Showing posts with label Avrupa. Show all posts
Showing posts with label Avrupa. Show all posts

Saturday, April 10, 2010

98 bin eserlik Anadolu hafızası

KONYA - Konya Bölge Yazma Eserler Kütüphanesi Müdürü Bekir Şahin, Burdur'da eski eserlerin bulunduğu kütüphanenin sel felaketinden etkilenmesinin ardından Türkiye'de bulunan korumasız ve bakımsız yazma eserlerin toplanması amacıyla 1984 yılında Konya Bölge Yazma Eserler Kütüphanesi'nin kurulduğunu belirtti.
Şahin, el yazması eserlerin korunduğu 4 adet özel çelik kasa, matbu eserlerin yer aldığı 4 adet depo, 1 CD arşiv odası ve diğer çalışma odaları ile birlikte kütüphanenin toplam 723 metrekarelik kullanım alanı olduğnu bildirdi.
Kütüphaneye bağış ve devirlerin özellikle 2002 yılında hızlandığını ifade eden Şahin, şunları kaydetti:
"Kütüphane, Anadolu'nun en kapsamlı koleksiyonlarını bünyesinde bulundurmaktadır. Sadreddin Konevi, İbn-i Arabi ve Mevlana gibi büyük alimlere ait matbu, el yazması ya da Dijital ortama aktarılmış eserler dikkat çekiyor. Halen kütüphanemizde 17 bin 989 el yazması, 40 bin adet el yazma eserin dijital kopyası ve 80 bin 641 nadir matbu eser olmak üzere toplam 138 bin 630 adet eser bulunmaktadır. Burası Anadolu'nun hafızası durumunda. Anadolu'nun dört bir yanından 71 kütüphanenin kitapları devir yoluyla buraya geldi. Burada bin yıldan eski kitaplar var. Konya'nın, Selçuklu'nun başkenti olması ve dönemin en önemli kütüphanelerinin burada bulunması, kütüphanemizin değerini ve ağırlığını da arttırıyor."

Yurt içi ve dışından farklı kurumlarla anlaşmalar yapılıp, protokoller imzalayarak el yazma eserlerin dijital kopyalarının değişimlerini yaptıklarını anlatan Şahin, bu sayede kütüphanedeki eser sayısının her geçen gün daha da arttığını kaydetti.
Bekir Şahin, Hacı Bektaş-ı Veli, Sadrettin Konevi, İbn-i Arabi ve Mevlana gibi önemli düşünce insanlarıyla ve alimlerle alakalı tüm kitapları kütü phanede toplamaya çalıştıklarını belirterek, "Tıp tarihiyle ilgili ayrı bir bölüm oluşturuldu. Konya Bölge Yazma Eserler Kütüphanesi, Dünyanın tıp tarihiyle ilgili en çok kitabı bulunan kütüphanesidir. Çünkü tıp tarihiyle ilgilenen birçok şahsiyetin kitap koleksiyonları burada" diye konuştu.
Kütüphanede bakım ve onarım için restorasyon merkezi oluşturduklarını dile getiren Şahin, özel makinelerle el yazma eserlerin restorasyonunu yaptıklarını anlatarak, kütüphaneye Orta Doğu, Balkanlar ve Avrupa'daki ülkelerden her yıl yüzlerce akademisyen ve araştırmacının geldiğini bildirdi.
98 bin eserlik 'Anadolu hafızası'

Erotik romanın AİHM zaferi

STRASBOURG - Avrupa insan hakları Mahkemesi (AİHM), Fransız yazar ve Şair Guillaume Apollinaire'in erotik öğeler içeren "On Bir Bin Kırbaç" adlı romanına Türk mahkemeleri tarafından getirilen yasağı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne aykırı buldu.
AİHM, Avrupa Edebiyat mirasının bir eseri olarak nitelediği romanın toplatılması kararı için "demokratik bir toplumda gereksiz bir uygulama" hükmünde bulundu.
Apollinaire'in romanı 1999 yılında Hades yayınları tarafından basılmış, ancak İstanbul Savcılığı "cinsel arzuları tahrik ve istismar ettiği" gerekçesiyle Türk Ceza Kanunu'nun 426 ve 427'inci maddelerine dayanarak, yayınevi sahibi Rahmi Akdaş hakkında suç duyurusunda bulunmuştu. Akdaş, açılan dava sonunda ağır para cezasına mahkum edilmiş ve kitap da toplatılmıştı.
Davacı, Yargıtay'ın da kararı onamasının ardından, ifade özgürlüğü ile adil yargılanma ve mülkiyet haklarının ihlal edildiği gerekçesiyle 2004 yılında AİHM'ye başvurmuştu.
AİHM; ahlaki konularda devletlerin geniş takdir yetkisine sahip olduklarını kabul etse de, bu yetkinin Avrupa edebiyat mirasının parçası olan bir romanın Türk okurlara erişmesini engellemeye kadar gidemeyeceği sonucuna vardı.
Mahkeme, davacı hakkında Türk mahkemeleri tarafından hükmedilen cezanın, sosyal bir ihtiyaçtan kaynaklanmadığı, hedeflenen amaçla orantılı olmadığı ve demokratik bir toplumda gereksiz bir uygulama olduğunu vurgulayarak, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin ifade özgürlüğüyle ilgili 10'uncu maddesinin ihlal edildiğine hükmetti.
Davacının adil yargılanma ve mülkiyet haklarıyla ilgili taleplerini incelemeyi gereksiz gören AİHM, davacı talep etmediği için herhangi bir tazminata da hükmetmedi.
Erotik romanın AİHM zaferi

Sunday, February 28, 2010

Londra da ayın kitabı Masumiyet Müzesi

LONDRA - Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk'un İngilizceye çevrilen 'Masumiyet Müzesi' adlı romanı, İngiliz kitabevi Waterstone's tarafından ayın kitabı seçildi.
Kitabevinin Londra'nın en işlek ve turistik caddelerinden Oxford Street'deki şubesinin vitrinlerinde yer alan 'Masumiyet Müzesi' kitabı, 15 sterline satılıyor.
Kitapla ilgili olarak vitrinde yer alan posterde ise, ''Nobel ödüllü yazardan, Modern İstanbul'da geçen, saplantılı bir aşkı anlatan roman" yazısı yer alıyor.
Waterstone's'un başkent Londra ve Birleşik Krallık'ta birçok şehirde ayrıca İrlanda'da, Amsterdam ve Brüksel gibi bazı Avrupa şehirlerinde de şubeleri bulunuyor.
Pamuk'un kitabının ocak ayı boyunca, kitabevinin bazı şubelerinin vitrinlerinde yer alması bekleniyor.
'TÜRK LOKUMU TATLIDAN EKŞİYE DÖNÜŞMÜŞ'Bu arada İngiliz Independent gazetesinin dünkü sayısında, kitap eleştirilerinden biri 'Masumiyet Müzesine' ayrıldı.
James Urquhart imzalı eleştiride, "Bu romanda bir buluşma var, ancak kötü bir şekilde hız eksik" denilerek, "romandaki akışın yavaş olduğu" yorumu yapıldı.
Londra'da ayın kitabı 'Masumiyet Müzesi'

İstanbul haritaları Rahmi Koç Müzesi nde


2010 Avrupa Kültür Başkenti İstanbul'un, 1422-1922 yılları arasını kapsayan haritalarının toplandığı kitap, Ağaoğlu Şirketler Grubunun desteğiyle Dr. Ayşe Yetişkin Kubilay tarafından yazıldı.
Bir grup İstanbul sevdalısının kişisel birikimleri, yıllar süren özel çabalarıyla hazırlanan ve 100 haritadan oluşan kitabın tanıtımı 19 Ocak'ta yazarı Dr. Ayşe Yetişkin Kubilay, yayımcı Denizler Kitabevinin editörü Ülkem Özge Sevgilier, kitabın danışmanı Topkapı Sarayı Müzesi Başkanı Prof. Dr. İlber Ortaylı ve Ağaoğlu Şirketler Grubu Yönetim Kurulu Başkanı Ali Ağaoğlu'nun katılımıyla Rahmi Koç Müzesi'nde gerçekleştirilecek.
Toplantı sonunda "İstanbul Haritaları 1422-1922" kitabından seçilen nadide haritaların yer aldığı Sergi de sanatseverlerle buluşacak
İstanbul haritaları Rahmi Koç Müzesi'nde

