Showing posts with label Roman. Show all posts
Showing posts with label Roman. Show all posts

Saturday, April 10, 2010

Üç öykü ustası İstanbul öykülerinde buluşuyor

İSTANBUL - ''Çünkü bizim de eşyayı gerçek büyüklükleri ile görüp görmediğimiz ayrı bir meseledir.'' (Haldun Taner, 'Şişhane’ye Yağmur Yağıyordu')
Güncel Türk edebiyatının değerli isimlerinden Murat Gülsoy, Yekta Kopan ve Ayfer Tunç ile Salon’da Edebiyat günleri devam ediyor. Can Yayınları işbirliğiyle gerçekleştirilen 2010 Ubor Metenga Buluşmaları’nda üç öykü ustası, her ay farklı bir İstanbul öyküsünü çözümlüyor. Mart ayında, sıra Haldun Taner’in “Şişhane’ye Yağmur Yağıyordu” öyküsünde... Öykü, kurgusu, dili ve içeriğiyle yazarın en önemli yapıtları arasında sayılıyor.
MURAT GÜLSOY 1992-2002 yılları arasında arkadaşlarıyla Hayalet Gemi dergisini çıkaran Murat Gülsoy, 2000’den bu yana aynı ekiple elektronik yayınevi altkitap.com’u yürütüyor. 'Bu Kitabı Çalın' adlı kitabıyla 2000 yılı Sait Faik Hikâye Armağanı’nı, 'Bu Filmin Kötü Adamı Benim' adlı romanıyla 2004 yılı Yunus Nadi Roman Ödülü’nü kazandı.
YEKTA KOPAN Hayalet Gemi dergisindeki çalışmalarıyla tanınan Yekta Kopan, ilk kitabı Fildişi Karası 2000 yılında yayımlandı. 2006 yılında İstanbul Uluslararası Tiyatro Festivali bünyesinde Tiyatro DOT tarafından sahnelenen ve bir Bülent Erkmen projesi olan İki Kişilik Bir Oyun’un metnini yazdı. Aşk Mutfağından Yalnızlık Tarifleri ile 2002 yılı Sait Faik Hikâye Armağanı’nı, Karbon Kopya ile Dünya kitap 2007 Yılın Telif Kitabı Ödülü’nü kazandı.
AYFER TUNÇÜni­ver­si­te yıllarında çe­şit­li ede­bi­yat ve kültür der­gi­le­ri­ne yazılar yaz­ma­ya baş­layan Ay­fer Tunç, 1989 yılında Cum­hu­ri­yet ga­ze­te­si­nin düzen­le­di­ği Yu­nus Na­di Öykü Ar­ma­ğanı’na katıldı, Saklı adlı yapıtıyla bi­rin­ci­lik ödü­lü aldı. 1999-2004 arasında Yapı Kre­di Yayınları’nda yayın yö­net­­me­ni ola­rak görev yapan Tunç, 2001’de yayımla­nan 'Bir Mâ­ni­niz Yok­sa An­nem­ler Si­ze Ge­le­cek' adlı yapıtı, 2003 yılında Ulus­la­ra­rası Bal­ka­ni­ka Ödülü’nü ka­zandı. Tunç’un 2003 yılında Sa­it Fa­ik’in öy­kü­le­rin­den ha­re­ket­le yazdığı Ha­va­da Bu­lut adlı se­nar­yo­su fil­me çe­kil­di ve TRT’de göste­ril­di.
Üç öykü ustası İstanbul öykülerinde buluşuyor

Erdal Öz Ödülü Nurdan Gürbilek in

İSTANBUL - 2010 Erdal Öz Edebiyat Ödülü'nün sahibi açıklandı. Ödüle Eleştirmen Nurdan Gürbilek layık görüldü.
Beyoğlu'ndaki Can Yayınları'nda düzenlenen basın toplantısında konuşan Can Yayınları Genel Yayın Yönetmeni Zeynep Çağlıyor, Can Yayınları'nın kurucusu Erdal Öz adına düzenlenen bu ödüle, sevgiyle yaklaşan ve saygınlık kazandıran jüriye teşekkür etti.
Jüri Başkanı Cevat Çapan da bu yarışmada jüri başkanlığının dönüşümlü olarak gerçekleştiğini ve üçüncü yılda bu görevin kendisine verilmesi nedeniyle mutluluk duyduğunu dile getirdi.
Bu ödüle başvuru alınmadığını anlatan Çapan, ''Yazarlar kitap göndermiyorlar. Ödülün adayları jüri üyeleri tarafından belirleniyor. Yani onlar ödül için aday öneriyorlar ve bu adaylar jüri toplantısında değerlendirilmek üzere ödül alacak kişi belirleniyor'' dedi.
Çapan, bu yıl da bütün jüri üyelerini mutlu edecek bir karara varıldığını belirterek, ödülün eleştiri alanında bir yazar olan Nurdan Gürbilek'e verileceğini söyledi.
Çapan, böylece eleştirinin de bir çeşit yaratıcılık olduğunun kanıtlandığını vurgulayarak, eleştirinin Roman, Şiir, Oyun ve deneme gibi yaratıcı bir edebiyat olduğunun anlaşıldığını kaydetti.
Seçici Kurul tarafından yapılan açıklamada ödülün, "Türkiye’de edebiyatın bütününe deneme penceresinden bakan sorgulayıcı bakış açısı ve bu coğrafyanın belirleyici öğelerinden endişe konusuna getirdiği çok boyutlu açılım gerekçesiyle Nurdan Gürbilek’e verilmiştir" denildi.
Gürbilek'e ödülünün Erdal Öz'ün doğum günü olan 26 Mart Cuma günü saat 18.00'da Pera Müzesi'nde düzenlenecek törenle verileceği öğrenildi.
Bu arada ödül tutarının 15 bin TL ve Handan Börüteçene'nin yapacağı bir heykelden oluştuğu bildirildi.
Erdal Öz Edebiyat Ödülü'ne 2008 yılında Gülten Akın, 2009 yılında da İhsan Oktay Anar layık görülmüştü.
Nurdan Gürbilek kimdir?Nurdan Gürbilek Boğaziçi Üniversitesi, İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi ve aynı bölümde master yaptı. Akıntıya Karşı, Zemin, Defter ve Virgül dergilerinde yazdı.
İlk kitabı Vitrinde Yaşamak'ta (Metis, 1992) 80'li yılların Türkiyesi'ndeki kültürel değişimi konu aldı. Yer Değiştiren Gölge (Metis, 1995) ve Ev Ödevi (Metis, 1999) adlı kitapları edebiyatla ilgili denemelerine yer verir. Kötü Çocuk Türk Türkiye'nin yakın tarihinde öne çıkmış kültürel imgeler üzerine denemelerden oluşur. Kör Ayna Kayıp Şark ise (Metis, 2004) Türk edebiyatında "Batılılaşma", "ulusal kültür" gibi kavramlar etrafında tartışılagelen sorunların yazarlar için nasıl olup da bir içsel endişeye dönüştüğünü tartışır. Son kitabı Mağdurun Dili ise 2008'de yayımlandı.
Erdal Öz Ödülü Nurdan Gürbilek'in

12 Eylül den Engin Çeber e Faili Meçhul Öfke

İSTANBUL - 'Aşkla ve direnerek beklemeyi bilenlere adanan bir roman' Faili Meçhul Öfke. 12 Eylül'den günümüze uzanan sarsıcı bir dünyayı konu alan bir Roman aynı zamanda.
Gazeteci-yazar Adnan Gerger, ''Gündeme damgasını vurmuş birebir yaşanmışlıkların ve bundan sonra yaşanacakların harmanlanmış halidir'' diyor son kitabı 'Faili Meçhul Öfke' için.
Ve şimdi 'Faili Meçhul Öfke' ikinci baskısını yaptı. Biz de Emniyet içindeki grupları, tarikatçı yapılanmaları, muhbirleri ve filler tepişirken ezilen çimenleri anlatan Adnan Gerger'le 'Faili Meçhul Öfke'yi konuştuk.
'OYSA BEN NE KADAR MASUMDUM'‘Faili Meçhul Öfke’ günümüzle, gündemimizle yakından ilişkili bir kitap, bu bakımdan böyle politik bir okuma çıkış noktanız mıydı yoksa sizin, hikayeyi yazarken tonunu belirlediğiniz alt metinler miydi? Oysa ben ne kadar masumdum. Kesif hâkî ve küflü bir duman kuşatması ve tepişen fillerin ayaklarının altında bir “ot” olarak yaşarken… Manu Chao’nun gitarlarıyla oluşan Noir Desir grubunun “Le vent nous portera- Rüzgâr bizi götürecek” şarkısına kanarak hayallerle günlerimi geçirirken… Olmadı işte. Kör talih. Hayat, bana “yaz” dedi. Ben de yazdım. Oysa, inanın bana çıkış noktamın politik bir okuma olmasından başka şans bırakmadılar. Tamam niyetim vardı, benimde böyle bir politik çıkış yapmaya ama beni kışkırtanlar hep o alt metinler oldu.
Haydi itiraf edeyim, Mazlum’un işkence de öldürülmesi, devletin içerindeki derin iktidar kavgaları, asker-polis çekişmeleri, telefon dinlemeleri, ajanların yasa dışı örgütlerin içinde provoke cirit atmaları ve hele hele Mazlum’la Leyla’nın günümüzde artık pek görülmeyen aşkları. Aman Allahım! İşte bu alt metinler var ya bu alt metinler, politik çıkış yaparken korkudan kan bürümüş gözlerime, titreme nöbetine tutulmuş beynime öylesine bir ilham oldular ki… Hiç sormayın. Son otuz yılda yaşananlar bir kabus gibi olsa da hayatın gerçeği. Bu hayatın gerçeğini de anlatmak için politik çıkış kaçınılmazdı, yani.
Romanı yazmadan önce çıkış noktanız tam olarak neydi? Sonuçta çoğu kişinin Gazete ve televizyonlardan duyduğu, okuduğu ama fazla bir şey bilmediği bir dünya var okuyucunun karşısında… Bellek. Hep deriz ya, “Toplumun belleği yok, herşeyi unuturuz. “ diye. Benimki o hesap. Yanılgılarla büyüyen bir toplumda hem gazeteci olarak, hem de medyanın içinde biri olarak “Eyyy Adnan!!! Senin belleğin nerede?” diye iç bir sesle bin yıldan bu yana mırıldanıp durdum. Ama gelin görün, medya o kadar yoğun işlerle uğraşıyordu ki, bırakın toplumun belleğini tazelemeye kendi belleğini yitirmemeye çalışan Kayıp krallıklara dönüşmüştü. Vakti yoktu. Nasıl olsun? Delilerin kör kuyuya attığı taşları temizleme görevini üstlenmek o kadar kolay mıydı? Ben bunları görüp belleğimi koruma adına haramice hislere kapılıp uzak coğrafyalarda sığınacağım bir ada arayıp durdum. Buldum da. Soyunup da koynuna girmeden önce “Ada” benden, kurgulanmış hayatlar yerine hayatların gerçeğini yazmaya söz istedi. Verdi gitti. İyi ki vermişim, gazeteci olarak insanlara sunduğumuz o anki olayın kendisi.
KORKAK YAZARLAR, GAZETECİLER...Habercilikte “öteki” unutulmuştu ama edebiyatta da öyleydi. Önce yakın tarihle yüzleşen her babayiğitin harcını sahiplendim. Toprakları işgal eden son kızılderili kabilesinin bir üyesi gibi bu harçla boyandım. Otuz yıl öncesinden bugüne ateş dansına başlarken “Ötekiler”in de bana eşlik etmesine sevindim. Ama onların şarkıları başkaydı. Benim de hemen ezberleyerek söylediğim şarkıda, “Ama en yüce değer olan hayat, bir gün gelir gerçekleriyle ve gerekçeleriyle, onların parlak, süslü imgelerin bile taklidi imgelerle ve çakma haberlerle bezenmiş dünyalarını al aşağı eder.
Türkiye’de yakın siyasi tarihinin; edebiyata bu kadar geç yansımasının, medyanın unutmasının nedeni, kendilerini bu insanlardan ve gerçeklerden soyutlayan yazarlarla gazetecilerin korkaklığıdır, başka bir şey değil. ” sözler vardı. Bu sözlerin her birinin beni “iyi insanlara”, “güzel insanlara”, “okur-yazar insanlara” ihbar etmesini istedim ve bu noktaya tutuldum.
MAZLUM, ÖLEN TÜM İNSANLARIN KENDİSİPeki gazeteciliğinizin, romana yansıyan kısımları...Evet, yazdığım, takip ettiğim, okuduğum her haberde edindiğim deneyimler, bedeli ödenmiş bir hayatın izdüşümüydü. Bu nedenle romanımda anlattığım her bir olayda son otuz yılda yaşanan ve gündeme damgasını vurmuş haberlerin bileşkesidir, diyebilirim. Örneğin, Mazlum’un işkencede öldürülmesi, 12 Eylül darbesinde gözaltına alınan insanların gözaltında ve cezaevlerinde işkencede görmesinden Hacettepe Üniversitesi Öğrencisi Birtan Altınbaş’a, Manisa’lı bir grup lise öğrencisinden Engin Çeber’e kadar o gencecik gepegencecik insanların öldürülmesinin tümünü anlatır. Mazlum son otuz yılda tüm işkence gören ve işkencede sakat kalan ve ölen tüm insanların kendisidir.
Yine romanımda anlattığım devletin içinde o derin yapılanmalar, grupların iktidar kavgası bugünden ta Osmanlı’ya kadar uzanan kaosa ve korkutmaya uzanan bir yönetim biçimini temsil eder. 'Faili Meçhul Öfke' gündeme damgasını vurmuş birebir yaşanmışlıkların ve bundan sonra yaşanacakların harmanlanmış halidir.

