Showing posts with label Çin. Show all posts
Showing posts with label Çin. Show all posts

Sunday, February 28, 2010

Google ın Çin den çıkması daha avantajlı


New York Times gazetesinde yayımlanan bir Haber analizde, gelirinin çok küçük bir bölümünü oluşturduğu için Çin’deki operasyonlarını durdurma tehdidinde bulunduğuna dikkat çekildi.

Google’ın küresel satışlardan elde ettiği gelir 22 milyar dolarken, şirket Çin’de yalnızca 300 milyon dolar kazanıyor.

Buna ek olarak, Google’ın ülkedeki işlerini yürütmek için 600 kişiyi istihdam etmesi gerekiyor. Hatta bu kişilerin büyük bir çoğunluğunu yüksek ücretlerle çalışan mühendisler oluşturuyor.

Ancak şirket Çin’i büyüme potansiyeli yüksek bir piyasa olarak gördüğü için buradaki operasyonlarına yönelik büyük umutları var. Hatta Google CEO’su Eric E. Schmidt, Çin’in operasyonlarını internet üzerinden yürüten Şirketler için güçlü bir pazar haline geleceğini dile getiriyor.

Öte yandan, Google’ın geniş bir Dijital kitaplık ve kitap mağazası açacak olmasına kızan Çinliler, şirketin bireysel yazarların haklarını çiğnediğini iddia ederek Google korsan saldırılar da bulunuyor.

Google ise Gmail ve diğer hizmetlerinin güvenilirliğini korumak için sıkı Güvenlik önlemleri almakla eleştiriliyor. Hatta Pekin hükümeti şirketlerin operasyonlarında anti tröst soruşturmaları bile başlattı.

ÇIKMAK DAHA AVANTAJLI
Öte yandan, analistler Google’ın Çin’de kalmaya devam etmesi durumunda hem ününün zarar göreceği ve zarar edeceğini söylüyor.

Haber analizde, Google’ın Çin’den çıkma kararında finansal çıkarlarının rol oynadığı iddialarına şiddetle karşı çıktığı belirtilirken, şirketin yasal işlerinden sorumlu yöneticisi David Drummond, bir piyasada kalmak için finansal temelli kararlar almayacaklarını, böyle bir şeyin şirket politikalarına göre kabul edilemeyeceğini belirtti.

Bazı analistler ise, Google’ın prensipli bir tutum sergileyerek, ülkeden çıkmasının maliyetini kaldırabileceğine inanıyor. Uzmanlar Google’ın Çin’in en büyük arama motoru olan Baidu ile rekabet etmekte zorlandığından, çok fazla kazanç elde edemediğini söylüyor. Hatta Google’ın ülkeden çıkmak adına son saldırıları güzel bir bahane olarak kullanabileceği konuşuluyor.

Haber analizde, şirketin bütün bu önerilere karşı çıktığı belirtilirken, Google Çin’deki kazancının düşük olmasına rağmen, iş modelinin büyüdüğü ve şirketin son çeyrekte Çin’deki kazancının yükseldiğine dikkat çekiliyor.

Öte yandan Çinli şirketler reklamlarını genelde şirketin Amerika merkezli sitesine verdikleri için, Google’ın bu ülkedeki arama motorunu kapamasının maddi zararının çok büyük olmayacağı belirtildi.
Google'ın Çin'den çıkması daha avantajlı

Masumiyet Müzesi ni Çin de okuyacak

PEKİN - Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk'un "Masumiyet Müzesi" adlı romanının Çince çevirisi yayımlandı.
"Shanghai Century Publishing" grubu bünyesinde yer alan Horizon Media tarafından yayımlanan kitabın çevirisini Çin Uluslararası Radyosunun Türkçe bölümünde çalışan Chen Zhubing yaptı.
Orhan Pamuk'un daha önce 'Benim Adım Kırmızı', 'Kara kitap', 'Yeni Hayat', 'Beyaz Kale', 'İstanbul', 'Cevdet Bey ve Oğulları', 'Kar' ve 'Sessiz Ev' adlı kitapları Çinli okuyucularla buluşmuştu. Yayınevi yetkilileri yazarın Öteki Renkler adlı kitabının Çincesinin de bu yıl yayımlanacağını belirtti.
Masumiyet Müzesi, bu hafta içinde kitapçılarda ve internet üzerinden yapılan satışlarla Çinli okuyucularla buluşacak.
'Masumiyet Müzesi'ni Çin de okuyacak

Thursday, December 24, 2009

Mutfağa girince eşim yere gazete seriyor

Ünlü belgeselci Coşkun Aral, 10 gün önce piyasaya çıkan 'Annemin Yemekleri' isimli kitabında; Karadeniz'den Ege'ye, Güneydoğu'dan Orta Anadolu'ya kadar yedi bölgenin lezzetlerini gözler önüne seriyor. Aral, annesi Nilüfer Aral'ın da tariflerinin yer aldığı, Hotpoint-Ariston'un desteği ile hazırlanan kitabını anlattı...



Bir yemek kitabı hazırlamak nereden aklınıza geldi?

