Showing posts with label Aşk. Show all posts
Showing posts with label Aşk. Show all posts

Saturday, April 10, 2010

Üç öykü ustası İstanbul öykülerinde buluşuyor

İSTANBUL - ''Çünkü bizim de eşyayı gerçek büyüklükleri ile görüp görmediğimiz ayrı bir meseledir.'' (Haldun Taner, 'Şişhane’ye Yağmur Yağıyordu')
Güncel Türk edebiyatının değerli isimlerinden Murat Gülsoy, Yekta Kopan ve Ayfer Tunç ile Salon’da Edebiyat günleri devam ediyor. Can Yayınları işbirliğiyle gerçekleştirilen 2010 Ubor Metenga Buluşmaları’nda üç öykü ustası, her ay farklı bir İstanbul öyküsünü çözümlüyor. Mart ayında, sıra Haldun Taner’in “Şişhane’ye Yağmur Yağıyordu” öyküsünde... Öykü, kurgusu, dili ve içeriğiyle yazarın en önemli yapıtları arasında sayılıyor.
MURAT GÜLSOY 1992-2002 yılları arasında arkadaşlarıyla Hayalet Gemi dergisini çıkaran Murat Gülsoy, 2000’den bu yana aynı ekiple elektronik yayınevi altkitap.com’u yürütüyor. 'Bu Kitabı Çalın' adlı kitabıyla 2000 yılı Sait Faik Hikâye Armağanı’nı, 'Bu Filmin Kötü Adamı Benim' adlı romanıyla 2004 yılı Yunus Nadi Roman Ödülü’nü kazandı.
YEKTA KOPAN Hayalet Gemi dergisindeki çalışmalarıyla tanınan Yekta Kopan, ilk kitabı Fildişi Karası 2000 yılında yayımlandı. 2006 yılında İstanbul Uluslararası Tiyatro Festivali bünyesinde Tiyatro DOT tarafından sahnelenen ve bir Bülent Erkmen projesi olan İki Kişilik Bir Oyun’un metnini yazdı. Aşk Mutfağından Yalnızlık Tarifleri ile 2002 yılı Sait Faik Hikâye Armağanı’nı, Karbon Kopya ile Dünya kitap 2007 Yılın Telif Kitabı Ödülü’nü kazandı.
AYFER TUNÇÜni­ver­si­te yıllarında çe­şit­li ede­bi­yat ve kültür der­gi­le­ri­ne yazılar yaz­ma­ya baş­layan Ay­fer Tunç, 1989 yılında Cum­hu­ri­yet ga­ze­te­si­nin düzen­le­di­ği Yu­nus Na­di Öykü Ar­ma­ğanı’na katıldı, Saklı adlı yapıtıyla bi­rin­ci­lik ödü­lü aldı. 1999-2004 arasında Yapı Kre­di Yayınları’nda yayın yö­net­­me­ni ola­rak görev yapan Tunç, 2001’de yayımla­nan 'Bir Mâ­ni­niz Yok­sa An­nem­ler Si­ze Ge­le­cek' adlı yapıtı, 2003 yılında Ulus­la­ra­rası Bal­ka­ni­ka Ödülü’nü ka­zandı. Tunç’un 2003 yılında Sa­it Fa­ik’in öy­kü­le­rin­den ha­re­ket­le yazdığı Ha­va­da Bu­lut adlı se­nar­yo­su fil­me çe­kil­di ve TRT’de göste­ril­di.
Üç öykü ustası İstanbul öykülerinde buluşuyor

