Showing posts with label Türk. Show all posts
Showing posts with label Türk. Show all posts

Saturday, April 10, 2010

Üç öykü ustası İstanbul öykülerinde buluşuyor

İSTANBUL - ''Çünkü bizim de eşyayı gerçek büyüklükleri ile görüp görmediğimiz ayrı bir meseledir.'' (Haldun Taner, 'Şişhane’ye Yağmur Yağıyordu')
Güncel Türk edebiyatının değerli isimlerinden Murat Gülsoy, Yekta Kopan ve Ayfer Tunç ile Salon’da Edebiyat günleri devam ediyor. Can Yayınları işbirliğiyle gerçekleştirilen 2010 Ubor Metenga Buluşmaları’nda üç öykü ustası, her ay farklı bir İstanbul öyküsünü çözümlüyor. Mart ayında, sıra Haldun Taner’in “Şişhane’ye Yağmur Yağıyordu” öyküsünde... Öykü, kurgusu, dili ve içeriğiyle yazarın en önemli yapıtları arasında sayılıyor.
MURAT GÜLSOY 1992-2002 yılları arasında arkadaşlarıyla Hayalet Gemi dergisini çıkaran Murat Gülsoy, 2000’den bu yana aynı ekiple elektronik yayınevi altkitap.com’u yürütüyor. 'Bu Kitabı Çalın' adlı kitabıyla 2000 yılı Sait Faik Hikâye Armağanı’nı, 'Bu Filmin Kötü Adamı Benim' adlı romanıyla 2004 yılı Yunus Nadi Roman Ödülü’nü kazandı.
YEKTA KOPAN Hayalet Gemi dergisindeki çalışmalarıyla tanınan Yekta Kopan, ilk kitabı Fildişi Karası 2000 yılında yayımlandı. 2006 yılında İstanbul Uluslararası Tiyatro Festivali bünyesinde Tiyatro DOT tarafından sahnelenen ve bir Bülent Erkmen projesi olan İki Kişilik Bir Oyun’un metnini yazdı. Aşk Mutfağından Yalnızlık Tarifleri ile 2002 yılı Sait Faik Hikâye Armağanı’nı, Karbon Kopya ile Dünya kitap 2007 Yılın Telif Kitabı Ödülü’nü kazandı.
AYFER TUNÇÜni­ver­si­te yıllarında çe­şit­li ede­bi­yat ve kültür der­gi­le­ri­ne yazılar yaz­ma­ya baş­layan Ay­fer Tunç, 1989 yılında Cum­hu­ri­yet ga­ze­te­si­nin düzen­le­di­ği Yu­nus Na­di Öykü Ar­ma­ğanı’na katıldı, Saklı adlı yapıtıyla bi­rin­ci­lik ödü­lü aldı. 1999-2004 arasında Yapı Kre­di Yayınları’nda yayın yö­net­­me­ni ola­rak görev yapan Tunç, 2001’de yayımla­nan 'Bir Mâ­ni­niz Yok­sa An­nem­ler Si­ze Ge­le­cek' adlı yapıtı, 2003 yılında Ulus­la­ra­rası Bal­ka­ni­ka Ödülü’nü ka­zandı. Tunç’un 2003 yılında Sa­it Fa­ik’in öy­kü­le­rin­den ha­re­ket­le yazdığı Ha­va­da Bu­lut adlı se­nar­yo­su fil­me çe­kil­di ve TRT’de göste­ril­di.
Üç öykü ustası İstanbul öykülerinde buluşuyor

İndirimli kitaplar sanal fuarda

İSTANBUL - Türk Kütüphaneciler Derneği'nin bu yıl 46.'sını düzenlediği Kütüphane Haftası 29 Mart – 4 Nisan tarihleri arasında kutlanırken Türk Kütüphaneciler Derneği ve İdefix.com işbirliğiyle, onlarca yayınevinin katıldığı, kitapları okuyucularıyla büyük indirimlerle buluşturan bir Sanal Fuar düzenleniyor.
22 Mart – 20 Nisan arasındaki bir aylık süre boyunca kutuphanehaftasi.org web adresinden ulaşılabilecek fuarda NTV Yayınları'ndan, İnkılap Kitabevi'ne, Altın Kitaplar'dan, Yapı Kredi Yayınları, İş Bankası Kültür Yayınları ve Doğan kitap'a kadar birçok büyük yayınevi %40'a varan indirimleriyle yer alıyor.
İndirimli kitaplar sanal fuarda

Erdal Öz Ödülü Nurdan Gürbilek in

İSTANBUL - 2010 Erdal Öz Edebiyat Ödülü'nün sahibi açıklandı. Ödüle Eleştirmen Nurdan Gürbilek layık görüldü.
Beyoğlu'ndaki Can Yayınları'nda düzenlenen basın toplantısında konuşan Can Yayınları Genel Yayın Yönetmeni Zeynep Çağlıyor, Can Yayınları'nın kurucusu Erdal Öz adına düzenlenen bu ödüle, sevgiyle yaklaşan ve saygınlık kazandıran jüriye teşekkür etti.
Jüri Başkanı Cevat Çapan da bu yarışmada jüri başkanlığının dönüşümlü olarak gerçekleştiğini ve üçüncü yılda bu görevin kendisine verilmesi nedeniyle mutluluk duyduğunu dile getirdi.
Bu ödüle başvuru alınmadığını anlatan Çapan, ''Yazarlar kitap göndermiyorlar. Ödülün adayları jüri üyeleri tarafından belirleniyor. Yani onlar ödül için aday öneriyorlar ve bu adaylar jüri toplantısında değerlendirilmek üzere ödül alacak kişi belirleniyor'' dedi.
Çapan, bu yıl da bütün jüri üyelerini mutlu edecek bir karara varıldığını belirterek, ödülün eleştiri alanında bir yazar olan Nurdan Gürbilek'e verileceğini söyledi.
Çapan, böylece eleştirinin de bir çeşit yaratıcılık olduğunun kanıtlandığını vurgulayarak, eleştirinin Roman, Şiir, Oyun ve deneme gibi yaratıcı bir edebiyat olduğunun anlaşıldığını kaydetti.
Seçici Kurul tarafından yapılan açıklamada ödülün, "Türkiye’de edebiyatın bütününe deneme penceresinden bakan sorgulayıcı bakış açısı ve bu coğrafyanın belirleyici öğelerinden endişe konusuna getirdiği çok boyutlu açılım gerekçesiyle Nurdan Gürbilek’e verilmiştir" denildi.
Gürbilek'e ödülünün Erdal Öz'ün doğum günü olan 26 Mart Cuma günü saat 18.00'da Pera Müzesi'nde düzenlenecek törenle verileceği öğrenildi.
Bu arada ödül tutarının 15 bin TL ve Handan Börüteçene'nin yapacağı bir heykelden oluştuğu bildirildi.
Erdal Öz Edebiyat Ödülü'ne 2008 yılında Gülten Akın, 2009 yılında da İhsan Oktay Anar layık görülmüştü.
Nurdan Gürbilek kimdir?Nurdan Gürbilek Boğaziçi Üniversitesi, İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi ve aynı bölümde master yaptı. Akıntıya Karşı, Zemin, Defter ve Virgül dergilerinde yazdı.
İlk kitabı Vitrinde Yaşamak'ta (Metis, 1992) 80'li yılların Türkiyesi'ndeki kültürel değişimi konu aldı. Yer Değiştiren Gölge (Metis, 1995) ve Ev Ödevi (Metis, 1999) adlı kitapları edebiyatla ilgili denemelerine yer verir. Kötü Çocuk Türk Türkiye'nin yakın tarihinde öne çıkmış kültürel imgeler üzerine denemelerden oluşur. Kör Ayna Kayıp Şark ise (Metis, 2004) Türk edebiyatında "Batılılaşma", "ulusal kültür" gibi kavramlar etrafında tartışılagelen sorunların yazarlar için nasıl olup da bir içsel endişeye dönüştüğünü tartışır. Son kitabı Mağdurun Dili ise 2008'de yayımlandı.
Erdal Öz Ödülü Nurdan Gürbilek'in

Erotik romanın AİHM zaferi

STRASBOURG - Avrupa insan hakları Mahkemesi (AİHM), Fransız yazar ve Şair Guillaume Apollinaire'in erotik öğeler içeren "On Bir Bin Kırbaç" adlı romanına Türk mahkemeleri tarafından getirilen yasağı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne aykırı buldu.
AİHM, Avrupa Edebiyat mirasının bir eseri olarak nitelediği romanın toplatılması kararı için "demokratik bir toplumda gereksiz bir uygulama" hükmünde bulundu.
Apollinaire'in romanı 1999 yılında Hades yayınları tarafından basılmış, ancak İstanbul Savcılığı "cinsel arzuları tahrik ve istismar ettiği" gerekçesiyle Türk Ceza Kanunu'nun 426 ve 427'inci maddelerine dayanarak, yayınevi sahibi Rahmi Akdaş hakkında suç duyurusunda bulunmuştu. Akdaş, açılan dava sonunda ağır para cezasına mahkum edilmiş ve kitap da toplatılmıştı.
Davacı, Yargıtay'ın da kararı onamasının ardından, ifade özgürlüğü ile adil yargılanma ve mülkiyet haklarının ihlal edildiği gerekçesiyle 2004 yılında AİHM'ye başvurmuştu.
AİHM; ahlaki konularda devletlerin geniş takdir yetkisine sahip olduklarını kabul etse de, bu yetkinin Avrupa edebiyat mirasının parçası olan bir romanın Türk okurlara erişmesini engellemeye kadar gidemeyeceği sonucuna vardı.
Mahkeme, davacı hakkında Türk mahkemeleri tarafından hükmedilen cezanın, sosyal bir ihtiyaçtan kaynaklanmadığı, hedeflenen amaçla orantılı olmadığı ve demokratik bir toplumda gereksiz bir uygulama olduğunu vurgulayarak, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin ifade özgürlüğüyle ilgili 10'uncu maddesinin ihlal edildiğine hükmetti.
Davacının adil yargılanma ve mülkiyet haklarıyla ilgili taleplerini incelemeyi gereksiz gören AİHM, davacı talep etmediği için herhangi bir tazminata da hükmetmedi.
Erotik romanın AİHM zaferi

Sunday, February 28, 2010

Futbolu ağlatan adamın son anları


Avrupa Futbol Şampiyonası’nda Türkiye A Milli Futbol Takımı’nın kazandığı en büyük başarının mimarlarından biri olan ve bu zaferin hemen ardından ani ölümüyle Türkiye’yi yasa boğan eski Futbol Federasyonu Başkanı Hasan Doğan’ın hayatı kitap oldu. Ailesi ve dostlarıyla yapılan görüşmeler sonucu Haşim Akman’ın kaleme aldığı, Hayykitap’tan çıkan “Hasan Doğan Futbolu Ağlatan Adam”ın en çarpıcı bölümü ise Doğan’ın son dakikalarını ve bu anlara ailesinin, arkadaşlarının ve Başbakan Erdoğan’ın tanık oluşunu anlatan sayfalar... Hasan Doğan’ın son anları kitapta şöyle anlatılıyor:

Neşeyle kalktı, acıyla yıkıldı
Alkoçlar Otel’de epeyce kalabalık bir masa etrafında buluşuldu. Masada, Fatih Terim, Cihan Kamer, Hamdi Abdik, Hasan Doğan, Levent Kızıl, eşleriyle birlikteydi. Federasyon çevresinden birkaç kişinin yanı sıra Beyazıt Öztürk de vardı. Yemeğin ardından Cihan Kamer, Hamdi Abdik ve Hasan Doğan otelin Sağlık merkezindeki SPA’ya gitti. SPA’da hem son günlerin yorgunluğu giderilmeye çalışıldı hem de üç yakın arkadaş Cihan Kamer’in esprileriyle hoşça vakit geçirdi. Hasan Doğan, Cihan Kamer’e “Yahu arkadaş, şuramdan inanılmaz bir ağrı geliyor” diyerek sırtında bir noktayı tarif etti. Saatler 18.35’i gösteriyordu. Cihan Kamer alışkındı bu türden sözlerine onun. Şikâyetlerinin yoğunlaşması üzerine, iki yıl kadar önce ne olur ne olmaz diyerek Anjiyo yaptırmışlardı. Sonuç temizdi. Hasan Doğan’ın yakınan sesini biraz geride bırakıp asansöre doğru yöneldi Kamer, duyduklarının üstünde durmamaya çalışıyordu. İlgi gösterip üstelerse daha kötü olacağından, Doğan’ın kuruntuya kapılacağından korkuyordu. Birkaç adım atmıştı ki arkasından gelen, “Tutun” sesiyle durdu. Tam dönüp elini uzatıyordu ki duyduğu “küüüt” sesine baktı. Hasan Doğan yere yıkılmıştı.

