüze uzanan sarsıcı bir dünyayı konu alan bir Roman aynı zamanda.
Gazeteci-yazar Adnan Gerger, ''Gündeme damgasını vurmuş birebir yaşanmışlıkların ve bundan sonra yaşanacakların harmanlanmış halidir'' diyor son kitabı 'Faili Meçhul Öfke' için.
Ve şimdi 'Faili Meçhul Öfke' ikinci baskısını yaptı. Biz de Emniyet içindeki grupları, tarikatçı yapılanmaları, muhbirleri ve filler tepişirken ezilen çimenleri anlatan Adnan Gerger'le 'Faili Meçhul Öfke'yi konuştuk.
'OYSA BEN NE KADAR MASUMDUM'‘Faili Meçhul Öfke’ günümüzle, gündemimizle yakından ilişkili bir kitap, bu bakımdan böyle politik bir okuma çıkış noktanız mıydı yoksa sizin, hikayeyi yazarken tonunu belirlediğiniz alt metinler miydi? Oysa ben ne kadar masumdum. Kesif hâkî ve küflü bir duman kuşatması ve tepişen fillerin ayaklarının altında bir “ot” olarak yaşarken… Manu Chao’nun gitarlarıyla oluşan Noir Desir grubunun “Le vent nous portera- Rüzgâr bizi götürecek” şarkısına kanarak hayallerle günlerimi geçirirken… Olmadı işte. Kör talih. Hayat, bana “yaz” dedi. Ben de yazdım. Oysa, inanın bana çıkış noktamın politik bir okuma olmasından başka şans bırakmadılar. Tamam niyetim vardı, benimde böyle bir politik çıkış yapmaya ama beni kışkırtanlar hep o alt metinler oldu.
Haydi itiraf edeyim, Mazlum’un işkence de öldürülmesi, devletin içerindeki derin iktidar kavgaları, asker-polis çekişmeleri, telefon dinlemeleri, ajanların yasa dışı örgütlerin içinde provoke cirit atmaları ve hele hele Mazlum’la Leyla’nın günümüzde artık pek görülmeyen aşkları. Aman Allahım! İşte bu alt metinler var ya bu alt metinler, politik çıkış yaparken korkudan kan bürümüş gözlerime, titreme nöbetine tutulmuş beynime öylesine bir ilham oldular ki… Hiç sormayın. Son otuz yılda yaşananlar bir kabus gibi olsa da hayatın gerçeği. Bu hayatın gerçeğini de anlatmak için politik çıkış kaçınılmazdı, yani.
Romanı yazmadan önce çıkış noktanız tam olarak neydi? Sonuçta çoğu kişinin Gazete ve televizyonlardan duyduğu, okuduğu ama fazla bir şey bilmediği bir dünya var okuyucunun karşısında… Bellek. Hep deriz ya, “Toplumun belleği yok, herşeyi unuturuz. “ diye. Benimki o hesap. Yanılgılarla büyüyen bir toplumda hem gazeteci olarak, hem de medyanın içinde biri olarak “Eyyy Adnan!!! Senin belleğin nerede?” diye iç bir sesle bin yıldan bu yana mırıldanıp durdum. Ama gelin görün, medya o kadar yoğun işlerle uğraşıyordu ki, bırakın toplumun belleğini tazelemeye kendi belleğini yitirmemeye çalışan Kayıp krallıklara dönüşmüştü. Vakti yoktu. Nasıl olsun? Delilerin kör kuyuya attığı taşları temizleme görevini üstlenmek o kadar kolay mıydı? Ben bunları görüp belleğimi koruma adına haramice hislere kapılıp uzak coğrafyalarda sığınacağım bir ada arayıp durdum. Buldum da. Soyunup da koynuna girmeden önce “Ada” benden, kurgulanmış hayatlar yerine hayatların gerçeğini yazmaya söz istedi. Verdi gitti. İyi ki vermişim, gazeteci olarak insanlara sunduğumuz o anki olayın kendisi.
KORKAK YAZARLAR, GAZETECİLER...Habercilikte “öteki” unutulmuştu ama edebiyatta da öyleydi. Önce yakın tarihle yüzleşen her babayiğitin harcını sahiplendim. Toprakları işgal eden son kızılderili kabilesinin bir üyesi gibi bu harçla boyandım. Otuz yıl öncesinden bugüne ateş dansına başlarken “Ötekiler”in de bana eşlik etmesine sevindim. Ama onların şarkıları başkaydı. Benim de hemen ezberleyerek söylediğim şarkıda, “Ama en yüce değer olan hayat, bir gün gelir gerçekleriyle ve gerekçeleriyle, onların parlak, süslü imgelerin bile taklidi imgelerle ve çakma haberlerle bezenmiş dünyalarını al aşağı eder.