Boğazıma düşkünüm. Çocukluğum zaten muhteşem yemeklerin pişirildiği bir evde geçti. Anne tarafım Arap ve Karadenizli, baba tarafım Türk, Arap, Kürt... Bu farklı kökenlerden gelen yemeklerin kokusuyla büyüdüm ben... Tat olayı zaten çocuk yaşta insanın beynine işliyor. Lezzet avcılığı da insanın evriminin önemli sonuçlarından biri... Tüm bu nedenlerle aklımda zaten uzun zamandır yemekle ilgili bir kitap yapmak vardı.



KİTAP ANNEME ARMAĞANIM

Kitabın ismi neden 'Annemin Yemekleri'?

Annemden Yemek Tarifleri aldım. Kalp ameliyatı geçirdiği dönemde, "Anne yılbaşına kadar elinde kitabın olacak" dedim. Kadıncağız da mutlu oldu.



Ne kadar sürede hazırladınız kitabı?

Bir hafta 10 gün gibi kısa bir süre içinde hazırlandı. Kitap çıkarma fikri ortaya atılır atılmaz, annem ve kız kardeşimden tarifleri aldık. Sonra eşim tarifleri topladı ve kitap kısa süre içinde basıma hazır hale geldi. Tabii tarifler içinden elemeler yaptık. Kolay malzemeyle, kolay bir şekilde pişirilebilecek olan yemekleri tercih ettik. İnsanlara ters gelebilecek yemek tariflerini koymadık. Kitabın boyutu, basılacağı kağıt özenle seçildi. Yani bir yandan yemek karıştırıp, bir yandan sayfaları rahatlıkla çevrilebilecek bir yemek kitabı hazırlamış olduk.



Siz yemek seçer misiniz?

5-6 yaşına kadar yemek seçermişim. Pırasa yemezmişim mesela... Kızım da şimdi benim gibi... Su böreğinin hamurunu yermişim sadece, makarna çok severmişim... Ama hazırladığım programlarda her şeyi yermişim gibi bir imajım oluştu. Oysa hiç öyle değilim, ben bir lezzet avcısıyım.



Mecburiyetten neler yediniz?

Mecburiyetten fare, köpek ve solucan yemiştim. Karga ve yılan da yedim. Ama bu kadar olmasa da bizim mutfağımızda da herkesin yiyemeyeceği şeyler var. Türkler'in, 'Sütlü ciğer' diye bir yemeği var. Akciğerin içine süt koyup, suda haşlıyorlar. Sonra da peynir gibi kesiyorlar... Kelle, mumbar dolması, kokoreç herkesin yiyeceği şeyler değil...



Evde kim yapıyor yemekleri?

Eşim de ben de yapıyoruz. Eşim çok iyi Suşi yapıyor mesela... Ben de evde olduğum zamanlar, etrafı kirletmemek koşuluyla bazı yemekleri yapmaya çalışıyorum. Ama ben yemek yaparken yere gazeteler koyuluyor... Erkeğin mutfağa girdiğinde olan bir hal vardır ya, o bende de var... Bir şeyler illaki dağılır, kırılır, kirlenir. Sakarlığım var ama lezzet avcılığım da var...



Kitabınızdaki yemeklerin hepsini yapabiliyor musunuz?

Yaparım. Hamur da açarım. Ama sürekli hamur açan bir ev kadını kadar kısa sürede, o kadar rahat ve ince hamur açamam. Bazı şeyleri ayırt etmek lazım; ben aşçı değilim. Ben o hamurun içinde bulunması gereken malzemeleri, bunların hangi oranlarda bulunması gerektiğini ve hamurun nasıl olması gerektiğini bilen insanım.



DAHA İYİSİNİ YAPABİLİRİZ

Yemek konusuna özel bir ilginiz var... Programlarınızdan zaten bunu görüyorduk, bu kitapla bunu daha da perçinlemiş oldunuz...

Türkiye, birçok kültürün yer aldığı bir coğrafya. İnanılmaz bir yemek çeşitliliği, yemek kültürü var. Böyle bir coğrafyada tek çeşit yemek yememiz, özel yemeklerin ortadan kalkması düşünülemez. Yemek çeşitliliğinin ortadan kalkmasının engellenmesi lazım. Bunun için çalışmak gerekiyor. Bölgesel yemek yapan daha çok yer açılmalı. Kebabı tanıdık. Ama Türk yemekleri sadece kebapla sınırlı olmamalı. Paris'e yüz binlerce insan sadece yemek yemek, Şarap tatmak, peynir yemek için gidiyor. Biz, bu topraklarda bundan da iyisini yapabiliriz.



Yemek programı yapmanız için teklifler almaya başladınız mı?

Daha bu sabah yeni bir teklif aldım. Hem de daha önce benim Program yapmak istediğim bir kanaldan. Benim bu işten anlamayacağımı düşünerek, program yapmamı istememişlerdi. Ama şimdi istiyorlar.



İLK KEZ 21 YAŞINDA MUTFAĞA GİRDİM

İlk kez ne zaman mutfağa girdiniz ?