Doktorların ümitsiz çabası
Cihan Kamer korku, şaşkınlık ve üzüntü içinde, “Yetişin! Çabuk!” diye bağırmaya başladı. Doktorluk yapmamasına karşın tıp eğitimi görmüş Hamdi Abdik hemen yanlarında bitti ve yerde uzanmakta olan Hasan Doğan’a kalp masajı yapmaya koyuldu. O sırada otelde tatilini geçirmekte olan ve olup bitenleri bir üst kattan gören Belçikalı acil servis uzmanı bir Doktor da yetişip Hamdi Abdik’ten görevi devraldı. Belçikalı doktorun ısrarlı müdahalesi bir iki dakikadır sürmekteydi ki otelin doktorları, müdahale için gerekli tıbbi donanımlarıyla birlikte geldiler. Operasyonu izleyen Hamdi Abdik ise o sırada Cihan Kamer’e dönüp, ümitsiz bir şekilde “Çok zor” dedi. Ne yapacağını, kimi arayıp da Haber vereceğini bilmez bir şekilde gelişmeleri izleyen Cihan Kamer, cep telefonundan gayri ihtiyari eşini aradı. “Hasan abi fenalaştı” dedi Cihan Kamer. Sesi, eşinin o ana kadar hiç duymadığı ölçüde kötüydü. Bulundukları yere ulaştığı sırada karşılaştığı manzara hiç de umduğu gibi değildi Çiğdem Kamer’in.

‘Allahım onu elimden alma’
Çiğdem Kamer, Aysel Doğan’ın o sırada bir arkadaşlarıyla birlikte bulunduğu yeri biliyordu. Hemen yanına gitti. Aysel Doğan, o anda SPA merkezinden çıkıyordu. Çiğdem Kamer yürüyüp bulundukları yerden uzaklaşmaya çalışıyordu ki Aysel Doğan onu durdurdu. “Çiğdem, senin başka bir şeyin var. Neden söylemiyorsun ne olduğunu” dediği anda Çiğdem Kamer, “Aysel abla, metanetli olman lazım şu anda. Bunu sana nasıl söyleyeceğim, onu da bilmiyorum. Bunu kolay söylemenin yolu yok. Hasan ağabey fenalaştı” deyiverdi. Birden ciddileşti Aysel Doğan, “Nerede? Bana yerini söyle çabuk” dedi. Durumu son derece metanetle karşılamıştı. “Hemen söyle Çiğdem, çabuk gitmeliyiz” dedi. Yeniden yürümeye başladılar. “Çok mu ciddi?” diye sordu yürürlerken. Doktorlar görüş alanına girdiğinde feryadı bastı Aysel Doğan. Geldiğini gören herkes sakin olmasını söylerken o, ilk anda, kimselerin pek de anlam veremediği bir hareket yaptı: Cep telefonunu kapattı. Çiğdem Kamer, daha sonra açılması gerektiğinde pin kodunu bilmediğini hatırlayıp itiraz edecek oldu, engellemeye çalıştı. “Kızım ararsa ne söylerim” dedi Aysel Doğan. “Şu anda ancak dua edebiliriz. Başka bir şey yapamayız, oturalım” dedi. O sırada Allah’a, “Onu elimden alma” diye yakarıyordu.

Başbakan’a haber verildi
Kaybedecek vakit yoktu, doğrudan Başbakan’ı aradı Cihan Kamer, “Haberler iyi değil” dedi: “Hasan abi... Herhalde kalp krizi geçiriyor ve geri gelmiyor”. “Hangi Hasan abi” sorusu üzerine, “Bizim Hasan abi” dedi. “Hayırlı konuş. Ne demek gelmiyor? Dur bakalım, ne oldu? Orada doktor falan kim var?” dedi Başbakan Erdoğan. Cihan Kamer, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın sorusunun üzerine durumu anlatmaya başladı. Bu konuşmanın ardından aileden haber verileceklerin adını geçirdi aklından hızlıca. Hasan Doğan’ın kardeşi Hüseyin Doğan’ı düşündü önce, vazgeçti. “Ailenin büyük oğlu” sayılan Remzi Gür’ü aradı. “Remzi abi, Hasan abi kalp krizi geçiriyor ve geri gelmiyor. Acil gelin” dedi, kapattı telefonu.

Erdoğan: Oraya geliyorum
Hastaneye ulaştıklarında Aysel Doğan, “Ben doktorla görüşüp durumu öğrenmek istiyorum” dedi. Israrlarına karşı koyamayan doktorlar onu içeri aldı, Çiğdem Kamer ise bekleme salonunda kaldı. Bu sırada Tayyip Erdoğan da hastanenin başhekiminden bilgi alıyordu. Başhekimle konuştuktan sonra Cihan Kamer’i aradı. Başbakan, “Başhekimin hâlâ ümidi varmış” diyordu. Belli ki o da ümitliydi. “Geri dönmüyor” dedi Cihan Kamer. Başbakan, “Peki, beni tekrar başhekimle görüştür” dedi. Konuşma kısa sürdü. Başhekimin, “Maalesef kaybettik” demesi üzerine bitti konuşma. Bir süre sonra tekrar çaldı Cihan Kamer’in telefonu. Yine Başbakan’dı. “Oraya geliyorum. Ne yapacaksınız, götürecek misiniz bugün?” diye sordu. Ailenin diğer üyelerinin de Bodrum’a gelmesini bekliyordu Cihan Kamer. Oğlu Selim de yetişirse pazar gününe defnetme taraftarıydı.

Son bir kez görmek istedi
Hastanede yaşama döndürmeye çabası sürerken, dışarısı da giderek kalabalıklaşıyordu. Haberi duyan herkes soluğu hastanede almıştı. Fatih ve Fulya Terim, Levent Bıçakçı, Milli Takım’ın o sırada Bodrum’da bulunan futbolcuları, Doğan ailesinin yanındaydı. Hastanenin önü gazeteci kaynıyordu. İçerideki endişeli bekleyiş sürerken bir ara Fatih Terim yanaştı Aysel Doğan’ın yanına. Son haberi o verdi. O zamana kadar gözyaşını tutabilenler için de sondu bu. Ağlayabilenler kendilerini tutmaktan vazgeçti. Bekleme salonuna sadece hıçkırık seslerinin hâkim olduğu bir anda Aysel Doğan, “Ben kocamı göreceğim” diyerek kalktı yerinden. Engel olmak istediler, o direndi ve istediğini elde etti...
Baba ocağına acı haber
Hasan Doğan’ın annesi Ferhan hanım ile babası Mustafa Doğan, yazları Kastamonu’da, ata yurtları olan Abana’da geçirirdi. Denizi uzaktan, yeşillikler arasındaki yamaçtan gören bir evin verandasında gündelik hayatın telaşesinden uzak, akraba ağırlamak, eş dost ziyareti, sohbet ve ibadet alırdı vakitlerinin çoğunu. O gün de öyle, karı koca akşam yemeklerini erkenden yemiş, yatsı namazı için geçmesi gereken süreyi dolduruyorlardı. Evin sokak kapısından girdikten sonra bahçeyi aşarak gelinen verandanın kenarındaki kapının eşiğinde, Ferhan Doğan’ın aynı mahallede oturan kardeşi Burhan Özer beliriverdi. Enerjik biriydi ama o anki durgun hali akşamın alacasında göze görünmedi. Kısa bir soluklanmanın ardından, doğrudan söze girdi Burhan Özer. “Hasan’a bir şey olmuş” dedi ve devam etti: “Beni de Hüseyin (Doğan) aradı. ‘Annemin babamın yanına git dayı’ dedi, geldim.” O sözünü bitirmişti ki çevreden başkaları geldi. Gelenler, “Hasan komada” dedi. Yaşlı karı koca, hayır duaya durdular. Evdeki birileri televizyonu açtı. Oradan duydukları habere göre, verandaya, “Nefes alma verme durumu iyiymiş” haberi uçuruldu. Ama çok geçmeden acı haber geldi.
Oğlu ABD’de öğrendi
Her şeyden habersiz olan Selim, San Diego’da Türk arkadaşıyla sohbete başlamıştı ki arkadaşının telefonu çaldı. Açtı. “Alo” dedikten sonra üç beş saniye sessizce dinledi karşı tarafın söylediklerini ve sonra hiçbir şey söylemeden masadan kalkıp kahvaltı salonunun dışına çıktı arkadaşı. Geldiğinde suratı allak bullaktı. “Kalp krizi” dedi. Bu iki kelimenin taşıdığı felaketin farkındaydı Selim. Hemen çok yakınlarının adlarını geçirdi aklından. İçlerinde babasının adı yoktu. Arkadaşı, bu boşlukta aklından geçenleri okumuş gibi, bir kelime daha fısıldadı: “Baban.” Son kelimeyi duyunca, eli ayağı kesildi Selim’in. Sarsıldı bir an. İkisi birden başladılar ağlamaya...
Kızı inanmak istemedi
O gün bir arkadaşının evindeydi Zeynep Doğan. Arkadaşının telefonu çaldı. O ana kadar hiçbir şeyden haberi olmayan Zeynep, arkadaşının yüzündeki Dehşet ifadesiyle irkildi. Genç kadın “Baban fenalaşmış” demeye çalışırken Zeynep bir anda “Kalp krizi mi?” dedi ve koşup televizyonu açtı. Ekranda beliren görüntüde “Vefat etti” yazıyordu. Anlamadı önce, inanmak istemedi. Hemen Çiğdem Kamer’i aradı, “Müdahale ediliyor” cevabını alınca tekrar bir nefes aldı. “Babama hiçbir şey olmaz. Bir mucize olur ve babam kurtulur” diyerek kendini rahatlatıyordu. Zeynep, Bodrum’da uçaktan inene kadar “bu gerçeğe” inancını hep koruyacaktı. Zaten ona acı haberi verme görevini kimse üstlenemiyordu. Uçakta, Ethem Sancak’ın Psikolog eşi onun yanında oturacak ve durumu son derece güzel yönetecekti.
YAŞAMA DÖNMEDİ
Avrupa Futbol Şampiyonası’nda Türkiye’nin attığı gollere eşine sarılarak sevinmişti Doğan... Çok değil, bu zaferin hemen ardından, stresi atmak için girdiği SPA’dan sonra yere yığılıverdi. Oteldeki bir Belçikalı doktor, ardından uzman ekip müdahale etti ama Doğan’ı yaşama döndürmek mümkün olmadı.
Futbolu ağlatan adamın son anları

Can Kitabevi yeni yerinde...

İSTANBUL - İstanbul’un kültür merkezi Beyoğlu’nda açılan Can Kitabevi, Mimar Emir Uras’ın tasarladığı dekorasyonu ve zengin kitap seçenekleriyle yeni yerinde okurları bekliyor. İki kattan oluşan Can Kitabevi, okuma alanları, imza günleri ve söyleşiler ile de farklı bir kitabevi anlayışı sunmaya hazırlanıyor.
Kitabevinin giriş katında çocuklar için bütün çeşitlerin bulunabileceği özel bir bölüm ve yine onlar için çok satanlar, 100 temel eser, bilim-tarih bölümleri ve başka özel kitaplar yer alıyor. Çağdaş dünya yazarları, klasikler, Türk Edebiyatı, Fantastik, bilimkurgu, gerilim ve polisiye gibi birbirinden farklı hemen her konuda da kitaplar meraklılarını bekliyor.
Can Kitabevi yeni yerinde...