12 Eylül den Engin Çeber e Faili Meçhul Öfke

İSTANBUL - 'Aşkla ve direnerek beklemeyi bilenlere adanan bir roman' Faili Meçhul Öfke. 12 Eylül'den günümüze uzanan sarsıcı bir dünyayı konu alan bir Roman aynı zamanda.
Gazeteci-yazar Adnan Gerger, ''Gündeme damgasını vurmuş birebir yaşanmışlıkların ve bundan sonra yaşanacakların harmanlanmış halidir'' diyor son kitabı 'Faili Meçhul Öfke' için.
Ve şimdi 'Faili Meçhul Öfke' ikinci baskısını yaptı. Biz de Emniyet içindeki grupları, tarikatçı yapılanmaları, muhbirleri ve filler tepişirken ezilen çimenleri anlatan Adnan Gerger'le 'Faili Meçhul Öfke'yi konuştuk.
'OYSA BEN NE KADAR MASUMDUM'‘Faili Meçhul Öfke’ günümüzle, gündemimizle yakından ilişkili bir kitap, bu bakımdan böyle politik bir okuma çıkış noktanız mıydı yoksa sizin, hikayeyi yazarken tonunu belirlediğiniz alt metinler miydi? Oysa ben ne kadar masumdum. Kesif hâkî ve küflü bir duman kuşatması ve tepişen fillerin ayaklarının altında bir “ot” olarak yaşarken… Manu Chao’nun gitarlarıyla oluşan Noir Desir grubunun “Le vent nous portera- Rüzgâr bizi götürecek” şarkısına kanarak hayallerle günlerimi geçirirken… Olmadı işte. Kör talih. Hayat, bana “yaz” dedi. Ben de yazdım. Oysa, inanın bana çıkış noktamın politik bir okuma olmasından başka şans bırakmadılar. Tamam niyetim vardı, benimde böyle bir politik çıkış yapmaya ama beni kışkırtanlar hep o alt metinler oldu.
Haydi itiraf edeyim, Mazlum’un işkence de öldürülmesi, devletin içerindeki derin iktidar kavgaları, asker-polis çekişmeleri, telefon dinlemeleri, ajanların yasa dışı örgütlerin içinde provoke cirit atmaları ve hele hele Mazlum’la Leyla’nın günümüzde artık pek görülmeyen aşkları. Aman Allahım! İşte bu alt metinler var ya bu alt metinler, politik çıkış yaparken korkudan kan bürümüş gözlerime, titreme nöbetine tutulmuş beynime öylesine bir ilham oldular ki… Hiç sormayın. Son otuz yılda yaşananlar bir kabus gibi olsa da hayatın gerçeği. Bu hayatın gerçeğini de anlatmak için politik çıkış kaçınılmazdı, yani.
Romanı yazmadan önce çıkış noktanız tam olarak neydi? Sonuçta çoğu kişinin Gazete ve televizyonlardan duyduğu, okuduğu ama fazla bir şey bilmediği bir dünya var okuyucunun karşısında… Bellek. Hep deriz ya, “Toplumun belleği yok, herşeyi unuturuz. “ diye. Benimki o hesap. Yanılgılarla büyüyen bir toplumda hem gazeteci olarak, hem de medyanın içinde biri olarak “Eyyy Adnan!!! Senin belleğin nerede?” diye iç bir sesle bin yıldan bu yana mırıldanıp durdum. Ama gelin görün, medya o kadar yoğun işlerle uğraşıyordu ki, bırakın toplumun belleğini tazelemeye kendi belleğini yitirmemeye çalışan Kayıp krallıklara dönüşmüştü. Vakti yoktu. Nasıl olsun? Delilerin kör kuyuya attığı taşları temizleme görevini üstlenmek o kadar kolay mıydı? Ben bunları görüp belleğimi koruma adına haramice hislere kapılıp uzak coğrafyalarda sığınacağım bir ada arayıp durdum. Buldum da. Soyunup da koynuna girmeden önce “Ada” benden, kurgulanmış hayatlar yerine hayatların gerçeğini yazmaya söz istedi. Verdi gitti. İyi ki vermişim, gazeteci olarak insanlara sunduğumuz o anki olayın kendisi.
KORKAK YAZARLAR, GAZETECİLER...Habercilikte “öteki” unutulmuştu ama edebiyatta da öyleydi. Önce yakın tarihle yüzleşen her babayiğitin harcını sahiplendim. Toprakları işgal eden son kızılderili kabilesinin bir üyesi gibi bu harçla boyandım. Otuz yıl öncesinden bugüne ateş dansına başlarken “Ötekiler”in de bana eşlik etmesine sevindim. Ama onların şarkıları başkaydı. Benim de hemen ezberleyerek söylediğim şarkıda, “Ama en yüce değer olan hayat, bir gün gelir gerçekleriyle ve gerekçeleriyle, onların parlak, süslü imgelerin bile taklidi imgelerle ve çakma haberlerle bezenmiş dünyalarını al aşağı eder.
Türkiye’de yakın siyasi tarihinin; edebiyata bu kadar geç yansımasının, medyanın unutmasının nedeni, kendilerini bu insanlardan ve gerçeklerden soyutlayan yazarlarla gazetecilerin korkaklığıdır, başka bir şey değil. ” sözler vardı. Bu sözlerin her birinin beni “iyi insanlara”, “güzel insanlara”, “okur-yazar insanlara” ihbar etmesini istedim ve bu noktaya tutuldum.
MAZLUM, ÖLEN TÜM İNSANLARIN KENDİSİPeki gazeteciliğinizin, romana yansıyan kısımları...Evet, yazdığım, takip ettiğim, okuduğum her haberde edindiğim deneyimler, bedeli ödenmiş bir hayatın izdüşümüydü. Bu nedenle romanımda anlattığım her bir olayda son otuz yılda yaşanan ve gündeme damgasını vurmuş haberlerin bileşkesidir, diyebilirim. Örneğin, Mazlum’un işkencede öldürülmesi, 12 Eylül darbesinde gözaltına alınan insanların gözaltında ve cezaevlerinde işkencede görmesinden Hacettepe Üniversitesi Öğrencisi Birtan Altınbaş’a, Manisa’lı bir grup lise öğrencisinden Engin Çeber’e kadar o gencecik gepegencecik insanların öldürülmesinin tümünü anlatır. Mazlum son otuz yılda tüm işkence gören ve işkencede sakat kalan ve ölen tüm insanların kendisidir.
Yine romanımda anlattığım devletin içinde o derin yapılanmalar, grupların iktidar kavgası bugünden ta Osmanlı’ya kadar uzanan kaosa ve korkutmaya uzanan bir yönetim biçimini temsil eder. 'Faili Meçhul Öfke' gündeme damgasını vurmuş birebir yaşanmışlıkların ve bundan sonra yaşanacakların harmanlanmış halidir.

