Showing posts with label Kayıp. Show all posts
Showing posts with label Kayıp. Show all posts

Saturday, April 10, 2010

Erdal Öz Ödülü Nurdan Gürbilek in

İSTANBUL - 2010 Erdal Öz Edebiyat Ödülü'nün sahibi açıklandı. Ödüle Eleştirmen Nurdan Gürbilek layık görüldü.
Beyoğlu'ndaki Can Yayınları'nda düzenlenen basın toplantısında konuşan Can Yayınları Genel Yayın Yönetmeni Zeynep Çağlıyor, Can Yayınları'nın kurucusu Erdal Öz adına düzenlenen bu ödüle, sevgiyle yaklaşan ve saygınlık kazandıran jüriye teşekkür etti.
Jüri Başkanı Cevat Çapan da bu yarışmada jüri başkanlığının dönüşümlü olarak gerçekleştiğini ve üçüncü yılda bu görevin kendisine verilmesi nedeniyle mutluluk duyduğunu dile getirdi.
Bu ödüle başvuru alınmadığını anlatan Çapan, ''Yazarlar kitap göndermiyorlar. Ödülün adayları jüri üyeleri tarafından belirleniyor. Yani onlar ödül için aday öneriyorlar ve bu adaylar jüri toplantısında değerlendirilmek üzere ödül alacak kişi belirleniyor'' dedi.
Çapan, bu yıl da bütün jüri üyelerini mutlu edecek bir karara varıldığını belirterek, ödülün eleştiri alanında bir yazar olan Nurdan Gürbilek'e verileceğini söyledi.
Çapan, böylece eleştirinin de bir çeşit yaratıcılık olduğunun kanıtlandığını vurgulayarak, eleştirinin Roman, Şiir, Oyun ve deneme gibi yaratıcı bir edebiyat olduğunun anlaşıldığını kaydetti.
Seçici Kurul tarafından yapılan açıklamada ödülün, "Türkiye’de edebiyatın bütününe deneme penceresinden bakan sorgulayıcı bakış açısı ve bu coğrafyanın belirleyici öğelerinden endişe konusuna getirdiği çok boyutlu açılım gerekçesiyle Nurdan Gürbilek’e verilmiştir" denildi.
Gürbilek'e ödülünün Erdal Öz'ün doğum günü olan 26 Mart Cuma günü saat 18.00'da Pera Müzesi'nde düzenlenecek törenle verileceği öğrenildi.
Bu arada ödül tutarının 15 bin TL ve Handan Börüteçene'nin yapacağı bir heykelden oluştuğu bildirildi.
Erdal Öz Edebiyat Ödülü'ne 2008 yılında Gülten Akın, 2009 yılında da İhsan Oktay Anar layık görülmüştü.
Nurdan Gürbilek kimdir?Nurdan Gürbilek Boğaziçi Üniversitesi, İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi ve aynı bölümde master yaptı. Akıntıya Karşı, Zemin, Defter ve Virgül dergilerinde yazdı.
İlk kitabı Vitrinde Yaşamak'ta (Metis, 1992) 80'li yılların Türkiyesi'ndeki kültürel değişimi konu aldı. Yer Değiştiren Gölge (Metis, 1995) ve Ev Ödevi (Metis, 1999) adlı kitapları edebiyatla ilgili denemelerine yer verir. Kötü Çocuk Türk Türkiye'nin yakın tarihinde öne çıkmış kültürel imgeler üzerine denemelerden oluşur. Kör Ayna Kayıp Şark ise (Metis, 2004) Türk edebiyatında "Batılılaşma", "ulusal kültür" gibi kavramlar etrafında tartışılagelen sorunların yazarlar için nasıl olup da bir içsel endişeye dönüştüğünü tartışır. Son kitabı Mağdurun Dili ise 2008'de yayımlandı.
Erdal Öz Ödülü Nurdan Gürbilek'in

12 Eylül den Engin Çeber e Faili Meçhul Öfke

İSTANBUL - 'Aşkla ve direnerek beklemeyi bilenlere adanan bir roman' Faili Meçhul Öfke. 12 Eylül'den günümüze uzanan sarsıcı bir dünyayı konu alan bir Roman aynı zamanda.
Gazeteci-yazar Adnan Gerger, ''Gündeme damgasını vurmuş birebir yaşanmışlıkların ve bundan sonra yaşanacakların harmanlanmış halidir'' diyor son kitabı 'Faili Meçhul Öfke' için.
Ve şimdi 'Faili Meçhul Öfke' ikinci baskısını yaptı. Biz de Emniyet içindeki grupları, tarikatçı yapılanmaları, muhbirleri ve filler tepişirken ezilen çimenleri anlatan Adnan Gerger'le 'Faili Meçhul Öfke'yi konuştuk.
'OYSA BEN NE KADAR MASUMDUM'‘Faili Meçhul Öfke’ günümüzle, gündemimizle yakından ilişkili bir kitap, bu bakımdan böyle politik bir okuma çıkış noktanız mıydı yoksa sizin, hikayeyi yazarken tonunu belirlediğiniz alt metinler miydi? Oysa ben ne kadar masumdum. Kesif hâkî ve küflü bir duman kuşatması ve tepişen fillerin ayaklarının altında bir “ot” olarak yaşarken… Manu Chao’nun gitarlarıyla oluşan Noir Desir grubunun “Le vent nous portera- Rüzgâr bizi götürecek” şarkısına kanarak hayallerle günlerimi geçirirken… Olmadı işte. Kör talih. Hayat, bana “yaz” dedi. Ben de yazdım. Oysa, inanın bana çıkış noktamın politik bir okuma olmasından başka şans bırakmadılar. Tamam niyetim vardı, benimde böyle bir politik çıkış yapmaya ama beni kışkırtanlar hep o alt metinler oldu.
Haydi itiraf edeyim, Mazlum’un işkence de öldürülmesi, devletin içerindeki derin iktidar kavgaları, asker-polis çekişmeleri, telefon dinlemeleri, ajanların yasa dışı örgütlerin içinde provoke cirit atmaları ve hele hele Mazlum’la Leyla’nın günümüzde artık pek görülmeyen aşkları. Aman Allahım! İşte bu alt metinler var ya bu alt metinler, politik çıkış yaparken korkudan kan bürümüş gözlerime, titreme nöbetine tutulmuş beynime öylesine bir ilham oldular ki… Hiç sormayın. Son otuz yılda yaşananlar bir kabus gibi olsa da hayatın gerçeği. Bu hayatın gerçeğini de anlatmak için politik çıkış kaçınılmazdı, yani.
Romanı yazmadan önce çıkış noktanız tam olarak neydi? Sonuçta çoğu kişinin Gazete ve televizyonlardan duyduğu, okuduğu ama fazla bir şey bilmediği bir dünya var okuyucunun karşısında… Bellek. Hep deriz ya, “Toplumun belleği yok, herşeyi unuturuz. “ diye. Benimki o hesap. Yanılgılarla büyüyen bir toplumda hem gazeteci olarak, hem de medyanın içinde biri olarak “Eyyy Adnan!!! Senin belleğin nerede?” diye iç bir sesle bin yıldan bu yana mırıldanıp durdum. Ama gelin görün, medya o kadar yoğun işlerle uğraşıyordu ki, bırakın toplumun belleğini tazelemeye kendi belleğini yitirmemeye çalışan Kayıp krallıklara dönüşmüştü. Vakti yoktu. Nasıl olsun? Delilerin kör kuyuya attığı taşları temizleme görevini üstlenmek o kadar kolay mıydı? Ben bunları görüp belleğimi koruma adına haramice hislere kapılıp uzak coğrafyalarda sığınacağım bir ada arayıp durdum. Buldum da. Soyunup da koynuna girmeden önce “Ada” benden, kurgulanmış hayatlar yerine hayatların gerçeğini yazmaya söz istedi. Verdi gitti. İyi ki vermişim, gazeteci olarak insanlara sunduğumuz o anki olayın kendisi.
KORKAK YAZARLAR, GAZETECİLER...Habercilikte “öteki” unutulmuştu ama edebiyatta da öyleydi. Önce yakın tarihle yüzleşen her babayiğitin harcını sahiplendim. Toprakları işgal eden son kızılderili kabilesinin bir üyesi gibi bu harçla boyandım. Otuz yıl öncesinden bugüne ateş dansına başlarken “Ötekiler”in de bana eşlik etmesine sevindim. Ama onların şarkıları başkaydı. Benim de hemen ezberleyerek söylediğim şarkıda, “Ama en yüce değer olan hayat, bir gün gelir gerçekleriyle ve gerekçeleriyle, onların parlak, süslü imgelerin bile taklidi imgelerle ve çakma haberlerle bezenmiş dünyalarını al aşağı eder.
Türkiye’de yakın siyasi tarihinin; edebiyata bu kadar geç yansımasının, medyanın unutmasının nedeni, kendilerini bu insanlardan ve gerçeklerden soyutlayan yazarlarla gazetecilerin korkaklığıdır, başka bir şey değil. ” sözler vardı. Bu sözlerin her birinin beni “iyi insanlara”, “güzel insanlara”, “okur-yazar insanlara” ihbar etmesini istedim ve bu noktaya tutuldum.
MAZLUM, ÖLEN TÜM İNSANLARIN KENDİSİPeki gazeteciliğinizin, romana yansıyan kısımları...Evet, yazdığım, takip ettiğim, okuduğum her haberde edindiğim deneyimler, bedeli ödenmiş bir hayatın izdüşümüydü. Bu nedenle romanımda anlattığım her bir olayda son otuz yılda yaşanan ve gündeme damgasını vurmuş haberlerin bileşkesidir, diyebilirim. Örneğin, Mazlum’un işkencede öldürülmesi, 12 Eylül darbesinde gözaltına alınan insanların gözaltında ve cezaevlerinde işkencede görmesinden Hacettepe Üniversitesi Öğrencisi Birtan Altınbaş’a, Manisa’lı bir grup lise öğrencisinden Engin Çeber’e kadar o gencecik gepegencecik insanların öldürülmesinin tümünü anlatır. Mazlum son otuz yılda tüm işkence gören ve işkencede sakat kalan ve ölen tüm insanların kendisidir.
Yine romanımda anlattığım devletin içinde o derin yapılanmalar, grupların iktidar kavgası bugünden ta Osmanlı’ya kadar uzanan kaosa ve korkutmaya uzanan bir yönetim biçimini temsil eder. 'Faili Meçhul Öfke' gündeme damgasını vurmuş birebir yaşanmışlıkların ve bundan sonra yaşanacakların harmanlanmış halidir.