Emniyet içindeki gruplar, tarikatçı yapılanmalar, muhbirler… Hareketli ve detayı fazla bir roman var okuyucunun karşısında. Bu kadar girift ilişkiyi anlatırken okuyucunun hikayeden kopması gibi bir endişe taşıdınız mı? 'Faili Meçhul Öfke' hem tarihsel bir dönemi anlatacak hem de roman türünün tüm disiplinlerini bünyesinde barındıracak hem de kurgunun hareketli olmasını sağlayacaktı. Her sayfa kafamdaki gizle bembeyaz bir sayfaya açılacaktı. Ne zaman sayfalarımın dolduğunu görsem yeni bir sayfaya ilk sayfayı yazıyormuşum gibi yeni yazgımla ve yeni heyecanla yazacaktım. Bunu sağlamak için bir amele gibi çalıştım. Dört yıl boyunca gecelerimden ve kendimden özveride bulundum. Dört yıl boyunca bir yandan ustaları ders çalışır gibi okudum, diğer yandan bir inşaat işçisinin bir duvarı örerken taşıdığı tuğlalar gibi bilincime yeni bilgi koydum. Bu kadar çok girift ilişkilerden kopulmamasını ancak böyle sağlayabilirdim. Başarı biraz da romanın konusunun ta kendisi de. Bana düşen, doğru aktarmaktı, o kadar.
AŞKI HEP METAFOR OLARAK YAŞADIKBir röportajınızda kitabın Aşk romanı olmadığını söylemişsiniz ama bir okuyucu olarak ‘Faili Meçhul Öfke’nin birçok şeyin yanında aynı zamanda aşk kitabı olduğunu da düşünüyorum...Eğilin, kulağınıza bir sır vereceğim. Daha önceki röportajlarımda şimdi kulağınıza fısıldayacaklarımı avazım çıktığı kadar söylemek isterdim. Cesaret edemedim. Utandım. Elbette, Faili Meçhul Öfke, asıl bir aşk romanı. Bireyin kendini bir ülküye, bir ülkeye en önemlisi bir sevgiliye adadığı aşkın romanı. Çünkü biz birey olarak bu ülkede aşkı hep metafor olarak yaşadık ve toplumsal boyutla anlamdırdık. Doğrusu da budur. Kendinden başka insanların varlığını duyumsamak ve onların acılarını duyumsamak, hiçbir karşılık beklemeden tanımadığın insanlar için yaşamak ve mücadele etmek ve direnmek aşk değil midir? İnsanı insan yapan değer yargılarının ve kolektif yaşama ait düşüncelerin hiçe sayılmasına inat, böylesine aşkları anlatmak, müthiş bahtiyarlıktı.
Leyla ve Mazlum dışındaki karakterlerin biraz yüzeysel kaldığını düşünüyorum. Bu dramatik yapının işleyişi açısından zorunlu bir şey miydi?Yüzeysel kalmalıdır da. Hem bunu bir eleştiri olarak değil bir övgü olarak alıyorum. Onlar gölgede olanlar değil miydi? O halde romanın dramatik yapısını oluşturan hayatımıza sinsi pusular atanların silik ve yüzeysel olması kaçınılmazdı. Işığımızı engelleyen, karanlıklar içinde yaşayanların tümü kötüdür işte. Onları anlatarak yaramızı deşmeye ne gerek vardı. Anlatmaya çalıştığım, onları değil onların yaptıklarını hissettirmekti.
Hem Hikaye kurgusu hem de romanın temposu klasik polisiye romanlarını aratmıyor. Aşk, öfke, korku, polis, devlet içi yapılanma…vs tüm bunları dengelemek zor oldu mu? Hep tapmak, hep yalvarmak, hep bağışlanmayı dilemek, hep sevgisizlikten uzak durmak isteyen; travmalar içinde kaotik bir ülkeyi ve bu ülkede yaşayan insanların peşinden gidince, sirenlerini öttürerek giden bir ambulansın içinde olduğumuzu sanmak gibi bu toplumun acıtılmasını istedim. Kurgumun başlıca amaçlarından biri buydu. Romanımda kurduğum denge, lanetli günleri yaşayan insanların birbirine tek kelime etmemelerine karşı duyulan tepkiydi. Diğer yandan bugüne kadar, açgözlülüğe kapılarak her şeye sahip olmak isteyen oysa hep yenilen ve kandırılan insanların öyküleri de bu dengenin orta direğini oluşturuyor.
Sistemli bir şekilde dünyaya geldikleri ilk andan itibaren asla masum olamayacaklarına inandırılmış insanların öyküsüyse bu öyküler, polisiye kurgudan kaçamıyorsunuz. Kaybetmeye mahkum insanların kaderini yeniden yazmak için de polisiye bir anlatıma başvurarak, onlara “inandırıcılara” değil “kurtarıcılara” hiç değil sadece kendilerine ihtiyaçları olduğunu da anlatmaya kalktığınızda hayatın içindeki tüm yaşamlar da ister istemez ayaklanıyor.
MANTIK ASLA DEĞİŞMİYORBöyle ağır ve tahribatı yüksek bir 30 yıl altında karakterlerin ezildiğini söyleyebiliriz. Bu bakımdan kitabın okuyucuya kendini kötü hissettirdiği bir gerçek. Mazlum’un Leyla’yla bir yolculuk bile yapamaması birçok şeyi özetliyor örneğin. Ama bir anlamda bebek de bir umudu simgeliyor. Bu anlamda onca olumsuz olaya rağmen umutlu bir kitap da diyebilir miyiz ‘Faili Meçhul Öfkeye’? Leyla ve Mazlum’un dışında karakterlerin ezildiğine ben de katılıyorum. Kendi varlığını yok etmeye kodlanmış bir devlet anlayışından söz ediyoruz. Her türlü eylemi göze almış bir devlet anlayışından. Öğütülmüş, yok edilmiş insanların hiçbir önemi olmayan bir ülkeyi anlatmaya kalktığınızda karakterler ister istemez silikleşiyor. Kişiler durmadan değişiyor ama masumiyetleri kemiren mantık asla değişmiyor. Tamam, romanımda bu karakterlerin çoğuna bir mezbahadan alkışlanarak çıkanlar kadar ilgi göstermiyorum. Ama hak ediyorlar. Düş kırıklıkları yaşanmasın diyedir, bu kötü hissetmeler, bu bekaret bozucu anlatmalar. Eğer karakterler de güçlü olsalardı, o zaman da bu ülkeyi bir yara gibi koynumda taşımak zorunda kalacaktım ki, Mazlum’la Leyla’nın yolculuklar yapamamasının gerçek boyutunu ortaya çıkaramazdım. Yoksa, Faili Meçhul Öfke’nin yazarının fakültede sevgilisinin işkencede öldürüldüğünü, hatta onunla bir parkta bile el ele yürüyemediğini niye saklasın ki? Leyla’nın bebeği bir umut. Faili Meçhul Öfke umut kitabı olmayabilir ama bu kitap bitmedi, tıpkı söylenecek son sözün henüz söylenmediği gibi… Bir umut işte bu umut ve diğer yaşananlar iki nehir romanda dile gelecek.
Adnan Gerger mesleğini NTV'de sürdürüyor.
Patlamalar, işkenceler, korkulu anlar… Sert bir roman aynı zamanda ‘Faili Meçhul Öfke’. Bu sertlik Türkiye’de bir hikaye anlatmanın zorunluluğundan mı kaynaklanıyor?Ne yazık ki öyle. Çok sert bir coğrafyada yaşadığımız yetmiyormuş gibi bizi derinden yönetenlerin korkuya ve şiddete dayalı anti-demokratik yöntemlere başvurması, bizim yaşamı, “vurun şunun boynunu” diyecekleri anın beklentisiyle boşuna tüketmemize neden oluyor. Sonra, aptallar, sinsiler, kemirgenler, köşe dönücüler, namussuzlar, üç kağıtçılar, dolandırıcılar, vurguncular nasıl oluyor da her dönem varlar? Özellikle son otuz yılda pirpirim tohumu gibi nasıl olur da çoğaldılar? Üstelik böyle bir hayatta yaşamaları kendilerine verilmiş bir lütufmuş da başlarına ne gelirse gelsin da minnet, şükran ve sükûnla karşılama hâli ve belleksiz yaşamaları beni deli ediyor. Kişiliklerini, vicdanlarını ve kimliklerini yarım ton kömüre, beş kilo una ve şekere satışları, kendimi bok gibi hissetmeme neden oluyor.
'SERT DİLDEN BAŞKA SEÇENEĞİM YOKTU Kİ'12 Eylül’den bu yana insanların bu mağlubiyete rıza durumdan bir an önce kurtulması gerekiyor-du. Çünkü, Türkiye’nin yüreğinde, tam kalbinde bir travma oluşmuştu. Öyle bir travma ki, toplumsal bilincin yitirilmesine, toplumun tüm niteliklerinin ve kimyasının değişmesine neden olmuştu. Elbette, 12 Eylül darbesini; otuz yıl öncesinden şimdiye kadar lanetlediğimizi bir an tereddüt etmeden hayatla paylaşmıştık ama bu laneti şimdi hangi dille anlatacağımı seçememiştim. Sert dilden başka seçeneğim yoktu ki.
‘Bütün bunlara rağmen’ diye biten kitaplardan mı 'Faili Meçhul Öfke’? Yani kitabın arka kapağında da yazdığı gibi direnerek umut mu etmeliyiz?Bu beklentileri anlatırken neler eksiltiliyor benden bilmiyorum ama bazen o davetsiz duygularımın eseri direnerek umut etmek, beni tavan arasına kilitleyen o hoyrat bakıcının içeride unuttuğu yedek anahtarı aramayı hatırlatıyor, belki de kapıları yumruklamak yerine. Farkındasınız değil mi? O ertelenmemeli beklentileri anlatırken üst üste dizilmiş, çapraz birleştirilmiş bulmaca sözcükler yığılıyor üst üste. Ertelettiğimiz zamanlarda mı, eskittiğimiz ve eskittiğimiz o kadar çok şey çoğalıyor ki. Her şey kabulümüzse; çağlar boyu öğrendiklerimiz, otuz yıla sığdırılmışlarımız elbet direnerek umut etmeliyiz. Başka tutunacak dalımız var ki? Hayattan kopartacaklarımız olgunlaşmış bizi beklerken tüketilmiş sözcüklere sığınmayı asla düşünmedim, siz de düşünmeyin.
TV'DEKİLER SIRADAN AŞK DİZİLERİNE DÖNÜŞTÜLER12 Eylül ve sonrasını konu alan dizileri TV dizilerini – Çemberimde Gül Oya, Hatırla Sevgili, Bu Kalp Seni Unutur mu?- değerlendirmenizi istesem…Bu anlamda üretilen yapıtları küçümsememiz gerek. Yalan yok, hepimizin belleklerine birer çomak soktular, vicdanlarımızı harekete geçirdiler. Özellikle ilk bölümler, insanı kıskıvrak yakalayan bölümlerdi. Ancak bu dizilerin çoğunluğu başlattığı gibi bitmedi, onlar da gerçek hayatta olduğu gibi piyasanın isterlerine boyun eğdiler ve çok geçmeden sıradan aşk dizilerine dönüştüler.
Bundan sonraki kitabınızdan bahsedebilir misiniz? İkinci romanımı bu yıl sonlarında okuyucularla buluşturmayı planlıyoruz. İsmi “Hâki” olacak, üçüncü romanımda gelecek yılın ortalarında. Onun ismi de “Küf.” Bu romanlarımı yazıyorum değil. Yazılmış da bekleyenler. Faili Meçhul Öfke’yle birlikte tasarlandı, yazıldı. Ama şimdi ince işçilikleri ve kurgulama bir daha gözden geçirilecek.
12 Eylül'den Engin Çeber'e 'Faili Meçhul Öfke'

Masumiyet Müzesi ilk 10 a kalamadı

LONDRA - "Three Percent" adlı New York'taki Rochester Üniversitesi'ne bağlı bir uluslararası Edebiyat internet sitesinin 2007 yılından bu yana verdiği 'İngilizce en iyi Çeviri Ödülü'nün bu yılki 25 adayından 15'i önceki gün elendi.
Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk'un İngilizce'ye çevrilen son romanı 'Masumiyet Müzesi' de adaylar arasında ilk 10'a kalamadı.
23 farklı ülkeden, 17 farklı dilde yazılan eserler arasından geriye kalan 10 adayın, "kitabın orjinalliği ve çevirisi" dikkate alınarak belirlendiği kaydedildi.
'İngilizce En İyi Çeviri Ödülü'nü alacak roman, 10 Mart 2010'da açıklanacak.
10 Roman adayı, yazar ve ingilizce çevirmenleri şöyle: -Cesar Aira, "Ghosts" (İspanyolca'dan İngilizce'ye çeviren Chris Andrews) -Gerbrand Bakker, "The Twin" (Felemenkçe'den İngilizce'ye çeviren David Colmer) -Ignacio de Loyola Brandao, "Anonymous Celebrity" (Portekizce'den İngilizce'ye çeviren Nelson Vieira) -Hugo Claus, "Wonder" (Felemenkçe'den İngilizce'ye çeviren Michael Henry Heim) -Wolf Haas, "The Weather Fifteen Years Ago" (Almanca'dan İngilizce'ye çeviren Stephanie Gilardi ve Thomas S Hansen) -Gail Hareven, "The Confessions of Noa Weber" (İbranice'den İngilizce'ye çeviren Dalya Bilu) -Jan Kjaerstad, "The Discoverer" (Norveççe'den İngilizce'ye çeviren Barbara Haveland) -Sigizmund Krzhizhanovsky, "Memories of the Future" (Rusça'dan İngilizce'ye çeviren Joanne Turnbull) -Jose Manuel Prieto, "Rex" (İspanyolca'dan İngilizce'ye çeviren Esther Allen) -Robert Walser, "The Tanners" (Almanca'dan İngilizce'ye çeviren Susan Bernofsky)
Geçen yılın "en iyi çeviri kitap ödülünü", Imre Goldstein tarafından Macarca'dan İngilizce'ye çevrilen Attila Bartis'in "Tranquility" kitabı almıştı. Bartis'in kitabı "Sessizlik" adıyla Türkçe'ye de çevrilmişti.
'Masumiyet Müzesi' ilk 10'a kalamadı