Türkiye’de yakın siyasi tarihinin; edebiyata bu kadar geç yansımasının, medyanın unutmasının nedeni, kendilerini bu insanlardan ve gerçeklerden soyutlayan yazarlarla gazetecilerin korkaklığıdır, başka bir şey değil. ” sözler vardı. Bu sözlerin her birinin beni “iyi insanlara”, “güzel insanlara”, “okur-yazar insanlara” ihbar etmesini istedim ve bu noktaya tutuldum.
MAZLUM, ÖLEN TÜM İNSANLARIN KENDİSİPeki gazeteciliğinizin, romana yansıyan kısımları...Evet, yazdığım, takip ettiğim, okuduğum her haberde edindiğim deneyimler, bedeli ödenmiş bir hayatın izdüşümüydü. Bu nedenle romanımda anlattığım her bir olayda son otuz yılda yaşanan ve gündeme damgasını vurmuş haberlerin bileşkesidir, diyebilirim. Örneğin, Mazlum’un işkencede öldürülmesi, 12 Eylül darbesinde gözaltına alınan insanların gözaltında ve cezaevlerinde işkencede görmesinden Hacettepe Üniversitesi Öğrencisi Birtan Altınbaş’a, Manisa’lı bir grup lise öğrencisinden Engin Çeber’e kadar o gencecik gepegencecik insanların öldürülmesinin tümünü anlatır. Mazlum son otuz yılda tüm işkence gören ve işkencede sakat kalan ve ölen tüm insanların kendisidir.
Yine romanımda anlattığım devletin içinde o derin yapılanmalar, grupların iktidar kavgası bugünden ta Osmanlı’ya kadar uzanan kaosa ve korkutmaya uzanan bir yönetim biçimini temsil eder. 'Faili Meçhul Öfke' gündeme damgasını vurmuş birebir yaşanmışlıkların ve bundan sonra yaşanacakların harmanlanmış halidir.

Emniyet içindeki gruplar, tarikatçı yapılanmalar, muhbirler… Hareketli ve detayı fazla bir roman var okuyucunun karşısında. Bu kadar girift ilişkiyi anlatırken okuyucunun hikayeden kopması gibi bir endişe taşıdınız mı? 'Faili Meçhul Öfke' hem tarihsel bir dönemi anlatacak hem de roman türünün tüm disiplinlerini bünyesinde barındıracak hem de kurgunun hareketli olmasını sağlayacaktı. Her sayfa kafamdaki gizle bembeyaz bir sayfaya açılacaktı. Ne zaman sayfalarımın dolduğunu görsem yeni bir sayfaya ilk sayfayı yazıyormuşum gibi yeni yazgımla ve yeni heyecanla yazacaktım. Bunu sağlamak için bir amele gibi çalıştım. Dört yıl boyunca gecelerimden ve kendimden özveride bulundum. Dört yıl boyunca bir yandan ustaları ders çalışır gibi okudum, diğer yandan bir inşaat işçisinin bir duvarı örerken taşıdığı tuğlalar gibi bilincime yeni bilgi koydum. Bu kadar çok girift ilişkilerden kopulmamasını ancak böyle sağlayabilirdim. Başarı biraz da romanın konusunun ta kendisi de. Bana düşen, doğru aktarmaktı, o kadar.
AŞKI HEP METAFOR OLARAK YAŞADIKBir röportajınızda kitabın Aşk romanı olmadığını söylemişsiniz ama bir okuyucu olarak ‘Faili Meçhul Öfke’nin birçok şeyin yanında aynı zamanda aşk kitabı olduğunu da düşünüyorum...Eğilin, kulağınıza bir sır vereceğim. Daha önceki röportajlarımda şimdi kulağınıza fısıldayacaklarımı avazım çıktığı kadar söylemek isterdim. Cesaret edemedim. Utandım. Elbette, Faili Meçhul Öfke, asıl bir aşk romanı. Bireyin kendini bir ülküye, bir ülkeye en önemlisi bir sevgiliye adadığı aşkın romanı. Çünkü biz birey olarak bu ülkede aşkı hep metafor olarak yaşadık ve toplumsal boyutla anlamdırdık. Doğrusu da budur. Kendinden başka insanların varlığını duyumsamak ve onların acılarını duyumsamak, hiçbir karşılık beklemeden tanımadığın insanlar için yaşamak ve mücadele etmek ve direnmek aşk değil midir? İnsanı insan yapan değer yargılarının ve kolektif yaşama ait düşüncelerin hiçe sayılmasına inat, böylesine aşkları anlatmak, müthiş bahtiyarlıktı.