Şair Taner Baybars hayatını kaybetti

İSTANBUL - Bir süredir Kanser Tedavisi gören Taner Baybars, 73 yaşında hayatını kaybetti.
Toplu şiirleri Tilki ile Çobanaldatan (2007) YKY’den çıkan Şair Baybars, Kıbrıs’tan (sadece Türk kökenliler değil, Elen, Maronit, Levanten kökenli bütün Kıbrıslılar arasından) çıkmış en dikkat çekici şairlerden biriydi.
Kıbrıs, Lefkoşa'da doğan Baybars, Ocak 1954'te ilk Şiir kitabını yayımladı. Aynı tarihte, Britanya Kraliyet Hava Kuvvetleri'nde askerliğe başladı. 1956'da Londra'ya gitti ve bir daha adaya dönmedi. 1956-1988 yılları arasında, İngiliz Askeri Kütüphanesi ile British Council'da kitap ve yayınla ilgili çeşitli işlerde çalıştı. Emekli olduktan sonra Fransa'ya gitti.
Türkçe, ingilizce, Fransızca yazan Taner Baybars, aynı zamanda Nâzım Hikmet'ten çeviriler yaptı, çağdaş Türk şiirini İngiliz diline tanıttı. Çok-kültürlü, çok-dilli şiirlerinde, Türk, İngiliz, Yunan, Fransız şiir gelenek ve dillerini birlikte kullanarak farklı bir tarz yarattı.
Baybars'ın eserleri şunlar:Şiir: Mendilin Ucundakiler (1954, Kıbrıs); To Catch a Falling Man (1963, İngiltere); Susila in the Autumn Woods (1974, İngiltere); Narcissus in a Dry Pool (1978, İngiltere); Pregnant Shadows (1981, İngiltere), Fox and the Cradle Makers (İngiltere'de yayımlanmak üzere), Seçme Şiirler/Selected Poems 1947-1997 (Çev.: Mehmet Yaşın, YKY 1997); Toplu Şiirler - Tilki ile Çobanaldatan (YKY 2007).
Roman ve Anı: A Trap for the Burglar (1965, İngiltere); Plucked in a Far-Off Land: Images in Self-Biography (1970, İngiltere, Türkçe çevirisi Uzak Ülke: Bir Kıbrıs Çocukluğu).
Şair Taner Baybars hayatını kaybetti

SİYAD Onur Ödülleri belli oldu

İSTANBUL - SİYAD'dan yapılan açıklamaya göre, ''Onur Ödülleri''nden biri, 1950 ve 1960'lı yıllarda rol aldığı filmlerle Türk sinemasının unutulmaz yüzleri arasına giren, ''Vurun Kahpeye'' ve ''Meyhanecinin Kızı''nda Lütfi Akad'la, ''Ölmüş Bir Kadının Evrakı Metrukesi'' ve ''Şoför Nebahat''ta Metin Erksan'la, ''Dağları Bekleyen Kız''da Atıf Yılmaz'la çalışarak Sinema tarihimize pek çok karakter armağan eden Sezer Sezin'e verilecek.
''Onur Ödülleri''nden bir diğeri de 50 yıla yakın bir süredir Türk sinemasına hizmet veren, ''Dikkat Kan Aranıyor''dan ''Küçük Hanımın Şoförü''ne, ''Nereye Bakıyor Bu Adamlar''dan ''Yarın Son Gündür''e, ''Güllü''den ''Kabadayı'' ve ''Yahşi Batı''ya kadar 200'e yakın filmde rol alan Süleyman Turan'a sunulacak.
Ayrıca, romancı kimliğiyle Türk edebiyatına kazandırdığı yapıtların yanında, ''Otobüs Yolcuları'', ''Üç Tekerlekli Bisiklet'', ''Karanlıkta Uyananlar'', ''Duvarların Ötesi'', ''Bedrana'', ''Kara Çarşaflı Gelin'', ''Fatmagül'ün Suçu Ne'' gibi senaryolarıyla Türk sinemasına da damgasını vuran Vedat Türkali'ye ''Onur Ödülü'' verilecek.
Öte yandan, çoğu sinema üzerine olmak üzere 40'a yakın kitap yayımlayan, Legion d'Honneur-Palmes Academiques, Türk Dil Kurumu Basın Ödülü, İstanbul, İzmir ve Antalya festivalleri emek ödüllerine layık görülen ve halen SİYAD Onursal Başkanlığını yürüten Atilla Dorsay'a ise ''Tuncan Okan Emek Ödülü'' sunulacak.
SİYAD Onur Ödülleri belli oldu

Çocuklar çıtır çıtır felsefe yapıyor

FRANSIZ yazar Brigitte Labbe'nin "Çıtır Çıtır Felsefe" isimli serisinin 15'inci kitabı "Haklar ve Ödevler" Türk çocuklarıyla da buluştu. Günışığı Kitaplığı'ndan çıkan ve çocukları felsefeyle buluşturan renkli dizinin, eşitlik kavramını konu eden yeni kitabı, günlük hayatımızdan anlatımlarla "Ödevler neden var? Haklarımızın sınırı nedir?" gibi sorular sorarak çocukları düşünmeye davet ediyor. Sorumluluk, ödevler, kurallar-yasalar, toplum yaşamı, haklara saygı, özgürlükler, eşitlik ve insan hakları gibi temaların da sade bir dille ve günlük yaşamdan örneklerle işlendiği kitap, bir hakkın, ancak herkes aynısına sahipse gerçek bir hak olabileceğini, yoksa bunun, iyilik, ayrıcalık ya da kayırma olabileceğini anlatıyor. kitap aynı zamanda büyüklere de, günlük koşuşturma içinde unuttuğumuz değerleri hatırlatıyor. Yazar Labbe'nin kurguladığı kitaplardan oluşan felsefe dizisi, okullar tarafından da en çok önerilen kitaplar arasında yer alıyor.

Çocuklar 'çıtır çıtır' felsefe yapıyor

Gündem Kırmızı Kitap

Milli Güvenlik Kurulu (MGK), Türkiye'nin "gizli anayasası' ya da "kırmızı kitap' olarak da isimlendirilen Milli Güvenlik Siyaset Belgesi'nde (MGSB) yapılacak değişiklikleri hafta sonunda masaya yatıracak.



MGK, yılın ilk toplantısını 19 Şubat Cuma günü Çankaya Köşkü'nde gerçekleştirecek. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül başkanlığında yapılacak toplantıda, Türkiye'nin güvenliğini ilgilendiren iç ve dış gelişmeler güvenlik birimlerinin kurula sunacağı raporlarla gündeme gelecek. Toplantıda ayrıca, İran'ın Nükleer silahlanmasına yönelik gelişmeler, AB ile ilişkiler, terörle mücadelede son durumun yanı sıra, Afganistan, Ortadoğu ve Kıbrıs'taki son gelişmeler de ele alınacak.



Toplantının ağırlıklı gündem maddesini ise Milli Güvenlik Siyaset Belgesi'nde yapılacak değişiklikler oluşturuyor. Türk Silahlı Kuvvetleri'ne yönelik ağır eleştirilerin yapıldığı bir dönemde, hükümet MGSB'nin özellikle iç tehdit bölümünde köklü değişiklikler yapmayı planlıyor. 2005 yılında hazırlanan MGSB'nin iç tehdit bölümünde irtica ve bölücülük öncelikli tehdit olarak yer alıyordu. Ancak hükümet bu kez başta irtica olmak üzere, Demokratik Açılım projesi kapsamında da etnik konuların güncellenmesini planlıyor. Hükümet özellikle son dönemde artan işsizlik nedeniyle, iç tehdidin ilk sırasına işsizliği yerleştirmeyi hedefliyor. Askerler ise belgenin iç tehdit bölümünde yapılacak güncellemelerin, bu bölümün "içinin boşaltılmasına' yol açacağından endişe ediyorlar. Ancak Türk Silahlı Kuvvetleri'nin, teknik olarak "Bakanlar Kurulu belgesi" niteliğindeki MGSB üzerinde doğrudan etkisi bulunmuyor. Bu nedenle askerlerin MGK toplantısında bu konuda duydukları endişe dile getirecekleri, ancak nihai olarak hükümetin hazırlayacağı bir belge üzerinde MGK'nın etkisi de ancak tavsiye niteliğinde olabilecek. Öte yandan hükümet, Askeri müdahalelere yasal dayanak olarak gösterilen ve Türk Silahlı Kuvvetleri'ne "ülkeyi iç ve dış tehditlerden koruma ve kollama" görevi veren İç Hizmet Kanunu'nun 35. maddesini kaldırmaya hazırlanıyor. MGK'da asker-sivil ilişkileri görüşülürken, bu tür yasal düzenlemelerin gündeme gelebileceği de belirtiliyor.
Gündem Kırmızı Kitap

Tuesday, December 29, 2009

Orta Asya ya gidiyorsanız Türkleri alın

TÜRK iş dünyasının küresel ekonomiye açılımını hızlandırmak ve kurumsal dış ekonomik ilişkiler geliştirmek için kurulan Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu’nun (DEİK) önceki gün gerçekleşen genel kurulunda DEİK’in kurucularının anılarının da yer aldığı “Dış Dünyanın Anahtarı DEİK” adlı kitap katılımcılara dağıtıldı. Kitaptaki en ilginç anılardan biri de Türk iş dünyasının Sovyetler Birliği sonrasında Türk cumhuriyetlerine açılımında büyük emekleri olan ve bunedenle Orta Asyalı Türklerin ‘aksakal’ ünvanı da verdiği Nihat Gökyiğit’e ait. Gökyiğit, bir ABD’li Finans grubuna Orta Asya pazarını anlatırken Japonlarla yaşadığı bir anıyı hatırlatıp, “Dikkat edin, giderken yanınıza mutlaka Türkleri alın, yoksa orada pantolonsuz kalabilirsiniz” demiş. 1992’de, Türk işadamlarının Alman ve ABD’lilerle OrtaAsya gezisi yapıp işbirliği imkanlarını araştırması üzerine Japonlardan da böyle bir talep gelir. 13-21 Nisan 1993 tarihlerinde gezi programlanır. Turgut Özal’ın meşhur 11 günlük Orta Asya gezisi de (dönüşünde öldü) aynı tarihtedir. Nihat Gökyiğit Türk-BDT iş Konseyleri başkanı, Servet Harunoğlu da Türk Kazak İş Koseyi Başkanı olarak Özal’dan izin alır ve Japonlarla buluşurlar. Nihat Gökyiğit’in, kitabın 315’inci sayfasında yer alan anısı şöyle: “Japonlarla Orta Asya gezisi yaparken Semerkant’ta bir gece kaldık. Sabah herkes saat 06.00’da bavullarını kapı önüne koyacak ve yarım saat sonra da otelden ayrılacaktık. Baktım bir Japon yüzü bembeyaz olmuş bir şeyler anlatıyor. ‘May I Help You’ dedim, ‘Ben heyecandan giyeceğim pantolonu da bavula koymuşum, bavulu da aşağı indirmişler’ dedi. Aşağıda 140 parça bavul ve eşya, kamyonla gidecek istiflenmiş. Aşağı inmesi lazım ama pantolonsuz. Çantamda uzun bir yağmurluk vardı, verdim, giydi, indi kendi bavulunu arıyor. Bu arada bir kamyon bavul da uçağa gitmiş. Bu arada Keidanren (Japonşa İş Bederasyonu) genel sekreteri sürekli ‘neden geç kalıyoruz’ diyor. ‘Sizin arkadaşlardan biri pantolonunu kaybetti, çare arıyoruz’ dedim. Heyetin başkan yardımcısı çantasından bir pantolon çıkardı. Pantolon oldu ve gidebildik. 5-6 ay sonra bir ABD finans grubu Orta Asya’ya çıkmadan önce DEİK’ten brifing alıyor. ‘Aksakal söyleyeceğin bir şey var mı’ dediler. Dikkat edin giderken yanınınıza mutlaka Türkleri alın, yoksa pantolonsuz kalabilirsiniz.’Varlıer Tükmenbaşı’nı eleştirdi herkes güldüDIŞ Dünyanın Anahtarı DEİK adlı kitabın 292’inci sayfasında da Türk-Türkmen İş Konseyi eski başkanı Oktay Varlıer’in anısı yer alıyor. Türk cumhuriyelerinin devlet başkanlarına bir eleştirinin dile getirilmesinin güç olduğu dönemlerde yaşanan olay şöyle: “Aşkabad’da Demirel ve Türkmenbaşı ile işadamlarının katılacağı toplantıda konuşma yapmak istedim. Türkmenler ‘kesinlikle olmaz, bizi şikayet edersiniz, Türkmenbaşı da çok kızar’ dediler. ‘Söz veriyorum söylemeyeceğim’ dedim, 5 dakika verdiler. ‘Kusuruma bakmazsanız, konuşmama bir eleşiriyle başlayacağım’ dedim. Herkes dondu. ‘Sizin burada yemekleriniz çok güzel, dayanamayıp çok yiyoruz, kilo alıyoruz, bu şikayetimi Sayın Türkmenbaşı’na bildirmek istiyorum’ dedim. Millet bir kahkaha attı.”Turgut Bey’i ben hallederim sen de Papandreu’yu halletKİTABIN 222’inci sayfasıda da Türk-Japon ve Yunan iy konseyleri eski başkanı Şarık Tara’nın, Klaus Schwab ile birlikte ‘savaşın eşiğine gelmiş’ Türkiye ile Yunanistan’ın başbakanlarını buluşturma projesi anlatılıyor. Tara’nın anısı şöyle: “Davus’taydım. Klaus’la ahbabız, gelecek yıl neyapalım diye düşünüyoruz. Dedim ki; gelecek sene Turgut Özal ile, Papandreu’yu buluşturalım. Turgut Bey’i benhallederim, Papandreu’yu sen hallet. ‘Çok iyi fikir’ dedi. Ben geldim, Turgut Bey’e söyledim; o hazırzaten, halletmek diye bir şey yok. Klaus ise üç defa gitti Atina’ya ikna etti sonunda. Davos’ta Belvedere Oteli’nin büyüksalonunda birçay vaktif biraraya geldi heyetler. 50 Türk 50Yunanlı vardı. Herkes ağlıyordu, o kadar duygulu bir andı. Çünkü millet barış istiyor, bozan politikacılar. Turgut Bay’le Papandreu geldiler el sıkıştılar. Sonra Konsey’ ikurmak için ben İstanbul’a geldim.”Atina’yla Selanik kapıştı kapıyı patrik hazretleri açtıKİTABIN en ilginç bölümlerinden biri de Türk Yunan İş Konseyi eski başkanlarından Rahmi Koç’un anılarının yer aldığı sayfalar. Koç’a göre Konsey’in verimli olmasını engelleyen en önemli sebeplerden biri Yunanlıların kendi içinde organize olamamasıydı. Yunan kanadını oluşturacak işadamlarının Atina’dan mı yoksa Selanik’ten mi olması gerektiği giderek bir anlaşmazlık konusu haline geliyordu ve hatta kavgaya dönüşmüştü. Sonunda Konsey kuruldu ve 1993’te Rahmi Koç başkan oldu. Rahmi Koç Yunanlı işadamlarını işbirliğine ikna için yaptığını şöyle anlatıyor: “En önce patrik hazretlerine (Barthelomeos) gittim. ‘Siz bize yardım edin bu işbirliğinin olması için’ dedim. Zengin ve meşhur yunanlılara mesajımızı büyük ölçüde onun kanalından göndermiş olduk.”
Orta Asya’ya gidiyorsanız Türkleri alın

Thursday, December 24, 2009

Mutfağa girince eşim yere gazete seriyor

Ünlü belgeselci Coşkun Aral, 10 gün önce piyasaya çıkan 'Annemin Yemekleri' isimli kitabında; Karadeniz'den Ege'ye, Güneydoğu'dan Orta Anadolu'ya kadar yedi bölgenin lezzetlerini gözler önüne seriyor. Aral, annesi Nilüfer Aral'ın da tariflerinin yer aldığı, Hotpoint-Ariston'un desteği ile hazırlanan kitabını anlattı...