Edebiyat ve sinema Tolstoy a bakıyor


Tolstoy’un kitapları Batı dillerine yeniden çevriliyor, paneller, sempozyumlar, kitap fuarları düzenleniyor. Hollywood da Tolstoy’un hayatını anlatan The Last Station (Son İstasyon)’la kervana katıldı bile.
TÜRKİYE, 2010’un gelişiyle İstanbul’un Avrupa Kültür Başkenti oluşunu kutluyor fakat tüm Dünyanın ortak paydada buluştuğu bir başka kutlama, bir başka Kültür Sanat gündemi var: 2010, Rus yazar Lev Tolstoy’un ölümünün 100. yılı. Bu kapsamda Almanya ve ABD’de, Anna Karenina yeniden çevriliyor, Küba ve Meksika’da Tolstoy adına kitap fuarları düzenleniyor. Rusya ise bütün dünyada gösterilecek siyah beyaz bir belgesel için arşivlerini açıyor. Pek tabii Hollywood da bu gündemi ıskalamıyor. Michael Hoffman’ın yazıp yönettiği The Last Station (Son Durak), Tolstoy ile eşi Kontes Sofya’nın ilişkisine odaklanıyor. Filmde Tolstoy’u Christopher Plummer, Sofya’yı ise Helen Mirren canlandırıyor. Tolstoy’un ilham kaynağı, üç çocuğunun annesi ve Savaş ve Barış’ı altı kez baştan yazacak kadar işine kendisini adamış asistanı Sofya, kocasının vasiyetini değiştirmesine tepki gösteriyor. Çünkü Tolstoy eşinin tüm emeğini ikinci plana atıp servetinin Rus köylüler arasında paylaştırılmasını istiyor. Biz de Kontes Sofya’nın Tolstoy’u kararından caydırmak için başvurduğu yolları izliyoruz. Beyazperdeye yansıyacak bu öykü, Tolstoy’un dehasını ne kadar anlatacak göreceğiz. Ama Guardian, 6 Ocak’ta yayınlanan ekinde, “Tolstoy bütün zamanların en iyi yazarı mıydı?” sorusunu Avrupalı yazarlara sordu ve cevap bulmak için filmin vizyona girmesini beklemediğini gösterdi.İşte Guardian’daki cevaplar? Philip Hensher: Tolstoy, kesinlikle tüm zamanların en iyi romancısıdır. Onu üstün kılan, romanlarındaki karakterlerin büyümesine izin vermesidir. Değişirler, farklı tepki vermeye başlarlar, fakat durup düşününce, hâlâ aynı insan olduklarını fark edersiniz. Bunu nasıl yapıyor bilemiyorum. Tolstoy’dan, başka bir yazardan öğrenebileceğinizden çok daha fazlasınıöğrenirsiniz. ? Tom Keneally: Tolstoy 19. yüzyılda yazan en büyük yeteneklerden biridir. Yeteneği insanı kızdıracak boyutlardadır. Şimdilerde hepimizin mütevazı bir düzeyde kullanmaya çalıştığı ve başaramadığı yazar hilelerini o parmağında oynatır. Tüm zamanların en iyi romancısı mı? Bence Dostoyevski de en az onun kadar iyi. Fakat Edebiyat bir Spor müsabakası değildir. Birinci, ikinci olmaz. Bu yüzden sadece şu kadarını söyleyelim: Tolstoy insanüstü bir yeteneğe sahipti ve ne mutlu bize ki, birçok eser bırakacak kadar uzun yaşadı.? A. S. Byatt: Tolstoy’u olağanüstü kılan hayal gücünün asla cesaretini yitirmemesidir. Koskoca bir dünyası vardır ve karakterleri de bu dünyada Tolstoy’dan bağımsız yaşar. Onlar yazarın kuklası değildir. Öyle ki bazılarını o bile onaylamaz; mesela Anna Karenina. Onun varlığını kutlarken, çevirmen Constance Garnett’in varlığını da kutlamalıyız. Çünkü o İngiliz romanını ve İngiliz okurunu, büyük Rus yazarları dilimize çevirerek değiştirdi.? Marina Lewycka: Savaş ve Barış’ı ilk okuyuşumu hâlâ hatırlarım. 20 yaşındaydım ve yazar olmak istiyordum. Sorun şu ki, Tolstoy’u idolünüz yapınca, elinize kalem almak zorlaşır. Tolstoy gibi olmaktan vazgeçene kadar yazamadım ve bu uzun zamanımı aldı.
Klasik romanın anıt ismi
Christopher Plummer’ın Tolstoy’u, Helen Mirren’in ise eşi Sofya’yı canlandırdığı filmden bir sahne. Sadece Savaş ve Barış veya Anna Kerenina ile insanlığın ortak hafızasına kaydedilen Lev Nikolayevic Tolstoy, 28 Ağustos 1828’de doğdu. Annesini küçük yaşta kaybetti. On beş yaşında Voltaire’i ve Rousseau’yu okudu. İlk hikâyesinin yayımlanmasının ardından dönemin tanınmış yazarlarından biri oldu. Başta Dostoyevski olmak üzere kendisinden sonra gelen bütün yazarları etkileyen Tolstoy, 20 Kasım 1910’da öldü.
GÜNÜN AJANDASI
Vapurlar sevilmez mi
Vapurları Seven Çocuk. Hem hikâyeler, hem de hikâyelerin resimleri Behiç Ak’a ait. Bu nedenle, görsel açıdan keyifli bir kitap. Hele yalılar ile Boğaz vapurları arasında, yaprak sarma, ıspanaklı börek, dut reçeli değiş-tokuşu var ki harika! www.gunisigikitapligi.com
Psikeart
Memleketİmİzİn olduğu kadar yer-yüzünün de ezeli sorunu: Muhtemelen bu nedenle, ‘Narsizmin mümbit toprakları’ diyor Murat Paker. Tarık Tufan ise ‘Sen sensin, ben de benim’ diyerek, aynayı farklı bir açıya ayarlıyor. Aynalar ise giderek daha fenalık! www.psikeart.com
İstanbul’a bakmak
‘Ressamların Gözüyle İstanbul.’ Sunan Peyami Gürel, konuk olan Nevbahar Aksoy ve Semiha Binzet. İstanbul’a bakıyorlar, İstanbul’dan bakıyorlar. Hatırlayan çıkacaktır elbet, Orhan Veli dinlemiş, Münir Nurettin Selçuk, ünlemişti. İnleyen de vardır herhalde. 20 Ocak, Saat 18.00, Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi.
Muharremiyye
Bu bir matem konseri, bir tür raquem, Hz. Hüseyin’in katline ağıt. İslam tarihinde yüzyıllardır pansuman kabul etmeyen ve hâlâ kanayan en büyük yara bu. Ne şiirler söylendi, ne semahlar yakıldı, ne Mansur’lar yüzüldü, bilen bilir. Bilmeyenler için dervişlerdeki gönül kırıklığı. Cemal Reşit Rey konser Salonu, Salı, 20.00. (0212) 232 98 30.