Leyla ve Mazlum dışındaki karakterlerin biraz yüzeysel kaldığını düşünüyorum. Bu dramatik yapının işleyişi açısından zorunlu bir şey miydi?Yüzeysel kalmalıdır da. Hem bunu bir eleştiri olarak değil bir övgü olarak alıyorum. Onlar gölgede olanlar değil miydi? O halde romanın dramatik yapısını oluşturan hayatımıza sinsi pusular atanların silik ve yüzeysel olması kaçınılmazdı. Işığımızı engelleyen, karanlıklar içinde yaşayanların tümü kötüdür işte. Onları anlatarak yaramızı deşmeye ne gerek vardı. Anlatmaya çalıştığım, onları değil onların yaptıklarını hissettirmekti.
Hem Hikaye kurgusu hem de romanın temposu klasik polisiye romanlarını aratmıyor. Aşk, öfke, korku, polis, devlet içi yapılanma…vs tüm bunları dengelemek zor oldu mu? Hep tapmak, hep yalvarmak, hep bağışlanmayı dilemek, hep sevgisizlikten uzak durmak isteyen; travmalar içinde kaotik bir ülkeyi ve bu ülkede yaşayan insanların peşinden gidince, sirenlerini öttürerek giden bir ambulansın içinde olduğumuzu sanmak gibi bu toplumun acıtılmasını istedim. Kurgumun başlıca amaçlarından biri buydu. Romanımda kurduğum denge, lanetli günleri yaşayan insanların birbirine tek kelime etmemelerine karşı duyulan tepkiydi. Diğer yandan bugüne kadar, açgözlülüğe kapılarak her şeye sahip olmak isteyen oysa hep yenilen ve kandırılan insanların öyküleri de bu dengenin orta direğini oluşturuyor.
Sistemli bir şekilde dünyaya geldikleri ilk andan itibaren asla masum olamayacaklarına inandırılmış insanların öyküsüyse bu öyküler, polisiye kurgudan kaçamıyorsunuz. Kaybetmeye mahkum insanların kaderini yeniden yazmak için de polisiye bir anlatıma başvurarak, onlara “inandırıcılara” değil “kurtarıcılara” hiç değil sadece kendilerine ihtiyaçları olduğunu da anlatmaya kalktığınızda hayatın içindeki tüm yaşamlar da ister istemez ayaklanıyor.
MANTIK ASLA DEĞİŞMİYORBöyle ağır ve tahribatı yüksek bir 30 yıl altında karakterlerin ezildiğini söyleyebiliriz. Bu bakımdan kitabın okuyucuya kendini kötü hissettirdiği bir gerçek. Mazlum’un Leyla’yla bir yolculuk bile yapamaması birçok şeyi özetliyor örneğin. Ama bir anlamda bebek de bir umudu simgeliyor. Bu anlamda onca olumsuz olaya rağmen umutlu bir kitap da diyebilir miyiz ‘Faili Meçhul Öfkeye’? Leyla ve Mazlum’un dışında karakterlerin ezildiğine ben de katılıyorum. Kendi varlığını yok etmeye kodlanmış bir devlet anlayışından söz ediyoruz. Her türlü eylemi göze almış bir devlet anlayışından. Öğütülmüş, yok edilmiş insanların hiçbir önemi olmayan bir ülkeyi anlatmaya kalktığınızda karakterler ister istemez silikleşiyor. Kişiler durmadan değişiyor ama masumiyetleri kemiren mantık asla değişmiyor. Tamam, romanımda bu karakterlerin çoğuna bir mezbahadan alkışlanarak çıkanlar kadar ilgi göstermiyorum. Ama hak ediyorlar. Düş kırıklıkları yaşanmasın diyedir, bu kötü hissetmeler, bu bekaret bozucu anlatmalar. Eğer karakterler de güçlü olsalardı, o zaman da bu ülkeyi bir yara gibi koynumda taşımak zorunda kalacaktım ki, Mazlum’la Leyla’nın yolculuklar yapamamasının gerçek boyutunu ortaya çıkaramazdım. Yoksa, Faili Meçhul Öfke’nin yazarının fakültede sevgilisinin işkencede öldürüldüğünü, hatta onunla bir parkta bile el ele yürüyemediğini niye saklasın ki? Leyla’nın bebeği bir umut. Faili Meçhul Öfke umut kitabı olmayabilir ama bu kitap bitmedi, tıpkı söylenecek son sözün henüz söylenmediği gibi… Bir umut işte bu umut ve diğer yaşananlar iki nehir romanda dile gelecek.
Adnan Gerger mesleğini NTV'de sürdürüyor.