Bram Stoker korkutmaya devam ediyor

İSTANBUL - İrlandalı yazar Bram Stoker’ın tüm dünyaya tanıttığı, tüm zamanların en bilinen vampiri 'Dracula', Çizgi Roman Dünya Klasikleri serisinin yedinci kitabı olarak piyasada.
Fransız sanatçı Pascal Croci’nin hem de çizip hem de senaryolaştırdığı bu olgunluk albümü, gotik ve Fantastik edebiyata büyük katkı sağlıyor. Gerçekçi ve korku dolu bir ambiyansta 'Dracula' efsanesinin ortaya çıkışına tanıklık ediyoruz.
'Dracula' konulu bu çizgi romanı gerçekleştirmek için tam 20 yıl bekleyen sanatçı, onu müthiş büyüleyen bu karakteri ergenlik yıllarında keşfetmiş. Bram Stoker’ın kitabından yola çıkan Croci, yazarın anlattıklarının öncesi üzerine bir öykü daha çizmiş. Birinci kitapta tarihsel bir kişilik olan Vlad Tepeş’in (Kazıklı Voyvoda), Bram Stoker’ın romanındaki entrikanın üstüne kurulu hikâyesi anlatılıyor.
Çizgi Roman Dünya Klasikleri serisinde bir arada yayınlanan birinci ve ikinci kitaplar bir ikiz tablo işlevi taşıyor, ama birbirlerini tamamlayan iki ayrı öykü olarak değil. Her biri ötekinde sorulan sorulara cevap vererek birbirlerini zenginleştiriyorlar. Eflak ve Boğdan Prensi Vlad Tepeş’i, yani Kazıklı Voyvoda’yı anlatan birinci kitap, kurgusal birtakım unsurlar barındırmakla birlikte tarihsel bir öykü olarak düzenlenmiş; buna karşılık Bram Stoker’ın anlatımlarını içeren ikinci kitap fantastik bir masalmış izlenimi veriyor.

Pascal Croci’nin çizimleriyle hayat bulan 'Dracula'’nın her sayfası bir tablo gibi, belki de Fransız sanatçı 20 yıl beklemekle iyi etmiştir, kimbilir...
Senaryo: Pascal Croci ve Françoise-Sylvie Pauly Çizen ve renklendiren: Pascal Croci Çeviri: Alev Er
Kitap I - 'Dracula', Eflak ve Boğdan Prensi Vlad Tepeş (Kazıklı Voyvoda) Kitap II - 'Dracula', Bram Stoker’ın anlattığı efsane SERİNİN DİĞER KİTAPLARI:
MACBETH, DAVA, FRANKENSTEIN, SUÇ ve CEZA, MADAM BOVARY, SAVAŞ VE BARIŞ
İLGİLİ HABER
Okyay: Klasik korkusu çizgi romanla bitecekÇizgi Roman Klasikleri'nden 'Madam Bovary'Çizgi Roman Klasikleri 'Dava' ile devam ediyorMacbeth ve Dava’nın ardından FrankensteinÇizgi Roman Klasikleri'nden 'Suç ve Ceza''İnce Memed' çizgi roman olsun
Çizgi Roman Dünya Klasikleri internet yoluyla ntvyayinlari.com adresinden ve 0212 304 08 92 numaralı çağrı merkezinden indirimli temin edinilebilir.
Bram Stoker korkutmaya devam ediyor

İstisnai bir yaşam: Dick Francis

istanbul - 89 yaşında hayata gözlerini yuman polisiye-gerilim romanlarının ünlü yazarı Dick Francis, son yıllarını geçirdiği Karayipler’deki Cayman adasında okurları ve sevenlerince son kez selamlanmaya hazırlanıyor. Cayman’daki cenazenin ardından Francis için Londra’da da bir tören düzenlenecek.
Üç kez aldığı Edgar Allen Poe ödülü başta olmak üzere pek çok Edebiyat ödülünün sahibi olan Dick Francis’in 1920’de Galler’de başlayan Yaşam öyküsünün yazarlığa evrilme süreci, sıradışı bir kariyer çizgisini gözler önüne seriyor. 15 yaşında Eğitim yaşantısına nokta koyan ve baba mesleği jokeyliğe yönelen Francis, 2. Dünya Savaşı’na Savaş Uçağı pilotu olarak katıldıktan sonra hipodromlarda başarılı sonuçlar elde etmeye başladı. 350’den fazla yarışı galibiyetle sonuçlandıran Francis, 1953 ve 1957 yılları arasında Ana Kraliçe Elizabeth’in (Kraliçe Elizabeth’in annesi) jokeyi olarak pistlerde boy gösterdi.
Her yıl bir yeni Roman 1957’de jokeyliği bırakan Dick Francis, Sunday Express gazetesinde At Yarışı muhabiri olarak görev yapmaya başladı. Francis 1962’de yazarlık kariyerini bir adım öteye taşıyarak ilk romanını yayınladı. Francis, en çarpıcı özelliği olan yazı disiplinini, müteakip 38 yıl boyunca yılda bir roman yayınlayarak ortaya koydu. Yazar, roman yazmadan geçirdiği tek yıl olan 1998’de ise kısa öykülerinden oluşan bir kitap yayınladı.
Kaleme aldığı polisiye-gerilim romanlarının bir kısmının kahramanı kendisi gibi jokey olan Francis; eserlerinde gazeteci, Ressam, muhasebeci ve diplomat gibi kahramanlara da yer verdi. Kendi yaşamından ilhamla, kayda değer sayıda at yarışı temalı romanlar kaleme alan Dick Francis’in eserlerindeki derinlik belki de en iyi şekilde, bir Eleştirmen tarafından Newsweek dergisine şu cümleyle ifade edilmişti: “Atları sevmediğiniz için Dick Francis’i okumamak, Tanrı’ya inamadığınız için Dostoyevski’yi okumamaya benzer”.
'İyi ahlâklı' kahramanlar Francis’in polisiye romanlarının kahramanları, James Bond kadar becerikli, girişken ve çapkın olmakla beraber, şövalyece bir ahlak ve nezakete sahip olmalarıyla tanınıyorlar. Pek çok eserin sonunda da eşlerine sadık kocalar olarak okurun huzurundan çekiliyorlar. Kahramanlarının bu tavrını Francis bir röportajında şu sözlerle açıklamıştı: “Romanlarımdaki ana karakterlerden, benim yapmayacağım şeyleri yapmalarını asla istemem”.
1962’den itibaren her yıl bir roman yazan Francis, Ocak ayının birinci günü yazmaya başlar ve Eylül ayında yayınlanması planlanan kitabının taslağını 8 Nisan’da yayıncılarına teslim ederdi. Francis bu sistematiği yalnızca bir kere, o da eşinin hastalığı yüzünden aksattı: Taslağı yayınevine 2 hafta gecikmeli teslim etti.
İstisnai bir yaşam: Dick Francis

Sunday, February 28, 2010

Scorsese: Kariyerim üç defa çöktü

'Kızgın Boğa/ Raging Bull', 'Taxi Driver', 'Sıkı Dostlar/Goodfellas', 'Köstebek/ The Departed' gibi sayısız başyapıta imza atan Martin Scorsese, son filmi 'Zindan Adası/ Shutter Island' ile sinemaseverlerin karşısına çıkmaya hazırlanıyor.
Leonardo DiCaprio, Mark Ruffalo, Ben Kingsley, Emily Mortimer, Michelle Williams, Max von Sydow, Patricia Clarkson gibi güçlü bir oyuncu kadrosuna sahip Film Şubat'ta Türkiye'de gösterime giriyor.
İşte Sinema tarihini en iyi bilen isimlerin başında gelen Scorsese'nin son filmi 'Zindan Adası'yla ilgili son röportajı:
BÖYLESİNE BÜYÜK ACI ÇEKEN BİR ERKEK...Önce hangisi geldi? Senaryo mu, kitap mı?Önce senaryoyu, sonra kitabı okudum. Hikayesi ve kendi kendisini çözümleme şekli hoşuma gitti. Ana karakter inanılmaz bir yolculuğa çıkarken sorumluluk duygusunu kabullenmesi; suçluluk duygusuyla nasıl başa çıktığı; şiddet dürtüsünün üstesinden nasıl geldiği anlatılıyor. Böyle bir Yaşam sürmenin nasıl bir şey olduğu ve verilen kararlar ilgimi çekti. Kendimizi daha iyi hissetmek için verdiğimiz kararları düşündüm. Bunların başkaları için de iyi olması gerekmez. Ayrıca böylesine büyük acılar çeken bir erkeğin hikayesi ilginç geldi.
Beyinsel rahatsızlığı keşfe çıkan teması için ne diyorsunuz? Sizin için de çok ilginç alanlardan birisi olduğunu söyleyebilir misiniz? Tam olarak beyinsel rahatsızlık diyemeyiz. Bana cazip gelen tarafı, algılama olayına ağırlık verilmesiydi. İnsanlarda kendilerine yönelik çok farklı algılama biçimleri vardır. Kimin hasta olduğu, kimin hasta olabileceği veya sadece o gün kötü hissettiği tamamen algılamaya göre değişir. Belki uyuşturucu veya alkol problemleri vardır. O zaman hayatı o şekilde algılar. Sonra kendisine gelip beynini temizlediğinde “Oh, hiç de hasta değilmişim” diyebilir.

'SONUÇTAN MEMNUNUM'Film görsel açıdan çok çarpıcı. DiCaprio’nun oynadığı karakterin kabus gördüğü veya kendi geçmişini yeniden yaşadığı ilginç sahnelere yaklaşımınız nasıl oldu?Böyle sahnelere nasıl yaklaşılacağı ilginç bir problemdi. Aynı zamanda her sahnenin riskli bir Oyun halini alması nedeniyle de aktörler için zordu. Kısacası bir puzzle bulmaca gibiydi ama sonuçtan memnun kaldım.
ŞİİR GİBİ FİLMLER...'Shutter Island'ın yapımını besleyen etkilenimleriniz nelerdi? İzlediğimiz birkaç film oldu. Yapımcı Val Lewton’un 1940’ların başında çektği filmlerin modu ve tonlaması harikadır. Ekibime, 'I Walked With A Zombie' ve 'Cat People' adlı filmleri gösterdim. İkisinin de yapımcılığını Lewton, yönetmenliğini Jacques Tourneur yapmıştı. İsimleri korkunçtur ama Şiir gibi filmlerdir. Ayrıca 'The Isle of the Dead' adlı bir başka Lewton filmi daha gösterim. Yönetmenliğini Mark Robson’un yaptığı o film de ilginçtir.
Bunların yanısıra tabii ki Roman Polanski’nin 'Cul-de-sac', 'Repulsion' ve kendi türünün en muhteşem örneği kabul edilen 'Rosemary’s Baby'sini izledik. 'Rosemary’s Baby' öyle müthiş bir filmdir ki, sonunu bildiğiniz halde tekrar tekrar izlemeye doymazsınız. Çünkü meydana gelen olaylardan sonra geride kalanların nasıl davrandığını büyüleyici şekilde gösterir. Oyuncular olağanüstü, çekim tarzı mükemmeldir. Karakter davranışları açısından kendi kendisini açığa çıkaran bir filmdir.
Leo ile Mark’a, 'Laura' ve 'Out of the Past” adını taşıyan iki film daha gösterdim. Bunları Ben Kingsleye de gösterdim. 'Out of the Past'ın sonuna gelindiğinde Leo ayakta alkışlayarak, ''Bugüne kadar gördüğüm en müthiş film'' dedi.

LEONARDO İLE ÇALIŞMAK...Leonardo DiCaprio ile ortak çalışmanızın doğası yıllar içerisinde değişti mi? İşbirliğimizin zaman içerisinde değiştiğini sanmıyorum. Ancak daha yoğun hal aldı diyebilirim. Bu film Leo açısından zor oldu. Çünkü açığa çıkarılması gereken çok şey vardı ve açığa çıkarttıkça daha fazlası onu bekliyordu. Daha önce hiç aklımıza gelmeyen şeyleri bile denemek zorunda kaldık. Son derece karmaşık bir çalışmaydı. Leo kendisini bu projeye öylesine adadı ki, onun açısından o dünyada uzun süre yaşamak gibiydi.
'SANKİ CEHENNEMDE GİBİYDİK'Peki, orası yaşamak için iyi bir yer miydi? Hayır, kesinlikle değildi. Geçenlerde yaşadığımız güzel bir anı hatırlıyorum. Birbirimize şöyle bir baktık. Ben ''Teşekkür ederim'' dedim ve birbirimizi kucakladık. Sonra ayrıldık ve kendi yolumuza gittik. Ekibe teşekkür ettikten sonra evime gittim. İki ay boyunca da hiç kimseyi görmedim. Leo da gitmişti. Sonra geri geldiğinde bazı sahneleri tekrar izledik. Ekrandaki görüntüye bakıp, ''Oh o sahne, ne iğrenç gündü!'' diyordu. Veya ''Sanki cehennemde gibiydik'' diye anılarını dile getiriyordu. Sonra başka bir Sahne geldi, ''Oh ne kötüydü!'' dedi. Ekrana gelen her görüntüde ''Oh müthişti'' deyip duruyordu.
Hatırlıyorum da çok zor ve ızdırıp verici bir gündü. Kusma sahnesinden tutun da, ormanda koşma sahnesine kadar her türlü zorluk vardı. Çok sıkı çalışma yaptık. Doğrusu bu kadarını beklemiyorduk. Sanki klostrofobik dünyada iki acemi çaylak gibiydik. Ancak Leo devam etmekten hiç korkmadı ve başardı.
Scorsese: Kariyerim üç defa çöktü

BLOOMSBURY DÜŞLERİ

Matematik, Ekonomi, Edebiyat ve sanat alanlarında çığır açmış kişilerin özgürlükçü düşünceleri, birbirlerinin yaratıcılıklarını besleyen tartışma ve toplantıları, aşkları ve ihtirasları...