Edebiyat ve sinema Tolstoy’a bakıyor

Temelkuran: Cümle kuramayan aşık olamaz

Yazıları üzerinden tanışan, birbirini seven, eylemlere giden insanlar var onun. Kimisi nişan davetiyesine bir yazısını alıyor, kimi cüzdanında çocuğunun ya da sevgilisinin fotoğrafının yanında gazeteden kestiği bir yazısını saklıyor. Onlar Ece Cumhuriyeti’nin birer üyesi.
Yazıları üzerinden insanları birbirine bağlayan Ece Temelkuran ise hayatla bağlı. Onun için hayat sadece yaşadığı ülke değil. Tüm insanların ortak acılarından, kederlerinden etkilenen bir dünya vatandaşı o. Her daim ezilenin yanında olup, onların acılarını paylaşsa da içinde bir yerde çocukluğunu saklayabilmiş ve gülüşüne yerleştirmiş.
“Muz Sesleri”ni yazmak için neden Beyrut’u seçtiniz? Aslında ben Beyrut’ta başka bir şey yazacaktım ama bu hikâye beni orada buldu. Beyrut’a gideyim ve kitap yazayım diye başlamadım çalışmaya. Aslında Oxford Üniversitesi’ndeki iki merkezle beraber; İslami Çalışmalar Merkezi ve Avrupa Çalışmaları Merkezi başka bir çalışma yapacaktım. Benim Hizbullah ile görüşmem gerekiyordu. Hizbullah’ın siyasi şura üyeleri, basınla ilişkilerini yürüten İbrahim Musavi, onlarla konuşurken bu hikâye geldi beni buldu. Ayrıca gazeteciliğe ara vermem gereken bir zaman olduğunu düşünüyordum çünkü hem Televizyon hem köşe yazıları yüzünden fazlasıyla bir tüketim nesnesi haline geldiğimi hissediyordum. Ana yurdum olan edebiyata gidip soluklanmam gerekiyordu ve bunu bana yaptıracak kadar güçlü bir hikâyeyi ancak Beyrut verebilirdi. İnsan ancak savaşla, ölümle iç içe olan bir ülkede bu kadar çatışmalı ve hakiki hikâyeler bulabiliyor. O yüzden Beyrut. Beni ancak o kandırabildi.
Ana yurdum edebiyata dönmem gerekiyordu diyorsunuz. Gazetecilikten mi sıkıldınız? Sıkıldığımdan değil ama köşe yazarlığının da gazeteciliğin de artık yanlış bir yerde olduğunu düşünüyorum. Türkiye’nin gündeminden yıprandım. O kadar tuhaf bir şey ki bu… Beyrut çok küçük bir şehir. Lübnan çok küçük bir ülke ama orada olanlar dünya ile ilgili, orada yaşayanlar da dünya ile ilgili insanlar. Bizim gündemimiz ise sadece bizi ilgilendiriyor ve bunu başka bir dile çevirmek çok zor. Bir İngiliz’e Ergenekon davasını anlatmaya çalışın bakalım yapabiliyor musunuz? Ben yapamıyorum. Bu da bizi fazlasıyla kendi hikâyemize mahkûm ediyor. Ben kendi hikâyeme mahkûm olmak istemiyorum. Orhan Pamuk’a vaktiyle çok eleştiri getirildi. Kimi zaman ben de eleştirel baktım ama şimdi daha iyi anlıyorum onu. Orhan Pamuk kendi hikâyesine mahkûm olmak istemeyen bir adam. Bu bir insan hakkı olmalı, kendi hikâyelerinden çıkıp gitmek. Beyrut’a giderek biraz da bunu yaptım. Bu Roman benim eve dönüş biletim gibi bir şey. Bütün kitaplarımı severek yazdım ama bunu ayrı seviyorum.
Kitapta unutmak üzerine bir cümle var. Siz Beyrut’a neyi unutmak için gittiniz? Benle ilgili bir şey değil. Kitaptaki çoğu şey benle ilgili değil zaten. Ama insanlar herhalde en çok kendilerini unutmak istiyorlar, zira bir ömürde bir hayat olma haksızlılığını ancak kendinizi unutarak başka bir şehre gidince yenebilirsiniz. Sanıyorum insanlar en çok bir önceki kendilerini unutmak istiyorlar ve bir sonraki kendilerini doğurmak için öyle bir tabula rasaya gidiyorlar. Beyrut’ta bunu sunan bir şehir çünkü hafıza ile ilişkisi çok karmaşık, heyecanlı ve problemli. Bu yüzden de hafızasıyla, unutmakla, hatırlamakla ilgili problemleri olanlara boş bir alan sunuyor. Beyrut’ta ne olmak istiyorsanız o olursunuz. Mesela piyanistler görürsünüz üçgen vücutlu. Adamın parmakları bile tuşlardan daha kalındır ve piyanist olduğunu söyler. Saksafon çalan adamlar görürsünüz günde üç paket Sigara içerler. O insanların söyledikleri kişiler olmadıklarını bilirsiniz ama kim olduklarını soracak kadar da zamanınız olmaz. Çünkü Beyrut başınıza öyle işler getirir ki bu an bütün anları ele geçirir. Sanıyorum herkes bu yüzden biraz Beyrut’a gidiyor.
Kitapta Ortadoğu’nun hikâyelerinin yağmalandığından bahsediyorsunuz. Türkiye’de bu bağlamda Ortadoğulu mu sizce? Aklıma Londra’da gördüğüm kitaplar geldiği için öyle bir pasaj var. Ortadoğu’nun hikâyelerini alıyorlar, yağmalıyorlar ve onları Amerika’daki ev kadınlarının okuyabileceği hale getirip satıyorlar. Bunu daha çok Batılı yazarların Ortadoğu’ya gelip yazdığı kitaplarda ya da Ortadoğu’daki yazarların Batı’ya sadece kendilerini anlattığı kitaplarda görebiliriz. Sadece Batıya yazdığınız zaman Ortadoğu’dakiler size gülüyor çünkü Komik oluyor. Bu gülüş, onlarla edilen bu alay Batıya ulaşmıyor. Dolayısıyla Batı kendi kendisine bir Ortadoğu hikâyesi dinleyip eğleniyor. Biz bunu sık sık yaşıyoruz. New York Times’ta ya da bir gazetede Ortadoğu ile ilgili son derece kaba anlatılmış hikâyeler okuyoruz ve onun öyle olmadığını biliyoruz. Sonrasında biraz kederli bir şekilde gülüyoruz. Sözünü ettiğim şey buydu ve bu bağlamda Türkiye’nin Ortadoğulu olduğunu düşünüyorum. Hikâyelerimiz oradaki halkların hikâyeleri gibi yağmalanmış ve döküntüleri bize geri satılmış. Bu bakımdan Ortadoğuluyuz.
Muz seslerini hakikaten duydunuz mu? Nasıl öğrendiniz muzların ses çıkardığını? Yok, duymadım ama var. 2006’da savaştan bir hafta sonra foto muhabir arkadaşım sevgili Yurttaş Tümer’le birlikte Lübnan’a gittiği zaman cahil cesaretiyle Güney Lübnan’a da gittik. Yollarda patlamamış bombalar ve bir sürü kontrol noktası vardı. Hizbullah’ın milisleri, Fransız askerleri, başka ülkelerin askerleri, BM askerleri var. O keşmekeş içinde baktım ki yolların kenarlarında muz tarlaları… Mavi torbalara alıyorlar muz hevenklerini. Onlar o torbalar içinde duruyorlar sessizce. Sonra bunu döndüğümde editörüm ve dostum Çiğdem Su’ya anlatırken annesi Özün Hanım, “Biliyor musun muzlar doğum yaparlar. Öyle çıkarlar ve tek tek ayrılırlar. Ayrılırken çuk çuk çuk sesler çıkar” dedi. Sonra ben Beyrut’a gidip romanı yazmaya karar verdiğim zaman bunu sormaya karar verdim. Beyrut’ta kimse bilmiyordu. Mihmandarımla Güney’e doğru indim . Muz tarlalarında durup orada çalışan insanlarla konuştum “Muzun sesi var mı” dediğim adamlar “çuk çuk çuk” diyerek o sesi taklit etmeye başladılar. O an gerçekten böyle bir şeyin varolduğuna emin olduk.
Yaşar Kemal’e kitabı okutmuşsunuz ve beğenmemiş ilk başta. Neler dedi size? Önce beğenmedi evet. Sonra ben Beyrut’tayken telefon etti. Yaklaşık yarım saat konuştuk ve dedi ki, “Bir daha yaz. Bir daha yaz. Korkma bir daha yaz.” Çünkü gazetecilikle edebiyata o kadar ihanet ettim ki beni geri almayacak sandım, onun için de romanı yazmaya çok korkak başladım. Sonra edebiyatın beni aldığını anlayınca birazcık daha kendim gibi yazmaya başladım. Yaşar Kemal’de tam o korkma sürecinde çok yardım etti ve tabii Ayşe Baban da… Beyrut’ta birazcık kalbim kırıldı ama iyi bir şey bu, kalbin kırılması.