21 yaşında Paris'e gittim. İlk kez o zaman girdim tek başıma mutfağa.



Dışarı çıktığınızda nerelerde yemek yiyorsunuz? Zorlanıyor musunuz iyi Restoran bulmakta?

'Çiya' bence Anadolu'nun Kayıp lezzetlerini keşfetmek için çok doğru bir adres. 'Cercis' var, Mardin mutfağı üzerine... Yabancı mutfaklar konusunda Türkiye çok kötü! Suşiyi, Tayland mutfağını, Çin yemeklerini, hatta İtalyan yemeklerini bile yiyecek bir yer bulamıyoruz. İyi olanlar küçük, kenarda kalmış, öyle çok isimleri orada burada yazılan yerler değil. Çin yemeğinin, olması gerektiği lezzette olabilmesi için, malzemelerin Çin'den getirilmesi lazım, bu da çok pahalı. Ayrıca Türk damak tadının yadırgayacağı şeyleri çıkarıyorlar. Sonuçta, Çin yemeğini gerçekten seven, tadını bilen birinin asla yemek istemeyeceği bir şey çıkıyor ortaya. 'Rejans' ise, gerçek Rus yemeği yemek isteyenlerin rahatça gidebileceği bir yer.



KIZIM KOLA İÇMEDEN BÜYÜDÜ

Yemek yaparken hep taze ürünler mi kullanıyorsunuz, nerelerden Alışveriş yapıyorsunuz?

Organik, taze ürünler kullanıyoruz. Eşimin babasının yetiştirdiği domatesi, biberi, patlıcanı 'deep freeze'e koyuyoruz, kışın da onları yiyoruz. Konserve bir ürün alırsam, bize bir kalite güvencesi verenini tercih ediyorum.



Kızınız hamburger yemiyor mu? Kola içmiyor mu?

Yok. Zararlı şeyler yememesini sağladık bugüne kadar. Anlatıyoruz da ona. Umarım bu şekilde devam eder.





ÜNLÜLER HANGİ TAKIMI TUTUYOR?



HANGİ ünlü NEREDE OTURUYOR?







ANA SAYFAYA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ...