Patlamalar, işkenceler, korkulu anlar… Sert bir roman aynı zamanda ‘Faili Meçhul Öfke’. Bu sertlik Türkiye’de bir hikaye anlatmanın zorunluluğundan mı kaynaklanıyor?Ne yazık ki öyle. Çok sert bir coğrafyada yaşadığımız yetmiyormuş gibi bizi derinden yönetenlerin korkuya ve şiddete dayalı anti-demokratik yöntemlere başvurması, bizim yaşamı, “vurun şunun boynunu” diyecekleri anın beklentisiyle boşuna tüketmemize neden oluyor. Sonra, aptallar, sinsiler, kemirgenler, köşe dönücüler, namussuzlar, üç kağıtçılar, dolandırıcılar, vurguncular nasıl oluyor da her dönem varlar? Özellikle son otuz yılda pirpirim tohumu gibi nasıl olur da çoğaldılar? Üstelik böyle bir hayatta yaşamaları kendilerine verilmiş bir lütufmuş da başlarına ne gelirse gelsin da minnet, şükran ve sükûnla karşılama hâli ve belleksiz yaşamaları beni deli ediyor. Kişiliklerini, vicdanlarını ve kimliklerini yarım ton kömüre, beş kilo una ve şekere satışları, kendimi bok gibi hissetmeme neden oluyor.
'SERT DİLDEN BAŞKA SEÇENEĞİM YOKTU Kİ'12 Eylül’den bu yana insanların bu mağlubiyete rıza durumdan bir an önce kurtulması gerekiyor-du. Çünkü, Türkiye’nin yüreğinde, tam kalbinde bir travma oluşmuştu. Öyle bir travma ki, toplumsal bilincin yitirilmesine, toplumun tüm niteliklerinin ve kimyasının değişmesine neden olmuştu. Elbette, 12 Eylül darbesini; otuz yıl öncesinden şimdiye kadar lanetlediğimizi bir an tereddüt etmeden hayatla paylaşmıştık ama bu laneti şimdi hangi dille anlatacağımı seçememiştim. Sert dilden başka seçeneğim yoktu ki.
‘Bütün bunlara rağmen’ diye biten kitaplardan mı 'Faili Meçhul Öfke’? Yani kitabın arka kapağında da yazdığı gibi direnerek umut mu etmeliyiz?Bu beklentileri anlatırken neler eksiltiliyor benden bilmiyorum ama bazen o davetsiz duygularımın eseri direnerek umut etmek, beni tavan arasına kilitleyen o hoyrat bakıcının içeride unuttuğu yedek anahtarı aramayı hatırlatıyor, belki de kapıları yumruklamak yerine. Farkındasınız değil mi? O ertelenmemeli beklentileri anlatırken üst üste dizilmiş, çapraz birleştirilmiş bulmaca sözcükler yığılıyor üst üste. Ertelettiğimiz zamanlarda mı, eskittiğimiz ve eskittiğimiz o kadar çok şey çoğalıyor ki. Her şey kabulümüzse; çağlar boyu öğrendiklerimiz, otuz yıla sığdırılmışlarımız elbet direnerek umut etmeliyiz. Başka tutunacak dalımız var ki? Hayattan kopartacaklarımız olgunlaşmış bizi beklerken tüketilmiş sözcüklere sığınmayı asla düşünmedim, siz de düşünmeyin.
TV'DEKİLER SIRADAN AŞK DİZİLERİNE DÖNÜŞTÜLER12 Eylül ve sonrasını konu alan dizileri TV dizilerini – Çemberimde Gül Oya, Hatırla Sevgili, Bu Kalp Seni Unutur mu?- değerlendirmenizi istesem…Bu anlamda üretilen yapıtları küçümsememiz gerek. Yalan yok, hepimizin belleklerine birer çomak soktular, vicdanlarımızı harekete geçirdiler. Özellikle ilk bölümler, insanı kıskıvrak yakalayan bölümlerdi. Ancak bu dizilerin çoğunluğu başlattığı gibi bitmedi, onlar da gerçek hayatta olduğu gibi piyasanın isterlerine boyun eğdiler ve çok geçmeden sıradan aşk dizilerine dönüştüler.
Bundan sonraki kitabınızdan bahsedebilir misiniz? İkinci romanımı bu yıl sonlarında okuyucularla buluşturmayı planlıyoruz. İsmi “Hâki” olacak, üçüncü romanımda gelecek yılın ortalarında. Onun ismi de “Küf.” Bu romanlarımı yazıyorum değil. Yazılmış da bekleyenler. Faili Meçhul Öfke’yle birlikte tasarlandı, yazıldı. Ama şimdi ince işçilikleri ve kurgulama bir daha gözden geçirilecek.