Bir yemek kitabı hazırlamak nereden aklınıza geldi?

Boğazıma düşkünüm. Çocukluğum zaten muhteşem yemeklerin pişirildiği bir evde geçti. Anne tarafım Arap ve Karadenizli, baba tarafım Türk, Arap, Kürt... Bu farklı kökenlerden gelen yemeklerin kokusuyla büyüdüm ben... Tat olayı zaten çocuk yaşta insanın beynine işliyor. Lezzet avcılığı da insanın evriminin önemli sonuçlarından biri... Tüm bu nedenlerle aklımda zaten uzun zamandır yemekle ilgili bir kitap yapmak vardı.



KİTAP ANNEME ARMAĞANIM

Kitabın ismi neden 'Annemin Yemekleri'?

Annemden Yemek Tarifleri aldım. Kalp ameliyatı geçirdiği dönemde, "Anne yılbaşına kadar elinde kitabın olacak" dedim. Kadıncağız da mutlu oldu.



Ne kadar sürede hazırladınız kitabı?

Bir hafta 10 gün gibi kısa bir süre içinde hazırlandı. Kitap çıkarma fikri ortaya atılır atılmaz, annem ve kız kardeşimden tarifleri aldık. Sonra eşim tarifleri topladı ve kitap kısa süre içinde basıma hazır hale geldi. Tabii tarifler içinden elemeler yaptık. Kolay malzemeyle, kolay bir şekilde pişirilebilecek olan yemekleri tercih ettik. İnsanlara ters gelebilecek yemek tariflerini koymadık. Kitabın boyutu, basılacağı kağıt özenle seçildi. Yani bir yandan yemek karıştırıp, bir yandan sayfaları rahatlıkla çevrilebilecek bir yemek kitabı hazırlamış olduk.



Siz yemek seçer misiniz?

5-6 yaşına kadar yemek seçermişim. Pırasa yemezmişim mesela... Kızım da şimdi benim gibi... Su böreğinin hamurunu yermişim sadece, makarna çok severmişim... Ama hazırladığım programlarda her şeyi yermişim gibi bir imajım oluştu. Oysa hiç öyle değilim, ben bir lezzet avcısıyım.



Mecburiyetten neler yediniz?

Mecburiyetten fare, köpek ve solucan yemiştim. Karga ve yılan da yedim. Ama bu kadar olmasa da bizim mutfağımızda da herkesin yiyemeyeceği şeyler var. Türkler'in, 'Sütlü ciğer' diye bir yemeği var. Akciğerin içine süt koyup, suda haşlıyorlar. Sonra da peynir gibi kesiyorlar... Kelle, mumbar dolması, kokoreç herkesin yiyeceği şeyler değil...



Evde kim yapıyor yemekleri?

Eşim de ben de yapıyoruz. Eşim çok iyi Suşi yapıyor mesela... Ben de evde olduğum zamanlar, etrafı kirletmemek koşuluyla bazı yemekleri yapmaya çalışıyorum. Ama ben yemek yaparken yere gazeteler koyuluyor... Erkeğin mutfağa girdiğinde olan bir hal vardır ya, o bende de var... Bir şeyler illaki dağılır, kırılır, kirlenir. Sakarlığım var ama lezzet avcılığım da var...



Kitabınızdaki yemeklerin hepsini yapabiliyor musunuz?

Yaparım. Hamur da açarım. Ama sürekli hamur açan bir ev kadını kadar kısa sürede, o kadar rahat ve ince hamur açamam. Bazı şeyleri ayırt etmek lazım; ben aşçı değilim. Ben o hamurun içinde bulunması gereken malzemeleri, bunların hangi oranlarda bulunması gerektiğini ve hamurun nasıl olması gerektiğini bilen insanım.



DAHA İYİSİNİ YAPABİLİRİZ

Yemek konusuna özel bir ilginiz var... Programlarınızdan zaten bunu görüyorduk, bu kitapla bunu daha da perçinlemiş oldunuz...

Türkiye, birçok kültürün yer aldığı bir coğrafya. İnanılmaz bir yemek çeşitliliği, yemek kültürü var. Böyle bir coğrafyada tek çeşit yemek yememiz, özel yemeklerin ortadan kalkması düşünülemez. Yemek çeşitliliğinin ortadan kalkmasının engellenmesi lazım. Bunun için çalışmak gerekiyor. Bölgesel yemek yapan daha çok yer açılmalı. Kebabı tanıdık. Ama Türk yemekleri sadece kebapla sınırlı olmamalı. Paris'e yüz binlerce insan sadece yemek yemek, Şarap tatmak, peynir yemek için gidiyor. Biz, bu topraklarda bundan da iyisini yapabiliriz.



Yemek programı yapmanız için teklifler almaya başladınız mı?

Daha bu sabah yeni bir teklif aldım. Hem de daha önce benim Program yapmak istediğim bir kanaldan. Benim bu işten anlamayacağımı düşünerek, program yapmamı istememişlerdi. Ama şimdi istiyorlar.



İLK KEZ 21 YAŞINDA MUTFAĞA GİRDİM

İlk kez ne zaman mutfağa girdiniz ?

21 yaşında Paris'e gittim. İlk kez o zaman girdim tek başıma mutfağa.



Dışarı çıktığınızda nerelerde yemek yiyorsunuz? Zorlanıyor musunuz iyi Restoran bulmakta?

'Çiya' bence Anadolu'nun Kayıp lezzetlerini keşfetmek için çok doğru bir adres. 'Cercis' var, Mardin mutfağı üzerine... Yabancı mutfaklar konusunda Türkiye çok kötü! Suşiyi, Tayland mutfağını, Çin yemeklerini, hatta İtalyan yemeklerini bile yiyecek bir yer bulamıyoruz. İyi olanlar küçük, kenarda kalmış, öyle çok isimleri orada burada yazılan yerler değil. Çin yemeğinin, olması gerektiği lezzette olabilmesi için, malzemelerin Çin'den getirilmesi lazım, bu da çok pahalı. Ayrıca Türk damak tadının yadırgayacağı şeyleri çıkarıyorlar. Sonuçta, Çin yemeğini gerçekten seven, tadını bilen birinin asla yemek istemeyeceği bir şey çıkıyor ortaya. 'Rejans' ise, gerçek Rus yemeği yemek isteyenlerin rahatça gidebileceği bir yer.



KIZIM KOLA İÇMEDEN BÜYÜDÜ

Yemek yaparken hep taze ürünler mi kullanıyorsunuz, nerelerden Alışveriş yapıyorsunuz?

Organik, taze ürünler kullanıyoruz. Eşimin babasının yetiştirdiği domatesi, biberi, patlıcanı 'deep freeze'e koyuyoruz, kışın da onları yiyoruz. Konserve bir ürün alırsam, bize bir kalite güvencesi verenini tercih ediyorum.



Kızınız hamburger yemiyor mu? Kola içmiyor mu?

Yok. Zararlı şeyler yememesini sağladık bugüne kadar. Anlatıyoruz da ona. Umarım bu şekilde devam eder.





ÜNLÜLER HANGİ TAKIMI TUTUYOR?



HANGİ ünlü NEREDE OTURUYOR?







ANA SAYFAYA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ...



Mutfağa girince eşim yere gazete seriyor

2009 bitmeden veda ettiler

İSTANBUL - Türkiye'de dergi ne kadar okunuyor bilinmez ama her sene çok önemli dergilerin kapanma tehlikesi yaşadığı, birçoğunun kısa bir süre hayatta kalabildiği, özellikle kültür ve sanat alanındaki dergilerin ilk sayıdan itibaren bu tehlikeyi hissettiği de rakamlarla kanıtlanmış bir gerçek.
2009 yılında da Sinema, Müzik ve Edebiyat alanında büyük bir boşluğu dolduran dergiler okuyucusuna veda etmek zorunda kaldı...
İşte 2009'da kapanan dergilerin başlıcaları:
ROLL Efsane müzik dergisi Roll, 1996 yılı Kasım ayında yayımlanmaya başladı. Dergi 144 sayı çıktıktan sonra yine Kasım ayında 13 yıllık yayın hayatına son verdi.
Dergi okurlarına 144. sayıdaki veda yazısında şöyle seslendi:
“Müsaadenizle bir veda sigarası yakalım, bir veda ‘kalem’i yuvarlayalım. Diyarbakır meyhanelerinde ‘kalem’ deniyor ‘yolluk’a...
İlk yudum Turgut Uyar’ın ruhuna: “Efendimiz acemilik. Bir taş alacaksınız, yontmaya başlayacaksınız. Şekillenmeye yüz tutmuşken atacaksınız elinizden. Bir başka taş, bir başka daha. Sonunda bir yığın yarım yamalak biçimler bırakacaksınız. Belki başkaları sever tamamlar. Ama her taşa sarılırken gücünüz, aşkınız, korkunuz yenidir, tazedir. Başaramamak endişenizin zevkiyle çalışacaksınız.”
İkincisi de Uyar’a: “Nedir sonsuzdan bir önceki sayının adı diyelim sonsuz eksi bir hayatın adıdır bu.”
Üçüncüsü Latin aşkına: “Sonuncu yoktur, sondan bir önceki vardır!”
Dördüncüsü, 144. Roll’a, sonsuzdan bir önceki sayıya. Veda sayısına. 13 yıl önce bu mevsimde şeytana uyduk. Uyunca da, baktık olmazsa olmayacak, zaten olmuş olmayacak olan, “olan oldu bir defa, bari hepimize yarasın” deyip yola çıktık. 13 yıl önceki kasım ayının ilk günlerinden bu yana 144 defa buluştuk –altı da “özel”i, toplam 150.
YA ŞEYTANA UYMASAYDIKYaradı valla. Hepimize yaradı. Ya Şeytana uymasaydık?
George Harrison, “Beatles olmasaydı dünya sıkıntıdan patlardı” demiş. Doğru. Şu da doğru: Roll olmasaydı sen-ben-o sıkıntıdan patlardık.
Vedalaşırken gözlerinden öpelim Léo Ferré’yi: Tenk yu şeytan! Bize Roll’u verdiğin için.”

Roll ile son kez: Tenk Yu Şeytan
'SEBEP Ekonomi DEĞİL, ZEVK İLKESİ'Herkes derginin ekonomik nedenlerden kapandığını düşünürken Roll’un kardeş dergisi Express'te "Vedamızı krize ekonomik sıkıntılara bağlayan yorumlar oldu. Doğrusunu bizden duyun: Sebep ekonomik değil. Öyle olsa Roll’un hiç çıkmaması gerekirdi. Hadi çıktı, birkaç sayıda tası tarağı toplardı. Sebep ekonomi değil, zevk ilkesi. Ya da Sisyphos meselesi Camus’nun yorumladığı şekliyle" dediler.
Bu arada Roll okurları için güzel bir haber; derginin yayın hayatına geri döneceği haberi şu sıralar gündemde.