Mutfağa girince eşim yere gazete seriyor

Monday, December 14, 2009

Potala nın tılsımlı simgeleri hayatıma yeni bir pencere açtı

Canan Çelik öğrenim için annesi ve kardeşiyle İstanbul’dan Londra’ya gittiğinde 14 yaşındaydı. 19 yaşında Viyana’ya geçip, Modeschule-Hetzendorf’ta Tekstil tasarımı öğrencisi oldu. Dünyayı keşfetme fırsatını çocukluğunda yakaladığını, şanslı olduğunu düşünebilirsiniz. Oysa, gerçek tahmininizden biraz farklı. Seyahat hayali kurmaktan, seyyahlığa geçiş için tam 25 yıl beklemesi, iki kez hayatın kıyısına gelmesi gerekti.“Londra’da çok sayıda Hintli yaşıyordu. Kadınlarının rengarenk giysileri ilgimi çeker, Hindistan’a gitmeyi hayal ederdim. Tekstil öğrenimi renk merakımı daha da artırdı. Renklerin günlük hayatta özgürce kullanıldığı ülkeleri, kültürleri merak ediyordum. Ancak bütçem seyahate çıkamayacak kadar kısıtlıydı. kitap alıyor, bitpazarlarını dolaşıp Çin, Tibet, Peru kültürünü yansıtan otantik objeler topluyordum. Türkiye’ye döndüğümde iş hayatının yoğun temposuna teslim oldum. Önce tasarımcılık yaptım. Ardından ihracata yöneldim. Uzun yıllar günde 16 saat çalıştım. Yurtdışına çok sık yolculuk yaptığım halde, zamanım tekstil fuarlarında geçiyordu...”İLK YOLCULUK BALİ ADASI’NA1990’larda üst üste gelen ekonomik krizler, yaşadığı yoğun Stres Çelik’in sağlığında kalıcı izler bıraktı. Birkaç yıl arayla iki ağır hastalık kapısını çaldı. Zorlu bir tedavi sürecinden geçti.“Hastalanıp, işlerimi tasfiye edince ilk kez gelecekle ilgili hayallerimi, hayatta gerçekten yapmak istediklerimi düşünecek zaman bulabildim. Yıllardır Hindistan’ı, Bali’yi görmek isterim, birikmiş param var, şu işe bak, göremeden gidiyorum, diye düşündüm. İyileşince çıkacağım gezilerin hayalini kurmaya başladım. Uzun bir liste hazırladım.” Avrupa ve Amerika’yı işgezileri sırasında görmüştü. Doğu’yu, “etnik kültürlerin Müze raflarında durmadığı, yaşadığı” ülkeleri merak ediyordu. Seyahatlerine Hindistan’dan başlayacaktı. Kime bahsetse bu arzusundan, “Çok fakir, pis, aman sakın gitme pişman olursun” cevabını alınca rotasını değiştirdi. 1996’da Bali’ye gitti. “Doğayla uyum içinde yaşayan, sabah uyandıkları için şükretmeye başlayan, daha sonra gün içinde karşılaştıkları her olay için şükreden, otomobilin motoru çalıştığında bile mutlu olan insanlarla karşılaşmak beni çok etkiledi. Güneşin doğuşuna şükretmemiştim hiç. Hayatım bardağın boş tarafına bakmakla geçmişti. Dolu tarafına bakmasını bu geziden sonra öğrendim.”Gezgin merakı bilenerek döndü bu seyahatten. Sonraki yıllarda Keşif turları birbirini izledi. 1975’te aldığı bir kitapla ilgi alanına giren Borabodur Tapınağı’nı görmek için Java Adası’na, orangutanların doğal yaşamına tanık olmak için Sumatra’ya gitti. Kuzey Afrika ülkelerini gezdi, Güney Afrika’yı gördü. “Nepal yolculuğu sırasında renkler ve mistisizmden etkilendiğimi gören gezi arkadaşlarım, mutlaka Hindistan’ı görmelisin, dedi. Temizlik endişemi anlattım. 75 yaşında bir hanım, elinde iyileştiremediği bir yarayla Hindistan’a gittiğini, Varanasi’deki bir yaşlı bilgenin bir damla sıvı damlatarak iyileştirdiğini anlattı...”