Emniyet içindeki gruplar, tarikatçı yapılanmalar, muhbirler… Hareketli ve detayı fazla bir roman var okuyucunun karşısında. Bu kadar girift ilişkiyi anlatırken okuyucunun hikayeden kopması gibi bir endişe taşıdınız mı? 'Faili Meçhul Öfke' hem tarihsel bir dönemi anlatacak hem de roman türünün tüm disiplinlerini bünyesinde barındıracak hem de kurgunun hareketli olmasını sağlayacaktı. Her sayfa kafamdaki gizle bembeyaz bir sayfaya açılacaktı. Ne zaman sayfalarımın dolduğunu görsem yeni bir sayfaya ilk sayfayı yazıyormuşum gibi yeni yazgımla ve yeni heyecanla yazacaktım. Bunu sağlamak için bir amele gibi çalıştım. Dört yıl boyunca gecelerimden ve kendimden özveride bulundum. Dört yıl boyunca bir yandan ustaları ders çalışır gibi okudum, diğer yandan bir inşaat işçisinin bir duvarı örerken taşıdığı tuğlalar gibi bilincime yeni bilgi koydum. Bu kadar çok girift ilişkilerden kopulmamasını ancak böyle sağlayabilirdim. Başarı biraz da romanın konusunun ta kendisi de. Bana düşen, doğru aktarmaktı, o kadar.
AŞKI HEP METAFOR OLARAK YAŞADIKBir röportajınızda kitabın Aşk romanı olmadığını söylemişsiniz ama bir okuyucu olarak ‘Faili Meçhul Öfke’nin birçok şeyin yanında aynı zamanda aşk kitabı olduğunu da düşünüyorum...Eğilin, kulağınıza bir sır vereceğim. Daha önceki röportajlarımda şimdi kulağınıza fısıldayacaklarımı avazım çıktığı kadar söylemek isterdim. Cesaret edemedim. Utandım. Elbette, Faili Meçhul Öfke, asıl bir aşk romanı. Bireyin kendini bir ülküye, bir ülkeye en önemlisi bir sevgiliye adadığı aşkın romanı. Çünkü biz birey olarak bu ülkede aşkı hep metafor olarak yaşadık ve toplumsal boyutla anlamdırdık. Doğrusu da budur. Kendinden başka insanların varlığını duyumsamak ve onların acılarını duyumsamak, hiçbir karşılık beklemeden tanımadığın insanlar için yaşamak ve mücadele etmek ve direnmek aşk değil midir? İnsanı insan yapan değer yargılarının ve kolektif yaşama ait düşüncelerin hiçe sayılmasına inat, böylesine aşkları anlatmak, müthiş bahtiyarlıktı.
Leyla ve Mazlum dışındaki karakterlerin biraz yüzeysel kaldığını düşünüyorum. Bu dramatik yapının işleyişi açısından zorunlu bir şey miydi?Yüzeysel kalmalıdır da. Hem bunu bir eleştiri olarak değil bir övgü olarak alıyorum. Onlar gölgede olanlar değil miydi? O halde romanın dramatik yapısını oluşturan hayatımıza sinsi pusular atanların silik ve yüzeysel olması kaçınılmazdı. Işığımızı engelleyen, karanlıklar içinde yaşayanların tümü kötüdür işte. Onları anlatarak yaramızı deşmeye ne gerek vardı. Anlatmaya çalıştığım, onları değil onların yaptıklarını hissettirmekti.
Hem Hikaye kurgusu hem de romanın temposu klasik polisiye romanlarını aratmıyor. Aşk, öfke, korku, polis, devlet içi yapılanma…vs tüm bunları dengelemek zor oldu mu? Hep tapmak, hep yalvarmak, hep bağışlanmayı dilemek, hep sevgisizlikten uzak durmak isteyen; travmalar içinde kaotik bir ülkeyi ve bu ülkede yaşayan insanların peşinden gidince, sirenlerini öttürerek giden bir ambulansın içinde olduğumuzu sanmak gibi bu toplumun acıtılmasını istedim. Kurgumun başlıca amaçlarından biri buydu. Romanımda kurduğum denge, lanetli günleri yaşayan insanların birbirine tek kelime etmemelerine karşı duyulan tepkiydi. Diğer yandan bugüne kadar, açgözlülüğe kapılarak her şeye sahip olmak isteyen oysa hep yenilen ve kandırılan insanların öyküleri de bu dengenin orta direğini oluşturuyor.
Sistemli bir şekilde dünyaya geldikleri ilk andan itibaren asla masum olamayacaklarına inandırılmış insanların öyküsüyse bu öyküler, polisiye kurgudan kaçamıyorsunuz. Kaybetmeye mahkum insanların kaderini yeniden yazmak için de polisiye bir anlatıma başvurarak, onlara “inandırıcılara” değil “kurtarıcılara” hiç değil sadece kendilerine ihtiyaçları olduğunu da anlatmaya kalktığınızda hayatın içindeki tüm yaşamlar da ister istemez ayaklanıyor.
MANTIK ASLA DEĞİŞMİYORBöyle ağır ve tahribatı yüksek bir 30 yıl altında karakterlerin ezildiğini söyleyebiliriz. Bu bakımdan kitabın okuyucuya kendini kötü hissettirdiği bir gerçek. Mazlum’un Leyla’yla bir yolculuk bile yapamaması birçok şeyi özetliyor örneğin. Ama bir anlamda bebek de bir umudu simgeliyor. Bu anlamda onca olumsuz olaya rağmen umutlu bir kitap da diyebilir miyiz ‘Faili Meçhul Öfkeye’? Leyla ve Mazlum’un dışında karakterlerin ezildiğine ben de katılıyorum. Kendi varlığını yok etmeye kodlanmış bir devlet anlayışından söz ediyoruz. Her türlü eylemi göze almış bir devlet anlayışından. Öğütülmüş, yok edilmiş insanların hiçbir önemi olmayan bir ülkeyi anlatmaya kalktığınızda karakterler ister istemez silikleşiyor. Kişiler durmadan değişiyor ama masumiyetleri kemiren mantık asla değişmiyor. Tamam, romanımda bu karakterlerin çoğuna bir mezbahadan alkışlanarak çıkanlar kadar ilgi göstermiyorum. Ama hak ediyorlar. Düş kırıklıkları yaşanmasın diyedir, bu kötü hissetmeler, bu bekaret bozucu anlatmalar. Eğer karakterler de güçlü olsalardı, o zaman da bu ülkeyi bir yara gibi koynumda taşımak zorunda kalacaktım ki, Mazlum’la Leyla’nın yolculuklar yapamamasının gerçek boyutunu ortaya çıkaramazdım. Yoksa, Faili Meçhul Öfke’nin yazarının fakültede sevgilisinin işkencede öldürüldüğünü, hatta onunla bir parkta bile el ele yürüyemediğini niye saklasın ki? Leyla’nın bebeği bir umut. Faili Meçhul Öfke umut kitabı olmayabilir ama bu kitap bitmedi, tıpkı söylenecek son sözün henüz söylenmediği gibi… Bir umut işte bu umut ve diğer yaşananlar iki nehir romanda dile gelecek.
Adnan Gerger mesleğini NTV'de sürdürüyor.
Patlamalar, işkenceler, korkulu anlar… Sert bir roman aynı zamanda ‘Faili Meçhul Öfke’. Bu sertlik Türkiye’de bir hikaye anlatmanın zorunluluğundan mı kaynaklanıyor?Ne yazık ki öyle. Çok sert bir coğrafyada yaşadığımız yetmiyormuş gibi bizi derinden yönetenlerin korkuya ve şiddete dayalı anti-demokratik yöntemlere başvurması, bizim yaşamı, “vurun şunun boynunu” diyecekleri anın beklentisiyle boşuna tüketmemize neden oluyor. Sonra, aptallar, sinsiler, kemirgenler, köşe dönücüler, namussuzlar, üç kağıtçılar, dolandırıcılar, vurguncular nasıl oluyor da her dönem varlar? Özellikle son otuz yılda pirpirim tohumu gibi nasıl olur da çoğaldılar? Üstelik böyle bir hayatta yaşamaları kendilerine verilmiş bir lütufmuş da başlarına ne gelirse gelsin da minnet, şükran ve sükûnla karşılama hâli ve belleksiz yaşamaları beni deli ediyor. Kişiliklerini, vicdanlarını ve kimliklerini yarım ton kömüre, beş kilo una ve şekere satışları, kendimi bok gibi hissetmeme neden oluyor.
'SERT DİLDEN BAŞKA SEÇENEĞİM YOKTU Kİ'12 Eylül’den bu yana insanların bu mağlubiyete rıza durumdan bir an önce kurtulması gerekiyor-du. Çünkü, Türkiye’nin yüreğinde, tam kalbinde bir travma oluşmuştu. Öyle bir travma ki, toplumsal bilincin yitirilmesine, toplumun tüm niteliklerinin ve kimyasının değişmesine neden olmuştu. Elbette, 12 Eylül darbesini; otuz yıl öncesinden şimdiye kadar lanetlediğimizi bir an tereddüt etmeden hayatla paylaşmıştık ama bu laneti şimdi hangi dille anlatacağımı seçememiştim. Sert dilden başka seçeneğim yoktu ki.
‘Bütün bunlara rağmen’ diye biten kitaplardan mı 'Faili Meçhul Öfke’? Yani kitabın arka kapağında da yazdığı gibi direnerek umut mu etmeliyiz?Bu beklentileri anlatırken neler eksiltiliyor benden bilmiyorum ama bazen o davetsiz duygularımın eseri direnerek umut etmek, beni tavan arasına kilitleyen o hoyrat bakıcının içeride unuttuğu yedek anahtarı aramayı hatırlatıyor, belki de kapıları yumruklamak yerine. Farkındasınız değil mi? O ertelenmemeli beklentileri anlatırken üst üste dizilmiş, çapraz birleştirilmiş bulmaca sözcükler yığılıyor üst üste. Ertelettiğimiz zamanlarda mı, eskittiğimiz ve eskittiğimiz o kadar çok şey çoğalıyor ki. Her şey kabulümüzse; çağlar boyu öğrendiklerimiz, otuz yıla sığdırılmışlarımız elbet direnerek umut etmeliyiz. Başka tutunacak dalımız var ki? Hayattan kopartacaklarımız olgunlaşmış bizi beklerken tüketilmiş sözcüklere sığınmayı asla düşünmedim, siz de düşünmeyin.
TV'DEKİLER SIRADAN AŞK DİZİLERİNE DÖNÜŞTÜLER12 Eylül ve sonrasını konu alan dizileri TV dizilerini – Çemberimde Gül Oya, Hatırla Sevgili, Bu Kalp Seni Unutur mu?- değerlendirmenizi istesem…Bu anlamda üretilen yapıtları küçümsememiz gerek. Yalan yok, hepimizin belleklerine birer çomak soktular, vicdanlarımızı harekete geçirdiler. Özellikle ilk bölümler, insanı kıskıvrak yakalayan bölümlerdi. Ancak bu dizilerin çoğunluğu başlattığı gibi bitmedi, onlar da gerçek hayatta olduğu gibi piyasanın isterlerine boyun eğdiler ve çok geçmeden sıradan aşk dizilerine dönüştüler.
Bundan sonraki kitabınızdan bahsedebilir misiniz? İkinci romanımı bu yıl sonlarında okuyucularla buluşturmayı planlıyoruz. İsmi “Hâki” olacak, üçüncü romanımda gelecek yılın ortalarında. Onun ismi de “Küf.” Bu romanlarımı yazıyorum değil. Yazılmış da bekleyenler. Faili Meçhul Öfke’yle birlikte tasarlandı, yazıldı. Ama şimdi ince işçilikleri ve kurgulama bir daha gözden geçirilecek.
12 Eylül'den Engin Çeber'e 'Faili Meçhul Öfke'