EMPIRE Dünyanın en popüler dergilerinden Empire’ın Türkiye’de de yayımlanacağı haberi kuşkusuz bütün sinemaseverleri heyecanlandırmıştı. Bu heyecan, Ceyda Aşar, Burçin S. Yalçın, Murat Özer, Zeynep Tül Akbal Süalp, Uygar Şirin, Nil Kural gibi yazar-eleştirmenlerin yer aldığı derginin çıkmasıyla beraber her geçen gün daha da artmıştı. Popüler olduğu kadar az bilinen konulara, dosyalara, isimlere de yer veren dergi, hediye ettiği kaliteli filmlerin DVD’leriyle de fark yaratmıştı.
Buna rağmen Türkiye’de sinemanın okunmaması gibi bir gerçek vardı ve Aralık 2006'da Türk okuyucularıyla buluşan Empire, yavaş yavaş ekonomik sorunlarla boğuşmaya başladı ve ilk önce başka bir dergi grubuna geçti daha sonra da Ocak 2009'da yayından kaldırıldı.
VİRGÜL Aylık kitap ve eleştiri dergisi 'Virgül'de Kasım-Aralık sayısıyla okurlarıyla vedalaştı. Ekim 1997’de yayın hayatına başlayan dergi, Pusula yayıncılık tarafından yayımlanıyordu. Yayın yönetmenliğini Orhan Koçak'ın ve yazı işleri müdürlüğünü Mustafa Aslantunalı'nın yaptığı dergi son bir yıldır iki aylık periyotta çıkıyordu. 131. sayısıyla okuyucularına veda eden 'Virgül', logosunda virgül işareti kullanırken siyah bir kapakla çıkan son sayında virgül yerine nokta koydu.
Dergi okuyucularına şöyle veda etti:
“Virgül, editörün köşesinin baştacı edilmediği, hatta editöryal notların birkaç yılda bir, çok önemli durumlarda belirip sonra yine kayıplara karıştığı bir dergi oldu hep. İşte böyle çok önemli durumlardan biri: Okumakta olduğunuz, Virgül’ün son sayısı. Ekim 1997’den beri, 12 yılı aşkın bir süredir aralıksız yayımlanmakta olan dergimiz tahmin edilebilecek ekonomik zorluklar ve dağıtım sorunları yüzünden yayın hayatını sona erdiriyor. – Aslında Virgül için çok uzun zamandır ciddileşmiş sorunlar bunlar; bir yıl önce derginin periyodunu iki aya çıkararak geçici bir çözüm denemiştik... Editörden köşesi de en son bir yıl önce, periyot değişikliğinin duyurusu için kullanılmıştı. Bir de derginin kapandığı söylentilerinin asılsız olduğunu belirtmek için. Bu kez kulağımıza bir şey gelmedi, ama söylentiler doğru: Kapanıyoruz.
DAHA AZ GÜZELLERİ DE OLDU12 yıl boyunca 131 sayı yayımlanmış; çok güzel sayılar yaptık, daha az güzelleri de oldu, hatta çok içimize sinmeyen sayılar da... Ama belli bir ortalamanın üzerinde kalmayı, en başta tasarladığımız formatın, en baştan beri oturtmaya çalıştığımız duruşun dışına çıkmamayı başarmış sayabiliriz kendimizi.
Virgül’ün ardında bir iz bırakmış olacağını umarız.
Virgül arşivinin, son yılların yayın dünyasına gürültüden uzak, serinkanlı bir ayna tutmaya devam edeceğini söyleyebiliriz belki. Başka ne denebilir? Tabii ki üzgünüz. Dergi öncelikle bir alışkanlıktır, okuyanlar için olduğu kadar onu hazırlayanlar, ona emek verenler için de. Biz mutfaktakiler, doğrusu Virgül’e çok alışmıştık.
Virgül’e bunca yıl boyunca emek vermiş herkese, yazarlarımıza, okurlarımıza, katkıda bulunanlara, abonelerimize, dergiyi destekleyen yayınevlerine çok teşekkür ederiz.”

ROLLING STONE Müzik dünyasının en bilinen dergilerinden, uluslararası birçok edisyonu olan Rollling Stone da maalesef Türkiye’deki talihsiz dergiler kervanına katıldı.
Haziran 2006’da yayın hayatına başlayan ve diğer edisyonları gibi müzik dışındaki konulara da yer veren, listeleri ve dosyalarıyla önemli bir boşluğu dolduran Rolling Stone Türkiye, maalesef 2009’a veda ederek girdi!
KÜL ÖYKÜ İlk sayısını Ocak 2007’de yayımlayan Türkiye’nin ilk öykü gazetesi Kül Öykü, 25 sayı yayımlandıktan sonra kapandı.
Genel Yayın Yönetmenliğini Bilal Kolbüken’in yaptığı Kül Öykü, Nietzsche’nin "Gerçekten kül olmadan kendinizi nasıl yenileyebilirsiniz?" sözünü slogan olarak kullanıyordu.

Enis Batur: İnsan iyileştirilememiş

EKMEK, CİCİ, DELİ DOLU, MÜEBBET MUHABBET2009’da kapanan dergiler arasında 4 mizah dergisi de vardı. Bu yıl içinde yayımlanmaya başlayan haftalık mizah dergilerinin en uzun ömürlüsü 13 Sayı çıkabildi.
Ekmek Mizah Dergisi'nin, 1 Nisan'da ilk sayısıyla başlayan yolculuğu 13 sayı sürdü.

'Ekmek' fırından çıktı
"Eğer Akbaba, Gırgır, Fırt, Çarşaf, Salata mizah dergilerinin tatlarını özlediyseniz DeliDolu'da bu dergilerin mizah anlayışını harmanladık. Mizah öyküleri, çizgi romanlar, normal karikatürler ve çeşitli tiplemeleriyle DeliDoluyu çok seveceksiniz..." diyerek mizah okurlarını selamlayan DeliDolu 5 sayı yayımlanabildi.
Televizyondaki programlarından tanınan Cenk-Erdem ikilisinin çıkardığı Müebbet Muhabbet dergisi sadece 3 sayı yayımlanırken, Tayyip'siz Mizah dergisi (Deniz Baykal'da yok) sloganıyla çıkan Cici Mizah dergisi de 4. sayısıyla veda etti.
2009 bitmeden veda ettiler

AK Partili Arslan beni öldürtecekti


Savunmasının ilk gününde “AK Parti Milletvekili İhsan Arslan’ın kendisini öldürtmek istediği” yönündeki iddialarına ilişkin Arslan’ın açıklama yaptığını ve kendisini yalanladığını belirten Tuncay Özkan, "Beni öldürmeye çalışacaklarına ilişkin bilgileri Haber haline getirdim. Haberimin yalan olduğu iddiasıyla dava açtı. Ancak beraat ettim. Kamuoyu ve savcılar İhsan Arslan’ın Hizbullah örgütünün İlimciler Grubu'nun başı olduğunu bilmiyor mu? Kendilerinde insan sevgisi olduğunu söylüyor. Evet bu ülke sizin nasıl insan sevdiğinizi biliyor. Domuz bağıyla bağladığınız insanları betona nasıl gömdüğünüzü herkes biliyor. Matkap dosyasının buraya getirtilerek gerçeklerin ortaya çıkartılmasını istiyorum"dedi.
Güneydoğu’da uzun süre gazetecilik yaptığını, faaili meçhulleri araştırdığını, çatışmaların ortasında kaldığın ifade eden Tuncay Özkan, ’Ape Musa’ dediği Musa Anter’le ilgili bir anısını da anlattı.
BENİ YARGILAYACAKSANIZ KİTABIMDAN YARGILAYIN
Tuncay Özkan, savunmasının devamında şunları söyledi:"İddianameye göre ben, özü Darbe olduğu için temelde darbeciyim. TBMM’yi ortadan kaldırıyorum. Demokrasiye inanmıyorum. Böyle bir iddia insanın hayatının olağan akışına uymaz. Hizbullah kampları ile ilgili haber yaptım. Benim haberlerimin üzerine soruşturmalar açılarak düzenlemeler yapıldı. Türkiye’de bunları ilk kim yazmış? Kimden öğrendiniz? Bir insanın ömür boyu hapiste kalmasını isteyeceksiniz ama onun hayat hikayesinde neyin yer aldığına bakmayacaksınız. ’Yeni bir medya yapılanmasına ihtiyaç var’ diye kitap yazdım. Bu kitabı Abdullah Gül’e, Bülent Arınç’a, Başbakan'a ve Genelkurmay Başkanı'na verdim. Beni yargılayacaksanız bundan yargılayın. Tuncay Güney’den, Sisi’den mi yararlanacağım. Benim aklıma ne olmuş. Beni deli saçması ile bir çuvala koymayın. Bir zaman tüneline girdik. Aklımızdaki herşey silindi. Tarih ne zaman başlar, Ergenekon soruşturmasının başladığı gün tarih başlar. Benim hayat hikayemi nasıl sorgularsın. Aklın yeter mi? Gücün yeter mi? Bunları niye yazdım? Herkesin çelik çomak oynadığı yaşta bunların peşine niye düştüm? Yazılarımı okunmadan bana nasıl terörist damgasını vurursunuz? Okuyun lütfen orada hepsi yazıyor."
BİLGİYİ TURGUT BEY VERDİIrak Cumhurbaşkanı Celal Talabani ile Türk Dışişleri'nin 1992’de yaptığı görüşmeye ilişkin bilgi ve belegeleri kendisine merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın verdiğini öne süren Tuncay Özkan, "Özal, Talabani gelince görüşmeyi Dışişleri'ne havale etti. Özal’ın Kürt Mektubu’nun yayınlayınca da ortalık birbirine girdi. Özal ’Kürt meselesinde özel silahlı birlikler kurulmalı' diyordu. Bu belgeyi kitabıma da koydum. Bunu bana Özal vermişti. Şimdi bütün bunlardan suçlanıyoruz. Ne yapmam lazım Orhan Baba gibi ’Batsın Bu Dünyayı'mı söyleyeceğim. Bu kadar çaba bu kadar emek...Bu iddianamede özgürlük nerede? Bilinç nerede? Bu iddianamede ikisi de yok" diye konuştu.
'Ben neden burdayım?' sorusunu takrarlayan ve muhalif olduğu için Ergenekon davasında yargılandığını iddia eden Tuncay Özkan, "MİT Müsteşarı Emre Taner ile eski MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun’un dinleyelim. Muhalif nasıl susturulmak istenir? Ölsem konuşacağım, ben bu yaftaları boynumda taşımam" dedi.
CUMHURİYET MİTİNGLERİNİ YAPTIM, YAPACAĞIMKendisinin düzenlediği Cumhuriyet mitinglerini de anlatan ve Çağlayan’daki miting alanına geldiklerinde polisin tutanak tuttuğunu belirten Tuncay Özkan,, "Polisin tuttuğu tutanağa göre ’ne şeriat, ne darbe, tam darbe isteriz, tam darbe’ demişim. Yalan, öyle bir şey söylemedim. Mitinglerde hangi suç varsa kabulüm. Cumhuriyet mitinglerinin ne kabahati varsa benimdir. Yaptım, yine yapacağım. Ahdım olsun, gene yapacağım. Sonuna kadar bağıracağım. Mitinglerde, ’Ne şeriat, ne darbe, tam demokratik Türkiye’ dedik. ’Ordu göreve’ pankartını mitinglerde biz açtırmdık. kendilerinin açtırmadığını, Bir grup genc açtı. Onlar da yargılanıyor.
Tuncay Özkan şunları söyledi:"Cumhuriyet mitinglerini’yapamazsınız, olmaz’ dediler. Türkan Saylan geldi. ’İzmir mitingine katılmıyoruz. Bir potansiyel var, mahvedeceksin’ dedi. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği, İzmir mitingine katılmadı. Türkan Hanım mitinge geldi, sandalyemi kendisine verdim. Konuşmak istedi. ’Konuşamazsınız’ dedim. Çünkü konuşma listesini valiliğe ve emniyete vermiştik, suç olmasın diye Türkan Hanım’ı konuşturmadık.’ TSK’nın resmi olarak düzenlediği toplantılara davetiye ile çağrılan 4 gazeteciden biriydim. Toplantılara ben, Fikret Bila, Saygı Öztürk ve Mehmet Ali Kışlalı çağrılıyordu. Hatta iki toplantıya mazeret bildirerek katılmadım. Bunu kullanmadım. Bu benim darbeciliğim anlamına geliyorsa, sayın savcılar bulamamış ben söyleyeyim, ben Türk Silahlı Kuvvetleri’nden korkmam. Kalemimi hiç kimseye satmadım.Emniyetteki sorgumda Veli Küçük’ü tanıyıp tanımadığımı sordular. Veli Küçük’ü tanımam. Çok eleştirdim, ama şahsen tanımam, uzaktan tanırım. İddianame, ’tanıdığını beyan etti’ diyor."
'AK Partili Arslan beni öldürtecekti'

Wednesday, December 16, 2009

DSP lideri DSHP kurulmadan tedbirini almış


DSP Genel Başkanı Masum Türker’in Genel Başkan seçilmesinden 2 ay sonra, Türk Patent Enstitüsü’ne DSP de dahil, 5 farklı isim ve logoya Marka tescili için başvurduğu ortaya çıktı. Türker’in başvurduğu markalar arasında DSHP de bulunuyor. Ancak başvuruda, DSHP’nin açılımı "Demokratik Sol Halkçı Parti" ve logosu da çift güvercin olarak yer alıyor.