20. yüzyılın ilk yarısında; Londra Bloomsbury yakınlarında, birlikte yaşayan, çalışan, üreten, araştıran, eğlenen ve tartışan kolektif bir arkadaş ve akraba topluluğuydular... Edebiyat, estetik, eleştiri, ekonomi, feminizm, Cinsellik ve barışçıl Politika ile ilgileniyorlardı. Oluşturdukları parkı andıran büyük bahçelerini sanatlarının uzantısını oluşturan heykeller süslüyor, yine söz konusu bahçede Roman, eleştiri, biyografi ve Bilimsel yazılar yazıyor, birlikte çay ve içki partileri düzenliyor, konuklarını ağırlıyor, fotoğraf çekiyor, resim yapıyor ve eşsiz sohbetleri ile giderek efsaneleşiyorlardı. Virginia Woolf, John Maynard Keynes, E.M Forster, Lytton Strachey, Duncan Grant, Vanessa Bell gibi tanınmış üyeleri bir yana Aldous Huxley, Katherine Mansfield, TS Eliot, Leydi Ottoline Morrell ve William Butler Yeats gibi yazarlar da, ağırladıkları entelektüeller ve sanatçılar arasındaydı. Bu ütopik topluluk; yenilikçi ve avant-garde düşünce tarzlarının getirdiği Yaşam anlayışları ve giysi kodlarıyla bu kez sezon modasına referans oluşturuyorlar.

Duncan Grant'in, modellerini resmederken üzerlerine almasını istediği kadife pelerinleri zaman zaman bizzat kendisinin giydiği ya da topluluğa sempati duyan kadınlara hediye ettiği günlerden; ünlü kadın oyuncuların zarif omuzlarını süsleyen pelerinlerin zirve yaptığı bugünlere... "Birçok kadın oyuncunun hayali; düşünsel, sanatsal ve estetiksel gelişimini artıracak entelektüel bir çevrenin içinde var olmak değil midir zaten?' diye soruyor Anna Sui ve ekliyor; "Bloomsbury sadece giysi kodları açısından değil, bir simge olarak Virginia Woolf ve dostlarına duydukları hayranlığın da dışavurumu." Tasarımcı bir sonraki koleksiyonunu, Bloomsbury'nin art-deco stilinden ve Birinci Dünya Savaşı sırasında topluluğun en renkli simalarından yazar Lytton Strachey ile sevgilisi Ressam Dora Carrington'ın aşkının konu edildiği Carrington filminden yola çıkarak kurgulayacağını da itiraf ediyor. Öyle ki; bu amaçla Virginia Woolf'un bir zamanlar tutkulu bir Aşk yaşadığı kadın yazar ve Şair Vita Sackville-West'in Londra'daki evini ziyaret etmeyi, Vanessa Bell'in kitaplarını incelemeyi, eski dergileri karıştırmayı ve diğer topluluk üyelerine dair sayfalarca not tutmayı kendine görev edindiğinin de altını çiziyor. Yalnızca Anna Sui mi? Christopher Bailey, Virginia Woolf'un rafine estetik anlayışına, Karl Lagerfeld ise aynı dönemin ünlü kadın oyuncularından Belle Brummel'in dandy yaklaşıma kattığı femininen vurguya duyduğu hayranlıktan söz ediyor sık sık...

20'li yılların ruhunu daha iyi özümseyebilmek ve bu çarpıcı dönemi 70'lerle birleştirmek için Ken Russell'ın Women in Love, The Boy Friend ve heykeltıraş Henri Gaudier-Brzeska'nın hayat hikâyesinin konu edildiği Savage Messiah'ı defalarca izleyen, bununla da yetinmeyip Edward Gorey'nin skeçleri ile baskılarını dahi inceleyen Nicole Farhi; "20'lerin kubist yaklaşımını, o art deco estetiği biraz da klasik İngiliz çizgileri katarak modernize etmeye çalışıyorum" diyor. Farhi hemen hemen her koleksiyonunda; özellikle de gündüz giyilebilecek parçalarda Bloomsbury bilgeliğini yaşatmaya çalıştığını da sözlerine ekliyor. Kaşmirin hayat verdiği toz pelerinler, fistolu etek uçları, büyük düğmeler, gevşekçe bağlanan kemerler, Mary Jane ayakkabılar, ekose elbiseler, el yapımı heybeler, tasarımcının 2007 yılı Kış koleksiyonun da ana hatlarını oluşturuyordu... Bugünlerde bir kez daha kitaplara düşkün, feminen giyinse de cardigan'ları, pelerinleri, uzun etekleri, flanel pantolonları ve pelerinimsi paltoları ile söz konusu kadınsı etkiyi maskülen ayrıntılarla dengelemeye çalışan neo Bloomsbury fashionista'lara rastlıyoruz.

"Belli bir araştırma ve gözlem sonucunda gardırobumuza ulaşan tasarımların ayrıcalığını hissetmek istiyorum ben de. Kendine ait bir odaya sahip olmak kadar kendine ait bir gardırop oluşturmak da çok önemli. Bu kadını özgürleştirir... Virginia Woolf ve yakın arkadaşları Moda figürü olmaktan çok özgür düşünce figürüydüler. O dönemin kadınları giyinmediler, düşünceyi giyilebilir kıldılar. Önemli olan da budur" diyor ünlü oyuncu Nicole Kidman ve ekliyor; "Tüvit pantolon ceket takımlar seyahatler içindi, kocaman çengelli iğneli çantalar, pamuklu gömlekler, tüylü küçük şapkalar ise beş çaylarının. Bloomsbury gibi düşünceye hizmet eden bir toplulukta dahi bu eksantrik kurallar yıkılmak üzere geçerliliğini koruyordu. Leydi Ottoline Morrell'in amber yüzükleri, yumuşacık Paul Poiret elbiseleri dahi belli bir derinliğin izlerini taşır."

Freud çevirileri okuyan, kendini tekrar eden insan doğası, içsel var oluş ve Virginia Woolf'un günlüklerinde de kaleme aldığı gibi estetik sorgulamalar ile ilgilenen düşünürler topluluğu, bohem bir İngliz rapsodisi yaşıyordu. "Yaşam tarzları daima tasarımın özünü oluşturur" diyor Christopher Bailey ve ekliyor; "Bloomsbury'e öykünmek için ele birkaç kitap almak, bir çift gözlük takmak ya da bir pelerinin içine gizlenmek de yeterli olamaz. Döneme öykünebilirsiniz, üyelerinin yaşam tarzlarının uzantılarını arayabilirsiniz, ancak Bloomsbury'i üzerinizde taşımak için okuduğunuz gibi giyinmek zorundasınız." Peki ya siz? Okuduğunuz gibi giyinmeye hazır mısınız?

BLOOMSBURY DÜŞLERİ

Avatar romandan çalıntı mı?




Strugatsky kardeşlerin "Noon Universe" serisinin kahramanları Avatar'dakilere oldukça benziyor. Avatar'ın yönetmeni Cameron ise "intihal" iddialarını reddediyor.

Hasılat rekorları kıran Avatar filminin konusunun "çalıntı" olabileceğini hiç düşünmüş müydünüz! Avatar'ın, Rus Arkady ve Boris Strugatsky kardeşlerin Sovyet döneminde yazdığı bilim-kurgu Roman serisi "Noon Universe"e benzerliği dikkat çekiyor.

James Cameron'un filmi Avatar, Pandora adlı bir gezegende yaşayan Na'vi ırkını anlatıyor. Yemyeşil Pandora, Strugatsky'lerin kitabında da geçiyor. Film de kitap da 22. yüzyılı konu ediniyor. Cameron'un Na'vi'si ise kitapta Nave olarak geçiyor.
Avatar romandan çalıntı mı?

Temelkuran: Cümle kuramayan aşık olamaz

Yazıları üzerinden tanışan, birbirini seven, eylemlere giden insanlar var onun. Kimisi nişan davetiyesine bir yazısını alıyor, kimi cüzdanında çocuğunun ya da sevgilisinin fotoğrafının yanında gazeteden kestiği bir yazısını saklıyor. Onlar Ece Cumhuriyeti’nin birer üyesi.
Yazıları üzerinden insanları birbirine bağlayan Ece Temelkuran ise hayatla bağlı. Onun için hayat sadece yaşadığı ülke değil. Tüm insanların ortak acılarından, kederlerinden etkilenen bir dünya vatandaşı o. Her daim ezilenin yanında olup, onların acılarını paylaşsa da içinde bir yerde çocukluğunu saklayabilmiş ve gülüşüne yerleştirmiş.
“Muz Sesleri”ni yazmak için neden Beyrut’u seçtiniz? Aslında ben Beyrut’ta başka bir şey yazacaktım ama bu hikâye beni orada buldu. Beyrut’a gideyim ve kitap yazayım diye başlamadım çalışmaya. Aslında Oxford Üniversitesi’ndeki iki merkezle beraber; İslami Çalışmalar Merkezi ve Avrupa Çalışmaları Merkezi başka bir çalışma yapacaktım. Benim Hizbullah ile görüşmem gerekiyordu. Hizbullah’ın siyasi şura üyeleri, basınla ilişkilerini yürüten İbrahim Musavi, onlarla konuşurken bu hikâye geldi beni buldu. Ayrıca gazeteciliğe ara vermem gereken bir zaman olduğunu düşünüyordum çünkü hem Televizyon hem köşe yazıları yüzünden fazlasıyla bir tüketim nesnesi haline geldiğimi hissediyordum. Ana yurdum olan edebiyata gidip soluklanmam gerekiyordu ve bunu bana yaptıracak kadar güçlü bir hikâyeyi ancak Beyrut verebilirdi. İnsan ancak savaşla, ölümle iç içe olan bir ülkede bu kadar çatışmalı ve hakiki hikâyeler bulabiliyor. O yüzden Beyrut. Beni ancak o kandırabildi.
Ana yurdum edebiyata dönmem gerekiyordu diyorsunuz. Gazetecilikten mi sıkıldınız? Sıkıldığımdan değil ama köşe yazarlığının da gazeteciliğin de artık yanlış bir yerde olduğunu düşünüyorum. Türkiye’nin gündeminden yıprandım. O kadar tuhaf bir şey ki bu… Beyrut çok küçük bir şehir. Lübnan çok küçük bir ülke ama orada olanlar dünya ile ilgili, orada yaşayanlar da dünya ile ilgili insanlar. Bizim gündemimiz ise sadece bizi ilgilendiriyor ve bunu başka bir dile çevirmek çok zor. Bir İngiliz’e Ergenekon davasını anlatmaya çalışın bakalım yapabiliyor musunuz? Ben yapamıyorum. Bu da bizi fazlasıyla kendi hikâyemize mahkûm ediyor. Ben kendi hikâyeme mahkûm olmak istemiyorum. Orhan Pamuk’a vaktiyle çok eleştiri getirildi. Kimi zaman ben de eleştirel baktım ama şimdi daha iyi anlıyorum onu. Orhan Pamuk kendi hikâyesine mahkûm olmak istemeyen bir adam. Bu bir insan hakkı olmalı, kendi hikâyelerinden çıkıp gitmek. Beyrut’a giderek biraz da bunu yaptım. Bu Roman benim eve dönüş biletim gibi bir şey. Bütün kitaplarımı severek yazdım ama bunu ayrı seviyorum.
Kitapta unutmak üzerine bir cümle var. Siz Beyrut’a neyi unutmak için gittiniz? Benle ilgili bir şey değil. Kitaptaki çoğu şey benle ilgili değil zaten. Ama insanlar herhalde en çok kendilerini unutmak istiyorlar, zira bir ömürde bir hayat olma haksızlılığını ancak kendinizi unutarak başka bir şehre gidince yenebilirsiniz. Sanıyorum insanlar en çok bir önceki kendilerini unutmak istiyorlar ve bir sonraki kendilerini doğurmak için öyle bir tabula rasaya gidiyorlar. Beyrut’ta bunu sunan bir şehir çünkü hafıza ile ilişkisi çok karmaşık, heyecanlı ve problemli. Bu yüzden de hafızasıyla, unutmakla, hatırlamakla ilgili problemleri olanlara boş bir alan sunuyor. Beyrut’ta ne olmak istiyorsanız o olursunuz. Mesela piyanistler görürsünüz üçgen vücutlu. Adamın parmakları bile tuşlardan daha kalındır ve piyanist olduğunu söyler. Saksafon çalan adamlar görürsünüz günde üç paket Sigara içerler. O insanların söyledikleri kişiler olmadıklarını bilirsiniz ama kim olduklarını soracak kadar da zamanınız olmaz. Çünkü Beyrut başınıza öyle işler getirir ki bu an bütün anları ele geçirir. Sanıyorum herkes bu yüzden biraz Beyrut’a gidiyor.
Kitapta Ortadoğu’nun hikâyelerinin yağmalandığından bahsediyorsunuz. Türkiye’de bu bağlamda Ortadoğulu mu sizce? Aklıma Londra’da gördüğüm kitaplar geldiği için öyle bir pasaj var. Ortadoğu’nun hikâyelerini alıyorlar, yağmalıyorlar ve onları Amerika’daki ev kadınlarının okuyabileceği hale getirip satıyorlar. Bunu daha çok Batılı yazarların Ortadoğu’ya gelip yazdığı kitaplarda ya da Ortadoğu’daki yazarların Batı’ya sadece kendilerini anlattığı kitaplarda görebiliriz. Sadece Batıya yazdığınız zaman Ortadoğu’dakiler size gülüyor çünkü Komik oluyor. Bu gülüş, onlarla edilen bu alay Batıya ulaşmıyor. Dolayısıyla Batı kendi kendisine bir Ortadoğu hikâyesi dinleyip eğleniyor. Biz bunu sık sık yaşıyoruz. New York Times’ta ya da bir gazetede Ortadoğu ile ilgili son derece kaba anlatılmış hikâyeler okuyoruz ve onun öyle olmadığını biliyoruz. Sonrasında biraz kederli bir şekilde gülüyoruz. Sözünü ettiğim şey buydu ve bu bağlamda Türkiye’nin Ortadoğulu olduğunu düşünüyorum. Hikâyelerimiz oradaki halkların hikâyeleri gibi yağmalanmış ve döküntüleri bize geri satılmış. Bu bakımdan Ortadoğuluyuz.
Muz seslerini hakikaten duydunuz mu? Nasıl öğrendiniz muzların ses çıkardığını? Yok, duymadım ama var. 2006’da savaştan bir hafta sonra foto muhabir arkadaşım sevgili Yurttaş Tümer’le birlikte Lübnan’a gittiği zaman cahil cesaretiyle Güney Lübnan’a da gittik. Yollarda patlamamış bombalar ve bir sürü kontrol noktası vardı. Hizbullah’ın milisleri, Fransız askerleri, başka ülkelerin askerleri, BM askerleri var. O keşmekeş içinde baktım ki yolların kenarlarında muz tarlaları… Mavi torbalara alıyorlar muz hevenklerini. Onlar o torbalar içinde duruyorlar sessizce. Sonra bunu döndüğümde editörüm ve dostum Çiğdem Su’ya anlatırken annesi Özün Hanım, “Biliyor musun muzlar doğum yaparlar. Öyle çıkarlar ve tek tek ayrılırlar. Ayrılırken çuk çuk çuk sesler çıkar” dedi. Sonra ben Beyrut’a gidip romanı yazmaya karar verdiğim zaman bunu sormaya karar verdim. Beyrut’ta kimse bilmiyordu. Mihmandarımla Güney’e doğru indim . Muz tarlalarında durup orada çalışan insanlarla konuştum “Muzun sesi var mı” dediğim adamlar “çuk çuk çuk” diyerek o sesi taklit etmeye başladılar. O an gerçekten böyle bir şeyin varolduğuna emin olduk.
Yaşar Kemal’e kitabı okutmuşsunuz ve beğenmemiş ilk başta. Neler dedi size? Önce beğenmedi evet. Sonra ben Beyrut’tayken telefon etti. Yaklaşık yarım saat konuştuk ve dedi ki, “Bir daha yaz. Bir daha yaz. Korkma bir daha yaz.” Çünkü gazetecilikle edebiyata o kadar ihanet ettim ki beni geri almayacak sandım, onun için de romanı yazmaya çok korkak başladım. Sonra edebiyatın beni aldığını anlayınca birazcık daha kendim gibi yazmaya başladım. Yaşar Kemal’de tam o korkma sürecinde çok yardım etti ve tabii Ayşe Baban da… Beyrut’ta birazcık kalbim kırıldı ama iyi bir şey bu, kalbin kırılması.