Emniyet içindeki gruplar, tarikatçı yapılanmalar, muhbirler… Hareketli ve detayı fazla bir roman var okuyucunun karşısında. Bu kadar girift ilişkiyi anlatırken okuyucunun hikayeden kopması gibi bir endişe taşıdınız mı? 'Faili Meçhul Öfke' hem tarihsel bir dönemi anlatacak hem de roman türünün tüm disiplinlerini bünyesinde barındıracak hem de kurgunun hareketli olmasını sağlayacaktı. Her sayfa kafamdaki gizle bembeyaz bir sayfaya açılacaktı. Ne zaman sayfalarımın dolduğunu görsem yeni bir sayfaya ilk sayfayı yazıyormuşum gibi yeni yazgımla ve yeni heyecanla yazacaktım. Bunu sağlamak için bir amele gibi çalıştım. Dört yıl boyunca gecelerimden ve kendimden özveride bulundum. Dört yıl boyunca bir yandan ustaları ders çalışır gibi okudum, diğer yandan bir inşaat işçisinin bir duvarı örerken taşıdığı tuğlalar gibi bilincime yeni bilgi koydum. Bu kadar çok girift ilişkilerden kopulmamasını ancak böyle sağlayabilirdim. Başarı biraz da romanın konusunun ta kendisi de. Bana düşen, doğru aktarmaktı, o kadar.
AŞKI HEP METAFOR OLARAK YAŞADIKBir röportajınızda kitabın Aşk romanı olmadığını söylemişsiniz ama bir okuyucu olarak ‘Faili Meçhul Öfke’nin birçok şeyin yanında aynı zamanda aşk kitabı olduğunu da düşünüyorum...Eğilin, kulağınıza bir sır vereceğim. Daha önceki röportajlarımda şimdi kulağınıza fısıldayacaklarımı avazım çıktığı kadar söylemek isterdim. Cesaret edemedim. Utandım. Elbette, Faili Meçhul Öfke, asıl bir aşk romanı. Bireyin kendini bir ülküye, bir ülkeye en önemlisi bir sevgiliye adadığı aşkın romanı. Çünkü biz birey olarak bu ülkede aşkı hep metafor olarak yaşadık ve toplumsal boyutla anlamdırdık. Doğrusu da budur. Kendinden başka insanların varlığını duyumsamak ve onların acılarını duyumsamak, hiçbir karşılık beklemeden tanımadığın insanlar için yaşamak ve mücadele etmek ve direnmek aşk değil midir? İnsanı insan yapan değer yargılarının ve kolektif yaşama ait düşüncelerin hiçe sayılmasına inat, böylesine aşkları anlatmak, müthiş bahtiyarlıktı.
Leyla ve Mazlum dışındaki karakterlerin biraz yüzeysel kaldığını düşünüyorum. Bu dramatik yapının işleyişi açısından zorunlu bir şey miydi?Yüzeysel kalmalıdır da. Hem bunu bir eleştiri olarak değil bir övgü olarak alıyorum. Onlar gölgede olanlar değil miydi? O halde romanın dramatik yapısını oluşturan hayatımıza sinsi pusular atanların silik ve yüzeysel olması kaçınılmazdı. Işığımızı engelleyen, karanlıklar içinde yaşayanların tümü kötüdür işte. Onları anlatarak yaramızı deşmeye ne gerek vardı. Anlatmaya çalıştığım, onları değil onların yaptıklarını hissettirmekti.
Hem Hikaye kurgusu hem de romanın temposu klasik polisiye romanlarını aratmıyor. Aşk, öfke, korku, polis, devlet içi yapılanma…vs tüm bunları dengelemek zor oldu mu? Hep tapmak, hep yalvarmak, hep bağışlanmayı dilemek, hep sevgisizlikten uzak durmak isteyen; travmalar içinde kaotik bir ülkeyi ve bu ülkede yaşayan insanların peşinden gidince, sirenlerini öttürerek giden bir ambulansın içinde olduğumuzu sanmak gibi bu toplumun acıtılmasını istedim. Kurgumun başlıca amaçlarından biri buydu. Romanımda kurduğum denge, lanetli günleri yaşayan insanların birbirine tek kelime etmemelerine karşı duyulan tepkiydi. Diğer yandan bugüne kadar, açgözlülüğe kapılarak her şeye sahip olmak isteyen oysa hep yenilen ve kandırılan insanların öyküleri de bu dengenin orta direğini oluşturuyor.
Sistemli bir şekilde dünyaya geldikleri ilk andan itibaren asla masum olamayacaklarına inandırılmış insanların öyküsüyse bu öyküler, polisiye kurgudan kaçamıyorsunuz. Kaybetmeye mahkum insanların kaderini yeniden yazmak için de polisiye bir anlatıma başvurarak, onlara “inandırıcılara” değil “kurtarıcılara” hiç değil sadece kendilerine ihtiyaçları olduğunu da anlatmaya kalktığınızda hayatın içindeki tüm yaşamlar da ister istemez ayaklanıyor.