Thursday, December 24, 2009

Mutfağa girince eşim yere gazete seriyor

Ünlü belgeselci Coşkun Aral, 10 gün önce piyasaya çıkan 'Annemin Yemekleri' isimli kitabında; Karadeniz'den Ege'ye, Güneydoğu'dan Orta Anadolu'ya kadar yedi bölgenin lezzetlerini gözler önüne seriyor. Aral, annesi Nilüfer Aral'ın da tariflerinin yer aldığı, Hotpoint-Ariston'un desteği ile hazırlanan kitabını anlattı...



Bir yemek kitabı hazırlamak nereden aklınıza geldi?

Boğazıma düşkünüm. Çocukluğum zaten muhteşem yemeklerin pişirildiği bir evde geçti. Anne tarafım Arap ve Karadenizli, baba tarafım Türk, Arap, Kürt... Bu farklı kökenlerden gelen yemeklerin kokusuyla büyüdüm ben... Tat olayı zaten çocuk yaşta insanın beynine işliyor. Lezzet avcılığı da insanın evriminin önemli sonuçlarından biri... Tüm bu nedenlerle aklımda zaten uzun zamandır yemekle ilgili bir kitap yapmak vardı.



KİTAP ANNEME ARMAĞANIM

Kitabın ismi neden 'Annemin Yemekleri'?

Annemden Yemek Tarifleri aldım. Kalp ameliyatı geçirdiği dönemde, "Anne yılbaşına kadar elinde kitabın olacak" dedim. Kadıncağız da mutlu oldu.



Ne kadar sürede hazırladınız kitabı?