Çelik’in bir sonraki hedefi belli olmuştu. Varanasi’de ölü yakma ritüellerini izledi, gördüklerini sorguladı: “Mezarlıkların yakınından geçmeye bile korkardım. Avusturya’dayken, ölünün arkasından dostlarının yemekte buluşmasını, hoş anılar anlatmasını çok tuhaf bulurdum, tepki duyardım. Ölüm bir kayıptı, yas tutulmalıydı. Oysa, Varanasi’de şarkılar söyleyerek yakılıyordu ölüler. Aile üyeleri mutlu görünüyor, ağlamıyordu. Çünkü Hindistan’ta her ölüm yeni bir hayata başlangıçtı. Batı’daki ölüm korkusu, Doğu’da reenkarnasyon inancıyla aşılmıştı. Bu sayede şiddetli yoksulluğa, yoksunluğa karşın mutluydular, yüzlerinden tebessüm eksik olmuyordu.”TİBET’TE Çin SÜRPRİZİ Çelik, Tibet’e gitmeye 1990’ların sonunda karar vermişti. Zehra Güngör’ün Milliyet’te yayımlanan Dalai Lama röportajıydı ilk kıvılcımı çakan. Güngör’le buluşup konuştu, izlenimlerini öğrendi. Ardından “Tibet’te Yedi Yıl”ı izledi. “Potala Sarayı’nın temel kazılarında Budistler buldukları her solucanı özenle inşaat sahası dışına çıkarıyor, toprağa bırakıyordu. Bu duyarlılıktan çok etkilendim. Tibet’i ve bu tapınağı mutlaka görmeliydim.” Ancak Çin engelini aşmak kolay değildi. ABD üstünden gitmeyi denedi, uygun sezonu yakalayamadı. Butik çalışan, kültür turlarında uzmanlaşan bir Türk acentesine başvurdu. “Üç yıldır gereken izinleri almak için uğraşıyoruz” cevabını aldı. Aradan birkaç ay geçtikten sonra firmanın beklediği izin çıktı. 1999 sonbaharında Nepal, Butan, Tibet rotasında yola koyuldular.“Tibet’i kavramak için bu rotayı izlemek gerekiyordu. Nepal ve Butan’da hayatımda ilk kez bulutların üstüne çıktım. Öyle bir enerji yüklendim ki, 800 metre yüksekliğindeki bir dağın başındaki Taktsang Manastırı’na yürürken, her gün Spor yapan, kondüsyonu çok iyi bir arkadaşı geçip, ayağımın altında paten varmış gibi zirveye ulaştım. Yüksek irtifadaki Yaşam pratikleri çok ilginçti. Ancak Nepal’in her köşesi hippi doluydu, turistikleşmişti. Zorlukla girdiğimiz Butan, bakir bir ülkeydi. Sarp tepelerdeki tapınaklarda Din adamları dev trompetler üflüyordu. Sessizliğin içinden bu trompetleri her duyduğumda ruhumun bedenimden ayrıldığını hissettim.”Çelik, Tibet’in Lhasa kentine vardığında ise büyüleyici izlenimlerin yerini şok duygusu aldı. Çin işgali, Tibet ruhunu şehirden silmişti. Neyse ki Potala Sarayı’nda aradığından fazlasını bulacaktı: “Uzaktan ilk bakışta haşmetiyle beni çarptı. Yolda karşılaştığımız Tibetliler, arınmak için kilometrelerce öteden geliyordu. Bir ellerinde çaydanlığa konulmuş yak yağı vardı. Geçmişin tapınağı, bugünün müzesi bağış olarak sadece bunu kabul ediyordu çünkü. Diğer ellerinde ise yürürken döndürdükleri dua çemberleri. Her çevirişte duaların havaya savrulduğuna, evrene iyilik saçıldığına inanıyorlardı. 13 katlı, bin odalı, 10 bin ayazmalı yapının görkemi çok etkileyiciydi. Zirveye ulaştığımda çatıdaki semboller dikkatimi çekti. Çevreye daha dikkatli baktığımda, çatılara çakılan motifli pilileri, yüzlerce sembolü, kötülükleri uzaklaştıran bayrakları fark ettim. İstanbul’a dönüşte Tibet simgeleri, tılsımları, renklerinin anlamlarını araştırmaya, bu konuda kaynak toplamaya başladım. Kırmızı mutluluğun, sarı neşenin rengi olarak girdi hayatıma. İnatçılığı unutup, hayatı akışına bırakmanın daha doğru olduğu fikrini benimsedim. Olumlu düşünerek, sorunların çözümüne katkıda bulunabileceğini gördüm. Mükemmelliyetçiliğimden vazgeçtim...”Tibet’te karşılaştığı yılan figürü, yani sonsuz yaşam ve Aşk sembolü üzerine okuma serüveni, birkaç yıl sonra Canan Çelik’in yaşamında yeni bir kapı açtı. Seramik çalışmaya, heykelcikler yapmaya başladı. Tibet ve Uzakdoğu tılsımları, Anadolu’nun kadın tanrıçaları, heykelcik serilerine dönüştü. Bu heykelcikleri açtığı web sayfasında (www.canancelik.com) sergiliyor. Bu arada seyahatlerini sürdürüyor. “Ekonomik kriz nedeniyle hedeflerimi küçültsem de gezilere devam ediyorum. İlk fırsatta Kamboçya’da Angkhor’u, Peru ve Guatemala’yı görmek istiyorum. Sonra Batı uygarlığına dönüp St. Petersburg ve İskandinav ülkelerine gideceğim” diyor.
Potala’nın tılsımlı simgeleri hayatıma yeni bir pencere açtı