Aşk nedir sizce? Bir iç savaştır Aşk bir neden arar kendine. Aşk bir kere başladıktan sonra başlangıcını hemen hızla unuttuğun ve ondan sonra boş bulduğun zamanlarda nedenini aradığın bir şeydir. Kavgalarda öyledir. Bir kere başladıktan sonra nedeni unutulur ve devam etmek için herkes bir neden uydurur. Çok fazla süt liman aşklardan bahsediliyor ya da öyle bir şeymiş gibi bahsediliyor aşktan. Türkçeyi konuşamayan bir Türkiye’de aşkın olacağına çok fazla inanmıyorum. Geçtiğimiz günlerde bir üniversitede konuk hoca olarak 4. sınıf öğrencilere ders verdim. Üç kelimelik bir cümle kuramayan son sınıf öğrencilerine baktım ve şunu düşündüm, bu adamlar politikadan hoşlanmıyorlar çünkü onlara öyle öğretilmiş. Bu ülkeyle ilgili değiller çünkü onların öyle olması istenmiş. Başka insanlarla, haksızlığa uğrayanlarla ilgili değiller çünkü öyle imal edilmişler. Peki, bu adamlar ya da kadınlar birini sevdiklerini ona nasıl söylüyorlar? Söyleyemezler zira cümle kuramıyorlar. Cümle kuramayan insanlar aşık olmazlar. Onların aşık olamayacaklarını düşünüyorum. Aşkları bir yanlışlıkmış gibi geliyor bana ya da dille ilişkim yüzünden böyle düşünüyorum. Çok sessiz de olabilir aşk. Sıfır ses, sessiz Sinema gibi ama hayatta yine de bir cümle kurmamız gerekir. Hayatla, yaşayarak, bir şey yaparak bir cümle kurmamız lazım. Bana kavramları bir araya getiremeyen insanlar aşk gibi karmaşık bir uygarlığın parçası olamazlar gibi geliyor.
Lübnan’daki öğrenciler ya da gençler siyasetle daha mı ilgili? Öyle bir ayrım doğru olmaz. Ortadoğu meseleleriyle kendi hayati bağları olduğu için daha ilgililer. Filistin’de bir olay oldu mu bizden daha çabuk ve bizden daha başka bir yerlerinden etkileniyorlar. Bunun sebebi hem Arap olmalarından hem de Müslümanlığın da daha farklı biçimde yaşamalarına bağlanabilir. Orada olanlar o coğrafyada bulundukları için, kendi yakın tarihleri ve bugünleri Ortadoğu’nun bugünüyle çok ilgili olduğu için daha hızlı sonuç veriyor. Şöyle bir siyasiliği var Beyrut’un, politikanın dışında bir hayat yok. Esasında var ama çok küçük bir alanda. Her şeyde Politika var, müzikte, aşkta… Örneğin gidip Dürzi bir kızı severseniz ve sizde diyelim ki Hıristiyansanız, ikinizin birlikte oturup yakın siyasi tarih çalışmanız lazım. Hem de çok karmaşık bir siyasi tarih. Bu anlamda aşkın içinde de çok politika var. Belki de benim tırnak içinde bir aşk romanı yazabilmemin tek olanağı da Beyrut’ta bir aşktan bahsetmekti. Çünkü içinde yeterince politika olan tek aşk benim bildiğim kadarıyla ancak Beyrut’ta yaşanır.
Sinema ile aranız nasıl? Kardeşimle olduğu gibi... Çok sık göremiyorum ama gördüğüm zaman çok mutlu oluyorum. İnan (Temelkuran) sayesinde biraz daha farklı filmler görme olanağım var. Çünkü o hiç kimse duymadan yönetmenleri bilir, çünkü o hiç kimse duymadan müzisyenleri bilir. O da bana getirdiği ve benim de onlara ayıracak ihtimamın olduğu zaman güzel filmler izliyorum. Bu sene Beyrut’ta olduğum ve kitapla uğraştığım için fazla Film izleyemedim. Inan’ın filmi dışında film göremedim.
Sinemaya değinmek istedim çünkü kitabın bir bölümünde Casablanca’ya atfı var… Ben herkesin bir Casablanca peşinde olduğunu düşünüyorum. Kendini feda edebilecek kederli bir hikâye. Çünkü yaşarken kederli olan şeyler sonra anlatılınca güzel hikâyelere dönüşüyor. Hayatın en büyük haksızlıklarından biri de budur, güzel hikâyelerinizin olması için kederli hikayeler yaşamanız gerekir. Casablanca’da o bakımdan var. Şimdi vuslatın ve hazın fazla önemsendiği bir çağdayız. Oysa güzel hikâyeler hazdan çıkmaz maalesef. Acıdan ve kederden çıkar.
Son dönemdeki özellikle TEKEL işçilerinin eylemleri hakkında ne düşünüyorsunuz? Siyasi alternatifsizliğin yarattığı sarkastik bir ataletsizlik olduğunu düşünüyorum. Bu atalet de siyasi partilerle yakın zamanda aşılacak gibi durmuyor. Ben bu ara sendikaları aşan bir işçi hareketinin yolunu gözler durumdayım. Öyle bir hareketin olacağını gözlemlerime dayanarak tahmin ediyorum. Sendikalar o kadar iğdiş edildi ve bu siyasi kutuplaşmada öyle bir felç durumuna sokuldular ki, işçiler sendikalardan daha dinamik, daha çabuk örgütlenir ve tepki verir duruma geldiler sanki. Elbette onların bu örgütlenmesinde ve tepki vermesinde sendikaların rolü büyük ama önümüzdeki dönemde işçiler sendikaları aşacak düşüncesindeyim. Çok önemli bir şey oldu geçenlerde ve hükümet ilk kez geri adım attı. Bu zamana kadar bu hükümete hiçbir güç geri adım attıramadı, ne siyasi, ne sivil ne de Askeri güç. İlk kez, hem de hiçbir şeyi olmayan adamlar hükümete geri adım attırdılar. Kimse bunun altına çok fazla çizmedi. İlk kez hükümet geri adım attı ve durumlarını da iyileştirme sözü verdi. Daha da geri adım atacak. Ileride bugünleri, “o gün başlamıştı” diye anabiliriz. Tıpkı 2006’da taş atan çocuklar meselesi kimdir denirken, Kürt meselesi bugünden itibaren değişmiştir ve başka bir yöne gidecek dediğim gibi. Şimdi yeniden söylüyorum bugünleri hatırlayacağız. Bundan 5 yıl sonra 10 yıl sonra işçilerin hükümete bu kararı çıkarttırdıkları günü hatırlayacağız.
Taş atan çocuklar ne olacak? Nerelere gelecekler? Onların çocukları da taş atacak mı? Kürt siyasetinde, Kürt siyasi liderlerinin bile yönlendiremediği bir düş oluşuyor o çocuklar yüzünden. Bu iyi bir şey mi, kötü bir şey mi onu bilemiyorum. Evet, dışarıdan Arafat’ın yüzbaşıları gibi gözüken çocuklar var. Ama onlar kaybedecek hiçbir şeyi olmayan insanlar. Kaybedecek hiçbir şeyi olmayan insanlar doğru örgütlenmediği ve iyilikle örgütlenmediği zaman çok yıkıcı bir güç olurlar. Ve yıkıcılıkla bir yere nasıl varılır bilemiyorum. Varamadık bugüne kadar. Iki gün, 48 saat içinde iki insan tanıdım. Birincisi Ankara’daydı, diğeri Adana’daydı. Bir adam dedi ki, “Ben militarist değilim, hâşâ. Ama ordumla gurur duyuyorum.” Adana’da dedi ki, “Ben şiddete karşıyım. Ama PKK olmasaydı…” Bu neredeyse o kadar karikatürize bir ikilik ki bunun içinden çıkmak, çözüm sağlamak için bile daha ilkel bir düzeyde düşünmeniz gerekiyor. Bu çok zor bir şey. Dedim ya, “Bir iç savaştır aşk, bir neden arar kendine” bir kere bu ikilik başladıktan sonra bir neden bulur kendine.
Türkiye’de bir ırkçılaşma görünüyor yavaştan. Bunun için ne düşünüyorsunuz? Hayır, esasında ırkçılık vardı. Şimdi telaffuz ediliyor. Adana Kitap Fuarı’nda bir kadın “Muz Sesleri”ni imzalatırken, “Arapları hiç sevmiyorum” dedi. “Bu kitap Araplarla ilgili” dedim ben de. Şimdi bu lafın ırkçılık olduğunun farkında değil ve yüksek sesle söylerken de utanılması gereken bir şey olduğunun da farkında değil. Türkiye’deki en büyük sorun ırkçı olmak değil, ırkçı olduğunun farkında olamamak. Son günlerde o kadar garip şeyler duyuyorum ki, “Benim Kürt arkadaşım var ama benim meselem öbür Kürtlerle.” Sevgili dostum Sırrı Süreyya Önder’in çok sevdiğim bir lafı var, “Bu ülkede Kürtler her şey olabilir Başbakan, Cumhurbaşkanı da ama Kürt olamazlar.”