MANTIK ASLA DEĞİŞMİYORBöyle ağır ve tahribatı yüksek bir 30 yıl altında karakterlerin ezildiğini söyleyebiliriz. Bu bakımdan kitabın okuyucuya kendini kötü hissettirdiği bir gerçek. Mazlum’un Leyla’yla bir yolculuk bile yapamaması birçok şeyi özetliyor örneğin. Ama bir anlamda bebek de bir umudu simgeliyor. Bu anlamda onca olumsuz olaya rağmen umutlu bir kitap da diyebilir miyiz ‘Faili Meçhul Öfkeye’? Leyla ve Mazlum’un dışında karakterlerin ezildiğine ben de katılıyorum. Kendi varlığını yok etmeye kodlanmış bir devlet anlayışından söz ediyoruz. Her türlü eylemi göze almış bir devlet anlayışından. Öğütülmüş, yok edilmiş insanların hiçbir önemi olmayan bir ülkeyi anlatmaya kalktığınızda karakterler ister istemez silikleşiyor. Kişiler durmadan değişiyor ama masumiyetleri kemiren mantık asla değişmiyor. Tamam, romanımda bu karakterlerin çoğuna bir mezbahadan alkışlanarak çıkanlar kadar ilgi göstermiyorum. Ama hak ediyorlar. Düş kırıklıkları yaşanmasın diyedir, bu kötü hissetmeler, bu bekaret bozucu anlatmalar. Eğer karakterler de güçlü olsalardı, o zaman da bu ülkeyi bir yara gibi koynumda taşımak zorunda kalacaktım ki, Mazlum’la Leyla’nın yolculuklar yapamamasının gerçek boyutunu ortaya çıkaramazdım. Yoksa, Faili Meçhul Öfke’nin yazarının fakültede sevgilisinin işkencede öldürüldüğünü, hatta onunla bir parkta bile el ele yürüyemediğini niye saklasın ki? Leyla’nın bebeği bir umut. Faili Meçhul Öfke umut kitabı olmayabilir ama bu kitap bitmedi, tıpkı söylenecek son sözün henüz söylenmediği gibi… Bir umut işte bu umut ve diğer yaşananlar iki nehir romanda dile gelecek.
Adnan Gerger mesleğini NTV'de sürdürüyor.
Patlamalar, işkenceler, korkulu anlar… Sert bir roman aynı zamanda ‘Faili Meçhul Öfke’. Bu sertlik Türkiye’de bir hikaye anlatmanın zorunluluğundan mı kaynaklanıyor?Ne yazık ki öyle. Çok sert bir coğrafyada yaşadığımız yetmiyormuş gibi bizi derinden yönetenlerin korkuya ve şiddete dayalı anti-demokratik yöntemlere başvurması, bizim yaşamı, “vurun şunun boynunu” diyecekleri anın beklentisiyle boşuna tüketmemize neden oluyor. Sonra, aptallar, sinsiler, kemirgenler, köşe dönücüler, namussuzlar, üç kağıtçılar, dolandırıcılar, vurguncular nasıl oluyor da her dönem varlar? Özellikle son otuz yılda pirpirim tohumu gibi nasıl olur da çoğaldılar? Üstelik böyle bir hayatta yaşamaları kendilerine verilmiş bir lütufmuş da başlarına ne gelirse gelsin da minnet, şükran ve sükûnla karşılama hâli ve belleksiz yaşamaları beni deli ediyor. Kişiliklerini, vicdanlarını ve kimliklerini yarım ton kömüre, beş kilo una ve şekere satışları, kendimi bok gibi hissetmeme neden oluyor.
'SERT DİLDEN BAŞKA SEÇENEĞİM YOKTU Kİ'12 Eylül’den bu yana insanların bu mağlubiyete rıza durumdan bir an önce kurtulması gerekiyor-du. Çünkü, Türkiye’nin yüreğinde, tam kalbinde bir travma oluşmuştu. Öyle bir travma ki, toplumsal bilincin yitirilmesine, toplumun tüm niteliklerinin ve kimyasının değişmesine neden olmuştu. Elbette, 12 Eylül darbesini; otuz yıl öncesinden şimdiye kadar lanetlediğimizi bir an tereddüt etmeden hayatla paylaşmıştık ama bu laneti şimdi hangi dille anlatacağımı seçememiştim. Sert dilden başka seçeneğim yoktu ki.
‘Bütün bunlara rağmen’ diye biten kitaplardan mı 'Faili Meçhul Öfke’? Yani kitabın arka kapağında da yazdığı gibi direnerek umut mu etmeliyiz?Bu beklentileri anlatırken neler eksiltiliyor benden bilmiyorum ama bazen o davetsiz duygularımın eseri direnerek umut etmek, beni tavan arasına kilitleyen o hoyrat bakıcının içeride unuttuğu yedek anahtarı aramayı hatırlatıyor, belki de kapıları yumruklamak yerine. Farkındasınız değil mi? O ertelenmemeli beklentileri anlatırken üst üste dizilmiş, çapraz birleştirilmiş bulmaca sözcükler yığılıyor üst üste. Ertelettiğimiz zamanlarda mı, eskittiğimiz ve eskittiğimiz o kadar çok şey çoğalıyor ki. Her şey kabulümüzse; çağlar boyu öğrendiklerimiz, otuz yıla sığdırılmışlarımız elbet direnerek umut etmeliyiz. Başka tutunacak dalımız var ki? Hayattan kopartacaklarımız olgunlaşmış bizi beklerken tüketilmiş sözcüklere sığınmayı asla düşünmedim, siz de düşünmeyin.
TV'DEKİLER SIRADAN AŞK DİZİLERİNE DÖNÜŞTÜLER12 Eylül ve sonrasını konu alan dizileri TV dizilerini – Çemberimde Gül Oya, Hatırla Sevgili, Bu Kalp Seni Unutur mu?- değerlendirmenizi istesem…Bu anlamda üretilen yapıtları küçümsememiz gerek. Yalan yok, hepimizin belleklerine birer çomak soktular, vicdanlarımızı harekete geçirdiler. Özellikle ilk bölümler, insanı kıskıvrak yakalayan bölümlerdi. Ancak bu dizilerin çoğunluğu başlattığı gibi bitmedi, onlar da gerçek hayatta olduğu gibi piyasanın isterlerine boyun eğdiler ve çok geçmeden sıradan aşk dizilerine dönüştüler.
Bundan sonraki kitabınızdan bahsedebilir misiniz? İkinci romanımı bu yıl sonlarında okuyucularla buluşturmayı planlıyoruz. İsmi “Hâki” olacak, üçüncü romanımda gelecek yılın ortalarında. Onun ismi de “Küf.” Bu romanlarımı yazıyorum değil. Yazılmış da bekleyenler. Faili Meçhul Öfke’yle birlikte tasarlandı, yazıldı. Ama şimdi ince işçilikleri ve kurgulama bir daha gözden geçirilecek.
12 Eylül'den Engin Çeber'e 'Faili Meçhul Öfke'