Tuesday, December 8, 2009

Mızmız çocuklara yemek yedirmenin yolu bulundu

İngiltere'deki Reading Üniversitesi psikologları, düzenli olarak sebze ve meyve resimleri gösterilen bir yaşındaki bebeklerin, normal diyetlerinin bir parçası olmayan bu besinleri tatmaya çok istekli olduklarını saptandı.



Daily Telegraph'taki habere göre, araştırma çerçevesinde ebeveynlere ikisi sebze ve ikisi meyve olmak üzere 4 gıdanın fotoğraflarının olduğu bir kitap verildi.



Bunlardan ikisinin havuç ve üzüm gibi çocukların bildiği gıdalar olduğu, diğer ikisinin turp ve Çin'de yetişen liçi gibi sebze-meyveler olduğu belirtildi.



Daha sonra ebeveynler iki hafta boyunca her gün çocuklarına bu kitabı okudular.



Bu sürenin sonunda çocukların önüne ikisi kitapta yer alan ikisi almayan 4 sebzeyle meyve tabağı koydular.



Çocukların, eğer daha önce fotoğraflarını görmüşlerse, şimdiye kadar tatmadıkları sebze ve meyvelere daha fazla ilgi gösterdikleri belirlendi.



Araştırmanın başkanı Dr. Carmel Houston-Price, "Çocuklara sağlıklı gıdaların fotoğraflarını göstermenin bunları tatma arzularını artırabileceğini düşünüyoruz" dedi.