12 Eylül'den Engin Çeber'e 'Faili Meçhul Öfke'

Monday, December 14, 2009

Potala nın tılsımlı simgeleri hayatıma yeni bir pencere açtı

Canan Çelik öğrenim için annesi ve kardeşiyle İstanbul’dan Londra’ya gittiğinde 14 yaşındaydı. 19 yaşında Viyana’ya geçip, Modeschule-Hetzendorf’ta Tekstil tasarımı öğrencisi oldu. Dünyayı keşfetme fırsatını çocukluğunda yakaladığını, şanslı olduğunu düşünebilirsiniz. Oysa, gerçek tahmininizden biraz farklı. Seyahat hayali kurmaktan, seyyahlığa geçiş için tam 25 yıl beklemesi, iki kez hayatın kıyısına gelmesi gerekti.“Londra’da çok sayıda Hintli yaşıyordu. Kadınlarının rengarenk giysileri ilgimi çeker, Hindistan’a gitmeyi hayal ederdim. Tekstil öğrenimi renk merakımı daha da artırdı. Renklerin günlük hayatta özgürce kullanıldığı ülkeleri, kültürleri merak ediyordum. Ancak bütçem seyahate çıkamayacak kadar kısıtlıydı. kitap alıyor, bitpazarlarını dolaşıp Çin, Tibet, Peru kültürünü yansıtan otantik objeler topluyordum. Türkiye’ye döndüğümde iş hayatının yoğun temposuna teslim oldum. Önce tasarımcılık yaptım. Ardından ihracata yöneldim. Uzun yıllar günde 16 saat çalıştım. Yurtdışına çok sık yolculuk yaptığım halde, zamanım tekstil fuarlarında geçiyordu...”İLK YOLCULUK BALİ ADASI’NA1990’larda üst üste gelen ekonomik krizler, yaşadığı yoğun Stres Çelik’in sağlığında kalıcı izler bıraktı. Birkaç yıl arayla iki ağır hastalık kapısını çaldı. Zorlu bir tedavi sürecinden geçti.“Hastalanıp, işlerimi tasfiye edince ilk kez gelecekle ilgili hayallerimi, hayatta gerçekten yapmak istediklerimi düşünecek zaman bulabildim. Yıllardır Hindistan’ı, Bali’yi görmek isterim, birikmiş param var, şu işe bak, göremeden gidiyorum, diye düşündüm. İyileşince çıkacağım gezilerin hayalini kurmaya başladım. Uzun bir liste hazırladım.” Avrupa ve Amerika’yı işgezileri sırasında görmüştü. Doğu’yu, “etnik kültürlerin Müze raflarında durmadığı, yaşadığı” ülkeleri merak ediyordu. Seyahatlerine Hindistan’dan başlayacaktı. Kime bahsetse bu arzusundan, “Çok fakir, pis, aman sakın gitme pişman olursun” cevabını alınca rotasını değiştirdi. 1996’da Bali’ye gitti. “Doğayla uyum içinde yaşayan, sabah uyandıkları için şükretmeye başlayan, daha sonra gün içinde karşılaştıkları her olay için şükreden, otomobilin motoru çalıştığında bile mutlu olan insanlarla karşılaşmak beni çok etkiledi. Güneşin doğuşuna şükretmemiştim hiç. Hayatım bardağın boş tarafına bakmakla geçmişti. Dolu tarafına bakmasını bu geziden sonra öğrendim.”Gezgin merakı bilenerek döndü bu seyahatten. Sonraki yıllarda Keşif turları birbirini izledi. 1975’te aldığı bir kitapla ilgi alanına giren Borabodur Tapınağı’nı görmek için Java Adası’na, orangutanların doğal yaşamına tanık olmak için Sumatra’ya gitti. Kuzey Afrika ülkelerini gezdi, Güney Afrika’yı gördü. “Nepal yolculuğu sırasında renkler ve mistisizmden etkilendiğimi gören gezi arkadaşlarım, mutlaka Hindistan’ı görmelisin, dedi. Temizlik endişemi anlattım. 75 yaşında bir hanım, elinde iyileştiremediği bir yarayla Hindistan’a gittiğini, Varanasi’deki bir yaşlı bilgenin bir damla sıvı damlatarak iyileştirdiğini anlattı...”