Bir hafta 10 gün gibi kısa bir süre içinde hazırlandı. Kitap çıkarma fikri ortaya atılır atılmaz, annem ve kız kardeşimden tarifleri aldık. Sonra eşim tarifleri topladı ve kitap kısa süre içinde basıma hazır hale geldi. Tabii tarifler içinden elemeler yaptık. Kolay malzemeyle, kolay bir şekilde pişirilebilecek olan yemekleri tercih ettik. İnsanlara ters gelebilecek yemek tariflerini koymadık. Kitabın boyutu, basılacağı kağıt özenle seçildi. Yani bir yandan yemek karıştırıp, bir yandan sayfaları rahatlıkla çevrilebilecek bir yemek kitabı hazırlamış olduk.



Siz yemek seçer misiniz?

5-6 yaşına kadar yemek seçermişim. Pırasa yemezmişim mesela... Kızım da şimdi benim gibi... Su böreğinin hamurunu yermişim sadece, makarna çok severmişim... Ama hazırladığım programlarda her şeyi yermişim gibi bir imajım oluştu. Oysa hiç öyle değilim, ben bir lezzet avcısıyım.



Mecburiyetten neler yediniz?

Mecburiyetten fare, köpek ve solucan yemiştim. Karga ve yılan da yedim. Ama bu kadar olmasa da bizim mutfağımızda da herkesin yiyemeyeceği şeyler var. Türkler'in, 'Sütlü ciğer' diye bir yemeği var. Akciğerin içine süt koyup, suda haşlıyorlar. Sonra da peynir gibi kesiyorlar... Kelle, mumbar dolması, kokoreç herkesin yiyeceği şeyler değil...



Evde kim yapıyor yemekleri?

Eşim de ben de yapıyoruz. Eşim çok iyi Suşi yapıyor mesela... Ben de evde olduğum zamanlar, etrafı kirletmemek koşuluyla bazı yemekleri yapmaya çalışıyorum. Ama ben yemek yaparken yere gazeteler koyuluyor... Erkeğin mutfağa girdiğinde olan bir hal vardır ya, o bende de var... Bir şeyler illaki dağılır, kırılır, kirlenir. Sakarlığım var ama lezzet avcılığım da var...



Kitabınızdaki yemeklerin hepsini yapabiliyor musunuz?

Yaparım. Hamur da açarım. Ama sürekli hamur açan bir ev kadını kadar kısa sürede, o kadar rahat ve ince hamur açamam. Bazı şeyleri ayırt etmek lazım; ben aşçı değilim. Ben o hamurun içinde bulunması gereken malzemeleri, bunların hangi oranlarda bulunması gerektiğini ve hamurun nasıl olması gerektiğini bilen insanım.



DAHA İYİSİNİ YAPABİLİRİZ

Yemek konusuna özel bir ilginiz var... Programlarınızdan zaten bunu görüyorduk, bu kitapla bunu daha da perçinlemiş oldunuz...

Türkiye, birçok kültürün yer aldığı bir coğrafya. İnanılmaz bir yemek çeşitliliği, yemek kültürü var. Böyle bir coğrafyada tek çeşit yemek yememiz, özel yemeklerin ortadan kalkması düşünülemez. Yemek çeşitliliğinin ortadan kalkmasının engellenmesi lazım. Bunun için çalışmak gerekiyor. Bölgesel yemek yapan daha çok yer açılmalı. Kebabı tanıdık. Ama Türk yemekleri sadece kebapla sınırlı olmamalı. Paris'e yüz binlerce insan sadece yemek yemek, Şarap tatmak, peynir yemek için gidiyor. Biz, bu topraklarda bundan da iyisini yapabiliriz.



Yemek programı yapmanız için teklifler almaya başladınız mı?

Daha bu sabah yeni bir teklif aldım. Hem de daha önce benim Program yapmak istediğim bir kanaldan. Benim bu işten anlamayacağımı düşünerek, program yapmamı istememişlerdi. Ama şimdi istiyorlar.



İLK KEZ 21 YAŞINDA MUTFAĞA GİRDİM

İlk kez ne zaman mutfağa girdiniz ?

21 yaşında Paris'e gittim. İlk kez o zaman girdim tek başıma mutfağa.



Dışarı çıktığınızda nerelerde yemek yiyorsunuz? Zorlanıyor musunuz iyi Restoran bulmakta?

'Çiya' bence Anadolu'nun Kayıp lezzetlerini keşfetmek için çok doğru bir adres. 'Cercis' var, Mardin mutfağı üzerine... Yabancı mutfaklar konusunda Türkiye çok kötü! Suşiyi, Tayland mutfağını, Çin yemeklerini, hatta İtalyan yemeklerini bile yiyecek bir yer bulamıyoruz. İyi olanlar küçük, kenarda kalmış, öyle çok isimleri orada burada yazılan yerler değil. Çin yemeğinin, olması gerektiği lezzette olabilmesi için, malzemelerin Çin'den getirilmesi lazım, bu da çok pahalı. Ayrıca Türk damak tadının yadırgayacağı şeyleri çıkarıyorlar. Sonuçta, Çin yemeğini gerçekten seven, tadını bilen birinin asla yemek istemeyeceği bir şey çıkıyor ortaya. 'Rejans' ise, gerçek Rus yemeği yemek isteyenlerin rahatça gidebileceği bir yer.



KIZIM KOLA İÇMEDEN BÜYÜDÜ

Yemek yaparken hep taze ürünler mi kullanıyorsunuz, nerelerden Alışveriş yapıyorsunuz?

Organik, taze ürünler kullanıyoruz. Eşimin babasının yetiştirdiği domatesi, biberi, patlıcanı 'deep freeze'e koyuyoruz, kışın da onları yiyoruz. Konserve bir ürün alırsam, bize bir kalite güvencesi verenini tercih ediyorum.



Kızınız hamburger yemiyor mu? Kola içmiyor mu?

Yok. Zararlı şeyler yememesini sağladık bugüne kadar. Anlatıyoruz da ona. Umarım bu şekilde devam eder.





ÜNLÜLER HANGİ TAKIMI TUTUYOR?



HANGİ ünlü NEREDE OTURUYOR?







ANA SAYFAYA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ...



Mutfağa girince eşim yere gazete seriyor

Wednesday, December 23, 2009

Bin Ladin in kayıp ailesi İran da yaşıyor iddiası


İngiliz Times gazetesi, El Kaide lideri Usame Bin Ladin’in ailesinin bir bölümünün, İran’da gizli bir yerde yaşadığını yazdı.

Gazete, Bin Ladin’in eşlerinden birinin, altı çocuğunun ve 11 torununun, Tahran’ın hemen dışındaki bir yerde olduklarının öğrenildiğini bildirdi.

"Ailenin dış dünyayla irtibatı önlenirken, İran, Bin Ladin’in akrabalarının bu ülkede yaşadığını defalarca inkar etti" görüşünü savunan gazete, Bin Ladin’in 29 yaşındaki oğlu Ömer Usame Bin Ladin’den edindiği bu bilgilere sayfalarında geniş yer verdi. Times, Ömer Usame Bin Ladin’in kardeşlerinin kendisini Kasım ayında arayıncaya kadar hayatta olup olmadıkları konusunda bir bilgisi olmadığını söylediğini kaydetti.

Akrabalarının, Ömer Usame Bin Ladin’e, 11 Eylül saldırılarından hemen önce Afganistan’dan nasıl ayrıldıklarını ve İran sınırına nasıl yürüdüklerini anlattıklarını yazan Times, ailenin Tahran dışında duvarlarla örülü bir yere götürüldüğünü kaydetti. İran’da yaşadıkları belirtilen Bin Ladin ailesiyle ilgili ise Gazete şu bilgilere yer verdi: "Çocukların en büyüğü Saad 20, Osman 17, Muhammed 15, Fatma 14, Hamza 12, İman 9 ve Bekir 7 yaşında. Muhammed’in El Kaide’nin komutasındaki ikinci kişi olduğu ve Saad’ın terör saldırılarını planladığına dair spekülasyonlar var...