DSP Genel Başkanı Masum Türker’in göreve başlamasının hemen ardından Türk Patent Enstitüsü’nün (TPE) kapısını çaldığı belirlendi.

ANKA’nın edindiği bilgilere göre, Türker, 17 Mayıs’ta gerçekleştirilen DSP kurultayından iki ay sonra, 3 Temmuz’da TPE’ye marka tescili için başvurdu. Türker’in başvurusunda, DSP ve logosunun yanısıra, "tedbir için" DSHP de dahil 4 farklı parti ismi ve logosu da yer alıyor.

-DSHP DOĞRU, LOGO YANLIŞ-
Yapılan marka tescili başvurusunda, geçtiğimiz ay, Rahşan Ecevit’in önderliğinde kurulan DSHP de yer alıyor. Türker, ‘DSHP’ konusunda haklı çıksa da, ismin açılımı ve logosunda yanılmış. Marka başvurusunda, ‘Demokratik Sol Halk Partisi’ olan DSHP’nin açılımı, ‘Demokratik Sol Halkçı Parti’, logosunda ise iki güvercin yer alıyor.

Yine marka başvurusu dosyasında, DSP ve DSHP’nin dışında, CDSP (Cumhuriyetçi Demokratik Sol Parti), DSCP (Demokratik Sol Cumhuriyetçi Parti) ve HDSP (Halkçı Demokratik Sol Parti) isimli farazi partiler de bulunuyor.

CDSP’nin logosu ağzında zeytin dalı bulunan güvercinden, DSCP’nin logosu iki elin arasından kanatlanan güvercinden, HDSP’nin logosu ise ağzında başak bulunan güvercinden oluşuyor.

-KUYUMCULUK EŞYALARI, DERİLER, DANTELLER...

Söz konusu markaların tescili istenen mal ve hizmetler listesi ise şöyle: "Kuyumculuk eşyaları (taklitler dahil), altınlar, kıymetli taşlar ve bunlardan mamul takılar, kol düğmeleri kravat iğneleri, heykeller, biblolar, saatler, zaman ölçme cihazları.

Kağıt, karton ve bunlardan yapılmış ürünler, plastik malzemeden mamül ambalajlama ve sarma malzemeleri. Matbaa ve cihazlama malzemeleri. Basılı evraklar, yayınlar, takvimler, posterler, fotoğraflar, afişler, tablolar, çıkartmalar, kırtasiye ve büro malzemeleri. Badana ve boya işleri fırçalar ve rulolar.

İşlenmiş ve ya işlenmemiş deriler ve postlar, yapay deriler, köseleler, astarlık deriler. Şemsiyeler, güneşlikler, bastonlar, kırbaçlar, koşum takımları, eyerler, üzengiler.

Ev Tekstil ürünleri, i.-dış giysileri, ayak ve baş giysileri.

Eğitim ve öğretim hizmetleri. Sempozyum, konferans, kongre ve seminer düzenleme, idare hizmetleri. Spor, kültür ve Eğlence hizmetleri. Dergi, Gazete, kitap vb. yayınlama hizmetleri. Film, Televizyon ve Radyo programları yapım hizmetleri, Haber muhabirliği hizmetleri, foto muhabirliği, fotoğrafçılık, tercüme hizmetleri. Radyo-televizyon yayın hizmetleri. Haberleşme, haber ajansı hizmetleri.

Reklamcılık, pazarlama ve halkla ilişkiler ile ilgili hizmetler. İhracat, ithalat acente hizmetleri. Açık artırmaların düzenlenmesi ve gerçekleştirilmesi hizmetleri.

Danteller, nakışlar, güpürler, fistolar, dar dokumalar, şeritler ve kurdelalar, ekstraforlar, fitiller, giysiler için kumaştan yapılmış hazır harfler ve rakamlar, armalar, rütbe işaretleri, vatkalar. Giysiler için düğmeler, kopçalar, halkalar, fermuarlar, ayakkabı ve kemer tokaları, perçinler, yapışkan bantlar, bağlar, iğneler, yapma çiçekler ve meyveler. Takma saç ve aksesuarları.

Yiyecek ve içecek sağlanması hizmetleri, geçici konaklama hizmetleri (kreş, huzurevleri dahil). Hayvan bakım evleri hizmetleri." Öte yandan Türk Patent Enstitüsü’nden henüz söz konusu markaların tescili için bir karar çıkmış değil.
DSP lideri DSHP kurulmadan tedbirini almış

Köken sorgulamaya yoğun ilgi


Türk Tarih Kurumu eski Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu’nun Osmanlı tarih belgelerinden yararlanarak hazırladığı ve 22 yıl süren çalışmalarının ürünü olan, Aşiret, Cemaat ve Oymak sorgusunun yapılabildiği "www.anadoluasiretleri.com" adlı internet sitesi, bir aydır faal olmasına karşın, 730 bin kişi tarafından ziyaret edildi.

Prof. Dr. Halaçoğlu’nun, "Anadolu’da Aşiretler, Cemaatler, Oymaklar" adlı 6 ciltlik kitabındaki verilerin yer aldığı ve 5 TL’den başlayan ücret karşılığında detaylı bilgiye ulaşılan sitenin, bir ayda 730 binden fazla kişi tarafından ziyaret edildiği, kısa süre sonra SMS yoluyla kredi alınarak köken sorgusu yapılabileceği bildirildi.

Bir konferansa katılmak için geldiği Adana’da, AA muhabirine açıklamada bulunan Prof. Dr. Halaçoğlu, Anadolu’nun geçmişine ait çarpıtıcı bilgilerin yer aldığı batı kaynaklı kitapların yayınlanması üzerine, Bilimsel bir kaynağın hazırlanması için harekete geçtiğini söyledi.

Prof. Dr. Halaçoğlu, 1986’da başladığı çalışmasını, Türk Tarih Kurumu Başkanlığı, Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü gibi görevleri nedeniyle 22 yıl sonra tamamlayabildiğini belirterek, şöyle dedi: "Ancak her şeye rağmen bitmiş olmasından son derece memnunum. Çünkü bu kitaptan önce Anadolu hakkında yanlış bilgiler veren eserler vardı. Bunları görünce ciddi bir çalışma yapılması gerektiğini düşündüm ve harekete geçtim.

Anadolu’nun geçmişini ortaya koymamız lazımdı. Aynı aile içinde farklı soyadlar taşıyan kişiler vardı. Bu da toplum içinde gittikçe ayrışmayı getiriyor, bir aile bile kendi içinde parçalanıyordu. Bu da Türkiye için ciddi bir sonuç doğuruyor, bir kimlik bunalımına götürüyordu. Bunu mutlaka bilimsel açıdan ortaya koymamız gerekiyordu. Titiz ve uzun süren çalışma sonunda ana kaynağını, 1453 ile 1650 yılları arasına ait Osmanlı tahrir defterleri oluşturduğu 6 ciltlik kitap ortaya çıktı." Eserde 41 binden fazla Aşiret, Cemaat ve Oymak ismi bulunduğunu bildiren Prof. Dr. Halaçoğlu, "Anadolu’nun sosyal durumunun şekillenmesinde çok önemli olan ve konar göçer olarak tabir edilen bu yapılanma, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda ve Anadolu halkının kimliğinin teşkilinde, adeta bir mihenk taşı olarak değerlendirilebilir" diye konuştu.

-1 MİLYON 200 BİN KELİME
Diziniyle birlikte 6 cilt olan kitapta, dizin hariç mevcut kelime sayısının 1 milyon 200 bin civarında olduğunu ifade eden Prof. Dr. Halaçoğlu, böyle bir eserde istenilen bilgiye ulaşmanın zor olması nedeniyle de aynı verilerin yer aldığı bir internet sitesini hayata geçirdiğini söyledi.

"www.anadoluasiretleri.com" adını verdiği sitenin yaklaşık bir ay önce faaliyete geçtiğini belirten Prof. Dr. Halaçoğlu, kısa bir süre olmasına rağmen, sitenin 730 binden fazla kişi tarafından ziyaret edildiğini bildirdi.

Sitenin Türkiye’de bir ilk olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Halaçoğlu, "Kişilerin kökenini merak etmesi çok doğal, ancak site tam olarak tanınmıyor.

Tanınmasıyla bu sayının çok daha fazla olacağını tahmin ediyorum" dedi.

-SMS İLE SORGULAMA KREDİSİ
Siteye her girenin ücretsiz olarak sitedeki arama motorundan, köyü ve mezrası ile ilgili kaydın olup olmadığını görebildiğini bildiren Prof. Dr. Halaçoğlu, kayıt olması durumunda ise bu kayda kredi kartı ile 5 TL gibi cüzi bir miktarla ulaşılabildiğini söyledi.

Türkiye için çok önemli olduğunu söylediği sitenin kendisine 60 bin TL’ye mal olduğunu ifade eden Prof. Dr. Halaçoğlu, sitede ücret karşılığı yapılan aramanın 40 bin civarında olduğunu kaydetti.

Prof. Dr. Halaçoğlu, yakında kredi kartı kullanmak istemeyenler için cep telefonları aracılığıyla SMS ile sorgulama kredisi alabilme imkanı da sunacaklarını belirterek, "Anadolu’daki bütün Türk, Kürt, Arap, Moğol göçebelerini kapsayan çalışmanın, tüm eksiklerine rağmen, gerek dilcilere, gerekse sosyolog ve sosyal antropologlara zengin bir kaynak olacağından şüphem yok" dedi.
Köken sorgulamaya yoğun ilgi

Aşiret, Cemaat ve Oymak için arama motoru

ADANA - Türk Tarih Kurumu eski Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu'nun Osmanlı tarih belgelerinden yararlanarak hazırladığı ve 22 yıl süren çalışmalarının ürünü olan, Aşiret, Cemaat ve Oymak sorgusunun yapılabildiği ''www.anadoluasiretleri.com'' adlı internet sitesi, bir aydır faal olmasına karşın, 730 bin kişi tarafından ziyaret edildi.
Bir konferansa katılmak için geldiği Adana'da, Prof. Dr. Halaçoğlu, Anadolu'nun geçmişine ait çarpıtıcı bilgilerin yer aldığı batı kaynaklı kitapların yayınlanması üzerine, Bilimsel bir kaynağın hazırlanması için harekete geçtiğini söyledi.
Halaçoğlu, 1986'da başladığı çalışmasını, Türk Tarih Kurumu Başkanlığı, Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü gibi görevleri nedeniyle 22 yıl sonra tamamlayabildiğini belirterek, şöyle dedi: ''Ancak her şeye rağmen bitmiş olmasından son derece memnunum. Çünkü bu kitaptan önce Anadolu hakkında yanlış bilgiler veren eserler vardı. Bunları görünce ciddi bir çalışma yapılması gerektiğini düşündüm ve harekete geçtim. Anadolu'nun geçmişini ortaya koymamız lazımdı. Aynı aile içinde farklı soyadlar taşıyan kişiler vardı. Bu da toplum içinde gittikçe ayrışmayı getiriyor, bir aile bile kendi içinde parçalanıyordu. Bu da Türkiye için ciddi bir sonuç doğuruyor, bir kimlik bunalımına götürüyordu. Bunu mutlaka bilimsel açıdan ortaya koymamız gerekiyordu. Titiz ve uzun süren çalışma sonunda ana kaynağını, 1453 ile 1650 yılları arasına ait Osmanlı tahrir defterleri oluşturduğu 6 ciltlik kitap ortaya çıktı.''
Eserde 41 binden fazla Aşiret, Cemaat ve Oymak ismi bulunduğunu bildiren Prof. Dr. Halaçoğlu, ''Anadolu'nun sosyal durumunun şekillenmesinde çok önemli olan ve konar göçer olarak tabir edilen bu yapılanma, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunda ve Anadolu halkının kimliğinin teşkilinde, adeta bir mihenk taşı olarak değerlendirilebilir'' diye konuştu.
1 MİLYON 200 BİN KELİME Diziniyle birlikte 6 cilt olan kitapta, dizin hariç mevcut kelime sayısının 1 milyon 200 bin civarında olduğunu ifade eden Prof. Dr. Halaçoğlu, böyle bir eserde istenilen bilgiye ulaşmanın zor olması nedeniyle de aynı verilerin yer aldığı bir internet sitesini hayata geçirdiğini söyledi.
''www.anadoluasiretleri.com'' adını verdiği sitenin yaklaşık bir ay önce faaliyete geçtiğini belirten Prof. Dr. Halaçoğlu, kısa bir süre olmasına rağmen, sitenin 730 binden fazla kişi tarafından ziyaret edildiğini bildirdi.
Sitenin Türkiye'de bir ilk olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Halaçoğlu, ''Kişilerin kökenini merak etmesi çok doğal, ancak site tam olarak tanınmıyor. Tanınmasıyla bu sayının çok daha fazla olacağını tahmin ediyorum'' dedi.
SMS İLE SORGULAMA KREDİSİ Prof. Dr. Halaçoğlu'nun, ''Anadolu'da Aşiretler, Cemaatler, Oymaklar'' adlı 6 ciltlik kitabındaki verilerin yer aldığı ve 5 TL'den başlayan ücret karşılığında detaylı bilgiye ulaşılan sitenin, bir ayda 730 binden fazla kişi tarafından ziyaret edildiği, kısa süre sonra SMS yoluyla kredi alınarak köken sorgusu yapılabileceği bildirildi.
Siteye her girenin ücretsiz olarak sitedeki arama motorundan, köyü ve mezrası ile ilgili kaydın olup olmadığını görebildiğini bildiren Prof. Dr. Halaçoğlu, kayıt olması durumunda ise bu kayda kredi kartı ile 5 TL gibi bir miktarla ulaşılabildiğini söyledi.
Türkiye için çok önemli olduğunu söylediği sitenin kendisine 60 bin TL'ye mal olduğunu ifade eden Prof. Dr. Halaçoğlu, sitede ücret karşılığı yapılan aramanın 40 bin civarında olduğunu kaydetti.
Aşiret, Cemaat ve Oymak için arama motoru