Sunday, February 28, 2010

BLOOMSBURY DÜŞLERİ

Matematik, Ekonomi, Edebiyat ve sanat alanlarında çığır açmış kişilerin özgürlükçü düşünceleri, birbirlerinin yaratıcılıklarını besleyen tartışma ve toplantıları, aşkları ve ihtirasları...

20. yüzyılın ilk yarısında; Londra Bloomsbury yakınlarında, birlikte yaşayan, çalışan, üreten, araştıran, eğlenen ve tartışan kolektif bir arkadaş ve akraba topluluğuydular... Edebiyat, estetik, eleştiri, ekonomi, feminizm, Cinsellik ve barışçıl Politika ile ilgileniyorlardı. Oluşturdukları parkı andıran büyük bahçelerini sanatlarının uzantısını oluşturan heykeller süslüyor, yine söz konusu bahçede Roman, eleştiri, biyografi ve Bilimsel yazılar yazıyor, birlikte çay ve içki partileri düzenliyor, konuklarını ağırlıyor, fotoğraf çekiyor, resim yapıyor ve eşsiz sohbetleri ile giderek efsaneleşiyorlardı. Virginia Woolf, John Maynard Keynes, E.M Forster, Lytton Strachey, Duncan Grant, Vanessa Bell gibi tanınmış üyeleri bir yana Aldous Huxley, Katherine Mansfield, TS Eliot, Leydi Ottoline Morrell ve William Butler Yeats gibi yazarlar da, ağırladıkları entelektüeller ve sanatçılar arasındaydı. Bu ütopik topluluk; yenilikçi ve avant-garde düşünce tarzlarının getirdiği Yaşam anlayışları ve giysi kodlarıyla bu kez sezon modasına referans oluşturuyorlar.