Akrabaları, Muhammed’in hala İran’daki gizli yerde yaşadığı, Saad’ın bir yıldan az bir süre önce annesini bulmak için kaçtığını söyledi. Ağabeyi ile iletişime geçtikten bir hafta sonra, İman ise yaşadığı yerden nadiren çıktığı bir zamanda, Suudi Arabistan Büyükelçiliğine gitti, hala orada bulunuyor ve İran’dan çıkmayı talep ediyor." Gazeteye göre, Ömer Ladin’in ayrıca, akrabalarının normal bir Yaşam sürdürdüklerini, yemek pişirip, Televizyon izlediklerini ve kitap okuduklarını, nadiren de olsa Alışveriş için dışarı çıktıklarını söylediğini belirtti. Gazete, Ömer Usame Bin Ladin’in şu sözlerine yer verdi: "İran hükümeti, kimsenin istemediği bu kalabalık insan grubuyla ne yapacağını bilmiyor, dolayısıyla sadece güvende tutuyor. Bundan dolayı, İran’a şükran borçluyuz ve İran’a kalbimizin en derinliklerinden teşekkür ediyoruz." Times, Katar’da bulunan Ömer Usame Bin Ladin’in akrabalarının, İran’ı terk etmelerine izin verilmesini istediğini ve onlarla bir araya gelmeyi umut ettiğini söylediğini de belirtti.
'Bin Ladin 'in kayıp ailesi İran'da yaşıyor' iddiası

"Bin Ladin in kayıp ailesi İran da yaşıyor"

Gazete, Bin Ladin'in eşlerinden birinin, altı çocuğunun ve 11 torununun, Tahran'ın hemen dışındaki bir yerde olduklarının öğrenildiğini bildirdi.



"Ailenin dış dünyayla irtibatı önlenirken, İran, Bin Ladin'in akrabalarının bu ülkede yaşadığını defalarca inkar etti" görüşünü savunan gazete, Bin Ladin'in 29 yaşındaki oğlu Ömer Usame Bin Ladin'den edindiği bu bilgilere sayfalarında geniş yer verdi. Times, Ömer Usame Bin Ladin'in kardeşlerinin kendisini Kasım ayında arayıncaya kadar hayatta olup olmadıkları konusunda bir bilgisi olmadığını söylediğini kaydetti.



Akrabalarının, Ömer Usame Bin Ladin'e, 11 Eylül saldırılarından hemen önce Afganistan'dan nasıl ayrıldıklarını ve İran sınırına nasıl yürüdüklerini anlattıklarını yazan Times, ailenin Tahran dışında duvarlarla örülü bir yere götürüldüğünü kaydetti. İran'da yaşadıkları belirtilen Bin Ladin ailesiyle ilgili ise Gazete şu bilgilere yer verdi:



"Çocukların en büyüğü Saad 20, Osman 17, Muhammed 15, Fatma 14, Hamza 12, İman 9 ve Bekir 7 yaşında. Muhammed'in El Kaide'nin komutasındaki ikinci kişi olduğu ve Saad'ın terör saldırılarını planladığına dair spekülasyonlar var... Akrabaları, Muhammed'in hala İran'daki gizli yerde yaşadığı, Saad'ın bir yıldan az bir süre önce annesini bulmak için kaçtığını söyledi. Ağabeyi ile iletişime geçtikten bir hafta sonra, İman ise yaşadığı yerden nadiren çıktığı bir zamanda, Suudi Arabistan Büyükelçiliğine gitti, hala orada bulunuyor ve İran'dan çıkmayı talep ediyor."



Gazeteye göre, Ömer Ladin'in ayrıca, akrabalarının normal bir Yaşam sürdürdüklerini, yemek pişirip, Televizyon izlediklerini ve kitap okuduklarını, nadiren de olsa Alışveriş için dışarı çıktıklarını söylediğini belirtti. Gazete, Ömer Usame Bin Ladin'in şu sözlerine yer verdi:



"İran hükümeti, kimsenin istemediği bu kalabalık insan grubuyla ne yapacağını bilmiyor, dolayısıyla sadece güvende tutuyor. Bundan dolayı, İran'a şükran borçluyuz ve İran'a kalbimizin en derinliklerinden teşekkür ediyoruz."



Times, Katar'da bulunan Ömer Usame Bin Ladin'in akrabalarının, İran'ı terk etmelerine izin verilmesini istediğini ve onlarla bir araya gelmeyi umut ettiğini söylediğini de belirtti.
"Bin Ladin'in kayıp ailesi İran'da yaşıyor"

Saturday, December 12, 2009

Dan Brown ın ŞİFRESİ


Ünlü yazar Dan Brown, dün kitaplarını Türkiye’de yayımlayan Altın Kitapların davetlisi olarak İstanbul’a geldi. THY’ye ait uçakla Milano’dan gelen Brown, Atatürk Havalimanı’nda sempatik tavırlarıyla ilgi odağı oldu. Türkiye’ye ilk kez gelen Brown, “Heyecan verici bir ülkede bulunmaktan mutluluk duyuyorum” dedi. Yazarın son kitabı Kayıp Sembol, Türkiye’de Türkçe olarak bugün piyasaya sunuluyor.

Doğuştan şifreci
Tüm dünyada 80 milyon satan “Da Vinci Şifresi” kitabının yazarı Brown aslında doğuştan bir şifreci. Şifreler, semboller ve Komplo Teorileri üzerine kurguladığı kitaplarıyla tanınan Brown’ın gizemlere olan merakı çok küçük yaşta başladı. 1964’te ABD’nin New Hampshire eyaletinde doğan Brown, okula giderken yaşıtlarının aksine vaktinin büyük bir kısmını bulmacalar çözerek geçiriyordu. Matematik öğretmeni olan babası tarafından düzenlenen hazine avlarına keyifle katılan Brown, hediyelerini hep ipuçlarını takip ederek buluyordu.
Brown, pek çok eserinin yapı taşını oluşturan sanat tarihi hakkında İspanya’nın Seville kentinde ders aldı. 1986’da müzikle ilgilenmeye başlayan, hatta işi Hollywood’a taşınmaya kadar götüren Brown, piyanist ve şarkı sözü yazarı olarak hayatını kazanmayı denedi. Ancak Ulusal Şarkı Sözü Yazarları Akademisi’ne bile kaydolan genç müzisyenin kaderi, eline aldığı bir romanla kökten değişti.

Bir kitap okudu...
1993’te ABD’li ünlü yazar Sidney Sheldon’ın “Komplo” adlı romanını okuyan Brown, yazar olmaya karar verdi ve “Dijital Kale” adlı ilk kitabı üzerinde çalışmaya başladı. Hemen ardından “İhanet Noktası” ile “Melekler ve Şeytanlar” adlı eserleri de kaleme alan Brown’ın kitapları çok az ilgi gördü ve toplamda ancak 10 bin sattı.
Brown’ın şansı “Da Vinci Şifresi” ile döndü. Basıldığı günden itibaren tüm dünyada büyük sansasyon yaratan, en çok satanlar listelerinden haftalarca inmeyen kitap, yazarına da şöhretin kapılarını açtı. 2005’te Time dergisi tarafından “En Etkili 100 İnsan”dan biri seçilen yazar, yıllık 76.5 milyon dolar gelirle Forbes dergisinin “En Ünlü 100” listesine girmeyi başardı.

Kod çözerek büyüdü
Fransız televizyonu TF1 muhabirlerini Boston’da kabul eden ünlü yazar söyleşide hayatına dair önemli bilgiler vermişti:
- Harika bir anne babayla muhteşem bir çocukluk geçirdim. Noel sabahı insanlar uyanıp aşağıya iner, etrafında hediyeler olan bir Noel ağacı bulur. Çocukluğumda biz ‘kod’ bulurduk. Onu deşifre etmemiz gerekirdi. Mesela ‘Buzdolabını aç’ yazılıysa notta, buzdolabını açarsın, orada başka bir kod olur, ‘Yatak odasına git’ gibi. Hazine avının neticesinde hediyeye ulaşırdık.
- Okurlarım kitaplarımı ‘taptaze’ bir gözle okusun. Öncesinde hakkında çıkmış bir sürü şeyi okumadan oturup kitabımı açsın, sıfırdan başlasın...
- “Kayıp Sembol”ü okuyanlar “Da Vinci Şifresi”nden daha fazla şifre, daha fazla entrika var diyor, demek ki işimi iyi yapmışım.