Hrant Dink’i özlüyorsunuz değil mi? Neyini özlüyorum biliyor musunuz? O yaşarken herkes birçok insan onu fazla heyecanlı, fazla naif buluyordu. Ve bu yüzden de göründüğünden daha yalnız bir adamdı. Onla beraber yalnız olmayı özlüyorum. Çok özlüyorum hem de.
Hep bir yerlere gidip yazıyorsunuz. “Ağrı’nın Derinliği” Ermenistan’da kaleme alındı, “Biz Burada Devrim Yapıyoruz Sinyorita” Güney Amerika’da, “İçerden ve Dışarıdan” kitabınızı İsviçre’de topladınız. Bu kitap Beyrut’tan doğdu. Kitaplar farklı ülkelerden doğuyor, neden? Size olmuş muydu bilmiyorum. Küçükken evin içinde olma zorunluluğu benim kalbimi çok daraltırdı. Çok küçüklükten bahsediyorum. Bir yere gitmek değil, sadece kapının dışında durma hakkını isterdim. Sanıyorum o geçmiyor. Bu öyle bir şey, kapının dışında durma hakkı. Bu ülkenin kapılarının dışında durma hakkı. Bir yere gitmek de geri dönmemek için değil ama sadece bir coğrafyaya ya da bir ülkeye mahkûm olmamak.
Sizin edebiyata aşık olmanızı sağlayan yazarlar kimler? Kazancakis, Dostoyevski, Sait Faik. Her şeyden çok Sait Faik. O okuma macerasını geri vermesi için hayata ve zamana yalvarırım. Sait Faik’i okuduğumda 16 yaşımdaydım. Okuldan eve önce yürümeye, sonra dayanamayıp koşmaya başladığımı hatırlıyorum. En sonunda deliler gibi koşup Sait Faik’i okuduğumu. Beni eve öyle deliler gibi koşturacak bir okuma macerası… Sait Faik beni en çok etkileyen adamdır. O edebiyatın şahikalarından biridir benim için.
Kadın yazarlar yok mu? Latife Tekin, Ursula K. Le Guin ablamız. Onu da çok gençken okuyup etkilenmiştim. Ingeborg Bachmann. Walter Benjamin çoğu kişinin aklını ama benim kalbimi çok etkilemiştir. Kimileri ona edebiyatçı demese de bir edebiyatçı olarak görürüm onu. Kullandığı metaforlar beni çok etkiler. Yaşar Kemal büyüklüğüyle, destanı kapsayan büyüklüğüyle beni çok etkiler. Edebiyatı bana bu kişiler sevdirdi ve şu an unuttuklarım da vardır aralarında.
Temelkuran: Cümle kuramayan aşık olamaz

Pamuk: Kendimi sürgünde görmüyorum

LONDRA - Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk, bazen ABD'de, bazen de Türkiye'de yaşadığını, "kendisini sürgünde görmediğini" söyledi. Pamuk, İngiliz kitabevi Waterstones'un kitap ve eleştiri dergisi "Books Quarterly"de gazeteci, yazar ve yayıncı Mark Lawson'un sorularını yanıtladı.
Lawson, Pamuk ile söyleşisinin ardından kaleme aldığı makaleye, "Türkiye'nin büyük kuratörü" başlığını attı. Makalesine, "Orhan Pamuk, Türkiye'nin en büyük, ama en tartışmalı yazarı" yorumuyla başlayan Lawson, Pamuk ile röportajı telefonla yaptığını, Orhan Pamuk'un ABD'nin Massachusetts eyaletinin Boston şehrinde olduğunu öğrenince ise aklına "Pamuk'un sürgünde olup olmadığının geldiğini" yazdı.
Bu konuyu röportajında yazara soran Lawson'a, Orhan Pamuk şu yanıtı verdi: "Harvard Üniversitesinde ders vermek için ABD'de bulunuyorum. Sürgünde değilim. Ara sıra Türkiye'ye dönüyorum, kendimi sürgünde görmüyorum. Zaman zaman Türkiye'de, zaman zaman Amerikan üniversitelerinde, zaman zaman da Dünyanın her yerinde yaşıyorum."
"HALA MEŞGULÜM VE HALA ÜLKEMİ SEVİYORUM"Pamuk, Mark Lawson'un, "Bir dergiye verdiği demeç sonucu aleyhinde açılan davanın Türkiye ile ilişkilerini etkileyip etkilemediği" sorusu üzerine de, "Eğer ikametgah anlamında soruyorsanız, hayır fazla etkilemedi. Psikolojik ve duygusal anlamda da değişiklik olmadı. Hala meşgulüm ve hala ülkemi seviyorum" dedi.
Nobel Edebiyat ödüllü yazarların genellikle meşguliyetlerin artmasından şikayet ettiklerinin anımsatılması üzerine de Pamuk, kendisi için bunun doğru olmadığını söyleyerek, şöyle konuştu: "Ödülümden çok fazla keyif aldım. Sadece biraz hayatımdaki meşguliyeti artırdı, o kadar. Bana yeni okuyucular da kazandırdı. Yeni kitaplarımı hevesle bekleyen yeni okuyucularım var. Neden şikayet edeyim ki? İnsanlar Nobel ödülüyle mağdur edilmiş gibi davranmak istiyorlar, bence bu doğru değil. Herkese Nobel ödülünü kazanmayı tavsiye ediyorum, çok güzel bir şey."
İngilizceye çevrilen son kitabı "Masumiyet Müzesi" konusunda ise Pamuk, kitabın tarihi bir Roman olmadığını, kitapta anlatılan olayları bizzat gördüğünü, yaşadığını ve tecrübe ettiğini kaydetti.
Bu yıl Pamuk'un küratörlüğünü yaptığı İstanbul'da açılması planlanan Masumiyet Müzesi'nden de makalesinde bahseden Lawson, "Bu müzenin açılacak olması, Pamuk'un Türkiye'den sürgün edilmediğinin kanıtı gibi" ifadesini kullandı.
Pamuk: Kendimi sürgünde görmüyorum

Ferrarim olsa satmazdım

Levent Soygür'ün "Biraz Hikaye, Biraz Şiir' adını taşıyan ve Goa Yayınları tarafından yayımlanan kitapta her biri ayrı bir renkle özelleştirilen 17 kısa Hikaye ve 24 Şiir yer alıyor.



Şu anda Coca-Cola'da İş geliştirme Yöneticisi olarak çalışan ve pazarlama alanında özellikle Rock'n cock başta olmak üzere Müzik ve Futbol konularında başarılı programlara imza atan Levent Soygür, yazdıklarının Robin Sharma'nın yazdıklarıyla bir yakınlığı olmadığını belirtiyor ve "Ben Ferrarim olsa satmayı değil, hediye etmeyi tercih ederdim. Bilgelik anlayışı bunu gerektirir. Benimkisi kendi kendime verdiğim bir sorumluluk sözü. Seçme şansı olmayıp da seçim yapmak zorunda bırakılanlar adına bu kitabı yazdım" diyor.



Soygür, kitaba giden yolculuğun Eminönü-Kadıköy vapurunda bir karton koli kağıdı üzerine yazdığı ilk satırlarla başladığını ve değişik zaman aralıklarına, değişen duygu zenginliklerine ve gözlemlerine dayalı diğer öykü ve şiirlerin de birbirini izlediğini söylüyor.



"İSTANBUL Mazoşist BİR SEVGİLİ GİBİ, HEM ACI VERİYOR HEM DE KOPAMIYORSUNUZ"





İstanbul'a 11 yıl önce geldiğini ve şehirdeki ilk izleniminin yalnızlık duygusu olduğunu ifade eden Soygür, "İstanbul'daki ilk dönemlerinde bir anlamda şehirle arkadaş oldum. İstanbul'a sevgi biraz mazoşist bir sevgi. Hem insana acı veriyor hem de onsuz yapamıyorsunuz" dedi.





Kitabın ismi ile ilişkili "Neden biraz hikaye biraz şiir, bu bir güvensizlik işareti mi?' sorusuna Soygür, "Kitapta hem kısa öyküler hem de kısa şiirler yer alıyor. Bunu bir teknik olarak düşünmedim. Yazdığım öyküler bazen şiirlerini üretti. Bazen de şiirler öyküye dönüştü. O yüzden öykülerle şiirler arasında tamamlayıcılık da var. Aslında bu öykülerin hepsi bir araya gelse belki bir uzun hikaye çıkabilir. Yazdıklarım ne bir Roman ne de deneme. Belki ilerde bu öykülerden bir roman yazmayı da düşünebilirim" yanıtı veriyor.







Levent Soygür, hayata ve insan görüntülerine, olaylara bir gözlemci olarak baktığını, yazdıklarını da yaşadığı gözlemlerden yola çıkarak kaleme aldığını belirterek, "Her bir öyküye ayrı bir renk verdim ve toplam 17 öykü oldu. Her bir öykü ile o renklerin anlamları ve çağrıştırdıkları arasında doğrudan bir ilişki var. Yazdıklarımla benim kişisel hayatım arasında doğrudan paralellikler var, ancak gerçeğe yakın kurgularla bazı öykülere zenginlik katmaya çalıştım" diyor.





"YEMEĞE ARA VERİLMESİN İSTEDİM"



Soygür, kitabın gerek içerik gerekse boyut olarak küçüklüğü konusunda şu yorumu yapıyor:



"Okuma kolaylığı olsun istedim. İnsanlar, ara vermeden başka bir uğraşı ile bölünmeden 45 dakikada okuyabilsinler istedim. Nasıl ki ara verilen yemeğe soğursak, benim kitabım için de aynı şey olabilir diye düşündüm. Nitekim okuyucuların pek çoğu aldıklarında hemen bitirdiklerini söylüyorlar." Soygür, kitapla ilgili okurlardan birçok yorum aldığını, genelde bu yorumların okuyanda yarım kalmışlık duygusu verdiği şeklinde olduğunu söylüyor. Kitapta herkesin kendine ait bir şeyler bulduğunu anlatan Soygür, "Hikayelerim çok samimi bulunmuş. Keşke hikayeler daha uzun olsaydı diyenler de var. Düz bir anlatımı tercih ettim ve duygularıma hiçbir şekilde maskeleme yapmadım" diyor. Kitapla ilgili yorum ve eleştirilerin Facebook, Twitter gibi sosyal paylaşım sitelerinde bugünlerde sıklıkla yer aldığını ve her gün okuyuculardan çok sayıda mail geldiğini belirten Soygür, bu konuda şu görüşleri dile getiriyor: "Kitabıma tepkisiz kalınmaması beni çok sevindirdi. Ne kadar sattığından ziyade bu tepkilerin yoğunluğu da önemli. İmza günleri düzenlemesem de, okuyucularımdan gelen tek tek imza taleplerini de karşılamaya çalışıyorum. Kiminin kitabını bir Alışveriş merkezinde, kiminin kitabını da bir arkadaş grubu içinde imzalıyorum. Bu da hem kitabı hem de okuyucu profilini farklılaştıran bir başka nokta."



"İŞ HAYATINDAKİ CESARET İLE EDEBİ CESARET ÇOK FARKLI"





Coca-Cola'nın iş hayatındaki ilk şirketi olduğunu ve şirkete satış elemanı olarak girdiğini ve bugün İş Geliştirme Müdürü olarak çalıştığını belirten 1972 doğumlu Levent Soygür, kitaba giden yolculuğun iç dünyasını şu sözlerle ifade ediyor:



"Kendi kendiniz için yazdığınızda bunu büyük bir zevkle yapabilirsiniz. Ancak bunu başka birileriyle paylaşmaya yani kendi iç dünyanızdan dış dünyaya açmaya karar verdiğinizde iş zorlaşıyor. İş hayatında gösterdiğim cesaretin yüzde birini öykü ve şiir yazmakta gösterebildiğimi bile söylemek çok zor. Yazdıklarımın bir kitabın konusu olabileceği konusunda da bir hayli tereddüt ve tedirginlik yaşadım. Edebiyatla ilgili şiir olsun, öykü olsun en küçük bir çalışmayı bile birilerinin önüne götürmek ve kitaplaştırmaya çalışmak gerçekten büyük cesaret istiyor. Neyse ki bu cesareti yakın çevremdeki insanların ve kimi iş arkadaşlarımın da desteğiyle gösterebildim ve kitabımı yayınlatmayı başardım."



"CESARETE GİDEN ÜÇ TEMEL SORU"



Soygür, iş hayatındaki cesaret ile edebi cesaret arasında çok büyük farklar olduğunun altını çizerek, bu konuda şu yorumda bulunuyor:



"Bir işe kalkışmadan önce kendime hep şu üç soruyu sorarım. Her bir soruya doğru yanıtlar bulmadan diğer soruya da geçmem. Birincisi 'Doğru nedir ve bu doğru ile hangi sonuçlara ulaşabilirim? İkincisi risk ya da riskler nedir ve bu riskler için elimi taşın altına koyabilir miyim?' diye sorarım. Üçüncü temel soru da 'Eğer kendi şirketim olsa ne yapardım?' Kendi şirketim için yapmayacağım şeyi çalıştığım şirket için de kesinlikle yapmam. Hatta bu konuda çalıştığım şirket için daha fazla düşünürüm. Çalıştığım şirkette şimdiye kadar hep cesaret gerektiren çok fazla kararlar aldım. Ve bu ilkeler bana doğru kararlar almamda hep yardımcı oldu. kitap yazarak ve bunu da yayınlatarak yeni bir cesareti daha denemiş oldum. Artık heyecanımı ve tedirginliğimi yendim, daha fazlasını yapabilirim. Belki sırada bir romansı cesaret gelebilir."


'Ferrarim olsa satmazdım'

Tuesday, December 29, 2009

TEMA dan köy okullarına 5 bin kitap

TRABZON - TEMA Vakfı Temsilcisi ve Karadeniz Teknik Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Coşkun Erüz, vakfın 7'den 77'ye her yaştan bin 500 gönüllüsü ile doğa ve toprak koruma bilincinin, ancak Eğitim ve bilgiyle olacağının bilinciyle faaliyetlerini sürdürdüğünü belirten Erüz, ''Temsilciliğimiz ve gönüllüler, sosyal birey ve kuruluş olmanın verdiği sorumlulukla, eğitimin yanında sosyal dayanışma konusunda da imkanlar oranında, ihtiyaçlı olan birey ve okullara destek vermeye çalışıyor. Bu kapsamda 3 yıldır 'Her Okula Bir Kütüphane, 10 Bin Kitap' projesini sürdürüyoruz'' dedi.
Proje süresince 5 bin civarında Hikaye, Roman, araştırma, referans ve okuma kitabı ve yardımcı ders kitabı toplandığını ifade eden Erüz, ''Bu kitaplar ihtiyacı olan il ve ilçelerin köyleri ve kentin yan mahallelerindeki 30 okula aktarıldı. Öğrencilerin kitap okuma ve bilgiyi araştırarak öğrenme alışkanlığını teşvik amacı ile okulların kitaplık ve kütüphanelerine destek verilmektedir'' diye konuştu.
Eğitim, kültür ve Bilimsel gelişmeye destek amaçlı kampanya ile ülkenin geleceği olan çocuklara destek vermekten onur ve gurur duyduklarını vurgulayan Erüz, şöyle devam etti:
''Kampanyamız en az 10 bin kitap, kırsal ve merkez dışı okullara ulaştırılıncaya kadar devam edecektir. Proje eğitime destek amacı yanında halkın sosyal dayanışmasının sürekli kılınması amacını da yerine getirmektedir. Projeye destek vermek isteyen halkımızdan, evlerinde saklanan ya da ihtiyaç fazlası olan özellikle hikaye, roman, yardımcı ders kitabı, test kitapları gibi ilköğretim ve liselerde kullanılabilecek kitaplarını bizlere ulaştırmalarını rica ediyoruz. Toplanan kitaplar ihtiyacı olan Okul ve öğrencilere ulaştırılacaktır.''
‘BİZİM İÇİN ESKİ OLAN BAŞKALARI İÇİN YENİ OLABİLİR...’ Kampanyanın, Doğal ve Tarihi Değerleri Koruma Derneğinin işbirliği ve katkılarıyla yürütüldüğünü belirten Erüz, ''Unutmayınız bizim için eski olan başkaları için yeni, bizde fazla olan başkalarının hiç sahip olamadığı eşya anlamına gelebilir. Siz, küçük şeylerle mutlu olabilen bir köy çocuğunun, sizin küçük yardımınız karşısındaki mutluluk ve minnet duygusunu gözlerinden okumanın gurur ve mutluluğunu hiç yaşadınız mı?'' dedi.
TEMA’dan köy okullarına 5 bin kitap