Çelik’in bir sonraki hedefi belli olmuştu. Varanasi’de ölü yakma ritüellerini izledi, gördüklerini sorguladı: “Mezarlıkların yakınından geçmeye bile korkardım. Avusturya’dayken, ölünün arkasından dostlarının yemekte buluşmasını, hoş anılar anlatmasını çok tuhaf bulurdum, tepki duyardım. Ölüm bir kayıptı, yas tutulmalıydı. Oysa, Varanasi’de şarkılar söyleyerek yakılıyordu ölüler. Aile üyeleri mutlu görünüyor, ağlamıyordu. Çünkü Hindistan’ta her ölüm yeni bir hayata başlangıçtı. Batı’daki ölüm korkusu, Doğu’da reenkarnasyon inancıyla aşılmıştı. Bu sayede şiddetli yoksulluğa, yoksunluğa karşın mutluydular, yüzlerinden tebessüm eksik olmuyordu.”TİBET’TE Çin SÜRPRİZİ Çelik, Tibet’e gitmeye 1990’ların sonunda karar vermişti. Zehra Güngör’ün Milliyet’te yayımlanan Dalai Lama röportajıydı ilk kıvılcımı çakan. Güngör’le buluşup konuştu, izlenimlerini öğrendi. Ardından “Tibet’te Yedi Yıl”ı izledi. “Potala Sarayı’nın temel kazılarında Budistler buldukları her solucanı özenle inşaat sahası dışına çıkarıyor, toprağa bırakıyordu. Bu duyarlılıktan çok etkilendim. Tibet’i ve bu tapınağı mutlaka görmeliydim.” Ancak Çin engelini aşmak kolay değildi. ABD üstünden gitmeyi denedi, uygun sezonu yakalayamadı. Butik çalışan, kültür turlarında uzmanlaşan bir Türk acentesine başvurdu. “Üç yıldır gereken izinleri almak için uğraşıyoruz” cevabını aldı. Aradan birkaç ay geçtikten sonra firmanın beklediği izin çıktı. 1999 sonbaharında Nepal, Butan, Tibet rotasında yola koyuldular.“Tibet’i kavramak için bu rotayı izlemek gerekiyordu. Nepal ve Butan’da hayatımda ilk kez bulutların üstüne çıktım. Öyle bir enerji yüklendim ki, 800 metre yüksekliğindeki bir dağın başındaki Taktsang Manastırı’na yürürken, her gün Spor yapan, kondüsyonu çok iyi bir arkadaşı geçip, ayağımın altında paten varmış gibi zirveye ulaştım. Yüksek irtifadaki Yaşam pratikleri çok ilginçti. Ancak Nepal’in her köşesi hippi doluydu, turistikleşmişti. Zorlukla girdiğimiz Butan, bakir bir ülkeydi. Sarp tepelerdeki tapınaklarda Din adamları dev trompetler üflüyordu. Sessizliğin içinden bu trompetleri her duyduğumda ruhumun bedenimden ayrıldığını hissettim.”Çelik, Tibet’in Lhasa kentine vardığında ise büyüleyici izlenimlerin yerini şok duygusu aldı. Çin işgali, Tibet ruhunu şehirden silmişti. Neyse ki Potala Sarayı’nda aradığından fazlasını bulacaktı: “Uzaktan ilk bakışta haşmetiyle beni çarptı. Yolda karşılaştığımız Tibetliler, arınmak için kilometrelerce öteden geliyordu. Bir ellerinde çaydanlığa konulmuş yak yağı vardı. Geçmişin tapınağı, bugünün müzesi bağış olarak sadece bunu kabul ediyordu çünkü. Diğer ellerinde ise yürürken döndürdükleri dua çemberleri. Her çevirişte duaların havaya savrulduğuna, evrene iyilik saçıldığına inanıyorlardı. 13 katlı, bin odalı, 10 bin ayazmalı yapının görkemi çok etkileyiciydi. Zirveye ulaştığımda çatıdaki semboller dikkatimi çekti. Çevreye daha dikkatli baktığımda, çatılara çakılan motifli pilileri, yüzlerce sembolü, kötülükleri uzaklaştıran bayrakları fark ettim. İstanbul’a dönüşte Tibet simgeleri, tılsımları, renklerinin anlamlarını araştırmaya, bu konuda kaynak toplamaya başladım. Kırmızı mutluluğun, sarı neşenin rengi olarak girdi hayatıma. İnatçılığı unutup, hayatı akışına bırakmanın daha doğru olduğu fikrini benimsedim. Olumlu düşünerek, sorunların çözümüne katkıda bulunabileceğini gördüm. Mükemmelliyetçiliğimden vazgeçtim...”Tibet’te karşılaştığı yılan figürü, yani sonsuz yaşam ve Aşk sembolü üzerine okuma serüveni, birkaç yıl sonra Canan Çelik’in yaşamında yeni bir kapı açtı. Seramik çalışmaya, heykelcikler yapmaya başladı. Tibet ve Uzakdoğu tılsımları, Anadolu’nun kadın tanrıçaları, heykelcik serilerine dönüştü. Bu heykelcikleri açtığı web sayfasında (www.canancelik.com) sergiliyor. Bu arada seyahatlerini sürdürüyor. “Ekonomik kriz nedeniyle hedeflerimi küçültsem de gezilere devam ediyorum. İlk fırsatta Kamboçya’da Angkhor’u, Peru ve Guatemala’yı görmek istiyorum. Sonra Batı uygarlığına dönüp St. Petersburg ve İskandinav ülkelerine gideceğim” diyor.