İŞTE ‘YARASA’ YAZARIN SIRLARI
- Aslında ingilizce öğretmeni.
- Onu en çok etkileyen isimler Sidney Sheldon, Shakespeare, John Steinbeck, Robert Ludlum, Harlan Coben ve Leonardo da Vinci.
- The Gypsy Kings, Enya ve Sarah Mclachlan dinlemeyi seviyor.
- Yazma yeteneklerini geliştirebilmek için sıkı bir disiplin uyguluyor. Sabahları sabah 4’te uyanan yazar, masasının üzerinde antika bir kum saati bulunduruyor. Her saat başı masadan kalkıp kan dolaşımının hızlanması için çeşitli egzersizler yapıyor.
- Baş aşağı yarasa gibi asılı durmayı çok seviyor ve yazarken yeni perspektifleri bu şekilde yakalıyor.
- Romanlardan nefret ediyor.
- Son kitabını tamamlaması, Da Vinci Şifresi’nin getirdiği başarının yarattığı baskı nedeniyle altı yıl aldı.
- Kitabı için mekân araştırması yaparken bazen kılık değiştiriyor.

FİLMLERİ BEĞENİLMEDİ
Brown’ın kitaplarının başarısına rağmen Da Vinci Şifresi ile Melekler ve Şeytanlar adlı eserlerinin Sinema versiyonları eleştirmenleri hayal kırıklığına uğrattı. 2006’da çekilen Da Vinci Şifresi yine de 750 milyon dolar gelir elde etti. 2009’da çekilen Melekler ve Şeytanlar ise ilk filme oranla daha “nazik” eleştirilere uğradı.

KİTAPLARI ÇOK SATTI
- Dijital Kale (1998)
- Melekler ve Şeytanlar (2000)
- İhanet Noktası (2001)
- Da Vinci Şifresi (2003)
- Kayıp Sembol (2009)

Dünyada en çok satan 18. kitap
1- İncil ( 2.5 ila 6 milyar arası)
2- Başkan Mao’dan Alıntılar (800 milyon ila 6.5 milyar arası)
3- Kuran (800 milyon)
4- Xinhua Zidian (Çince Sözlük) (400 milyon)
5- Başkan Mao’dan Şiirler (400 milyon)
6- Mao Zedong’dan Seçme Makaleler (252.5 milyon)
7- İki Şehrin Hikâyesi (200 milyon)
8- Scouting for Boys: A Handbook for Instruction in Good Citizenship (150 milyon)
9- Yüzüklerin Efendisi (150 milyon)
10- Mormon Kitabı (140 milyon)
11- Sonsuz Yaşama Götüren Hakikat (107 milyon)
12- Three Representations (100 milyon)
13- On Küçük Zenci (100 milyon)
14- Hobbit (100 milyon)
15- Dream of the Red Chamber (100 milyon)
16- She (83 milyon)
17- Küçük Prens (80 milyon)
18- Da Vinci Şifresi (80 milyon)

KAYIP SEMBOL İÇİN 10 ROMANA YETECEK KADAR YAZDI:

Bırakın nefes alayım
Brown, “The Lost Symbol/Kayıp Sembol” ile ilgili olarak The Wall Street Journal’dan Jeffrey A. Trachtenberg’e konuşmuş, “Param var ama yatlar, lüks arabalar beni çekmiyor” demişti. İşte söyleşiden bir bölüm:
Son kitabınız sizi tatmin etti mi?
Evet, kitapla gurur duyuyorum. Umarım okuyucular da bu kitabı “Da Vinci Şifresi” kadar zevkle okur.
Ne umuyorsunuz?
İnsanlar, Da Vinci Şifresi ile okuma zevkini tekrar keşfettiklerini söylemişti. Umarım yine böyle olur.
Yazmakta zorlanıyor musunuz?
Hayır. “Kayıp Sembol”e girememiş, her biri buzdolabı büyüklüğünde dört kutu yazılı malzeme var. Bu kitap için 10 romana yetecek kadar yazdım.
Romanlarınızdaki bilgilerin doğruluğunu kontrol ediyor musunuz?
Araştırma çok katmanlı. Hakkında yazacağım yeri yaklaşık üç kere ziyaret edip, tasvirlerin doğru olduğundan emin oluyorum. O binanın tarihçisi veya uzmanıyla bilgimin doğruluğunu kontrol ederim. Taslağı yayıncıya gitmeden önce kimse okumuyor. Ama yayıncının bilgileri kontrol eden çalışanları var ve Roman çok sıkı bir incelemeye alınıyor.
Para sizi değiştirdi mi?
Hayır, hâlâ sabah 4’te uyanıp yazıyorum. Ve her sabah boş bir kâğıda bakıyorum. Karakterlerim param olmasını umursamıyor. Arkadaşlarım aynı, aynı harika kadınla evliyim. Dört yıllık bir Lexus (Toyota’nın ürettiği lüks bir Araba markası) sürüyorum. Param var ama pahalı giysiler, yatlar veya lüks arabalar beni çekmiyor.
Hollywood romanlarınızı iyi ele alıyor mu?
Onları sinemaya uyarlamak zor, çünkü bilgi açısından yoğunlar. İki filmi de uyarlayan Ron Howard ve ekibi harika bir iş çıkardı. Sete ilk ziyaretimde, gecenin 2’sinde Louvre’da albino bir rahip etrafta koşuşturuyordu. Çok eğlenceliydi.
Başarı ölçütünüz nedir?
En iyi öğretmen sizde merak uyandırandır. Eğer kitaplarım bunu yapıyorsa, bu bana heyecan verir.
Yeni bir kitap üzerinde çalışıyor musunuz?
Bırakın bir nefes alayım.
KÜLTÜR SANAT SERVİSİ

Dan Brown’ın ŞİFRESİ

Dan Brown: Kilisenin tek düşmanı...