Monday, December 14, 2009

Medine de Osmanlı izlerini aramayın, üzülürsünüz

10 Eylül’de, çarşambayı perşembeye bağlayan gece, saat 3.30’a doğru Mekke’deki Otel odasında uyandım. Hızla bir şeyler atıştırıp, biraz meyve suyu içtim. 5.30’a doğru, lobideydim. Medine yolculuğuna hazırdım. Yokuş aşağı yürüyüp, anacaddedeki 9 numaralı otobüs durağına ulaştım. 8.00’de hareket ettik.Otobüsteki Diyanet İşleri görevlisi hoca, yola çıkar çıkmaz, ilgi çekici, kısa bir konuşma yaptı. Hz. Muhammed’in Medine’ye göçünden bahsetti. İsrâ Sûresi’ne de yansıyan, göç öncesi yakarışını aktardı: “Rabbim, çıkacağım yerden (Mekke) dürüstlükle çıkmamı, gireceğim yere (Medine) dürüstlükle girmemi sağla! Bana, hakkıyla yardım edici bir güç ver!” Mekke-Medine arası, yaklaşık 450 kilometre. Gerçi, engebesiz bir yol. Hiçbir yerde durmaksızın ilerliyoruz. Volkanik bir arazinin ayrışmış parçaları. Aynı zamanda, göz alabildiğine bomboş uzanan bir toprak! Ne bir yerleşim ne dikkate değer ölçüde bir yeşil örtü ne de bir sınai yahut tarımsal işletme!Buraya kadar herhangi bir demiryolu izine de rastlamadık. Hep karayolu... Gidiş ve geliş için ayrı ayrı inşa edilmiş. Trafik yoğun sayılmaz. Oysa, bu güzergâha hızlı tren hattı yapılabilirdi.MESCİT KUBA KÖYÜ’NDEMedine’ye girmeden, Kuba Mescidi’yle karşılaştık. Göç sırasında, Hz. Muhammed’in de beden gücüyle katılmasıyla inşa edilmiş. “Takvâ üzere yapıldığı” belirtiliyor. Dört buçuk saatin sonunda, öğleyi biraz geçe Medine’ye ulaştık. Mekke’yle karşılaştırılınca, daha büyük, engebesi çok daha az, Mimari yapısı daha düzenli. Rastgele inşa edilmiş gökdelen ormanı da yok. Mekke’nin atmosferi “uhrevi,” burada ise daha dünyevi. Otelimizin ismi, El Ensâr! Medine’ye ve tarihine yakışan bir isim. El Ensâr Oteli’nin hemen yakınında, bir küçük mescit dikkat çekiyor: Dış yüzeyinde sarmal kabartmalı güzel bir süs taşıyan minaresiyle, tek kubbeli beyaz bir yapı. Minaresi Türk tipi; kubbe mimarisi karışık. Büyük hadis bilgini İmam Buharî’nin adını taşıyor. Bir ara, fırsat bulup içine girdim. Dört kemer üstüne oturan, yaklaşık yarım küreden biraz daha yüksek bir kubbe. İçeriden bakıldığında, dışarıya oranla daha çok Osmanlı izi taşıyor. Caminin yapılış ya da onarım tarihi, hicri 1377. Bu hesaba göre, yarım yüzyıldan biraz daha yaşlı.PEYGAMBER MESCİDİ KÂBE’YE BENZETİLMİŞErtesi gün, cumaydı. Saat 11.15 dolaylarında Mescid-i Nebevi’ye (Peygamber Mescidi) gittim. Sonraki mimarisiyle, önemli ölçüde Kâbe’ye benzetilmiş. Uzun bir dikdörtgen. Çevresinde, mermer zeminli, geniş bir boş alan var. Kâbe’deki gibi, yüksek yapılarla (Kral gökdeleniyle bile) boğulmamış.Caminin içinde, enine ve boyuna doğrultuda sütunlar sıralanmış. Her birine dört revak biniyor. Revakların altı, bir uçtan öbür uca dimdik duran insan ordusuyla dolu! Bel hizasına eğildikleri zaman da, sırtları bir başka biçimde insan düzlemi oluşturuyor. Tek tartışmasız “güç”ün önündeki eğiliş bu, görünen ordunun görünmeyen “sahip”inin önünde! Ezana daha 40 dakika olmasına karşın, camide iğne atılsa yere düşecek kadar doluydu. Farklı ülkelerden gelmiştik ve hepimiz Hz Muhammet’in evi sayılacak şu yerde onun konuğuyduk. Ertesi gün, yine aynı saatlerde, bu kez 21 numaralı Kral Fahd Kapısı’ndan girdim. Herkesle birlikte, hep ileriye doğru yürüdüm. Bir süre sonra yürüyüş ağırlaştı. Tam bu sırada, Yeşil Kubbe’nin de önüne gelmiştik. Alımlı, parlak ve ağır bir sarı maden çerçeve, içeriyi dışarıdan ayırmaktaydı. Tek gözlü bölme, yalnızca Hz. Muhammed’in türbesi (Kubbe-i Saadet), iki gözlü bölmeyse ilk iki halifenin yattıkları yeri işaret etmekteydi. Fırsat bulanlar, tek sıralı safta, bu duvarın dibinde öğle namazı kılmaya çalışıyorlardı. Ve ramazanın son günü... Yarın, Türkiye’de bayram! Bakalım, burada nasıl olacak? Bu arada, Türk konukların bir bölümü, Mekke’ye gidiyor. “Medine’de, bayram sabahı” Bu üç sözcük, Yahya Kemal’in bir şiirine başlık olsaydı, Süleymaniye Camii şiirinde olduğu gibi, kim bilir, ne görkemli bir yazınsal ürün çıkardı ortaya? MEDİNE GARI ISSIZ VE ZİNCİRE VURULMUŞBayrama birkaç gün kala, taksiyle Osmanlı’nın dev ulaşım eseri Hicaz Demiryolu’nun son durağı Medine Garı’na gittim. Bu bölgede, garın yanı sıra yitik ve cemaatsiz bir Osmanlı camisi var. Gar iki katlı, cephesi uzun ve kemerli bir yapı. Şam’dakine çok benziyor. Az ötede, binaların yanındaki boşlukta, bir veda işareti gibi “sonuncu vagon” bekliyor. Alımlı gar binasına, Osmanlı İmparatorluğu’nun acılı alınyazısına benzer bir biçimde ağır bir zincirle sarı bir kilit vurulmuş.Çifte minareli cami, görkemli Osmanlı mimarisini yansıtıyor. Gar gibi siyah taştan inşa edilmiş. Dışarıdaki cemaat alanı sütunlarla birbirinden ayrılmış, her biri beş kubbeli ve tam simetrik. Caminin önündeki boş arazideyse, mavi tabanlı, sevimli bir dairesel havuz! ONCA ÖZVERİNİN SONUİki yapı kentin karayolu ağında unutulmuş bir ada... Yalnız, bakımsız ve terk edilmiş... Garı çerçeveleyen demir parmaklıklara ceza gibi vurulan kilide bakarken, düşündüm: Onca ferman, rapor, özverinin sonu bu kilit mi olmalıydı? Sultan Abdülaziz, 4600 kilometrelik demiryoluyla Anadolu’yu Bağdat’a bağlamıştı. 30 yıl sonra Hicaz Telgraf Hattı yapıldı. Sonra 1900’de Sultan Abdülhamid’in Hicaz Demiryolu geldi. Yalnız ray döşenmedi. Hat boyunca istasyonlar, köprüler, telgraf merkezleri, hastaneler yapıldı. Beşinci Ordu’dan binlerce asker, yarım yevmiye karşılığı çalıştı bu hatta. Issız Medine Garı’nda, tek başıma, geçmişin sislerine gömülmüş “son vagon”u seyrederken sarı kilidin önüne yaşlıca birisi daha geldi. Konyalıydı, fotoğraf çekti. Akşam yaklaşırken orta yaşlı bir çift göründü. Hafifçe gülümseyerek bizi “Merhaba! Yüce ecdâdın torunları” diyerek selamladı.KENT GECE CANLANIYORMedine’de birkaç kitapçı dolaştım. Raftaki kitap ve broşürleri inceledim. Farklı yabancı dillerde, Mekke Tarihi ya da Medine Tarihi gibi el kitapları vardı. ingilizce, Fransızca olanları, Endonezya, Bangaldeş dilinde yazılanları gördüm. Fakat Türkçe yoktu. Gözüme bir de fotoğraflı Mekke ve Medine albümü ilişti. Medine’de Yaşam, tıpkı Mekke’de olduğu gibi, yatsıdan biraz önce başlıyor. Döviz bürolarından kuyumculara, sokak satıcılarına dek, kadın ve erkek Ticaret erbabı, renkli tulumlarıyla Temizlik işçileri, motorlu araçlar ortaya çıkıyor. Sokağın canlılığı, yaşamı, Alışveriş sabah ezanına dek sürüyor. Geçmişte hırsızlık suçlamasıyla kolu kesilenler, ancak gecenin koynunda dilenebiliyor.
Medine’de Osmanlı izlerini aramayın, üzülürsünüz