Aşk nedir sizce? Bir iç savaştır Aşk bir neden arar kendine. Aşk bir kere başladıktan sonra başlangıcını hemen hızla unuttuğun ve ondan sonra boş bulduğun zamanlarda nedenini aradığın bir şeydir. Kavgalarda öyledir. Bir kere başladıktan sonra nedeni unutulur ve devam etmek için herkes bir neden uydurur. Çok fazla süt liman aşklardan bahsediliyor ya da öyle bir şeymiş gibi bahsediliyor aşktan. Türkçeyi konuşamayan bir Türkiye’de aşkın olacağına çok fazla inanmıyorum. Geçtiğimiz günlerde bir üniversitede konuk hoca olarak 4. sınıf öğrencilere ders verdim. Üç kelimelik bir cümle kuramayan son sınıf öğrencilerine baktım ve şunu düşündüm, bu adamlar politikadan hoşlanmıyorlar çünkü onlara öyle öğretilmiş. Bu ülkeyle ilgili değiller çünkü onların öyle olması istenmiş. Başka insanlarla, haksızlığa uğrayanlarla ilgili değiller çünkü öyle imal edilmişler. Peki, bu adamlar ya da kadınlar birini sevdiklerini ona nasıl söylüyorlar? Söyleyemezler zira cümle kuramıyorlar. Cümle kuramayan insanlar aşık olmazlar. Onların aşık olamayacaklarını düşünüyorum. Aşkları bir yanlışlıkmış gibi geliyor bana ya da dille ilişkim yüzünden böyle düşünüyorum. Çok sessiz de olabilir aşk. Sıfır ses, sessiz Sinema gibi ama hayatta yine de bir cümle kurmamız gerekir. Hayatla, yaşayarak, bir şey yaparak bir cümle kurmamız lazım. Bana kavramları bir araya getiremeyen insanlar aşk gibi karmaşık bir uygarlığın parçası olamazlar gibi geliyor.
Lübnan’daki öğrenciler ya da gençler siyasetle daha mı ilgili? Öyle bir ayrım doğru olmaz. Ortadoğu meseleleriyle kendi hayati bağları olduğu için daha ilgililer. Filistin’de bir olay oldu mu bizden daha çabuk ve bizden daha başka bir yerlerinden etkileniyorlar. Bunun sebebi hem Arap olmalarından hem de Müslümanlığın da daha farklı biçimde yaşamalarına bağlanabilir. Orada olanlar o coğrafyada bulundukları için, kendi yakın tarihleri ve bugünleri Ortadoğu’nun bugünüyle çok ilgili olduğu için daha hızlı sonuç veriyor. Şöyle bir siyasiliği var Beyrut’un, politikanın dışında bir hayat yok. Esasında var ama çok küçük bir alanda. Her şeyde Politika var, müzikte, aşkta… Örneğin gidip Dürzi bir kızı severseniz ve sizde diyelim ki Hıristiyansanız, ikinizin birlikte oturup yakın siyasi tarih çalışmanız lazım. Hem de çok karmaşık bir siyasi tarih. Bu anlamda aşkın içinde de çok politika var. Belki de benim tırnak içinde bir aşk romanı yazabilmemin tek olanağı da Beyrut’ta bir aşktan bahsetmekti. Çünkü içinde yeterince politika olan tek aşk benim bildiğim kadarıyla ancak Beyrut’ta yaşanır.
Sinema ile aranız nasıl? Kardeşimle olduğu gibi... Çok sık göremiyorum ama gördüğüm zaman çok mutlu oluyorum. İnan (Temelkuran) sayesinde biraz daha farklı filmler görme olanağım var. Çünkü o hiç kimse duymadan yönetmenleri bilir, çünkü o hiç kimse duymadan müzisyenleri bilir. O da bana getirdiği ve benim de onlara ayıracak ihtimamın olduğu zaman güzel filmler izliyorum. Bu sene Beyrut’ta olduğum ve kitapla uğraştığım için fazla Film izleyemedim. Inan’ın filmi dışında film göremedim.
Sinemaya değinmek istedim çünkü kitabın bir bölümünde Casablanca’ya atfı var… Ben herkesin bir Casablanca peşinde olduğunu düşünüyorum. Kendini feda edebilecek kederli bir hikâye. Çünkü yaşarken kederli olan şeyler sonra anlatılınca güzel hikâyelere dönüşüyor. Hayatın en büyük haksızlıklarından biri de budur, güzel hikâyelerinizin olması için kederli hikayeler yaşamanız gerekir. Casablanca’da o bakımdan var. Şimdi vuslatın ve hazın fazla önemsendiği bir çağdayız. Oysa güzel hikâyeler hazdan çıkmaz maalesef. Acıdan ve kederden çıkar.
Son dönemdeki özellikle TEKEL işçilerinin eylemleri hakkında ne düşünüyorsunuz? Siyasi alternatifsizliğin yarattığı sarkastik bir ataletsizlik olduğunu düşünüyorum. Bu atalet de siyasi partilerle yakın zamanda aşılacak gibi durmuyor. Ben bu ara sendikaları aşan bir işçi hareketinin yolunu gözler durumdayım. Öyle bir hareketin olacağını gözlemlerime dayanarak tahmin ediyorum. Sendikalar o kadar iğdiş edildi ve bu siyasi kutuplaşmada öyle bir felç durumuna sokuldular ki, işçiler sendikalardan daha dinamik, daha çabuk örgütlenir ve tepki verir duruma geldiler sanki. Elbette onların bu örgütlenmesinde ve tepki vermesinde sendikaların rolü büyük ama önümüzdeki dönemde işçiler sendikaları aşacak düşüncesindeyim. Çok önemli bir şey oldu geçenlerde ve hükümet ilk kez geri adım attı. Bu zamana kadar bu hükümete hiçbir güç geri adım attıramadı, ne siyasi, ne sivil ne de Askeri güç. İlk kez, hem de hiçbir şeyi olmayan adamlar hükümete geri adım attırdılar. Kimse bunun altına çok fazla çizmedi. İlk kez hükümet geri adım attı ve durumlarını da iyileştirme sözü verdi. Daha da geri adım atacak. Ileride bugünleri, “o gün başlamıştı” diye anabiliriz. Tıpkı 2006’da taş atan çocuklar meselesi kimdir denirken, Kürt meselesi bugünden itibaren değişmiştir ve başka bir yöne gidecek dediğim gibi. Şimdi yeniden söylüyorum bugünleri hatırlayacağız. Bundan 5 yıl sonra 10 yıl sonra işçilerin hükümete bu kararı çıkarttırdıkları günü hatırlayacağız.
Taş atan çocuklar ne olacak? Nerelere gelecekler? Onların çocukları da taş atacak mı? Kürt siyasetinde, Kürt siyasi liderlerinin bile yönlendiremediği bir düş oluşuyor o çocuklar yüzünden. Bu iyi bir şey mi, kötü bir şey mi onu bilemiyorum. Evet, dışarıdan Arafat’ın yüzbaşıları gibi gözüken çocuklar var. Ama onlar kaybedecek hiçbir şeyi olmayan insanlar. Kaybedecek hiçbir şeyi olmayan insanlar doğru örgütlenmediği ve iyilikle örgütlenmediği zaman çok yıkıcı bir güç olurlar. Ve yıkıcılıkla bir yere nasıl varılır bilemiyorum. Varamadık bugüne kadar. Iki gün, 48 saat içinde iki insan tanıdım. Birincisi Ankara’daydı, diğeri Adana’daydı. Bir adam dedi ki, “Ben militarist değilim, hâşâ. Ama ordumla gurur duyuyorum.” Adana’da dedi ki, “Ben şiddete karşıyım. Ama PKK olmasaydı…” Bu neredeyse o kadar karikatürize bir ikilik ki bunun içinden çıkmak, çözüm sağlamak için bile daha ilkel bir düzeyde düşünmeniz gerekiyor. Bu çok zor bir şey. Dedim ya, “Bir iç savaştır aşk, bir neden arar kendine” bir kere bu ikilik başladıktan sonra bir neden bulur kendine.
Türkiye’de bir ırkçılaşma görünüyor yavaştan. Bunun için ne düşünüyorsunuz? Hayır, esasında ırkçılık vardı. Şimdi telaffuz ediliyor. Adana Kitap Fuarı’nda bir kadın “Muz Sesleri”ni imzalatırken, “Arapları hiç sevmiyorum” dedi. “Bu kitap Araplarla ilgili” dedim ben de. Şimdi bu lafın ırkçılık olduğunun farkında değil ve yüksek sesle söylerken de utanılması gereken bir şey olduğunun da farkında değil. Türkiye’deki en büyük sorun ırkçı olmak değil, ırkçı olduğunun farkında olamamak. Son günlerde o kadar garip şeyler duyuyorum ki, “Benim Kürt arkadaşım var ama benim meselem öbür Kürtlerle.” Sevgili dostum Sırrı Süreyya Önder’in çok sevdiğim bir lafı var, “Bu ülkede Kürtler her şey olabilir Başbakan, Cumhurbaşkanı da ama Kürt olamazlar.”

Hrant Dink’i özlüyorsunuz değil mi? Neyini özlüyorum biliyor musunuz? O yaşarken herkes birçok insan onu fazla heyecanlı, fazla naif buluyordu. Ve bu yüzden de göründüğünden daha yalnız bir adamdı. Onla beraber yalnız olmayı özlüyorum. Çok özlüyorum hem de.
Hep bir yerlere gidip yazıyorsunuz. “Ağrı’nın Derinliği” Ermenistan’da kaleme alındı, “Biz Burada Devrim Yapıyoruz Sinyorita” Güney Amerika’da, “İçerden ve Dışarıdan” kitabınızı İsviçre’de topladınız. Bu kitap Beyrut’tan doğdu. Kitaplar farklı ülkelerden doğuyor, neden? Size olmuş muydu bilmiyorum. Küçükken evin içinde olma zorunluluğu benim kalbimi çok daraltırdı. Çok küçüklükten bahsediyorum. Bir yere gitmek değil, sadece kapının dışında durma hakkını isterdim. Sanıyorum o geçmiyor. Bu öyle bir şey, kapının dışında durma hakkı. Bu ülkenin kapılarının dışında durma hakkı. Bir yere gitmek de geri dönmemek için değil ama sadece bir coğrafyaya ya da bir ülkeye mahkûm olmamak.
Sizin edebiyata aşık olmanızı sağlayan yazarlar kimler? Kazancakis, Dostoyevski, Sait Faik. Her şeyden çok Sait Faik. O okuma macerasını geri vermesi için hayata ve zamana yalvarırım. Sait Faik’i okuduğumda 16 yaşımdaydım. Okuldan eve önce yürümeye, sonra dayanamayıp koşmaya başladığımı hatırlıyorum. En sonunda deliler gibi koşup Sait Faik’i okuduğumu. Beni eve öyle deliler gibi koşturacak bir okuma macerası… Sait Faik beni en çok etkileyen adamdır. O edebiyatın şahikalarından biridir benim için.
Kadın yazarlar yok mu? Latife Tekin, Ursula K. Le Guin ablamız. Onu da çok gençken okuyup etkilenmiştim. Ingeborg Bachmann. Walter Benjamin çoğu kişinin aklını ama benim kalbimi çok etkilemiştir. Kimileri ona edebiyatçı demese de bir edebiyatçı olarak görürüm onu. Kullandığı metaforlar beni çok etkiler. Yaşar Kemal büyüklüğüyle, destanı kapsayan büyüklüğüyle beni çok etkiler. Edebiyatı bana bu kişiler sevdirdi ve şu an unuttuklarım da vardır aralarında.
Temelkuran: Cümle kuramayan aşık olamaz