İSTANBUL - Türkiye'de ''Kayıp Sembol'' adıyla yayımlanan yeni kitabının tanıtımı için İstanbul'da bulunan yazar Brown, Swissotel The Bosphorus'ta düzenlenen sohbet toplantısında basın mensuplarıyla bir araya geldi.
Brown, yazdığı kitapların sinemaya uyarlanmasının karmaşık ve çok zor olduğunu belirterek, ''Ancak 'Melekler ve Şeytanlar', 'Da Vinci Şifresi'ne göre sinemaya daha uygun bir kitap. Bu nedenle filmin eğlenceli olduğunu düşünüyorum'' diye konuştu.
'KAYIP SEMBOL'DE TOM HANKS VARBrown, yeni kitabı ''Kayıp Sembol''ün filminin yapılacağı, filmde Yönetmen Ron Howard ile aktör Tom Hanks'in yer alacağı bilgisini verdi. ''Tom Hanks ile Ron Howard'ın söylediklerine göre, 'Kayıp Sembol' en sinematik olan kitabım. Dolayısıyla çok iyi bir Film olacağını söylüyorlar. Ben de sonucu sabırsızlıkla bekliyorum'' diyen Brown, bir gazetecinin ''Tom Hanks, iki filmde Robert Langdon'u oynadı. Artık yazarken gözlerinizin önüne onu mu getiriyorsunuz?'' şeklindeki sorusuna şu yanıtı verdi: ''Cevabım hayır. Çünkü ben zamanımın yüzde 99.9'unu kitap yazarak geçiriyorum, yüzde 1'ini film setlerinde geçiriyorum. Yani daha çok zamanımı kendi kafamın içindeki Langdon ile geçiriyorum. Robert Langdon, 10 yıl önce oluşturduğum bir karakter. Ben onunla yazıyorum.''
Dün akşam Türkiye'deki yayıncısı ''Altın Kitaplar''ın 50. yıl galasında pek çok okuruyla tanışma fırsatı bulduğunu belirten Brown, ''Keşke kitapçılarda da okurlarımla tanışma fırsatım olsaydı, ama Türkiye çok büyük bir ülke, dünya çok büyük bir dünya. Bütün okurlarıma teşekkür ediyorum'' dedi.
HAZIRLANMASI 6 YIL SÜRDÜKitaplarını yazmadan önce uzun bir araştırma dönemi geçirdiğini, çok okuyup çok seyahat ettiğini, yazı yazma sürecinde 2-3 kez o yerlere gittiğini anlatan Brown, ''Kayıp Sembol'ü yazmadan önce Washington'a gittim. Her türlü ayrıntıya dikkat ettim. Kayıp Sembol'ün hazırlanması altı yıl sürdü. Kitabı okuduğunuzda anlayacaksınız. İnsanın tanrıyla ilişkisini, bilimin, dinin geleceği konularını görünce neden bu kadar uzun sürdüğünü anlayacaksınız. Kitabın giriş sayfasını okuduğunuzda, burada gerçek bir ritüel var. Hepsi birebir doğru'' dedi.
HEYECANLI KİTAPLAR YAZMANIN PÜF NOKTASI''Heyecanlı kitaplar yapmanın püf noktası, yazdıklarınız değil, yazmadıklarınız, çıkarıp attıklarınızdır. Yazdığım her bir sayfaya karşılık 10 sayfayı beğenmiyorum ve atıyorum'' diye konuşan Brown, sözlerini şöyle sürdürdü: ''Yazarlarla, müzisyenlerin ve aktörlerin şöyle bir farkı vardır: Müzisyenler ve aktörler, sizin için sanatlarını icra ediyorlar. Yazarlar ise kendi başına masasında oturup çalışıyorlar. Bizler ünlü değiliz, ünlü olan bizim eserlerimiz. Dolayısıyla ben de hiçbir zaman kendimi bir ünlü olarak görmedim. CIA'da çalışmadım, bunu da yeni duyuyorum. Belki bir gün çalışmak isterim. Beni tanıyanlar, Robert Langdon'un benim çok daha ileri bir versiyonum olduğunu söylerler. Onda da bende olduğu gibi sembollere, şifrelere ve tarihe olan bir merak var. Benim çok daha akıllı bir versiyonum olduğunu söyleyebilirim.''

'YAZILMASI EN ZOR KİTABIMDI'Bir gazetecinin ''Hangi eserinizi daha çok seviyorsunuz?'' sorusu üzerine Brown, ''Bu soru, anne babalara 'Hangi çocuğunu daha çok seviyorsun?' diye sormaya benziyor. Çok zor bir soru. Son kitabım, aslında yazılması en zor olan kitabımdı. Çok fazla araştırma yapmam gerekti. Kitapta anlatılan yepyeni bir Bilim dalı söz konusu. Sözü geçen bütün deneyler, her şey doğru aslında. Geçmiş tarihle ilgili çok çarpıcı bilgiler var. Bunları benim de anlayıp sindirmem için epey bir zaman gerekti'' dedi.
'NOEL AĞACININ ALTINDA ŞİFRE BAKARDIK'Matematikçi ve yazar babasının şifrelere çok düşkün olduğunu anlatan Brown, sözlerini şöyle sürdürdü: ''Amerika'da Noel günü ağacın dibinden herkes hediyelerini alır. Biz ağacın altına giderdik bir şifre bulurduk, şifreye bakardık, 'Buzdolabına git' diyor; buzdolabına giderdik, içinden bir başka şifre çıkardı; 'Yatak odasına git'. Yatak odasına giderdik, zaman içinde evi dört döndükten sonra hediyelerimizi bulurduk.''
Dan Brown, yazarların her zaman kitaplarının başarılı olacağı umudunu taşıdıklarını, ama ''Da Vinci Şifresi''nin elde edeceği başarıyı hiç kimsenin daha önce hayal etmediğini, bunun için gurur duyduğunu ifade etti.
'AĞCA'DAN MEKTUP ALMADIM'Bir gazetecinin ''Yazdığınız kitaplar yüzünden Vakitan sizi kara listeye almıştı. Bununla ilgili ne düşünüyor sunuz?'' sorusu üzerine Brown, ''Hiç şaşırmadım. Bu çok fazla düşündüğüm bir şey değil. Bence bu tür tartışmalar iyidir. Neye inanıyoruz, neden inanıyoruz, bunları tartışmaya açar'' dedi.
Dan Brown: Kilisenin tek düşmanı...

Tuesday, December 8, 2009

Bu kadın El Kaide’nin ‘Mata Hari’si mi?


Afia Sıddıki, 3 çocuk annesi bir Bilim kadını, nörolog. Bugünlerde New York’ta cinayet suçundan yargılanıyor. Mahkemede hakkında ileri sürülen iddialar, ortaya konan suçlamalar Sıddıki’nin filmlere konu olacak sıradışı geçmişini gözler önüne seriyor. El Kaide bağlantılı bir terörist olduğu belirtilen genç kadının Kayıp mazisi pek çok sırla dolu.
Sıddıki’nin sis perdesi arkasındaki hayatı 18 ay önce 2 FBI ajanı ile 2 subayın Afganistan’ın Gazne kentine uçmasıyla su yüzüne çıkmaya başladı. Amerikalı ekip, Gazne’ye sıradışı bir tutukluyu, yanında 11 yaşında bir erkek çocuk bulunan burkalı bir kadını sorgulayacaktı. Afgan polisi, esrarengiz ikilinin intihar bombacısı olduğunu söylüyordu. Amerikalıları ilgilendiren ise kadın tutukluda bulunan birtakım kâğıtlardı. Dokümanların, aralarında özgürlük anıtının da bulunduğu ABD’deki bazı hedeflere yönelik kimyasal silahların kullanılacağı, büyük kıyım yaratacak saldırı notları olduğu düşünülüyordu.

Amerikalıları öldüreceğim!
Ekip, sorgu odasına girince büyük sarı bir perdenin arkasında bekleyen Sıddıki ile karşılaştı. Subaylardan biri tüfeğini ayaklarının dibine bıraktıktan sonra oturdu. Kadın aniden tüfeği kapıp “Allahü Ekber” diye bağırarak 2 el ateş etti. Neyse ki kimse vurulmadı. Çevirmen tüfeği almak için uğraşırken ikinci asker tabancasını çekip Sıddıki’yi karnından vurdu. Sıddıki yere yığılırken bile bütün Amerikalıları öldüreceğini haykırdı.
Bundan sonraki sahnede Manhattan’daki mahkeme salonu yer alıyor. Pakistanlı D. Afia Sıddıki’nin, 7 adamı öldürmeye teşebbüs ve saldırı suçundan ön duruşmaları yapılıyor. Suçlamaların tamamı Sıddıki’nin Gazne’de Amerikan personeline saldırısıyla ilgili. Ocakta başlayacak mahkemede suçlu bulunursa ömür boyu hapisle cezalandırılacak.
ABD’deki saygın üniversitelerden MIT (Massachusetts Institute of Technology) mezunu olan Sıddıki, şimdi Dünyanın en tehlikeli teröristleri arasında gösteriliyor. 2003’te izini kaybettirip 5 yıl ortalıkta görülmedi. Bu süre içinde “El Kaide’nin Mata Harisi” ya da “Bagram’ın Gri Hanımefendisi” diye anılmaya başlandı.