Wednesday, December 9, 2009

2009’un en iyi 10 yerli romanı

EN İYİ 101- Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi - Ayfer Tunç2- Çöplüğün Generali - Oya Baydar3- Yüzünde Bir Yer - Sema Kaygusuz4- Fay Kırığı - Mehmet Eroğlu5- Eflatun Koza - Cahide Birgül 6- Dünyanın Uğultusu - Behçet Çelik7- Yorgun Sevda - İrfan Yalçın8- Sonradan Yaşamak - Önay Sözer9- Aşk - Elif Şafak10- Gizli Aşk Bu - Özen YulaBİR DELİLER EVİNİN YALAN YANLIŞ ANLATILAN KISA TARİHİZamansız Türkiye panoramasıCan Yayınları’ndan çıkan “Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi”, mekân ve zaman sınırı tanımayan, bir ucu 19. yüzyıla, bir ucu günümüze dayanan yazınsal bir Türkiye panoraması. Şaşırtıcı bir öykünün bittiğinin sanıldığı yerde, okuru olmadık bir öyküyle yeniden afallatan bir “insan manzaraları” kitabı da denebilir. Belki de bu sebepten jüri üyelerimizin yedisi de onu seçti. Karadeniz’in küçük bir kentinde denize sırtını dönmüş bir akıl hastanesinden yola çıkılarak farklı kişilerin Yaşam zincirinden oluşan bir roman. ÇÖPLÜĞÜN GENERALİKaranlık ve gerilimliKaranlık, gerilimli ve biraz kötümser. Ne karakterlerin isimleri var, ne de yerlerin. Bir felaket atlatılmış, sonrasında da 3 Maymun virüsü yüzünden belleğini yitirmiş, geçmişinden bihaber bir toplumun kahramanları var Oya Baydar’ın kitabında. İlerleyen bölümlerinde felaketten önce olan bütün olayları, Türkiye olarak son bir kaç yıldır yaşadığın-mızı fark edeceksiniz: Büyük bir dava, kuyulardan çıkan cesetler, cephanelikler... gibi. Zaten Baydar da şöyle diyor: “Ergenekon davası sürecinde olan olaylardan etkilendim ve bu romanı kurguladım.” Can Yayınları’ndan çıkan kitabın tek korkutucu yanıysa romandaki ülkenin haritadan silinmiş olması.YÜZÜNDE BİR YERBabaannesinden esinlendiGenç kuşağın önde gelen isimlerinden Sema Kaygusuz’un Yüzünde Bir Yer adlı kitabı Doğan Kitap’tan yayınlandı. Susmanın aslında ne kadar çok şey ifade ettiğinin kanıtlandığı bir Roman bu. Babannesinin Dersim’den Samsun’a göçüşünün hikâyesini yıllarca dile getirmemesinin, suskunluğununun ardına gizlediği sırrın ne olduğunu merak etmesiyle atılmış romanın temelleri. Ve ortaya kendi deyimiyle “Yeryüzünde kendi toprağından sürülmüş, çocukları zorla ellerinden alınmış, katledilmiş insanların ortak utancı ve suskunluğu”nu dillendirdiği romanı çıkmış.FAY KIRIĞI IÜçlemenin ilkiAgora Kitaplığı’ndan çıkan Mermet Eroğlu’nun “Fay Kırığı I” adlı romanı, bir üçlemenin ilki: “Mehmet”, “Emine” ve “Rojin”. Kitapta ayrı dünyalara ait insanlarla, 25 yıldır süren savaşın bir dönemi, ülkemizin-Laik-Müslüman, Türk-Kürt çatlağı eksenindeki- son 15 yıllık bölünüşü anlatılıyor. “Mehmet”, bir anlamda giriş romanı; 2005-2006 arasındaki olaylara yoğunlaşıyor. “Emine” de 2006-2008 anlatılacak ve olaylar yine İstanbul eksenli olacak. “Rojin” 1993-1994 arasında Hakkâri’de, Şemdinli’de geçecek. EFLATUN KOZAUçurumlarınıza baktıracakEverest Yayınları’ndan çıkan kitapta genç bir kadın gazeteciliğe başlar. İlk dosyası ise sakin hayatını altüst eder. Yıllardır izleri bulunamayan iki kadının dosyası üzerinde gördüğü eflatuna dönüşmüş mürekkep lekesinin peşinden çıkacağı yolculuk onu, eflatun kadınların gizemli dünyasına sürükleyecektir. Duygusal gerilimlerin güçlü anlatıcısı Cahide Birgül, Eflatun Koza’da bir kez daha okuru kendi uçurumlarına bakmaya zorluyor. DÜNYANIN UĞULTUSUHayata karşı savaşKanat Kitap’tan yayınlanan Dünyanın Uğultusu, bir aşk hikâyesi. “Gün Ortasında Arzu” ile 2008 Sait Faik Hikâye Armağanı’nı kazanan Behçet Çelik, bu ilk romanında huzursuz bir dünyayı resmediyor. Yalın anlatımın dikkat çektiği kitapta kapitalizmle yaşamak zorunda kalan insanların nasıl direnmeye çalıştıklarını görüyoruz. Taşra ile şehir arasında kalmış olan Ahmet’in aynı zamanda iki kadın arasındaki hayatını ve hayata karşı savaşını okuyoruz. YORGUN SEVDAEdebiyat ödüllüBol ödüllü yazar İrfan Yalçın’ın uzun bir aradan sonra yayınlanan bir kitabı Can Yayınları’ndan çıktı. İnsanlardan, arkadaşlarından ve hayattan umudunu kesmiş bir genç kadının bir lunaparkta çalışmaya başlamasıyla değişen, yenilenen ruhunu anlatıyor. Yalçın, bu eseriyle de Türk edebiyatının önemli isimlerinden Cevdet Kudret adına verilen “Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü”nü aldı. SONRADAN YAŞAMAKProfesörden tuhaf olaylarFelsefe profesörü Önay Sözer’in yeni romanı Sonradan Yaşamak, Yapı Kredi Yayınları’ndan çıktı. Kitapta geçmişte kaldığı sanılan bir dramının sonradan ama ilk kezmiş gibi yaşanmasına neden olan tuhaf olaylar silsilesi anlatılıyor. Nazire, hem tanınmış Ressam Zefir’e Canlı modellik yapar, hem de hayatıyla bir yazara konu olur. Beyoğlu’nda nostaljik bir otelde bu üç kişi arasında başlayan garip hikâye, okuyucunun hiç tahmin etmediği bir şekilde sonlanıyor.AŞKErkeklere siyah kapakElif Şafak’ın mart başında çıkan son romanı “Aşk” kısa sürede en çok okunanlar arasındaki yerini almıştı. Yazar, önceki romanlarında olduğu gibi yine toplumsal kuralların ve geleneklerin kıskaca aldığı insana yoğunlaşıyor. Mevlana ve Şems’in ilahi aşkından yola çıkarak dünyevi bir aşkı anlatan Elif Şafak, “Bizler aşkı unuttuk belki ama yüreğimizde derinde bir yerde o özlem hep var. Aslında hiç vazgeçmedik aşktan. Hep arayış halindeyiz” diyor. kitap ilk çıktığında pembe kapaklıydı ama birkaç ay sonra siyah kapaklısı da yayınlandı. Kimse resmi bir açıklama yapmadı ama herkes bunun sebebini erkeklerin pembe kitap taşımak istememesine bağlıyor. GİZLİ AŞK BUTürk filmi gibi romanEverest Yayınları’ndan çıkan kitap aslında 12 sayfalık bir Film hikâyesi olarak yazılmıştı. Bir buçuk yıl sonra Özen Yula onu roman haline getirdi. Müjde, Şener, Özgü, Ayşenil, Hümeyra, Suzan... Türk sinemasının duayenleri bu kitabın karakterlerine isim veriyor. Adları hayatları ile örtüşmese de ister istemez okur zihninde bu romanı onlarla resmediyor.
2009’un en iyi 10 yerli romanı

Tuesday, December 8, 2009

Ahmet Uluçay son yolculuğuna uğurlanıyor

İSTANBUL - Ahmet Uluçay için Beyoğlu Sineması'nda düzenlenen törende, yönetmenin sinemacılığını anlattığı sinevizyon gösterimi yapıldı.
İLGİLİ HABER
'Karpuz kabuğundan gemiler' öksüz kaldı
Törende konuşan Yönetmen Ezel Akay, Uluçay'ın zor şartlarda Sinema ile uğraştığını belirterek, ''Biraz garip gelecektir, ama ben Ahmet'i Türkiye'deki Modern sinemanın en önemli önderlerinden biri olarak görüyorum. Kısa filmlerinde yaptığı şeyler hiç klasik olmayan sinemanın örnekleri aslında'' diye konuştu.
Akay, son 3 yılda ilk filmlerini çeken birçok genç yönetmenin Uluçay'ın hikayelerinden ilham ve cesaret olarak işe başladıklarını ifade etti.
Uluçay'ın ilginç üsluplar denediğini vurgulayan Akay, ''Biz onu bedenen kaybettik ama kazandık diye düşünüyorum. Çok ilginç bir kazanımı oldu Türk sinemasının Ahmet sayesinde. Kısa filmleri biraz daha dikkatle incelendiğinde en azından Türkiye'de hiç denenmemiş araçların ve duyguların bir araya geldiğini görüyoruz'' dedi.
Akay, Uluçay'ın tamamlayamadığı ''Bozkırda Deniz Kabuğu'' filminin seyirciye ulaştırılabilmesi için filmin yapımcısından bilgi alıp gerekli çalışmaların yapılması gerektiğini belirterek, şunları kaydetti: ''Ben arzu da duyuyorum. Eminim birçok yönetmen arkadaşım da bu konuyla ilgilenmek isteyecektir. Yarım kalan 'Bozkırda Deniz Kabuğu' filmi ile ilgili yapılabilecek bir şey varsa bu konuda örgütlenelim. Hem sinema, hem de Ahmet için çok değerli bir final, katkı olacaktır diye düşünüyorum.''
'SAYGIYLA EĞİLİYORUM...'Yönetmen Mustafa Altıoklar da 1990'lı yıllarda kendisi, Yeşim Ustaoğlu, Reha Erdem, Nuri Bilge Ceylan ve kendilerinden sonra Yüksel Aksu gibi isimlerin yer aldığı bir ''yönetmenler kuşağı'' oluştuğunu anlatarak, ''Ahmet Uluçay da o döneme damgasını vurmuş kısa metrajcı arkadaşlarımızdan biriydi'' dedi. Altıoklar, sözlerini şöyle sürdürdü: ''O günlerden bugünlere birlikte yürüdük. Biz şehir çocukları hep şikayet ettik. Ahmet, Kütahya'nın bir köyünde hiç şikayetsiz çok değerli eserler bırakarak göçtü gitti. Yarım kalmış bir projesi söz konusu. Ahmet Uluçay bizim Film Yönetmenleri Derneği'nin onur üyesiydi. Onun bu yarım kalan işinin tamamlanması için dernek, onur üyesinin bu kadar onurlu bir işini üstlenmekten onur duyacaktır. Aziz hatırası önünde saygıyla eğiliyorum.''
SİNEMAMIZIN Aşık Veysel'İYönetmen Reis Çelik de bazı insanları tarif etmenin zor olduğunu, Uluçay'ın da bunlardan biri olduğunu söyledi.
Çelik, ''Çok şey söylemeye gerek yok. Ahmet Uluçay sinemamızın Aşık Veysel'i, Nasreddin Hocası, Pir Sultan Abdal'ı. Öyle geldi, öyle gidiyor. O, bozkırda küçük bir sinema ampulü yakmıştır. O, ülkemizin sinemasında sonsuza kadar hiç sönmeden yanacak kadar güçlü bir ışık yakmıştır'' diye konuştu.
Senarist ve yönetmen Safa Önal da Uluçay'ın karşısında eğilmeyi hak eden biri olduğunu söyledi.
Önal, ''Ankara Sinema Günleri''nde jüri üyesi olduğunu ve orada ''Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak'' filmini izleme şansını bulduğunu anlatarak, bütün seyirciler ve jüri üyeleri gibi büyük bir şaşkınlık ve hayranlık duyduğunu dile getirdi.
'HEM ZANAATKAR, HEM SANATÇIYDI' Yönetmen Yeşim Ustaoğlu, Uluçay'ın sohbetlerine katılmanın bir ayrıcalık olduğunu ifade ederek, ''Son günlerinde dahi bizleri şaşırttı. Dün hala döneceğini düşündük. Uzun bir mücadele verdi. Her şeyden önce söylemek istediğim o inanılmaz bir baba, bir eşti'' dedi. Ustaoğlu, Uluçay'ın eşinin ve kızının törene katılamadığını bildirdi.
Yönetmen Pelin Esmer de Uluçay'ın çok özel bir sinemacı olduğunu belirterek, şöyle devam etti: ''Yıllar önce Yavuz Özkan'ın sinema atölyesinde öğrenciyken oraya kısa filmlerini alıp gelmişti. Kara kara bu işi nasıl becereceğiz, sinemayı nasıl yapacağız diye düşünürken kısa filmlerini hayranlık ve şaşkınlıkla izlemiştik. O filmleri izledikten sonra bu işin o kadar imkansız olmadığına dair bir inanç verdi bana. Kendi adıma çok teşekkür ederim.''
Esmer, Uluçay'ın Türk sineması için çok önemli bir yaratıcı ve üretici olduğunu vurgulayarak, ''Hem zanaatkar, hem sanatçıydı. Yarım kalan filminin tamamlanması için ne yapılması gerekiyorsa yapacağız. Yarım kalmayacak ve vizyona çıkacaktır'' diye konuştu.
Şişli Kaymakamı Mehmet Öklü de Uluçay'ı yıllar önce Kastamonu'da bir şairler şöleninde gördüğünü anlatarak, ''Uluçay'ın şiirleri de var. Sanıyorum onlar yakınları tarafından toplanacak ve kitap halinde yayımlanacaktır. Sineması da üniversitelerde okutulacak kadar derin. Böyle bir sinema konsepti armağan ettiği için ona teşekkür ediyorum'' dedi.
'ONUN FİLMİNİN TEK KARESİNDE OYNAMAK İÇİN HER ŞEYİ VERİRDİM'Uluçay'ın oğlu İdris Uluçay da babasını değil, yakın arkadaşını kaybettiğini dile getirerek, ''Bazen hastalığı için kaygılanırdım. Bana 'Hayır, daha anlatacak yüzlerce hikayem var, onları anlatmadan bir yere gitmem' derdi, ama sözünü tutmadı'' diye konuştu.
Kardeşi Kamil Uluçay ise ağabeyinin Sağlık durumundan bahsedilmesini istemediğini belirterek, hastalığı kabul etmediğini söyledi.
Uluçay, ağabeyinin küçüklüğünden beri sinema hevesi olduğunu dile getirerek, aynı zamanda Roman da yazdığını kaydetti.

'BASİT HİKAYELERDEN BAŞYAPITLAR ÇIKARDI'Tiyatro sanatçısı Sumru Yavrucuk da Uluçay'ın Dünyanın en basit hikayelerinden başyapıtlar ortaya çıkardığını belirtti.
Yavrucuk, çok üzgün olduğunu ifade ederek, ''O tekti, o teki kaybettik. Onun filminin tek karesinde yer almak için her şeyi verirdim'' diye konuştu.
Bazı sevenlerinin gözyaşlarını tutamadığı törende, Uluçay ile ilgili paylaşılan bazı anılar da salondakileri zaman zaman güldürdü.
Uluçay'ın cenazesi, yarın Kütahya'nın Tavşanlı ilçesi Tepecik Köyü'nde öğle vakti kılınacak cenaze namazının ardından toprağa verilecek.
Ahmet Uluçay son yolculuğuna uğurlanıyor