Duncan Grant'in, modellerini resmederken üzerlerine almasını istediği kadife pelerinleri zaman zaman bizzat kendisinin giydiği ya da topluluğa sempati duyan kadınlara hediye ettiği günlerden; ünlü kadın oyuncuların zarif omuzlarını süsleyen pelerinlerin zirve yaptığı bugünlere... "Birçok kadın oyuncunun hayali; düşünsel, sanatsal ve estetiksel gelişimini artıracak entelektüel bir çevrenin içinde var olmak değil midir zaten?' diye soruyor Anna Sui ve ekliyor; "Bloomsbury sadece giysi kodları açısından değil, bir simge olarak Virginia Woolf ve dostlarına duydukları hayranlığın da dışavurumu." Tasarımcı bir sonraki koleksiyonunu, Bloomsbury'nin art-deco stilinden ve Birinci Dünya Savaşı sırasında topluluğun en renkli simalarından yazar Lytton Strachey ile sevgilisi Ressam Dora Carrington'ın aşkının konu edildiği Carrington filminden yola çıkarak kurgulayacağını da itiraf ediyor. Öyle ki; bu amaçla Virginia Woolf'un bir zamanlar tutkulu bir Aşk yaşadığı kadın yazar ve Şair Vita Sackville-West'in Londra'daki evini ziyaret etmeyi, Vanessa Bell'in kitaplarını incelemeyi, eski dergileri karıştırmayı ve diğer topluluk üyelerine dair sayfalarca not tutmayı kendine görev edindiğinin de altını çiziyor. Yalnızca Anna Sui mi? Christopher Bailey, Virginia Woolf'un rafine estetik anlayışına, Karl Lagerfeld ise aynı dönemin ünlü kadın oyuncularından Belle Brummel'in dandy yaklaşıma kattığı femininen vurguya duyduğu hayranlıktan söz ediyor sık sık...

20'li yılların ruhunu daha iyi özümseyebilmek ve bu çarpıcı dönemi 70'lerle birleştirmek için Ken Russell'ın Women in Love, The Boy Friend ve heykeltıraş Henri Gaudier-Brzeska'nın hayat hikâyesinin konu edildiği Savage Messiah'ı defalarca izleyen, bununla da yetinmeyip Edward Gorey'nin skeçleri ile baskılarını dahi inceleyen Nicole Farhi; "20'lerin kubist yaklaşımını, o art deco estetiği biraz da klasik İngiliz çizgileri katarak modernize etmeye çalışıyorum" diyor. Farhi hemen hemen her koleksiyonunda; özellikle de gündüz giyilebilecek parçalarda Bloomsbury bilgeliğini yaşatmaya çalıştığını da sözlerine ekliyor. Kaşmirin hayat verdiği toz pelerinler, fistolu etek uçları, büyük düğmeler, gevşekçe bağlanan kemerler, Mary Jane ayakkabılar, ekose elbiseler, el yapımı heybeler, tasarımcının 2007 yılı Kış koleksiyonun da ana hatlarını oluşturuyordu... Bugünlerde bir kez daha kitaplara düşkün, feminen giyinse de cardigan'ları, pelerinleri, uzun etekleri, flanel pantolonları ve pelerinimsi paltoları ile söz konusu kadınsı etkiyi maskülen ayrıntılarla dengelemeye çalışan neo Bloomsbury fashionista'lara rastlıyoruz.

"Belli bir araştırma ve gözlem sonucunda gardırobumuza ulaşan tasarımların ayrıcalığını hissetmek istiyorum ben de. Kendine ait bir odaya sahip olmak kadar kendine ait bir gardırop oluşturmak da çok önemli. Bu kadını özgürleştirir... Virginia Woolf ve yakın arkadaşları Moda figürü olmaktan çok özgür düşünce figürüydüler. O dönemin kadınları giyinmediler, düşünceyi giyilebilir kıldılar. Önemli olan da budur" diyor ünlü oyuncu Nicole Kidman ve ekliyor; "Tüvit pantolon ceket takımlar seyahatler içindi, kocaman çengelli iğneli çantalar, pamuklu gömlekler, tüylü küçük şapkalar ise beş çaylarının. Bloomsbury gibi düşünceye hizmet eden bir toplulukta dahi bu eksantrik kurallar yıkılmak üzere geçerliliğini koruyordu. Leydi Ottoline Morrell'in amber yüzükleri, yumuşacık Paul Poiret elbiseleri dahi belli bir derinliğin izlerini taşır."

Freud çevirileri okuyan, kendini tekrar eden insan doğası, içsel var oluş ve Virginia Woolf'un günlüklerinde de kaleme aldığı gibi estetik sorgulamalar ile ilgilenen düşünürler topluluğu, bohem bir İngliz rapsodisi yaşıyordu. "Yaşam tarzları daima tasarımın özünü oluşturur" diyor Christopher Bailey ve ekliyor; "Bloomsbury'e öykünmek için ele birkaç kitap almak, bir çift gözlük takmak ya da bir pelerinin içine gizlenmek de yeterli olamaz. Döneme öykünebilirsiniz, üyelerinin yaşam tarzlarının uzantılarını arayabilirsiniz, ancak Bloomsbury'i üzerinizde taşımak için okuduğunuz gibi giyinmek zorundasınız." Peki ya siz? Okuduğunuz gibi giyinmeye hazır mısınız?