Potala’nın tılsımlı simgeleri hayatıma yeni bir pencere açtı

Tuesday, December 8, 2009

Potala’nın tılsımlı simgeleri hayatıma yeni bir pencere açtı

Canan Çelik öğrenim için annesi ve kardeşiyle İstanbul’dan Londra’ya gittiğinde 14 yaşındaydı. 19 yaşında Viyana’ya geçip, Modeschule-Hetzendorf’ta Tekstil tasarımı öğrencisi oldu. Dünyayı keşfetme fırsatını çocukluğunda yakaladığını, şanslı olduğunu düşünebilirsiniz. Oysa, gerçek tahmininizden biraz farklı. Seyahat hayali kurmaktan, seyyahlığa geçiş için tam 25 yıl beklemesi, iki kez hayatın kıyısına gelmesi gerekti.“Londra’da çok sayıda Hintli yaşıyordu. Kadınlarının rengarenk giysileri ilgimi çeker, Hindistan’a gitmeyi hayal ederdim. Tekstil öğrenimi renk merakımı daha da artırdı. Renklerin günlük hayatta özgürce kullanıldığı ülkeleri, kültürleri merak ediyordum. Ancak bütçem seyahate çıkamayacak kadar kısıtlıydı. kitap alıyor, bitpazarlarını dolaşıp Çin, Tibet, Peru kültürünü yansıtan otantik objeler topluyordum. Türkiye’ye döndüğümde iş hayatının yoğun temposuna teslim oldum. Önce tasarımcılık yaptım. Ardından ihracata yöneldim. Uzun yıllar günde 16 saat çalıştım. Yurtdışına çok sık yolculuk yaptığım halde, zamanım tekstil fuarlarında geçiyordu...”İLK YOLCULUK BALİ ADASI’NA1990’larda üst üste gelen ekonomik krizler, yaşadığı yoğun Stres Çelik’in sağlığında kalıcı izler bıraktı. Birkaç yıl arayla iki ağır hastalık kapısını çaldı. Zorlu bir tedavi sürecinden geçti.“Hastalanıp, işlerimi tasfiye edince ilk kez gelecekle ilgili hayallerimi, hayatta gerçekten yapmak istediklerimi düşünecek zaman bulabildim. Yıllardır Hindistan’ı, Bali’yi görmek isterim, birikmiş param var, şu işe bak, göremeden gidiyorum, diye düşündüm. İyileşince çıkacağım gezilerin hayalini kurmaya başladım. Uzun bir liste hazırladım.” Avrupa ve Amerika’yı işgezileri sırasında görmüştü. Doğu’yu, “etnik kültürlerin Müze raflarında durmadığı, yaşadığı” ülkeleri merak ediyordu. Seyahatlerine Hindistan’dan başlayacaktı. Kime bahsetse bu arzusundan, “Çok fakir, pis, aman sakın gitme pişman olursun” cevabını alınca rotasını değiştirdi. 1996’da Bali’ye gitti. “Doğayla uyum içinde yaşayan, sabah uyandıkları için şükretmeye başlayan, daha sonra gün içinde karşılaştıkları her olay için şükreden, otomobilin motoru çalıştığında bile mutlu olan insanlarla karşılaşmak beni çok etkiledi. Güneşin doğuşuna şükretmemiştim hiç. Hayatım bardağın boş tarafına bakmakla geçmişti. Dolu tarafına bakmasını bu geziden sonra öğrendim.”Gezgin merakı bilenerek döndü bu seyahatten. Sonraki yıllarda Keşif turları birbirini izledi. 1975’te aldığı bir kitapla ilgi alanına giren Borabodur Tapınağı’nı görmek için Java Adası’na, orangutanların doğal yaşamına tanık olmak için Sumatra’ya gitti. Kuzey Afrika ülkelerini gezdi, Güney Afrika’yı gördü. “Nepal yolculuğu sırasında renkler ve mistisizmden etkilendiğimi gören gezi arkadaşlarım, mutlaka Hindistan’ı görmelisin, dedi. Temizlik endişemi anlattım. 75 yaşında bir hanım, elinde iyileştiremediği bir yarayla Hindistan’a gittiğini, Varanasi’deki bir yaşlı bilgenin bir damla sıvı damlatarak iyileştirdiğini anlattı...”