Saturday, December 19, 2009

Yıldız Sertel vefat etti


New York’ta 1923’te doğan Yıldız Sertel, orta ve lise öğrenimini Arnavutköy Amerikan Kız Kolejinde yaptı. İkinci Dünya Savaşı sırasında Londra Yüksek iktisat Okulunda Ekonomi okuyan Sertel, savaştan sonra ABD Columbia Üniversitesi’nde sosyoloji dalında yüksek lisans tezi verdi.
Ailesiyle 1950’de yurtdışına çıkan Sertel, değişik Avrupa şehirlerinde yaşadıktan sonra Nâzım Hikmet’in yardımıyla Bakü’ye yerleşti. Yıldız Sertel, annesi Sabiha Sertel’i 1968 yılında Bakü’de kaybettikten sonra babası Zekeriya Sertel ile Paris’e göç etti. Paris’te 1971-1989 yılları arasında üniversitede Osmanlı ve Orta Doğu tarihi dersleri okutan Sertel, Fransa ve Türkiye’de sosyal, ekonomik konularda ve anı türünde pek çok makale ve kitap yayımladı. Yıldız Sertel, 1991 yılında yurda dönerek, yazı yaşamını sürdürdü ve Sertel Gazetecilik Vakfını kurdu.

Yıldız Sertel vefat etti

Monday, December 14, 2009

Potala nın tılsımlı simgeleri hayatıma yeni bir pencere açtı

Canan Çelik öğrenim için annesi ve kardeşiyle İstanbul’dan Londra’ya gittiğinde 14 yaşındaydı. 19 yaşında Viyana’ya geçip, Modeschule-Hetzendorf’ta Tekstil tasarımı öğrencisi oldu. Dünyayı keşfetme fırsatını çocukluğunda yakaladığını, şanslı olduğunu düşünebilirsiniz. Oysa, gerçek tahmininizden biraz farklı. Seyahat hayali kurmaktan, seyyahlığa geçiş için tam 25 yıl beklemesi, iki kez hayatın kıyısına gelmesi gerekti.“Londra’da çok sayıda Hintli yaşıyordu. Kadınlarının rengarenk giysileri ilgimi çeker, Hindistan’a gitmeyi hayal ederdim. Tekstil öğrenimi renk merakımı daha da artırdı. Renklerin günlük hayatta özgürce kullanıldığı ülkeleri, kültürleri merak ediyordum. Ancak bütçem seyahate çıkamayacak kadar kısıtlıydı. kitap alıyor, bitpazarlarını dolaşıp Çin, Tibet, Peru kültürünü yansıtan otantik objeler topluyordum. Türkiye’ye döndüğümde iş hayatının yoğun temposuna teslim oldum. Önce tasarımcılık yaptım. Ardından ihracata yöneldim. Uzun yıllar günde 16 saat çalıştım. Yurtdışına çok sık yolculuk yaptığım halde, zamanım tekstil fuarlarında geçiyordu...”İLK YOLCULUK BALİ ADASI’NA1990’larda üst üste gelen ekonomik krizler, yaşadığı yoğun Stres Çelik’in sağlığında kalıcı izler bıraktı. Birkaç yıl arayla iki ağır hastalık kapısını çaldı. Zorlu bir tedavi sürecinden geçti.“Hastalanıp, işlerimi tasfiye edince ilk kez gelecekle ilgili hayallerimi, hayatta gerçekten yapmak istediklerimi düşünecek zaman bulabildim. Yıllardır Hindistan’ı, Bali’yi görmek isterim, birikmiş param var, şu işe bak, göremeden gidiyorum, diye düşündüm. İyileşince çıkacağım gezilerin hayalini kurmaya başladım. Uzun bir liste hazırladım.” Avrupa ve Amerika’yı işgezileri sırasında görmüştü. Doğu’yu, “etnik kültürlerin Müze raflarında durmadığı, yaşadığı” ülkeleri merak ediyordu. Seyahatlerine Hindistan’dan başlayacaktı. Kime bahsetse bu arzusundan, “Çok fakir, pis, aman sakın gitme pişman olursun” cevabını alınca rotasını değiştirdi. 1996’da Bali’ye gitti. “Doğayla uyum içinde yaşayan, sabah uyandıkları için şükretmeye başlayan, daha sonra gün içinde karşılaştıkları her olay için şükreden, otomobilin motoru çalıştığında bile mutlu olan insanlarla karşılaşmak beni çok etkiledi. Güneşin doğuşuna şükretmemiştim hiç. Hayatım bardağın boş tarafına bakmakla geçmişti. Dolu tarafına bakmasını bu geziden sonra öğrendim.”Gezgin merakı bilenerek döndü bu seyahatten. Sonraki yıllarda Keşif turları birbirini izledi. 1975’te aldığı bir kitapla ilgi alanına giren Borabodur Tapınağı’nı görmek için Java Adası’na, orangutanların doğal yaşamına tanık olmak için Sumatra’ya gitti. Kuzey Afrika ülkelerini gezdi, Güney Afrika’yı gördü. “Nepal yolculuğu sırasında renkler ve mistisizmden etkilendiğimi gören gezi arkadaşlarım, mutlaka Hindistan’ı görmelisin, dedi. Temizlik endişemi anlattım. 75 yaşında bir hanım, elinde iyileştiremediği bir yarayla Hindistan’a gittiğini, Varanasi’deki bir yaşlı bilgenin bir damla sıvı damlatarak iyileştirdiğini anlattı...”Çelik’in bir sonraki hedefi belli olmuştu. Varanasi’de ölü yakma ritüellerini izledi, gördüklerini sorguladı: “Mezarlıkların yakınından geçmeye bile korkardım. Avusturya’dayken, ölünün arkasından dostlarının yemekte buluşmasını, hoş anılar anlatmasını çok tuhaf bulurdum, tepki duyardım. Ölüm bir kayıptı, yas tutulmalıydı. Oysa, Varanasi’de şarkılar söyleyerek yakılıyordu ölüler. Aile üyeleri mutlu görünüyor, ağlamıyordu. Çünkü Hindistan’ta her ölüm yeni bir hayata başlangıçtı. Batı’daki ölüm korkusu, Doğu’da reenkarnasyon inancıyla aşılmıştı. Bu sayede şiddetli yoksulluğa, yoksunluğa karşın mutluydular, yüzlerinden tebessüm eksik olmuyordu.”TİBET’TE Çin SÜRPRİZİ Çelik, Tibet’e gitmeye 1990’ların sonunda karar vermişti. Zehra Güngör’ün Milliyet’te yayımlanan Dalai Lama röportajıydı ilk kıvılcımı çakan. Güngör’le buluşup konuştu, izlenimlerini öğrendi. Ardından “Tibet’te Yedi Yıl”ı izledi. “Potala Sarayı’nın temel kazılarında Budistler buldukları her solucanı özenle inşaat sahası dışına çıkarıyor, toprağa bırakıyordu. Bu duyarlılıktan çok etkilendim. Tibet’i ve bu tapınağı mutlaka görmeliydim.” Ancak Çin engelini aşmak kolay değildi. ABD üstünden gitmeyi denedi, uygun sezonu yakalayamadı. Butik çalışan, kültür turlarında uzmanlaşan bir Türk acentesine başvurdu. “Üç yıldır gereken izinleri almak için uğraşıyoruz” cevabını aldı. Aradan birkaç ay geçtikten sonra firmanın beklediği izin çıktı. 1999 sonbaharında Nepal, Butan, Tibet rotasında yola koyuldular.“Tibet’i kavramak için bu rotayı izlemek gerekiyordu. Nepal ve Butan’da hayatımda ilk kez bulutların üstüne çıktım. Öyle bir enerji yüklendim ki, 800 metre yüksekliğindeki bir dağın başındaki Taktsang Manastırı’na yürürken, her gün Spor yapan, kondüsyonu çok iyi bir arkadaşı geçip, ayağımın altında paten varmış gibi zirveye ulaştım. Yüksek irtifadaki Yaşam pratikleri çok ilginçti. Ancak Nepal’in her köşesi hippi doluydu, turistikleşmişti. Zorlukla girdiğimiz Butan, bakir bir ülkeydi. Sarp tepelerdeki tapınaklarda Din adamları dev trompetler üflüyordu. Sessizliğin içinden bu trompetleri her duyduğumda ruhumun bedenimden ayrıldığını hissettim.”Çelik, Tibet’in Lhasa kentine vardığında ise büyüleyici izlenimlerin yerini şok duygusu aldı. Çin işgali, Tibet ruhunu şehirden silmişti. Neyse ki Potala Sarayı’nda aradığından fazlasını bulacaktı: “Uzaktan ilk bakışta haşmetiyle beni çarptı. Yolda karşılaştığımız Tibetliler, arınmak için kilometrelerce öteden geliyordu. Bir ellerinde çaydanlığa konulmuş yak yağı vardı. Geçmişin tapınağı, bugünün müzesi bağış olarak sadece bunu kabul ediyordu çünkü. Diğer ellerinde ise yürürken döndürdükleri dua çemberleri. Her çevirişte duaların havaya savrulduğuna, evrene iyilik saçıldığına inanıyorlardı. 13 katlı, bin odalı, 10 bin ayazmalı yapının görkemi çok etkileyiciydi. Zirveye ulaştığımda çatıdaki semboller dikkatimi çekti. Çevreye daha dikkatli baktığımda, çatılara çakılan motifli pilileri, yüzlerce sembolü, kötülükleri uzaklaştıran bayrakları fark ettim. İstanbul’a dönüşte Tibet simgeleri, tılsımları, renklerinin anlamlarını araştırmaya, bu konuda kaynak toplamaya başladım. Kırmızı mutluluğun, sarı neşenin rengi olarak girdi hayatıma. İnatçılığı unutup, hayatı akışına bırakmanın daha doğru olduğu fikrini benimsedim. Olumlu düşünerek, sorunların çözümüne katkıda bulunabileceğini gördüm. Mükemmelliyetçiliğimden vazgeçtim...”Tibet’te karşılaştığı yılan figürü, yani sonsuz yaşam ve Aşk sembolü üzerine okuma serüveni, birkaç yıl sonra Canan Çelik’in yaşamında yeni bir kapı açtı. Seramik çalışmaya, heykelcikler yapmaya başladı. Tibet ve Uzakdoğu tılsımları, Anadolu’nun kadın tanrıçaları, heykelcik serilerine dönüştü. Bu heykelcikleri açtığı web sayfasında (www.canancelik.com) sergiliyor. Bu arada seyahatlerini sürdürüyor. “Ekonomik kriz nedeniyle hedeflerimi küçültsem de gezilere devam ediyorum. İlk fırsatta Kamboçya’da Angkhor’u, Peru ve Guatemala’yı görmek istiyorum. Sonra Batı uygarlığına dönüp St. Petersburg ve İskandinav ülkelerine gideceğim” diyor.
Potala’nın tılsımlı simgeleri hayatıma yeni bir pencere açtı