Mızmız çocuklara yemek yedirmenin yolu bulundu

İstanbul 3 kıtayı fethetti


Yarışmada ilk üçe giren ve onur ödülü alan fotoğraflar için tıklayın - Foto Galeri
“İkinci Yabancı Seyyahlar Gözüyle İstanbul 2009” (İstanbul Photo Contest 2009) uluslararası fotoğraf yarışması sonuçlandı. 40 ülkeden, 213 fotoğrafçının 1117 fotoğraf karesiyle katıldığı yarışmada ilk üçe Fransız, Amerikalı ve Çinli fotoğrafçılar girdi. 13 Aralık 2009 Pazar akşamı Tarihi Binbirdirek Sarnıcı’nda düzenlenecek galada yarışmacılar hem fotoğraflarını sergileyecek hem de farklı İstanbul seyahati kazanacak
En çok ilgiyi 34 fotoğrafçıyla İtalya'nın gösterdiği yarışmada onu Rusya 26, Fransa 20 fotoğrafçıyla takip etti. Yarışmaya bu yıl Endonezya, Filipinler, Bosna-Hersek ve Makedonya ilk kez katıldı. İlk üçe giren fotoğrafçılar ise üç kıtadan çıktı.
İlk üçe giren yarışmacılar İstanbul'u anlattı
Akbil ve haritayla İstanbul'u gezdi
“İkinci Yabancı Seyyahlar Gözüyle İstanbul 2009” (İstanbul Photo Contest 2009) uluslararası fotoğraf yarışmasında birinciliği “Sokak Futbolu” adını verdiği fotoğraf karesiyle Fransız Vincent Rok kazandı. Profesyonel fotoğraf sanatçısı olan ve 9 Aralık’ta Birleşmiş Milletler’in Danimarka’da düzenlenen “İklim” toplantısına katılacak olan Rok yarışmaya giriş sürecini anlattı: “Bu yıl Eylül ayında nişanlımla İstanbul’a geldik ve otostop çekerek Türkiye’nin pek çok şehrini gezdik. İstanbul’da kaldığımız süre boyunca da elimizde harita ve akbille her yeri gezip fotoğrafladık. Buradaki son günümüzde bir mağazanın vitrininde “İstanbul Photo Contest 2009” fotoğraf yarışmasının afişini gördüm ve www.istanbulphotocontest.com internet adresini beynime kazıdım. Ardından da fotoğraflarımı yarışmaya yolladım. Birinci olduğuma inanamıyorum ama İstanbul’da yaşamayı hayal edebilirim.”
Savaştan kaçtı, "Okuyan Türkiye"yi fotoğrafladı
Yarışmaya katıldığı “Okuyan Türkiye” fotoğrafıyla ikinciliği kazanan Amerikalı Zouhair Ghazzal, aslen Suriyeli. Üniversiteyi Lübnan’da okumuş. Ancak 1988 yılında iç savaş çıkınca Amerika’ya göç etmek zorunda kalmış. Şu anda Chicago Lloyola Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olan Ghazzal’ın Ortadoğu üzerine pek çok makalesi ve araştırması bulunuyor. Çağdaş Suriye ceza sistemi üzerine bir kitap yazan Ghazzal, İstanbul Boğaziçi Üniversitesi’nde 2008 yılında Türkiye ve İran sineması üzerine de seminer vermiş. Ghazzal, İstanbul’un en çok sosyal yaşamından etkilenmiş.
Aşkı ve romantizmi İstanbul'da buldu
Hong Kong doğumlu, 29 yaşındaki Wong Wai-Kei tam bir seyyah. Türkiye’yi başta İç Anadolu bölgesi olmak üzere karış karış gezmiş. Dünyada gezdiği her ülkede fotoğraf çeken ve bir internet sitesi kuran Çinli yarışmacı, İstanbul’u gezerken de aşkı yakalamış. Nasıl mı? Elinde fotoğraf makinesi Taksim Meydanı’nda yürürken önce kırmızı bir tramvay görmüş. Onun önünde de gelin ve damat… Deklanşöre basmış ve İstanbul’un en Romantik karesini yakalamış. Wong Wai-Kei, “İstanbulda Aşk” adını verdiği fotoğrafıyla yarışmada üçüncü oldu.
En çok Sultanahmet Camii fotoğraflanıyor
“İstanbul Photo Contest” araştırma gurubu bir yıl boyunca internette yaklaşık on beş bin fotoğraf blog’unda İstanbul’u fotoğraflayan sanatçıya ulaştı ve en çok fotoğraf çekilen mekânı saptadı. Araştırmaya göre yabancılar Paris’te Eyfel Kulesi’ni, Çin’de Çin Seddi’ni, Newyork’ta Özgürlük Anıtı’nı, Moskova’da Kızıl Meydanı, İstanbul’da da en çok Sultanahmet Camii’ni fotoğraflıyor.
Ödüller 13 Aralık'ta verilecek
Jürisinde Tülin Ersöz, Patrizia Beninca, Ersin Kalkan, Selahattin Sevi, Sebati Karakurt, David Katzenstein,Sertaç Gureş,Mustafa Özer, Arthur Thevenart’in yer aldığı İkinci Yabancı Seyyahlar Gözüyle İstanbul 2009 yarışmasının ödül töreni 13 Aralık 2009 Pazar akşamı Tarihi Binbirdirek Sarnıcı’nda düzenlenecek.
Hayali gerçeğe dönüştü
Les Arts Turcs ve Şengüler Turizm geçtiğimiz yıl onuncu yılını kutladı. Kültür turları yapan şirketin ortağı Nurdoğan Şengüler onuncu yılları şerefine alternatif bir aktivite yapmayı hayal etti. Sonunda İstanbul ile ilgili uluslararası bir fotoğraf yarışması düzenlemeye karar verdi. 1 Nisan 2008 istanbulphotocontest.com adlı bir internet sitesi kurdu ve 37 farklı ülkeden, 190 fotoğraf sanatçısı 950 fotoğrafla “Yabanci Seyyahlar Gözüyle İstanbul 2008” fotoğraf yarışmasına katıldı. Yedi ay sonunda birinciliği Zulema Josa (İspanya-Barselona), ikinciliği Maria Schnabl (Avusturya), üçüncülüğü Catherine Gautier-le-Berre (İsviçre) kazandı. Bu yıl yarışmanın ikincisini düzenleyen Nurdoğan Şengüler hayalinin gerçeğe dönüş öyküsünü şu sözlerle anlattı: "İstanbul artık yukselen deger.Dış dunyada gidip görulmesi gereken kentler arasina girdi.Şehrin yasam ve mistik enerjisi yabancilari buyuluyor.Gelecek yil yarişmamızı yine yapacagiz.Ayrica konuk ulke fotografları projesine basliyoruz. 2010 yilinda RUSYA fotograflari,2011 de Ipek Yolu ve civari ulkeleri,2012 de Akdeniz havzası ulkeleri fotografları digital gosterileri olacak.Bu yil GALA da genç Turk fotografcilarininda kisa birer digital etkinligi yapilacak."