Çelik’in bir sonraki hedefi belli olmuştu. Varanasi’de ölü yakma ritüellerini izledi, gördüklerini sorguladı: “Mezarlıkların yakınından geçmeye bile korkardım. Avusturya’dayken, ölünün arkasından dostlarının yemekte buluşmasını, hoş anılar anlatmasını çok tuhaf bulurdum, tepki duyardım. Ölüm bir kayıptı, yas tutulmalıydı. Oysa, Varanasi’de şarkılar söyleyerek yakılıyordu ölüler. Aile üyeleri mutlu görünüyor, ağlamıyordu. Çünkü Hindistan’ta her ölüm yeni bir hayata başlangıçtı. Batı’daki ölüm korkusu, Doğu’da reenkarnasyon inancıyla aşılmıştı. Bu sayede şiddetli yoksulluğa, yoksunluğa karşın mutluydular, yüzlerinden tebessüm eksik olmuyordu.”TİBET’TE Çin SÜRPRİZİ Çelik, Tibet’e gitmeye 1990’ların sonunda karar vermişti. Zehra Güngör’ün Milliyet’te yayımlanan Dalai Lama röportajıydı ilk kıvılcımı çakan. Güngör’le buluşup konuştu, izlenimlerini öğrendi. Ardından “Tibet’te Yedi Yıl”ı izledi. “Potala Sarayı’nın temel kazılarında Budistler buldukları her solucanı özenle inşaat sahası dışına çıkarıyor, toprağa bırakıyordu. Bu duyarlılıktan çok etkilendim. Tibet’i ve bu tapınağı mutlaka görmeliydim.” Ancak Çin engelini aşmak kolay değildi. ABD üstünden gitmeyi denedi, uygun sezonu yakalayamadı. Butik çalışan, kültür turlarında uzmanlaşan bir Türk acentesine başvurdu. “Üç yıldır gereken izinleri almak için uğraşıyoruz” cevabını aldı. Aradan birkaç ay geçtikten sonra firmanın beklediği izin çıktı. 1999 sonbaharında Nepal, Butan, Tibet rotasında yola koyuldular.“Tibet’i kavramak için bu rotayı izlemek gerekiyordu. Nepal ve Butan’da hayatımda ilk kez bulutların üstüne çıktım. Öyle bir enerji yüklendim ki, 800 metre yüksekliğindeki bir dağın başındaki Taktsang Manastırı’na yürürken, her gün Spor yapan, kondüsyonu çok iyi bir arkadaşı geçip, ayağımın altında paten varmış gibi zirveye ulaştım. Yüksek irtifadaki Yaşam pratikleri çok ilginçti. Ancak Nepal’in her köşesi hippi doluydu, turistikleşmişti. Zorlukla girdiğimiz Butan, bakir bir ülkeydi. Sarp tepelerdeki tapınaklarda Din adamları dev trompetler üflüyordu. Sessizliğin içinden bu trompetleri her duyduğumda ruhumun bedenimden ayrıldığını hissettim.”Çelik, Tibet’in Lhasa kentine vardığında ise büyüleyici izlenimlerin yerini şok duygusu aldı. Çin işgali, Tibet ruhunu şehirden silmişti. Neyse ki Potala Sarayı’nda aradığından fazlasını bulacaktı: “Uzaktan ilk bakışta haşmetiyle beni çarptı. Yolda karşılaştığımız Tibetliler, arınmak için kilometrelerce öteden geliyordu. Bir ellerinde çaydanlığa konulmuş yak yağı vardı. Geçmişin tapınağı, bugünün müzesi bağış olarak sadece bunu kabul ediyordu çünkü. Diğer ellerinde ise yürürken döndürdükleri dua çemberleri. Her çevirişte duaların havaya savrulduğuna, evrene iyilik saçıldığına inanıyorlardı. 13 katlı, bin odalı, 10 bin ayazmalı yapının görkemi çok etkileyiciydi. Zirveye ulaştığımda çatıdaki semboller dikkatimi çekti. Çevreye daha dikkatli baktığımda, çatılara çakılan motifli pilileri, yüzlerce sembolü, kötülükleri uzaklaştıran bayrakları fark ettim. İstanbul’a dönüşte Tibet simgeleri, tılsımları, renklerinin anlamlarını araştırmaya, bu konuda kaynak toplamaya başladım. Kırmızı mutluluğun, sarı neşenin rengi olarak girdi hayatıma. İnatçılığı unutup, hayatı akışına bırakmanın daha doğru olduğu fikrini benimsedim. Olumlu düşünerek, sorunların çözümüne katkıda bulunabileceğini gördüm. Mükemmelliyetçiliğimden vazgeçtim...”Tibet’te karşılaştığı yılan figürü, yani sonsuz yaşam ve Aşk sembolü üzerine okuma serüveni, birkaç yıl sonra Canan Çelik’in yaşamında yeni bir kapı açtı. Seramik çalışmaya, heykelcikler yapmaya başladı. Tibet ve Uzakdoğu tılsımları, Anadolu’nun kadın tanrıçaları, heykelcik serilerine dönüştü. Bu heykelcikleri açtığı web sayfasında (www.canancelik.com) sergiliyor. Bu arada seyahatlerini sürdürüyor. “Ekonomik kriz nedeniyle hedeflerimi küçültsem de gezilere devam ediyorum. İlk fırsatta Kamboçya’da Angkhor’u, Peru ve Guatemala’yı görmek istiyorum. Sonra Batı uygarlığına dönüp St. Petersburg ve İskandinav ülkelerine gideceğim” diyor.
Potala’nın tılsımlı simgeleri hayatıma yeni bir pencere açtı