Monday, December 14, 2009

Obez, siyah ve babasından hamile


“Hayat zor. Hayat kısa. Hayat ıstırap verici. Hayat zengin. Hayat kıymetli.” Filmin açılış cümlesi bu. Anlıyorsunuz ki, midenize sağlı sollu yumruklar yemeden az önce, sakinleşmeniz için kurulmuş. Arkanıza yaslanın ve yılın en vurucu filminin tadını çıkarın: Precious (Kıymetli). Öz babasından hamile kalan, annesinin tacizine uğrayan, obez, yoksul ve siyah ergen Precious’un hikâyesini anlatıyor. Oscar’a doğru koşan bu Film Amerika’yı ikiye böldü: Bir tarafta Devrimci diyerek tapanlar, diğer tarafta ırkçı diyerek aşağılayanlar...
Şu sıralar Amerika’nın gündemini dev gibi kara gövdesiyle kaplayan 16 yaşında bir genç kız var. Adı, daha doğrusu lakabı, Precious (Kıymetli). Kendi kızınızla değil arkadaş olmasına, adının aynı cümlede geçmesine bile tahammül edemeyeceğiniz türden biri. Harlem’de doğmuş büyümüş, okuma-yazması yok, Televizyon karşısında yaşıyor, durmadan cips tıkınarak vücudunun yüzölçümünü genişletiyor, annesi tarafından istismar ediliyor ve babasından ikinci kez hamile kalmış. HIV pozitif ve ilk çocuğu Down sendromlu. Kendisini sık sık ince ve beyaz bir kız olarak hayal ediyor. Filme adını veren Precious’ı canlandıran Gabourey (Gabby) Sidibe’nin büyük, kara ve Harlemli olduğu doğru ancak ne 16 yaşında ne de okuma-yazmadan bihaber. Daha önce hiç oyunculuk deneyimi olmasa da gayet aklı başında bir genç kadın. 26 yaşında bir psikoloji öğrencisi. Bu filmde o kadar olağanüstü bir oyunculuk döktürdü ki, Oscar adaylığına garanti gözüyle bakılıyor. Kargadan başka kuş, Jennifer Aniston’dan başka star tanımayan Amerika’nın yeni yıldızı olmasını da hiç hesaba katmıyoruz.

OBAMA’NIN ELİNİ ZAYIFLATIR MI?
Filmin yönetmeni Lee Daniels daha önce, Halle Berry’ye Oscar kazandıran Monster’s Ball (Kesişen Yollar) filminin yapımcılığını üstlenmiş halis muhlis bir siyah. Yine de yaşadığımız bu Obama çağında ırkçılık suçlamalarına maruz kalmaktan kurtulamadı. Afro-Amerikalıların, özellikle de erkeklerin, son derece olumsuz bir portresini çizerek Obama’nın başlattığı hareketi baltaladığını düşünenlerin sayısı az değil. Daha beter eleştiriler de var. Mesela New York Eleştirmenler Birliği Başkanı Armond White: “1915’te çekilen ‘Bir Ulusun Doğuşu’ (The Birth of a Nation) filminden beri, siyahlar hiçbir filmde bu kadar aşağılanmamıştı. Irkçı klişelerle dolu sosyolojik bir korku filmi.”Birazcık Obamaları andıran cici siyah Amerikalı Cosby Ailesi yutturmacasını yemeyenler, bu bakış açısını çok dar kafalı buldu. Filmin, ağza dezenfektan sürülse yeridir tarzı diyaloglarını da savunan yönetmeni Daniels ise yalın bir açıklama yaptı: “Gerçekler buysa ne yapalım? Hakikatin rengi yok. Benim ailem de böyle ve etrafım bu tür ailelerle dolu.”
YÖNETMEN SOKAKLARDA BÜYÜMÜŞ BİR GAY
Filme kaynaklık eden Push (İtme) adlı Roman 1996’da yayınlandı. Sapphire adıyla bilinen Ramona Lofton tarafından yazılan bu kitap Amerika’daki ergenler arasında bir fenomen oldu. Yazar, ingilizce öğretmenliği yaptığı günlerde tanıdığı bir öğrencisinden esinlenmişti. Push kısa sürede Yönetmen Lee Daniels’ın da başucu kitaplarından birine dönüşüyor. Bu arada Sapphire da Daniels’ın olumlu eleştiriler almayan ikinci filmi Shadowboxer’dan çok etkileniyor, hastası oluyor. Bir gün onu ziyarete gidiyor, omzunda ağlıyor ve kitabının haklarını devrediyor. 10 yıldır film yapmak için peşinden koştuğu kitabın böyle birdenbire kucağına düştüğüne bir türlü inanamıyor Daniels.
Sete Vivienne Westwood takımlarla ve gerçek pırlantalarla giden biri Daniels. Bir ara aşırı doz kokainden kalp krizi geçiriyor. Bu şan-şöhretle çocuk taciziyle ilgili bir filme para bulması kolay olmuyor haliyle. Nihayet filmin 10 milyon dolarlık bütçesini tamamlıyor, paranın 8 milyonunu Colorado’lu bir çift veriyor. Yönetmen Lee Daniels bu filmin esas kızını seçmek için kast yönetmeni Billy Hopkins ile birlikte 500 kızla görüştü. Konumuzla ilgisi olup olmadığına siz karar verin: Kast yönetmeni Philadelphia’nın haşin sokaklarında büyümüş bir gay olan yönetmen Daniels’ın eski sevgilisi ve 13 yaşındaki ikizlerinin de ortak ebeveyni.
OPRAH WINFREY’DEN HAYAT ÖPÜCÜĞÜ
Precious rolüyle yıldızlaşan Gabby Sidibe’nin gerçek hayattaki annesi, filme ondan çok daha önce göz koymuş aslında. Anne New York Metrosu’nda şarkı söyleyerek hayatını kazanan bir kadın. Filmdeki anne rolü için seçmelere katılıyor. Olmayınca, bari kızım da girsin seçmelere, diyor ve tam isabet! Kikirdek, hayat dolu ve hazırcevap Sidibe’ye herkes bayılıyor. Kişiliğine taban tabana zıt Precious’u; yani devasa cüssesine rağmen herkesin görmezden geldiği, durgun ve iletişime kapalı bir karakteri olağanüstü bir başarıyla canlandırıyor.
Pek çok insan tarafından rahatsız edici, hatta hastalıklı bulunsa da; sadece Sidibe’nin başarısıyla değil, çiğliği ve dürüstlüğüyle de yılın en tartışmalı olaylarından birine dönüştü bu film.
Büyük bir bölümü New York sokaklarında izin alınmaksızın çekilen Precious, bağımsız Film Festivali Sundance’de üç ödül birden kazandı. Oprah Winfrey ödül töreninde Daniels’i arayarak özel bir teklifte bulundu: Yürütücü yapımcı olarak filmin tanıtımı için elinden gelen her şeyi yapacaktı. Oprah’ın elini değdirdiği her şey gibi, bu film de altına dönüştü. Precious tıknefes olmadan maraton koşarken ödüle boğulmaya devam ediyor. Bakalım Oscar jürisi de bu filmin ve obez siyah kızın “kıymetini” bilecek mi?
MARIAH CAREY VE LENNY KRAVITZ’İ HİÇ BÖYLE GÖRMEDİNİZ
Filmin en büyük sürprizlerinden biri Mariah Carey. Bir sosyal hizmet görevlisini canlandırıyor. Makyaj yapmasının yasaklanması yetmemiş, göz altlarına torbalar ve üst dudağına rimelle bir bıyık kondurulmuş. Anne rolünde Komedi filmlerindeki rolleriyle tanınan Mo’Nique var. Precious’ın delik deşik sosyal sistemi alt ederek kurtulmasına yardım eden öğretmenini Paula Patton oynuyor. Bir diğer lezzetli sürpriz de Lenny Kravitz. Kızımızın doğum yaptığı hastanede çalışan melek gibi bir erkek hemşireyi canlandırıyor ünlü şarkıcı.







Obez, siyah ve babasından hamile

Saturday, December 12, 2009

Dan Brown ın ŞİFRESİ


Ünlü yazar Dan Brown, dün kitaplarını Türkiye’de yayımlayan Altın Kitapların davetlisi olarak İstanbul’a geldi. THY’ye ait uçakla Milano’dan gelen Brown, Atatürk Havalimanı’nda sempatik tavırlarıyla ilgi odağı oldu. Türkiye’ye ilk kez gelen Brown, “Heyecan verici bir ülkede bulunmaktan mutluluk duyuyorum” dedi. Yazarın son kitabı Kayıp Sembol, Türkiye’de Türkçe olarak bugün piyasaya sunuluyor.

Doğuştan şifreci
Tüm dünyada 80 milyon satan “Da Vinci Şifresi” kitabının yazarı Brown aslında doğuştan bir şifreci. Şifreler, semboller ve Komplo Teorileri üzerine kurguladığı kitaplarıyla tanınan Brown’ın gizemlere olan merakı çok küçük yaşta başladı. 1964’te ABD’nin New Hampshire eyaletinde doğan Brown, okula giderken yaşıtlarının aksine vaktinin büyük bir kısmını bulmacalar çözerek geçiriyordu. Matematik öğretmeni olan babası tarafından düzenlenen hazine avlarına keyifle katılan Brown, hediyelerini hep ipuçlarını takip ederek buluyordu.
Brown, pek çok eserinin yapı taşını oluşturan sanat tarihi hakkında İspanya’nın Seville kentinde ders aldı. 1986’da müzikle ilgilenmeye başlayan, hatta işi Hollywood’a taşınmaya kadar götüren Brown, piyanist ve şarkı sözü yazarı olarak hayatını kazanmayı denedi. Ancak Ulusal Şarkı Sözü Yazarları Akademisi’ne bile kaydolan genç müzisyenin kaderi, eline aldığı bir romanla kökten değişti.

Bir kitap okudu...
1993’te ABD’li ünlü yazar Sidney Sheldon’ın “Komplo” adlı romanını okuyan Brown, yazar olmaya karar verdi ve “Dijital Kale” adlı ilk kitabı üzerinde çalışmaya başladı. Hemen ardından “İhanet Noktası” ile “Melekler ve Şeytanlar” adlı eserleri de kaleme alan Brown’ın kitapları çok az ilgi gördü ve toplamda ancak 10 bin sattı.
Brown’ın şansı “Da Vinci Şifresi” ile döndü. Basıldığı günden itibaren tüm dünyada büyük sansasyon yaratan, en çok satanlar listelerinden haftalarca inmeyen kitap, yazarına da şöhretin kapılarını açtı. 2005’te Time dergisi tarafından “En Etkili 100 İnsan”dan biri seçilen yazar, yıllık 76.5 milyon dolar gelirle Forbes dergisinin “En Ünlü 100” listesine girmeyi başardı.

Kod çözerek büyüdü
Fransız televizyonu TF1 muhabirlerini Boston’da kabul eden ünlü yazar söyleşide hayatına dair önemli bilgiler vermişti:
- Harika bir anne babayla muhteşem bir çocukluk geçirdim. Noel sabahı insanlar uyanıp aşağıya iner, etrafında hediyeler olan bir Noel ağacı bulur. Çocukluğumda biz ‘kod’ bulurduk. Onu deşifre etmemiz gerekirdi. Mesela ‘Buzdolabını aç’ yazılıysa notta, buzdolabını açarsın, orada başka bir kod olur, ‘Yatak odasına git’ gibi. Hazine avının neticesinde hediyeye ulaşırdık.
- Okurlarım kitaplarımı ‘taptaze’ bir gözle okusun. Öncesinde hakkında çıkmış bir sürü şeyi okumadan oturup kitabımı açsın, sıfırdan başlasın...
- “Kayıp Sembol”ü okuyanlar “Da Vinci Şifresi”nden daha fazla şifre, daha fazla entrika var diyor, demek ki işimi iyi yapmışım.

İŞTE ‘YARASA’ YAZARIN SIRLARI
- Aslında ingilizce öğretmeni.
- Onu en çok etkileyen isimler Sidney Sheldon, Shakespeare, John Steinbeck, Robert Ludlum, Harlan Coben ve Leonardo da Vinci.
- The Gypsy Kings, Enya ve Sarah Mclachlan dinlemeyi seviyor.
- Yazma yeteneklerini geliştirebilmek için sıkı bir disiplin uyguluyor. Sabahları sabah 4’te uyanan yazar, masasının üzerinde antika bir kum saati bulunduruyor. Her saat başı masadan kalkıp kan dolaşımının hızlanması için çeşitli egzersizler yapıyor.
- Baş aşağı yarasa gibi asılı durmayı çok seviyor ve yazarken yeni perspektifleri bu şekilde yakalıyor.
- Romanlardan nefret ediyor.
- Son kitabını tamamlaması, Da Vinci Şifresi’nin getirdiği başarının yarattığı baskı nedeniyle altı yıl aldı.
- Kitabı için mekân araştırması yaparken bazen kılık değiştiriyor.