İstanbul 3 kıtayı fethetti

Potala’nın tılsımlı simgeleri hayatıma yeni bir pencere açtı

Canan Çelik öğrenim için annesi ve kardeşiyle İstanbul’dan Londra’ya gittiğinde 14 yaşındaydı. 19 yaşında Viyana’ya geçip, Modeschule-Hetzendorf’ta Tekstil tasarımı öğrencisi oldu. Dünyayı keşfetme fırsatını çocukluğunda yakaladığını, şanslı olduğunu düşünebilirsiniz. Oysa, gerçek tahmininizden biraz farklı. Seyahat hayali kurmaktan, seyyahlığa geçiş için tam 25 yıl beklemesi, iki kez hayatın kıyısına gelmesi gerekti.“Londra’da çok sayıda Hintli yaşıyordu. Kadınlarının rengarenk giysileri ilgimi çeker, Hindistan’a gitmeyi hayal ederdim. Tekstil öğrenimi renk merakımı daha da artırdı. Renklerin günlük hayatta özgürce kullanıldığı ülkeleri, kültürleri merak ediyordum. Ancak bütçem seyahate çıkamayacak kadar kısıtlıydı. kitap alıyor, bitpazarlarını dolaşıp Çin, Tibet, Peru kültürünü yansıtan otantik objeler topluyordum. Türkiye’ye döndüğümde iş hayatının yoğun temposuna teslim oldum. Önce tasarımcılık yaptım. Ardından ihracata yöneldim. Uzun yıllar günde 16 saat çalıştım. Yurtdışına çok sık yolculuk yaptığım halde, zamanım tekstil fuarlarında geçiyordu...”İLK YOLCULUK BALİ ADASI’NA1990’larda üst üste gelen ekonomik krizler, yaşadığı yoğun Stres Çelik’in sağlığında kalıcı izler bıraktı. Birkaç yıl arayla iki ağır hastalık kapısını çaldı. Zorlu bir tedavi sürecinden geçti.“Hastalanıp, işlerimi tasfiye edince ilk kez gelecekle ilgili hayallerimi, hayatta gerçekten yapmak istediklerimi düşünecek zaman bulabildim. Yıllardır Hindistan’ı, Bali’yi görmek isterim, birikmiş param var, şu işe bak, göremeden gidiyorum, diye düşündüm. İyileşince çıkacağım gezilerin hayalini kurmaya başladım. Uzun bir liste hazırladım.” Avrupa ve Amerika’yı işgezileri sırasında görmüştü. Doğu’yu, “etnik kültürlerin Müze raflarında durmadığı, yaşadığı” ülkeleri merak ediyordu. Seyahatlerine Hindistan’dan başlayacaktı. Kime bahsetse bu arzusundan, “Çok fakir, pis, aman sakın gitme pişman olursun” cevabını alınca rotasını değiştirdi. 1996’da Bali’ye gitti. “Doğayla uyum içinde yaşayan, sabah uyandıkları için şükretmeye başlayan, daha sonra gün içinde karşılaştıkları her olay için şükreden, otomobilin motoru çalıştığında bile mutlu olan insanlarla karşılaşmak beni çok etkiledi. Güneşin doğuşuna şükretmemiştim hiç. Hayatım bardağın boş tarafına bakmakla geçmişti. Dolu tarafına bakmasını bu geziden sonra öğrendim.”Gezgin merakı bilenerek döndü bu seyahatten. Sonraki yıllarda Keşif turları birbirini izledi. 1975’te aldığı bir kitapla ilgi alanına giren Borabodur Tapınağı’nı görmek için Java Adası’na, orangutanların doğal yaşamına tanık olmak için Sumatra’ya gitti. Kuzey Afrika ülkelerini gezdi, Güney Afrika’yı gördü. “Nepal yolculuğu sırasında renkler ve mistisizmden etkilendiğimi gören gezi arkadaşlarım, mutlaka Hindistan’ı görmelisin, dedi. Temizlik endişemi anlattım. 75 yaşında bir hanım, elinde iyileştiremediği bir yarayla Hindistan’a gittiğini, Varanasi’deki bir yaşlı bilgenin bir damla sıvı damlatarak iyileştirdiğini anlattı...”Çelik’in bir sonraki hedefi belli olmuştu. Varanasi’de ölü yakma ritüellerini izledi, gördüklerini sorguladı: “Mezarlıkların yakınından geçmeye bile korkardım. Avusturya’dayken, ölünün arkasından dostlarının yemekte buluşmasını, hoş anılar anlatmasını çok tuhaf bulurdum, tepki duyardım. Ölüm bir kayıptı, yas tutulmalıydı. Oysa, Varanasi’de şarkılar söyleyerek yakılıyordu ölüler. Aile üyeleri mutlu görünüyor, ağlamıyordu. Çünkü Hindistan’ta her ölüm yeni bir hayata başlangıçtı. Batı’daki ölüm korkusu, Doğu’da reenkarnasyon inancıyla aşılmıştı. Bu sayede şiddetli yoksulluğa, yoksunluğa karşın mutluydular, yüzlerinden tebessüm eksik olmuyordu.”TİBET’TE Çin SÜRPRİZİ Çelik, Tibet’e gitmeye 1990’ların sonunda karar vermişti. Zehra Güngör’ün Milliyet’te yayımlanan Dalai Lama röportajıydı ilk kıvılcımı çakan. Güngör’le buluşup konuştu, izlenimlerini öğrendi. Ardından “Tibet’te Yedi Yıl”ı izledi. “Potala Sarayı’nın temel kazılarında Budistler buldukları her solucanı özenle inşaat sahası dışına çıkarıyor, toprağa bırakıyordu. Bu duyarlılıktan çok etkilendim. Tibet’i ve bu tapınağı mutlaka görmeliydim.” Ancak Çin engelini aşmak kolay değildi. ABD üstünden gitmeyi denedi, uygun sezonu yakalayamadı. Butik çalışan, kültür turlarında uzmanlaşan bir Türk acentesine başvurdu. “Üç yıldır gereken izinleri almak için uğraşıyoruz” cevabını aldı. Aradan birkaç ay geçtikten sonra firmanın beklediği izin çıktı. 1999 sonbaharında Nepal, Butan, Tibet rotasında yola koyuldular.“Tibet’i kavramak için bu rotayı izlemek gerekiyordu. Nepal ve Butan’da hayatımda ilk kez bulutların üstüne çıktım. Öyle bir enerji yüklendim ki, 800 metre yüksekliğindeki bir dağın başındaki Taktsang Manastırı’na yürürken, her gün Spor yapan, kondüsyonu çok iyi bir arkadaşı geçip, ayağımın altında paten varmış gibi zirveye ulaştım. Yüksek irtifadaki Yaşam pratikleri çok ilginçti. Ancak Nepal’in her köşesi hippi doluydu, turistikleşmişti. Zorlukla girdiğimiz Butan, bakir bir ülkeydi. Sarp tepelerdeki tapınaklarda Din adamları dev trompetler üflüyordu. Sessizliğin içinden bu trompetleri her duyduğumda ruhumun bedenimden ayrıldığını hissettim.”Çelik, Tibet’in Lhasa kentine vardığında ise büyüleyici izlenimlerin yerini şok duygusu aldı. Çin işgali, Tibet ruhunu şehirden silmişti. Neyse ki Potala Sarayı’nda aradığından fazlasını bulacaktı: “Uzaktan ilk bakışta haşmetiyle beni çarptı. Yolda karşılaştığımız Tibetliler, arınmak için kilometrelerce öteden geliyordu. Bir ellerinde çaydanlığa konulmuş yak yağı vardı. Geçmişin tapınağı, bugünün müzesi bağış olarak sadece bunu kabul ediyordu çünkü. Diğer ellerinde ise yürürken döndürdükleri dua çemberleri. Her çevirişte duaların havaya savrulduğuna, evrene iyilik saçıldığına inanıyorlardı. 13 katlı, bin odalı, 10 bin ayazmalı yapının görkemi çok etkileyiciydi. Zirveye ulaştığımda çatıdaki semboller dikkatimi çekti. Çevreye daha dikkatli baktığımda, çatılara çakılan motifli pilileri, yüzlerce sembolü, kötülükleri uzaklaştıran bayrakları fark ettim. İstanbul’a dönüşte Tibet simgeleri, tılsımları, renklerinin anlamlarını araştırmaya, bu konuda kaynak toplamaya başladım. Kırmızı mutluluğun, sarı neşenin rengi olarak girdi hayatıma. İnatçılığı unutup, hayatı akışına bırakmanın daha doğru olduğu fikrini benimsedim. Olumlu düşünerek, sorunların çözümüne katkıda bulunabileceğini gördüm. Mükemmelliyetçiliğimden vazgeçtim...”Tibet’te karşılaştığı yılan figürü, yani sonsuz yaşam ve Aşk sembolü üzerine okuma serüveni, birkaç yıl sonra Canan Çelik’in yaşamında yeni bir kapı açtı. Seramik çalışmaya, heykelcikler yapmaya başladı. Tibet ve Uzakdoğu tılsımları, Anadolu’nun kadın tanrıçaları, heykelcik serilerine dönüştü. Bu heykelcikleri açtığı web sayfasında (www.canancelik.com) sergiliyor. Bu arada seyahatlerini sürdürüyor. “Ekonomik kriz nedeniyle hedeflerimi küçültsem de gezilere devam ediyorum. İlk fırsatta Kamboçya’da Angkhor’u, Peru ve Guatemala’yı görmek istiyorum. Sonra Batı uygarlığına dönüp St. Petersburg ve İskandinav ülkelerine gideceğim” diyor.
Potala’nın tılsımlı simgeleri hayatıma yeni bir pencere açtı