Wednesday, December 9, 2009

İstanbul Edebiyat Festivali başladı


İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti (AKB) Ajansı Genel Sekreteri Yılmaz Kurt, tarihe bakıldığında Edebiyat ile şiirin İstanbul merkezli olduğunun görüldüğünü belirterek, “Olmaya da devam ediyor” dedi.
Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul Şubesi'ndeki açılış töreninde konuşan İstanbul 2010 Avrupa AKB Ajansı Genel Sekreteri Yılmaz Kurt, hazırladıkları yüzlerce Proje arasında “en seçkin olanlardan bir tanesinin bu Festival olduğunu” söyledi. İstanbul'un her an edebiyatın yaşandığı bir şehir olduğunu kaydeden Kurt, Ajans olarak bu güzel etkinliğe katkı yapmanın ayrıcalığını yaşadıklarını bildirdi.
Ajansın çeşitli başlıklar altında birçok projeyi hayata geçirdiğini ifade eden Kurt, şöyle konuştu:
“Bizim temel hedefimiz bazı projeleri bitirmek değil, 2011 ve daha sonrasına İstanbul'a kalıcı bir şeyler bırakabilmektir. Bu noktada bu festival çok anlamlı. Türkiye'deki eli kalem tutan yazarlar, şairler bu festivalde. Dünyada şu anda reklam çalışmalarımızı 'İlham veren şehir İstanbul' sloganı ile yürütüyoruz. Tarihimize dönüp baktığımızda edebiyat ile Şiir, İstanbul merkezli olduğu görülüyor ve olmaya da devam ediyor. Biz 2010 yılında da bu festivalde yer almak istiyoruz. 2010 yılının bütün yıl itibariyle bir edebiyat yılı olmasını umut ediyoruz.”
Türkiye Yazarlar Birliği Genel Başkanı İbrahim Ulvi Yavuz, 1978 yılında kurulan birliğin yurt içinde ve yurt dışında birçok etkinlik yaptığını söyledi. Birliğin 13 şubesinin bulunduğunu anlatan Yavuz, sürekli kültür faaliyetleri yaptıklarını ve böyle bir festivalde yer almaktan dolayı mutluluk duyduklarını bildirdi. Yavuz, yaptıkları etkinliklerle Türkiye'deki yazarları, şairleri, aydınları ve Bilim adamlarını gündeme getirdiklerini ve kamu oyuna tanıttıklarını dile getirdi.
Daha sonra, Kenan Işık tarafından Ahmet Hamdi Tanpınar, Yahya Kemal Beyatlı, Ahmet Haşim, Necip Fazıl Kısakürek, Nazım Hikmet Ran, Ahmet Arif ve Sezai Karakoç'un şiirleri okundu. Ayrıca, yazar Kemal Tahir, Cemil Meriç ve Tarık Buğra'nın eşya, kitap ve fotoğraflarının yer aldığı Sergi açıldı.
Şiir akşamı, konser ve söyleşilerle devam edecek olan 1. Edebiyat Festivali 13 Aralık'ta sona erecek.
İstanbul Edebiyat Festivali başladı