BLOOMSBURY DÜŞLERİ

Temelkuran: Cümle kuramayan aşık olamaz

Yazıları üzerinden tanışan, birbirini seven, eylemlere giden insanlar var onun. Kimisi nişan davetiyesine bir yazısını alıyor, kimi cüzdanında çocuğunun ya da sevgilisinin fotoğrafının yanında gazeteden kestiği bir yazısını saklıyor. Onlar Ece Cumhuriyeti’nin birer üyesi.
Yazıları üzerinden insanları birbirine bağlayan Ece Temelkuran ise hayatla bağlı. Onun için hayat sadece yaşadığı ülke değil. Tüm insanların ortak acılarından, kederlerinden etkilenen bir dünya vatandaşı o. Her daim ezilenin yanında olup, onların acılarını paylaşsa da içinde bir yerde çocukluğunu saklayabilmiş ve gülüşüne yerleştirmiş.
“Muz Sesleri”ni yazmak için neden Beyrut’u seçtiniz? Aslında ben Beyrut’ta başka bir şey yazacaktım ama bu hikâye beni orada buldu. Beyrut’a gideyim ve kitap yazayım diye başlamadım çalışmaya. Aslında Oxford Üniversitesi’ndeki iki merkezle beraber; İslami Çalışmalar Merkezi ve Avrupa Çalışmaları Merkezi başka bir çalışma yapacaktım. Benim Hizbullah ile görüşmem gerekiyordu. Hizbullah’ın siyasi şura üyeleri, basınla ilişkilerini yürüten İbrahim Musavi, onlarla konuşurken bu hikâye geldi beni buldu. Ayrıca gazeteciliğe ara vermem gereken bir zaman olduğunu düşünüyordum çünkü hem Televizyon hem köşe yazıları yüzünden fazlasıyla bir tüketim nesnesi haline geldiğimi hissediyordum. Ana yurdum olan edebiyata gidip soluklanmam gerekiyordu ve bunu bana yaptıracak kadar güçlü bir hikâyeyi ancak Beyrut verebilirdi. İnsan ancak savaşla, ölümle iç içe olan bir ülkede bu kadar çatışmalı ve hakiki hikâyeler bulabiliyor. O yüzden Beyrut. Beni ancak o kandırabildi.
Ana yurdum edebiyata dönmem gerekiyordu diyorsunuz. Gazetecilikten mi sıkıldınız? Sıkıldığımdan değil ama köşe yazarlığının da gazeteciliğin de artık yanlış bir yerde olduğunu düşünüyorum. Türkiye’nin gündeminden yıprandım. O kadar tuhaf bir şey ki bu… Beyrut çok küçük bir şehir. Lübnan çok küçük bir ülke ama orada olanlar dünya ile ilgili, orada yaşayanlar da dünya ile ilgili insanlar. Bizim gündemimiz ise sadece bizi ilgilendiriyor ve bunu başka bir dile çevirmek çok zor. Bir İngiliz’e Ergenekon davasını anlatmaya çalışın bakalım yapabiliyor musunuz? Ben yapamıyorum. Bu da bizi fazlasıyla kendi hikâyemize mahkûm ediyor. Ben kendi hikâyeme mahkûm olmak istemiyorum. Orhan Pamuk’a vaktiyle çok eleştiri getirildi. Kimi zaman ben de eleştirel baktım ama şimdi daha iyi anlıyorum onu. Orhan Pamuk kendi hikâyesine mahkûm olmak istemeyen bir adam. Bu bir insan hakkı olmalı, kendi hikâyelerinden çıkıp gitmek. Beyrut’a giderek biraz da bunu yaptım. Bu Roman benim eve dönüş biletim gibi bir şey. Bütün kitaplarımı severek yazdım ama bunu ayrı seviyorum.
Kitapta unutmak üzerine bir cümle var. Siz Beyrut’a neyi unutmak için gittiniz? Benle ilgili bir şey değil. Kitaptaki çoğu şey benle ilgili değil zaten. Ama insanlar herhalde en çok kendilerini unutmak istiyorlar, zira bir ömürde bir hayat olma haksızlılığını ancak kendinizi unutarak başka bir şehre gidince yenebilirsiniz. Sanıyorum insanlar en çok bir önceki kendilerini unutmak istiyorlar ve bir sonraki kendilerini doğurmak için öyle bir tabula rasaya gidiyorlar. Beyrut’ta bunu sunan bir şehir çünkü hafıza ile ilişkisi çok karmaşık, heyecanlı ve problemli. Bu yüzden de hafızasıyla, unutmakla, hatırlamakla ilgili problemleri olanlara boş bir alan sunuyor. Beyrut’ta ne olmak istiyorsanız o olursunuz. Mesela piyanistler görürsünüz üçgen vücutlu. Adamın parmakları bile tuşlardan daha kalındır ve piyanist olduğunu söyler. Saksafon çalan adamlar görürsünüz günde üç paket Sigara içerler. O insanların söyledikleri kişiler olmadıklarını bilirsiniz ama kim olduklarını soracak kadar da zamanınız olmaz. Çünkü Beyrut başınıza öyle işler getirir ki bu an bütün anları ele geçirir. Sanıyorum herkes bu yüzden biraz Beyrut’a gidiyor.
Kitapta Ortadoğu’nun hikâyelerinin yağmalandığından bahsediyorsunuz. Türkiye’de bu bağlamda Ortadoğulu mu sizce? Aklıma Londra’da gördüğüm kitaplar geldiği için öyle bir pasaj var. Ortadoğu’nun hikâyelerini alıyorlar, yağmalıyorlar ve onları Amerika’daki ev kadınlarının okuyabileceği hale getirip satıyorlar. Bunu daha çok Batılı yazarların Ortadoğu’ya gelip yazdığı kitaplarda ya da Ortadoğu’daki yazarların Batı’ya sadece kendilerini anlattığı kitaplarda görebiliriz. Sadece Batıya yazdığınız zaman Ortadoğu’dakiler size gülüyor çünkü Komik oluyor. Bu gülüş, onlarla edilen bu alay Batıya ulaşmıyor. Dolayısıyla Batı kendi kendisine bir Ortadoğu hikâyesi dinleyip eğleniyor. Biz bunu sık sık yaşıyoruz. New York Times’ta ya da bir gazetede Ortadoğu ile ilgili son derece kaba anlatılmış hikâyeler okuyoruz ve onun öyle olmadığını biliyoruz. Sonrasında biraz kederli bir şekilde gülüyoruz. Sözünü ettiğim şey buydu ve bu bağlamda Türkiye’nin Ortadoğulu olduğunu düşünüyorum. Hikâyelerimiz oradaki halkların hikâyeleri gibi yağmalanmış ve döküntüleri bize geri satılmış. Bu bakımdan Ortadoğuluyuz.
Muz seslerini hakikaten duydunuz mu? Nasıl öğrendiniz muzların ses çıkardığını? Yok, duymadım ama var. 2006’da savaştan bir hafta sonra foto muhabir arkadaşım sevgili Yurttaş Tümer’le birlikte Lübnan’a gittiği zaman cahil cesaretiyle Güney Lübnan’a da gittik. Yollarda patlamamış bombalar ve bir sürü kontrol noktası vardı. Hizbullah’ın milisleri, Fransız askerleri, başka ülkelerin askerleri, BM askerleri var. O keşmekeş içinde baktım ki yolların kenarlarında muz tarlaları… Mavi torbalara alıyorlar muz hevenklerini. Onlar o torbalar içinde duruyorlar sessizce. Sonra bunu döndüğümde editörüm ve dostum Çiğdem Su’ya anlatırken annesi Özün Hanım, “Biliyor musun muzlar doğum yaparlar. Öyle çıkarlar ve tek tek ayrılırlar. Ayrılırken çuk çuk çuk sesler çıkar” dedi. Sonra ben Beyrut’a gidip romanı yazmaya karar verdiğim zaman bunu sormaya karar verdim. Beyrut’ta kimse bilmiyordu. Mihmandarımla Güney’e doğru indim . Muz tarlalarında durup orada çalışan insanlarla konuştum “Muzun sesi var mı” dediğim adamlar “çuk çuk çuk” diyerek o sesi taklit etmeye başladılar. O an gerçekten böyle bir şeyin varolduğuna emin olduk.
Yaşar Kemal’e kitabı okutmuşsunuz ve beğenmemiş ilk başta. Neler dedi size? Önce beğenmedi evet. Sonra ben Beyrut’tayken telefon etti. Yaklaşık yarım saat konuştuk ve dedi ki, “Bir daha yaz. Bir daha yaz. Korkma bir daha yaz.” Çünkü gazetecilikle edebiyata o kadar ihanet ettim ki beni geri almayacak sandım, onun için de romanı yazmaya çok korkak başladım. Sonra edebiyatın beni aldığını anlayınca birazcık daha kendim gibi yazmaya başladım. Yaşar Kemal’de tam o korkma sürecinde çok yardım etti ve tabii Ayşe Baban da… Beyrut’ta birazcık kalbim kırıldı ama iyi bir şey bu, kalbin kırılması.