FİLMLERİ BEĞENİLMEDİ
Brown’ın kitaplarının başarısına rağmen Da Vinci Şifresi ile Melekler ve Şeytanlar adlı eserlerinin Sinema versiyonları eleştirmenleri hayal kırıklığına uğrattı. 2006’da çekilen Da Vinci Şifresi yine de 750 milyon dolar gelir elde etti. 2009’da çekilen Melekler ve Şeytanlar ise ilk filme oranla daha “nazik” eleştirilere uğradı.

KİTAPLARI ÇOK SATTI
- Dijital Kale (1998)
- Melekler ve Şeytanlar (2000)
- İhanet Noktası (2001)
- Da Vinci Şifresi (2003)
- Kayıp Sembol (2009)

Dünyada en çok satan 18. kitap
1- İncil ( 2.5 ila 6 milyar arası)
2- Başkan Mao’dan Alıntılar (800 milyon ila 6.5 milyar arası)
3- Kuran (800 milyon)
4- Xinhua Zidian (Çince Sözlük) (400 milyon)
5- Başkan Mao’dan Şiirler (400 milyon)
6- Mao Zedong’dan Seçme Makaleler (252.5 milyon)
7- İki Şehrin Hikâyesi (200 milyon)
8- Scouting for Boys: A Handbook for Instruction in Good Citizenship (150 milyon)
9- Yüzüklerin Efendisi (150 milyon)
10- Mormon Kitabı (140 milyon)
11- Sonsuz Yaşama Götüren Hakikat (107 milyon)
12- Three Representations (100 milyon)
13- On Küçük Zenci (100 milyon)
14- Hobbit (100 milyon)
15- Dream of the Red Chamber (100 milyon)
16- She (83 milyon)
17- Küçük Prens (80 milyon)
18- Da Vinci Şifresi (80 milyon)

KAYIP SEMBOL İÇİN 10 ROMANA YETECEK KADAR YAZDI:

Bırakın nefes alayım
Brown, “The Lost Symbol/Kayıp Sembol” ile ilgili olarak The Wall Street Journal’dan Jeffrey A. Trachtenberg’e konuşmuş, “Param var ama yatlar, lüks arabalar beni çekmiyor” demişti. İşte söyleşiden bir bölüm:
Son kitabınız sizi tatmin etti mi?
Evet, kitapla gurur duyuyorum. Umarım okuyucular da bu kitabı “Da Vinci Şifresi” kadar zevkle okur.
Ne umuyorsunuz?
İnsanlar, Da Vinci Şifresi ile okuma zevkini tekrar keşfettiklerini söylemişti. Umarım yine böyle olur.
Yazmakta zorlanıyor musunuz?
Hayır. “Kayıp Sembol”e girememiş, her biri buzdolabı büyüklüğünde dört kutu yazılı malzeme var. Bu kitap için 10 romana yetecek kadar yazdım.
Romanlarınızdaki bilgilerin doğruluğunu kontrol ediyor musunuz?
Araştırma çok katmanlı. Hakkında yazacağım yeri yaklaşık üç kere ziyaret edip, tasvirlerin doğru olduğundan emin oluyorum. O binanın tarihçisi veya uzmanıyla bilgimin doğruluğunu kontrol ederim. Taslağı yayıncıya gitmeden önce kimse okumuyor. Ama yayıncının bilgileri kontrol eden çalışanları var ve Roman çok sıkı bir incelemeye alınıyor.
Para sizi değiştirdi mi?
Hayır, hâlâ sabah 4’te uyanıp yazıyorum. Ve her sabah boş bir kâğıda bakıyorum. Karakterlerim param olmasını umursamıyor. Arkadaşlarım aynı, aynı harika kadınla evliyim. Dört yıllık bir Lexus (Toyota’nın ürettiği lüks bir Araba markası) sürüyorum. Param var ama pahalı giysiler, yatlar veya lüks arabalar beni çekmiyor.
Hollywood romanlarınızı iyi ele alıyor mu?
Onları sinemaya uyarlamak zor, çünkü bilgi açısından yoğunlar. İki filmi de uyarlayan Ron Howard ve ekibi harika bir iş çıkardı. Sete ilk ziyaretimde, gecenin 2’sinde Louvre’da albino bir rahip etrafta koşuşturuyordu. Çok eğlenceliydi.
Başarı ölçütünüz nedir?
En iyi öğretmen sizde merak uyandırandır. Eğer kitaplarım bunu yapıyorsa, bu bana heyecan verir.
Yeni bir kitap üzerinde çalışıyor musunuz?
Bırakın bir nefes alayım.
KÜLTÜR SANAT SERVİSİ

Dan Brown’ın ŞİFRESİ

Wednesday, December 9, 2009

Boğaziçi’nde 375 bin kitap


Kütüphaneler, insanlık birikiminden yararlanmanın en kestirme adresi olmuştur hep. Dolayısıyla, kütüphane ve kütüphanelerde bulunan kitap sayısı, kültürel gelişmişliğin en önemli göstergelerinden birisidir. Bu açıdan bakıldığında, Türkiye, hem ülkesiyle, hem de üniversiteleriyle felaket bir manzara sergiliyor. Rusya Devlet Kütüphanesi’nde 43 milyon kitap varken, bizim Milli Kütüphane’de sadece 1 milyon 136 bin kitap yer alıyor. Üniversiteler açısından da durum farklı değil.
Sefa KAPLANASLINDA öyle çok fazla rakama da ihtiyacımız yok. Memleketimizin entelektüel atmosferi, bu atmosferden gazetelere, dergilere, Televizyon ekranlarına yansıyan son derece kısır tartışmalar, neyin ne olduğunu gayet iyi gösteriyor. Kitaplarla ve kütüphalerle kurduğunuz ilişkiyle yakından ilgili bir atmosfer bu. Çünkü, neresinden bakarsanız bakın kitap ve kütüphane, en azından zihinsel gelişmişliğin somut göstergesi. Oysa, bizdeki durum içler acısı.
THE Europa World of Learning tarafından 2009 yılı için yapılan bir araştırmaya göre, Türkiye, hem ülkeler, hem de üniversiteler sıralamasında kütüphane fakiri bir ülke. 2009 yılı itibariyle 20 milyondan fazla cilt kitabı bulunan ülkeler sıralamasında Moskova’daki Rusya Devlet Kütüphanesi ilk sırada bulunuyor. Bu kütüphanede tam 43 milyon kitap ve periyodik yayın mevcut. Bunu, 32 milyon cilt kitabıyla St. Petesburg’daki Rusya Ulusal Kütüphanesi takip ediyor. Washington’daki Kongre Kütüphanesi 29 milyon, Pekin’deki Çin Ulusal Kütüphanesi ise 22 milyon cilt kitapla bunların arkasında sıralanıyor.
Ermenistan’ın başkenti Erivan’daki Ermenistan Bilim ve Teknoloji Enformasyon Merkezi 22 milyon cilt kitabıyla dikkat çekerken, St. Petesburg’daki Rusya Bilimler Akademisi Kütüphanesi 20 milyon ciltle öne çıkıyor. Türkiye’nin birikimini yansıtan Milli Kütüphane’de ise sadece 1.136.997 cilt kitap yer alıyor.
En fakirde beş milyon
Üniversiteler açısından bakıldığında da durum farklı değil. Üniversiteler sıralamasında ilk iki sırayı Amerikan üniversiteleri paylaşıyor. ABD’nin Harvard Üniversitesi Kütüphanesi’nde 13 milyon 143 bin, Yale Üniversitesi Kütüphanesi’nde 10 milyon 500 bin kitap yer alıyor. Bunları Kanada’nın Toronto kentindeki Toronto Üniversitesi Kütüphanesi takip ediyor. Bu kütüphanede 10 milyon 342 bin kitap mevcut. Bunları da sırasıyla Columbia (9 milyon 400 bin), Illinois (8 milyon 840 bin), Hannover (8 milyon 200 bin), Tokyo (8 milyon 120 bin) ve Oxford (7 milyon 800 bin) izliyor. Almanya’daki Leipzig ve ABD’deki Princeton üniversitelerinin kütüphaneleri ise beşer milyon cilt kitapla ‘yoksul’ üniversite kütüphaneleri arasında bulunuyor. Türkiye mi? Türki-ye’nin durumu hiç de parlak değil ne yazık ki. Ama biz yine de rakamlara bakalım. Ankara Üniversitesi Kütüphanesi 722 bin ciltle ilk sırada, İstanbul Üniversitesi Merkez Kütüphanesi 500 bin ciltle ikinci sırada, ODTÜ Kütüphanesi 478 bin ciltle üçüncü sırada yer alıyor. Önemli üniversitelerimizden Boğaziçi’nin kütüphanesinde 375 bin, İTÜ Mustafa İnan Kütüphanesi’nde ise 372 bin cilt kitap mevcut.
10 bin yıllık İran medeniyeti ve 2 bin yıllık ortak miras sergisi
“ON Bin Yıllık İran Medeniyeti ve İki Bin Yıllık Ortak Miras” sergisi, yarın Topkapı Sarayı Müzesi’nde açılacak. İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’ndan yapılan açıklamaya göre, Sergi Ajans tarafından Kültür ve Turizm Bakanlığı ile İran Cumhurbaşkanlığı himayesinde gerçekleştiriliyor. Topkapı Sarayı Müzesi Has Ahırlar’da açılacak olan sergi, İslamiyet öncesi ve İslamiyet sonrası olmak üzere iki bölümden oluşuyor. Sergide, İran coğrafyasında varlık gösteren geçmiş medeniyetlerin çivi yazılı tabletleri, hat örnekleri, minyatürler, elyazmaları, pişmiş toprak kaplar, çiniler, insan ve hayvan figürleri, heykeller, sikkeler ve ahşap eserler yer alıyor.
Edirne Türk İslam Eserleri Müzesi restorasyonu sürüyor
EDİRNE Türk İslam Eserleri Müzesi’nde restorasyon çalışmaları sürüyor. Edirne Müze Müdürü Hasan Karakaya’nın verdiği bilgiye göre, müzenin restorasyon ve teşhir düzenlemesine yönelik ihale 305 bin 853 liraya verildi. Gelecek yıl 25 Kasım’da tamamlanmasına çalışılan müzenin şu anda kubbelerindeki kurşun kaplamalar değiştirildi, duvarlarında sıvalar yapılıyor, binada güçlendirme ve elektrik tesisatının yenilenmesi çalışmaları yürütülüyor. Selimiye Camii’nin Dar’ül Hadis Medresesi’nde yer alan Türk İslam Eserleri Müzesi’nde, işleme ve yazılı levhalar, silah, çini ve seramik, cam eşyalar, mutfak eşyaları ile ölçü aletleri sergileniyor. Her odada ayrı bir tarihin canladırıldığı müzede, Balkan Harbi anısına hazırlanan odada ise savaşta kullanılan kanlı sancak, savaş sırasında yenilen süpürge tohumundan ekmek yer alıyor.
GÜNÜN AJANDASI
KONSER
Mircan’dan her dilde şarkılar
ENKA Kültür Sanat Kış Etkinlikleri; 1 Aralık 2009, Salı günü, etkileyici sesi ve orijinal müziği dikkat çeken Mircan’ın konseri ve başarılı heykel sanatçısı Cemil Güç’ün eserlerinin yer alacağı sergisinin açılışı ile devam ediyor. Mircan, ENKA İbrahim Betil Oditoryumu’nda saat 20.30’da gerçekleşecek konserinde; Türkçe, ingilizce, Gürcüce, Megrelce, İspanyolca, Afrika ve Tuvan dillerinde doğudan batıya, kuzeyden güneye uzanan yönsüz şarkılara yer verecek. Cemil Güç sergi açılışı ise saat 19.00’da.
KİTAP
Çizgi Madam Bovary
GERÇEKÇİLİK akımını başlatan yazar Gustave Flaubert’in bugün dünya edebiyatının klasiklerinden biri sayılan ünlü romanı Madam Bovary, Çizgi Roman Dünya Klasikleri serisinin beşinci kitabı olarak piyasada. Yazar, bu romanda Romantik Aşk ve şehvet hayallerine kapılmış Emma’nın derinlikli bir portresini çiziyor. Kitapçılardan 10 TL’ye, internet yoluyla ntvyayinlari.com adresinden ve 0212 304 08 92 numaralı çağrı merkezinden indirimli temin edinilebilir.
SERGİ
Orijinal mesaj
OUTLET-İhraç Fazlası Sanat, Şener Özmen ve Cengiz Tekin’in birlikte hazırladıkları Türkiye’deki ilk kapsamlı solo sergilerini gerçekleştiriyor. Sanatçıların bugüne dek izleyici karşısına çıkmamış Video ve fotoğraf çalışmaları, 9 Ocak tarihine kadar Outlet’te izlenebilir. Şener Özmen ve Cengiz Tekin’in 2006-2009 yılları arasında birlikte ürettikleri ve ilk kez Outlet//İhraç Fazlası Sanat’ta sergilenecek olan “Orijinal Mesaj” serisi, günümüzün toplumsal-siyasal temelde “iz bırakan” meselelerinin üzerine gidilerek oluşturuldu. Boğazkesen Cad. Kadirler Yokuşu No:69, Tophane-İstanbul.
OPERA
Müzikal Komedi
İZMİR Devlet Operası’nın prodüksüyonu Bir Tenor Aranıyor adlı iki perdelik müzikal komedi oyunu bu akşam saat 20.00’de yeniden perde diyecek. Dünyada son yirmi yılın en popüler komedilerinden biri olan Bir Tenor Aranıyor, 1989 yılındaki ilk sahnelenişinin ardından, on altı dile çevrilerek yirmi beşten fazla ülkede sahnelendi, seyirci rekorları kırdı. Bir Tenor Aranıyor’un İzmir sahnelenmesinde orkestra şefliğini Ali Hoca üstleniyor. Gişe Tel: 484 64 45











Boğaziçi’nde 375 bin kitap