Tuesday, December 8, 2009

Tayland’ın hindistancevizi adası Samui

Ko Samui ya da kısa adıyla Samui, sessizliğin ve yalnızlığın naif, kendine özgü köşesi. 1970’li yıllarda sırt çantalı gezginler “keşfetmişti.” Adada su, elektrik gibi günümüzün doğal ihtiyaçlarından habersiz, az sayıda yerli yaşıyor, balıkçılıkla geçiniyordu. Yollara pek ihtiyaç duyulmadığından patikalar kullanılıyordu. Göz kamaştırıcı plajları, hindistancevizleri ve cömert yeşilliğiyle “ilk” gelenleri cennet havasında karşılamıştı. İlk gezginlerden sonra, özellikle ABD, Avrupa ve Prag’da esen köklü değişim rüzgârları, Asya’nın mistik, gizemli dünyasının keşfine yol açtı. “Dünyada uyum ve barış” ilkesini benimseyen, tabiat anayı rehber edinen “hippi” hareketi böyle bir cennet köşeyi görmezden gelemezdi. Gelmedi de... Aradan geçen 30 yılda ada çok popüler oldu. Şu anda adını duymayan yok denecek kadar az. Öncelikle plajları ve sualtı görsel zenginliğiyle akla geliyor. Oysa, çok daha fazlasını vaat ediyor. İDEAL DÖNEM OCAK-NİSAN Ko Samui, ülkenin üçüncü büyük adası. Adı “hindistancevizi adası” anlamına geliyor. Adada mevsim kavramı yok. Nem ve sıcaklığın artıp artmamasına, yağışların bolluğuna bağlı olan “dönemlerden” bahsediliyor daha çok. Ekim-aralık arası yağışların en bol ve şiddetli olduğu, denizin coştuğu dönem... “İdeal sezon” ocak-nisan arasında.Adanın bir liman şehri olan, başkenti Nathon turizmle pek fazla haşır neşir değil. Ticari faaliyetler ön planda, geleneksel Yaşam tarzı korunmuş. Yerel yaşamın havasını koklamak için gitmekte, gezmekte fayda var. Deniz, güneş, kum, plaj, romantizm, egzotizm tutkunları için ise doğru adres kuşkusuz adanın doğu sahilindeki Lamai ve Chaweng bölgeleri. Her ne kadar adanın tüm çevresi Güzellik dereceleri değişen plajlarla çevrili olsa da en revaçta olanları bu bölgeler. Yedi kilometre uzunluğundaki Chaweng, plajların en uzunu, en gözdesi. Sakin ve turkuvaz suların beyaz ince kumla uyumlu buluşması güzellik için yetmezmiş gibi, açıkta yeşillikler içindeki iki adacık ve bir mercan kayalığı bulunuyor. Oteller, bungalovlar, dükkânlar, restoranlar, barlar plaja paralel, tespih tanesi gibi yan yana dizilmiş. Bar ve restoranlardan bahsetmişken, Ko Samui’de yeme içme işleri kusursuz. Tayland mutfağını tercih edenler için tabii ki alternatif bol. Ancak İtalyan, Meksika ve diğer Avrupa mutfakları için pek çok mekân var. Fast food konusunda ise “bini bir para” tanımı yeterli olacaktır. Kısacası yeme-içme için bol alternatif ve uygun fiyat bir arada. Bir diğer alternatif adanın kuzeye bakan yüzü, yani Choeng Mon ve Mae Nam bölgesi. “Ko Samui’de hiçbir şey pek uzakta değildir” diyor yerliler. Buna karşın, hazırlıksız gelen ziyaretçi “Nereden başlasam” şaşkınlığını yaşayabilir. Ne de olsa tropikal ortamın sağlayabileceği nimetlerin büyük kısmını sunuyor tabiat ana. Bir de gündüz ile gece hayatının da hareketli olduğunu düşünürsek (alışveriş dahil), gezi programının yükü artabilir. Adayı tamamen çevreleyen “4169” adlı yol 50 kilometre uzunluğunda. Planlı bir şekilde takip edildiğinde, sorun yaşamadan turunuzu tamamlayabilirsiniz. Yerel taksiler, yani “songthaews”lar çok pratik, yine de birçok adada olduğu gibi araç kiralamak çok rahatlık sağlıyor. Hem plajlarını, hem iç bölgelerini gönlünüzce gezebiliyorsunuz. KİTAPLIK OTELİPhuket misalinde olduğu gibi, turizme bağlı hızlı yapılaşmanın, Samui’ye eski vahşi cazibesinden çok şey kaybettirdiğini düşünenler hiç de az değil. Buna karşın yapı yüksekliğinin hindistancevizi ağacını geçememesi bile çok hoş. Uygun fiyatlı konaklama yapabileceğiniz otellere ilave olarak çekici, egzotik havalı, SPA’larıyla öne çıkan farklı statüde pek çok iyi tesis var; tabii avangard yaklaşımlar da. “The Library” oteli avangard tarafıyla adanın en ilginç mekânlarından. Chaweng’in kuzeyinde, göreceli olarak daha sakin bir bölgedeki otelin yegâne özelliği tasarımı. Plajdaki çok rahat şezlonglarından tutun odalarına kadar... İsminin sadece “sessizlik vahası” çağrışımı için seçildiğini sanmayın. Plaja bakan okuma odası baştan aşağıya kitap ve DVD ile donatılmış. İsteyen odasına da götürebiliyor ücretsiz olarak. Laem Nan Koyu’nun ardından gelen Lamai Beach, “Chaweng ruhunu devam ettiriyorum” iddiasında. Restoranlar, barlar, seyyar satıcılar ve günlük deniz turizminin yol açtığı olağan kargaşa... Hua Thanon, Lamai Beach’in doğal devamı olarak dikkat çekiyor, fakat güneye doğru inildikçe asude bir havanın ilk esintileri hissedilebiliyor, özellikle iki kilometre uzunluğundaki ince kumlu Bang Kao plajında. Romantizm ile fotoğraf çekme arasında tereddütlerin her an yaşanabileceği bir sahil şeridi başlıyor gerçekten. Deklanşör ile sessiz Senfoni arasında, gizli olduğu kadar hoş bir iç çekişme. “Gün- batımı izlemenin en doyumsuz olduğu yer” olarak işaret ediyor yerliler Bang Kao’yu, bizden söylemesi. Zamanınız kısıtlıysa, devam edin yolunuza. Denize girip, güzel manzaralar seyrederek adanın güneybatısına ulaşacaksınız. Thong Krut, aslında balıkçı köyü. Ancak diğer adalara tekneler kalkıyor ve bazen bu nedenle sakinliği bozulabiliyor. Biraz daha ilerideki Thong Tanote ve Taling Ngam plajı, göz alıcı manzaralarıyla birbiriyle yarışıyor. Feribotların geldiği iskeleye yakın olan Lipa Noi, sakin ve pek de derin olmayan sularıyla uğranılması gereken yerlerden. Buradaki günbatımı manzarası, Bang Kao ile rekabet edebilecek seviyede. ANI YAŞAMAK VE ANI DONDURMAK Bang Po, yüzünü kuzeye doğru, Ko Phangan’a çevirmiş. Mercan kayalıkların yakınlığı, suyun berraklığı ile birleşince dertsiz, tasasız bir şnorkelci mekânı oluvermiş. Tüm bir gün harcanabilir rahat rahat. Tanınmış isimlerden, Maenam Beach devamında, doğu istikametinde. Ünü pek yersiz değil. Yüzmeyi sevenleri, rüzgâr sörfçülerini aynı sevimlilikte karşılıyor Maenam Beach. Plajın ortasınaki iskeleden, sürat motorlarıyla Ko Tao (18 kilometre), Ko Phangan (45 kilometre) gibi adalara gidilebiliyor. Ko Tao, egzotizmin tatlı ninnisine doyamayanların istikametlerinden biri. Deniz, kum, güneş, tropikal bitki örtüsüyle sessizlik ve ıssızlığı aynı tabloda birleştirmek istiyorsanız, çağrısına kulak verin. Kim bilir, belki de konaklamanıza orada devam edersiniz... Filmlere bile yansımış dolunay partileriyle meşhur olmuş, lakin buranın gerçek kimliğini öncelikle sualtı zenginliği, balık avcılığı ve sakinliği oluşturuyor. Ko Pha-Ngan Adası’na muhteşem bir bakış açısı veren Bo Phut Plajı’na da uğrayın deriz. Chaweng’e yakın olup, göreceli sakinliği yeğleyenlerin ilk tercihi olabilir...Big Buddha (Wat Phra Yai), adanın kuzeybatısında, 4171 numaralı yolun üzerinde. Merdivenlerle ulaşılan heykelin çevresinde hoş vakit geçirilebiliyor.Son olarak Samui’nin oldukça güvenli bir ada olduğunu tekrar söyleyelim. Başınıza rahatsız edici bir durumun gelme ihtimali yok denecek kadar az. Yerli halk oldukça saygılı, kibar. Huzurlarının bu kadar kaçırılmış olmasına rağmen, kendi hallerinde yaşıyorlar. ORMANDA AĞAÇLARIN ÜSTÜNDEN UÇUN FİLLE ŞELALELERİ GEZİNKo Samui’de birçok safari turu düzenleniyor. Orman, şelale ve tapınaklara düzenlenen günlük turlar, fil safarilerinin fiyatları 30 ila 50 dolar arasında. Bir başka Fantezi, ormanda ağaçların üstünden kaymak. Doğu Karadeniz’deki gibi, vadiler arasına çelik teller gerilmiş. Bu tellere kayışlarla bağlanıp kişisel teleferiğinizi oluşturuyor, kuşbakışı ormanı gözlemliyorsunuz. Emniyetli, ön Eğitim gerektirmiyor, 80 yaşındakiler bile yapabiliyor. Fiyatı 35 dolar civarında. Dalış, en popüler spor. Özellikle Ko Tao Adası’nda. Ko Samui’ye tekneyle 1.5 saat uzaklıktaki ada bölgenin en zengin, güzel sualtına sahip. Tayland’da dalış turlarını yabancılar düzenliyor. İşlerini çok ciddiye aldıklarını belirtmem gerek. Bütün dalış okulları PADI ya da SSI sertifikalı. Bu arada eğer amacınız ağırlıklı dalışsa; yemek, Otel transferleri ve ekipman kirası tur fiyatlarına dahil.İZMİRLİ ULAŞ HİZMETİNİZDEAdaya vardığınızda öncelikle bir motosiklet kiralayın. Adayı keşfetmek ve tatlı sürprizlerle kolayca buluşmak için büyük avantaj sağlıyor. İşte, ben tam bu noktada Ko Samui’deki ilk büyük şaşkınlığı yaşadım. Scooter kiralamak için havaalanı yakınındaki Chaweng sahilinde gezinirken, Ulaş (namı-diğer Oscar) ile tanıştım. Yıllar önce İzmir’den iki kardeş ve birkaç arkadaş gelip yerleşmişler Chaweng’e. “Goholidaygo” sloganıyla yola çıkmışlar. Tur, otel, uçak, scooter kiralama, internet dahil pek çok hizmeti sağlıyorlar. Başkent Bangkok’tan hemen her saat başı uçak var Ko Samui’ye. Yolculuk yaklaşık bir saat sürüyor, ama yaşadığınız atmosferin hızla değişime uğraması şaşırtıcı geliyor insana. Birden göğü delen yapıların arasından sıyrılıp tropikal bir adaya düşüveriyorsunuz adeta. Tabii iniş sırasındaki tropikal bahçeye iniyormuş duygusu ayrı bir heyecan katıyor. Büyüleyici bir manzara ile karşı karşıya kalıyorsunuz. Bütün bu görüntülere devasa Buda heykelinin eşlik ettiğini de ilave etmeliyim. Kısacası yaşanan şaşkınlık hiç de kısa sürmüyor.
Tayland’ın hindistancevizi adası Samui