Suçlamaları kabul etmedi
Geçen perşeme yapılan ön duruşmada Sıddıki, hâkimin sözünü kesip, kendi avukatını azarladı. “Bütün suçlamaları reddediyorum ve masum olduğumu kanıtlayabilirim. Ancak bunu yapmayacağım. Mahkemeyi boykot ediyorum” dedi. Sıddıki ABD Başkanı Barack Obama’ya yardım edebileceğini ve Afganistan’da Taliban’la görüşmeler için arabuluculuk yapabileceğini söyledi.
Ancak yargılamanın, ajan ve militanların cirit attığı, insanların aniden kaybolduğu, Pakistan ve Afganistan’da geçen bir gerilim filmi atmosferinde gerçekleşmesi bekleniyor.
37 yaşındaki Sıddıki, Karaçili orta sınıf bir ailenin kızı olarak dünyaya gelmiş. Aile inançlı Müslümanlar olarak tanınıyor. Babası Muhammed Doktor, annesi İsmet, Pakistan’ın suikasta kurban giden Askeri lideri Ziya ül Hak’ın arkadaşı.
Sıddıki, Boston’da bulunduğu dönemde sıkı bir Müslüman eylemci olarak Afganistan, Çeçenistan ve Bosna için düzenlenen eylemlere katıldı. Bosna’da hamile kadınlara yapılanlardan etkilenen Sıddıki, camilerde konuşmalar yaptı, kampanyalar düzenledi. Fakat ilişkide olduğu hayır kurumlarından Mercy International Relief Agency’nin 1998’de Kenya’daki ABD elçiliğine düzenlenen saldırıyla bağlantısı saptandı. 11 Eylül saldırıları Sıddıki’nin hayatında dönüm noktası oldu. 2002’de FBI Sıddıki ve kocasını internette verdikleri bazı sıradışı siparişler konusunda sorguladı. Çift gece görüş dürbünü, kurşun geçirmeyen yelek ve anarşistin el kitabı niteliğinde askeri bilgiler içeren bir kılavuz kitap satın aldı.
2002’de Sıddıki El Kaide militanı Macid Han adına bir posta kutusu kiraladı. 6 ay sonra 11 Eylül saldırılarının planlayıcılarından Halid Şeyh Muhammed’in yeğeni ile ikinci evliliğini yaptı. Mart 2003’te FBI, Sıddıki’yi arananlar listesine koyunca ortadan yok oldu. Bundan sonrası için çeşitli rivayetler var. Amerikalılara göre, Sıddıki tamamen kaçak hayatı yaşadı ve El Kaide eylemlerine katıldı. 2004’te en çok aranan 7 El Kaide kaçağından biri oldu, polis bültenlerinde silahlı ve tehlikeli olduğu ilan edildi.

Karanlık yüzü açığa vurdu
Sıddıki’yi savunanlar ise başka bir hikâye anlatıyor. Bunlara göre Sıddıki kayıp 5 yılını Bagram Cezaevi’nde, işkencede geçirdi. Öyle ki cezaevindeki erkek mahkûmlar, Sıddıki’nin çektiği açıları protesto etmek için açlık grevi yaptı. Böylece Sıddıki kimileri için ABD’nin karanlık yüzünün, adam kaçırma ve işkence gibi kirli eylemlerini açığa vuran bir sembol haline geldi.


Fransa’da Almanya hesabına casusluk yapan Hollandalı egzotik dansçı Margaretha Zelle, sahnede Mata Hari adını kullanıyordu. Mata Hari, 1917’de Fransa’da kurşuna dizildi.


Karaçi’de eylülde İnsan Hakları Ağı’nın düzenlediği bir protesto gösterisinde Sıddıki’nin serbest bırakılması istenmişti. Gösteriye Guantanamo kostümleri içindeki çocuklar, bir kafes içinde katılmıştı. Kafesin arkasındaki pankartta “Karaçi doktorunun kızı Afia Sıddıki, daha ne kadar Amerikan zalimliğine katlanmak zorunda kalacak?” diye yazıyor.
Bu kadın El Kaide’nin ‘Mata Hari’si mi?

Kariyerim zerre kadar umurumda değil

Mardin'de çekilen ve atv'de yayınlanan 'Aşk Bir Hayal' dizisinde Kürt kızı Asmin'i oynayan Nehir Erdoğan, Cosmopolitan dergisine verdiği röportajda nişanlısı Mustafa Altıoklar dışında her şeyi anlattı.



Ben 'Nehir Erdoğan'la röportaj yapacağım' dediğimde daha tecrübeli arkadaşlarım 'Eyvah işin zor, biraz gıcıktır' dediler. Sizce neden öyle demişlerdir?

Böyle efsaneler döner her zaman. Bence bir-iki kişinin fikrine göre hareket etmemek lazım. Tereddütlü ve ketum anlamında söyledilerse onu anlayabilirim. Çünkü hemen arkadaş olup, kendimi rahat ve samimi hissederek anlattığım şeyler yanlış başlıklarla ve başı sonu kesilerek yazıldı. Bunun üzerine ben de daha düşünerek konuşmaya başladım.



"Zekasının farkında olduğu için işler hep kendi yönlendirmesiyle ilerlesin istiyor" diyenler oldu mesela...

Evet, kontrolcü bir tipimdir, doğru. Ama bir işe başladığın zaman, onunla ilgili ortak çıkarları gözetmen gerekir. Ben sadece kendimi düşünerek ortaya iyi bir sonuç çıkmayacağını biliyorum. Kaldı ki ben karşımdakine güvenmeyi de çok severim; çalıştığım ekiplere sonuna kadar güvenirim.



GICIK GÖZÜKEYİM

Ama bizler insanız, hepimizin gıcık yönleri olabilir. Bunu itiraf etmek doğallıkla da ilgili aynı zamanda...

Bir şey söyleyeyim mi; ben böyle mutluyum. Biraz da gıcık gözükeyim. Ayrıca aksine 'Hiç gıcık gözükmeyen, hatta fazla sempatik, bu yüzden de suiistimal edilen biri miyim acaba?' diye de düşünüyorum.



Evet, sempatik ve masum bir imajınız var.

Geçen gün lise gömleğimi buldum. Hani mezun olurken anı olarak arkadaşlarınız üzerine bir şeyler yazar ya. Onu okuduğumda gördüm ki insanlar benim için; 'Deli, manyak, çılgın, hep güler...' yazmışlar. Bir baktım, ben hiç de gülen bir insan değilim son zamanlarda. Bayağı bir kırılma noktası olmuş. Aslında ciddiyeti de çok sevmem. Ama bazen hayat mecbur kılıyor demek ki...



Sürekli yarını, birkaç saat sonrayı programlamaktan anları kaçırıyoruz...

İşte o noktada yine kişinin kendisinin devreye girip kendini toparlaması lazım. Çünkü orada kontrol manyaklığı başlıyor. Bu hayattan tamamen çalan bir şey. Hesap kitap meselesi çünkü bunların hepsi. İşin doğallığından uzaklaşan bir şey. Zaman zaman bunu toparlamak lazım.



KÖTÜ UYANIYORUM

Yakınlarınıza sorsak sizin hangi yönlerinizi sevmediklerini söylerler?

Hepsinin söyleyeceği tek bir şey vardır; 'Sabahları çok gıcıktır' derler. Kötü uyanıyorum. Bunun olmaması için gerçekten çalıştım. Rüyalarımı gerçekmiş gibi görüyorum ve çok eğleniyorum. O rüyalardan kalkmak sanki başka bir dünyadan kopuyormuşum hissi veriyor bana.



Kendinizi eleştiriyor musun?

Çok. Acayip eleştiririm kendimi.



Sık sık Sigara yakarak güzelliğinize zarar veriyorsunuz mesela...

Benim sigarayla ilişkim biraz nostaljik. Geçmişi hatırlatan her şey gibi sigarayı da seviyorum galiba. Tabii ki kötü bir şey, sigara savunuculuğu yapmıyorum. Tamamen duygusal bir şey bu.



Gelecekle ilgili endişeleriniz var mı?

Ben sadece mutlu olmak istiyorum... İyi niyet istiyorum. Kendimde bile iyi niyetli olmayan bir şey yakaladığımda çok mutsuz oluyorum. Bu anlamda kendimi çok didikliyorum. Onun dışında, 'geleceğim ne olacak?' diye endişelerim yok. Hele kariyer, zerre kadar umurumda değil. Bir şeyi yaparken tabii ki yapabileceğimin en iyisini yapmaya çalışıyorum. Ama bunların hepsi fani şeyler. Bana kalırsa ben erken yaşta öleceğim mesela. Öyle bir his var içimde.



Allah korusun!

Ailemde kanserden çok Kayıp olduğu için var olan bir korku bu büyük bir ihtimalle. Ben bu kadar olumsuz bakmak istemiyorum...
Kariyerim zerre kadar umurumda değil