Potala’nın tılsımlı simgeleri hayatıma yeni bir pencere açtı

Canan Çelik öğrenim için annesi ve kardeşiyle İstanbul’dan Londra’ya gittiğinde 14 yaşındaydı. 19 yaşında Viyana’ya geçip, Modeschule-Hetzendorf’ta Tekstil tasarımı öğrencisi oldu. Dünyayı keşfetme fırsatını çocukluğunda yakaladığını, şanslı olduğunu düşünebilirsiniz. Oysa, gerçek tahmininizden biraz farklı. Seyahat hayali kurmaktan, seyyahlığa geçiş için tam 25 yıl beklemesi, iki kez hayatın kıyısına gelmesi gerekti.“Londra’da çok sayıda Hintli yaşıyordu. Kadınlarının rengarenk giysileri ilgimi çeker, Hindistan’a gitmeyi hayal ederdim. Tekstil öğrenimi renk merakımı daha da artırdı. Renklerin günlük hayatta özgürce kullanıldığı ülkeleri, kültürleri merak ediyordum. Ancak bütçem seyahate çıkamayacak kadar kısıtlıydı. kitap alıyor, bitpazarlarını dolaşıp Çin, Tibet, Peru kültürünü yansıtan otantik objeler topluyordum. Türkiye’ye döndüğümde iş hayatının yoğun temposuna teslim oldum. Önce tasarımcılık yaptım. Ardından ihracata yöneldim. Uzun yıllar günde 16 saat çalıştım. Yurtdışına çok sık yolculuk yaptığım halde, zamanım tekstil fuarlarında geçiyordu...”İLK YOLCULUK BALİ ADASI’NA1990’larda üst üste gelen ekonomik krizler, yaşadığı yoğun Stres Çelik’in sağlığında kalıcı izler bıraktı. Birkaç yıl arayla iki ağır hastalık kapısını çaldı. Zorlu bir tedavi sürecinden geçti.“Hastalanıp, işlerimi tasfiye edince ilk kez gelecekle ilgili hayallerimi, hayatta gerçekten yapmak istediklerimi düşünecek zaman bulabildim. Yıllardır Hindistan’ı, Bali’yi görmek isterim, birikmiş param var, şu işe bak, göremeden gidiyorum, diye düşündüm. İyileşince çıkacağım gezilerin hayalini kurmaya başladım. Uzun bir liste hazırladım.” Avrupa ve Amerika’yı işgezileri sırasında görmüştü. Doğu’yu, “etnik kültürlerin Müze raflarında durmadığı, yaşadığı” ülkeleri merak ediyordu. Seyahatlerine Hindistan’dan başlayacaktı. Kime bahsetse bu arzusundan, “Çok fakir, pis, aman sakın gitme pişman olursun” cevabını alınca rotasını değiştirdi. 1996’da Bali’ye gitti. “Doğayla uyum içinde yaşayan, sabah uyandıkları için şükretmeye başlayan, daha sonra gün içinde karşılaştıkları her olay için şükreden, otomobilin motoru çalıştığında bile mutlu olan insanlarla karşılaşmak beni çok etkiledi. Güneşin doğuşuna şükretmemiştim hiç. Hayatım bardağın boş tarafına bakmakla geçmişti. Dolu tarafına bakmasını bu geziden sonra öğrendim.”Gezgin merakı bilenerek döndü bu seyahatten. Sonraki yıllarda Keşif turları birbirini izledi. 1975’te aldığı bir kitapla ilgi alanına giren Borabodur Tapınağı’nı görmek için Java Adası’na, orangutanların doğal yaşamına tanık olmak için Sumatra’ya gitti. Kuzey Afrika ülkelerini gezdi, Güney Afrika’yı gördü. “Nepal yolculuğu sırasında renkler ve mistisizmden etkilendiğimi gören gezi arkadaşlarım, mutlaka Hindistan’ı görmelisin, dedi. Temizlik endişemi anlattım. 75 yaşında bir hanım, elinde iyileştiremediği bir yarayla Hindistan’a gittiğini, Varanasi’deki bir yaşlı bilgenin bir damla sıvı damlatarak iyileştirdiğini anlattı...”Çelik’in bir sonraki hedefi belli olmuştu. Varanasi’de ölü yakma ritüellerini izledi, gördüklerini sorguladı: “Mezarlıkların yakınından geçmeye bile korkardım. Avusturya’dayken, ölünün arkasından dostlarının yemekte buluşmasını, hoş anılar anlatmasını çok tuhaf bulurdum, tepki duyardım. Ölüm bir kayıptı, yas tutulmalıydı. Oysa, Varanasi’de şarkılar söyleyerek yakılıyordu ölüler. Aile üyeleri mutlu görünüyor, ağlamıyordu. Çünkü Hindistan’ta her ölüm yeni bir hayata başlangıçtı. Batı’daki ölüm korkusu, Doğu’da reenkarnasyon inancıyla aşılmıştı. Bu sayede şiddetli yoksulluğa, yoksunluğa karşın mutluydular, yüzlerinden tebessüm eksik olmuyordu.”TİBET’TE Çin SÜRPRİZİ Çelik, Tibet’e gitmeye 1990’ların sonunda karar vermişti. Zehra Güngör’ün Milliyet’te yayımlanan Dalai Lama röportajıydı ilk kıvılcımı çakan. Güngör’le buluşup konuştu, izlenimlerini öğrendi. Ardından “Tibet’te Yedi Yıl”ı izledi. “Potala Sarayı’nın temel kazılarında Budistler buldukları her solucanı özenle inşaat sahası dışına çıkarıyor, toprağa bırakıyordu. Bu duyarlılıktan çok etkilendim. Tibet’i ve bu tapınağı mutlaka görmeliydim.” Ancak Çin engelini aşmak kolay değildi. ABD üstünden gitmeyi denedi, uygun sezonu yakalayamadı. Butik çalışan, kültür turlarında uzmanlaşan bir Türk acentesine başvurdu. “Üç yıldır gereken izinleri almak için uğraşıyoruz” cevabını aldı. Aradan birkaç ay geçtikten sonra firmanın beklediği izin çıktı. 1999 sonbaharında Nepal, Butan, Tibet rotasında yola koyuldular.“Tibet’i kavramak için bu rotayı izlemek gerekiyordu. Nepal ve Butan’da hayatımda ilk kez bulutların üstüne çıktım. Öyle bir enerji yüklendim ki, 800 metre yüksekliğindeki bir dağın başındaki Taktsang Manastırı’na yürürken, her gün Spor yapan, kondüsyonu çok iyi bir arkadaşı geçip, ayağımın altında paten varmış gibi zirveye ulaştım. Yüksek irtifadaki Yaşam pratikleri çok ilginçti. Ancak Nepal’in her köşesi hippi doluydu, turistikleşmişti. Zorlukla girdiğimiz Butan, bakir bir ülkeydi. Sarp tepelerdeki tapınaklarda Din adamları dev trompetler üflüyordu. Sessizliğin içinden bu trompetleri her duyduğumda ruhumun bedenimden ayrıldığını hissettim.”Çelik, Tibet’in Lhasa kentine vardığında ise büyüleyici izlenimlerin yerini şok duygusu aldı. Çin işgali, Tibet ruhunu şehirden silmişti. Neyse ki Potala Sarayı’nda aradığından fazlasını bulacaktı: “Uzaktan ilk bakışta haşmetiyle beni çarptı. Yolda karşılaştığımız Tibetliler, arınmak için kilometrelerce öteden geliyordu. Bir ellerinde çaydanlığa konulmuş yak yağı vardı. Geçmişin tapınağı, bugünün müzesi bağış olarak sadece bunu kabul ediyordu çünkü. Diğer ellerinde ise yürürken döndürdükleri dua çemberleri. Her çevirişte duaların havaya savrulduğuna, evrene iyilik saçıldığına inanıyorlardı. 13 katlı, bin odalı, 10 bin ayazmalı yapının görkemi çok etkileyiciydi. Zirveye ulaştığımda çatıdaki semboller dikkatimi çekti. Çevreye daha dikkatli baktığımda, çatılara çakılan motifli pilileri, yüzlerce sembolü, kötülükleri uzaklaştıran bayrakları fark ettim. İstanbul’a dönüşte Tibet simgeleri, tılsımları, renklerinin anlamlarını araştırmaya, bu konuda kaynak toplamaya başladım. Kırmızı mutluluğun, sarı neşenin rengi olarak girdi hayatıma. İnatçılığı unutup, hayatı akışına bırakmanın daha doğru olduğu fikrini benimsedim. Olumlu düşünerek, sorunların çözümüne katkıda bulunabileceğini gördüm. Mükemmelliyetçiliğimden vazgeçtim...”Tibet’te karşılaştığı yılan figürü, yani sonsuz yaşam ve Aşk sembolü üzerine okuma serüveni, birkaç yıl sonra Canan Çelik’in yaşamında yeni bir kapı açtı. Seramik çalışmaya, heykelcikler yapmaya başladı. Tibet ve Uzakdoğu tılsımları, Anadolu’nun kadın tanrıçaları, heykelcik serilerine dönüştü. Bu heykelcikleri açtığı web sayfasında (www.canancelik.com) sergiliyor. Bu arada seyahatlerini sürdürüyor. “Ekonomik kriz nedeniyle hedeflerimi küçültsem de gezilere devam ediyorum. İlk fırsatta Kamboçya’da Angkhor’u, Peru ve Guatemala’yı görmek istiyorum. Sonra Batı uygarlığına dönüp St. Petersburg ve İskandinav ülkelerine gideceğim” diyor.
Potala’nın tılsımlı simgeleri hayatıma yeni bir pencere açtı