Aşk nedir sizce? Bir iç savaştır Aşk bir neden arar kendine. Aşk bir kere başladıktan sonra başlangıcını hemen hızla unuttuğun ve ondan sonra boş bulduğun zamanlarda nedenini aradığın bir şeydir. Kavgalarda öyledir. Bir kere başladıktan sonra nedeni unutulur ve devam etmek için herkes bir neden uydurur. Çok fazla süt liman aşklardan bahsediliyor ya da öyle bir şeymiş gibi bahsediliyor aşktan. Türkçeyi konuşamayan bir Türkiye’de aşkın olacağına çok fazla inanmıyorum. Geçtiğimiz günlerde bir üniversitede konuk hoca olarak 4. sınıf öğrencilere ders verdim. Üç kelimelik bir cümle kuramayan son sınıf öğrencilerine baktım ve şunu düşündüm, bu adamlar politikadan hoşlanmıyorlar çünkü onlara öyle öğretilmiş. Bu ülkeyle ilgili değiller çünkü onların öyle olması istenmiş. Başka insanlarla, haksızlığa uğrayanlarla ilgili değiller çünkü öyle imal edilmişler. Peki, bu adamlar ya da kadınlar birini sevdiklerini ona nasıl söylüyorlar? Söyleyemezler zira cümle kuramıyorlar. Cümle kuramayan insanlar aşık olmazlar. Onların aşık olamayacaklarını düşünüyorum. Aşkları bir yanlışlıkmış gibi geliyor bana ya da dille ilişkim yüzünden böyle düşünüyorum. Çok sessiz de olabilir aşk. Sıfır ses, sessiz Sinema gibi ama hayatta yine de bir cümle kurmamız gerekir. Hayatla, yaşayarak, bir şey yaparak bir cümle kurmamız lazım. Bana kavramları bir araya getiremeyen insanlar aşk gibi karmaşık bir uygarlığın parçası olamazlar gibi geliyor.
Lübnan’daki öğrenciler ya da gençler siyasetle daha mı ilgili? Öyle bir ayrım doğru olmaz. Ortadoğu meseleleriyle kendi hayati bağları olduğu için daha ilgililer. Filistin’de bir olay oldu mu bizden daha çabuk ve bizden daha başka bir yerlerinden etkileniyorlar. Bunun sebebi hem Arap olmalarından hem de Müslümanlığın da daha farklı biçimde yaşamalarına bağlanabilir. Orada olanlar o coğrafyada bulundukları için, kendi yakın tarihleri ve bugünleri Ortadoğu’nun bugünüyle çok ilgili olduğu için daha hızlı sonuç veriyor. Şöyle bir siyasiliği var Beyrut’un, politikanın dışında bir hayat yok. Esasında var ama çok küçük bir alanda. Her şeyde Politika var, müzikte, aşkta… Örneğin gidip Dürzi bir kızı severseniz ve sizde diyelim ki Hıristiyansanız, ikinizin birlikte oturup yakın siyasi tarih çalışmanız lazım. Hem de çok karmaşık bir siyasi tarih. Bu anlamda aşkın içinde de çok politika var. Belki de benim tırnak içinde bir aşk romanı yazabilmemin tek olanağı da Beyrut’ta bir aşktan bahsetmekti. Çünkü içinde yeterince politika olan tek aşk benim bildiğim kadarıyla ancak Beyrut’ta yaşanır.
Sinema ile aranız nasıl? Kardeşimle olduğu gibi... Çok sık göremiyorum ama gördüğüm zaman çok mutlu oluyorum. İnan (Temelkuran) sayesinde biraz daha farklı filmler görme olanağım var. Çünkü o hiç kimse duymadan yönetmenleri bilir, çünkü o hiç kimse duymadan müzisyenleri bilir. O da bana getirdiği ve benim de onlara ayıracak ihtimamın olduğu zaman güzel filmler izliyorum. Bu sene Beyrut’ta olduğum ve kitapla uğraştığım için fazla Film izleyemedim. Inan’ın filmi dışında film göremedim.
Sinemaya değinmek istedim çünkü kitabın bir bölümünde Casablanca’ya atfı var… Ben herkesin bir Casablanca peşinde olduğunu düşünüyorum. Kendini feda edebilecek kederli bir hikâye. Çünkü yaşarken kederli olan şeyler sonra anlatılınca güzel hikâyelere dönüşüyor. Hayatın en büyük haksızlıklarından biri de budur, güzel hikâyelerinizin olması için kederli hikayeler yaşamanız gerekir. Casablanca’da o bakımdan var. Şimdi vuslatın ve hazın fazla önemsendiği bir çağdayız. Oysa güzel hikâyeler hazdan çıkmaz maalesef. Acıdan ve kederden çıkar.
Son dönemdeki özellikle TEKEL işçilerinin eylemleri hakkında ne düşünüyorsunuz? Siyasi alternatifsizliğin yarattığı sarkastik bir ataletsizlik olduğunu düşünüyorum. Bu atalet de siyasi partilerle yakın zamanda aşılacak gibi durmuyor. Ben bu ara sendikaları aşan bir işçi hareketinin yolunu gözler durumdayım. Öyle bir hareketin olacağını gözlemlerime dayanarak tahmin ediyorum. Sendikalar o kadar iğdiş edildi ve bu siyasi kutuplaşmada öyle bir felç durumuna sokuldular ki, işçiler sendikalardan daha dinamik, daha çabuk örgütlenir ve tepki verir duruma geldiler sanki. Elbette onların bu örgütlenmesinde ve tepki vermesinde sendikaların rolü büyük ama önümüzdeki dönemde işçiler sendikaları aşacak düşüncesindeyim. Çok önemli bir şey oldu geçenlerde ve hükümet ilk kez geri adım attı. Bu zamana kadar bu hükümete hiçbir güç geri adım attıramadı, ne siyasi, ne sivil ne de Askeri güç. İlk kez, hem de hiçbir şeyi olmayan adamlar hükümete geri adım attırdılar. Kimse bunun altına çok fazla çizmedi. İlk kez hükümet geri adım attı ve durumlarını da iyileştirme sözü verdi. Daha da geri adım atacak. Ileride bugünleri, “o gün başlamıştı” diye anabiliriz. Tıpkı 2006’da taş atan çocuklar meselesi kimdir denirken, Kürt meselesi bugünden itibaren değişmiştir ve başka bir yöne gidecek dediğim gibi. Şimdi yeniden söylüyorum bugünleri hatırlayacağız. Bundan 5 yıl sonra 10 yıl sonra işçilerin hükümete bu kararı çıkarttırdıkları günü hatırlayacağız.
Taş atan çocuklar ne olacak? Nerelere gelecekler? Onların çocukları da taş atacak mı? Kürt siyasetinde, Kürt siyasi liderlerinin bile yönlendiremediği bir düş oluşuyor o çocuklar yüzünden. Bu iyi bir şey mi, kötü bir şey mi onu bilemiyorum. Evet, dışarıdan Arafat’ın yüzbaşıları gibi gözüken çocuklar var. Ama onlar kaybedecek hiçbir şeyi olmayan insanlar. Kaybedecek hiçbir şeyi olmayan insanlar doğru örgütlenmediği ve iyilikle örgütlenmediği zaman çok yıkıcı bir güç olurlar. Ve yıkıcılıkla bir yere nasıl varılır bilemiyorum. Varamadık bugüne kadar. Iki gün, 48 saat içinde iki insan tanıdım. Birincisi Ankara’daydı, diğeri Adana’daydı. Bir adam dedi ki, “Ben militarist değilim, hâşâ. Ama ordumla gurur duyuyorum.” Adana’da dedi ki, “Ben şiddete karşıyım. Ama PKK olmasaydı…” Bu neredeyse o kadar karikatürize bir ikilik ki bunun içinden çıkmak, çözüm sağlamak için bile daha ilkel bir düzeyde düşünmeniz gerekiyor. Bu çok zor bir şey. Dedim ya, “Bir iç savaştır aşk, bir neden arar kendine” bir kere bu ikilik başladıktan sonra bir neden bulur kendine.
Türkiye’de bir ırkçılaşma görünüyor yavaştan. Bunun için ne düşünüyorsunuz? Hayır, esasında ırkçılık vardı. Şimdi telaffuz ediliyor. Adana Kitap Fuarı’nda bir kadın “Muz Sesleri”ni imzalatırken, “Arapları hiç sevmiyorum” dedi. “Bu kitap Araplarla ilgili” dedim ben de. Şimdi bu lafın ırkçılık olduğunun farkında değil ve yüksek sesle söylerken de utanılması gereken bir şey olduğunun da farkında değil. Türkiye’deki en büyük sorun ırkçı olmak değil, ırkçı olduğunun farkında olamamak. Son günlerde o kadar garip şeyler duyuyorum ki, “Benim Kürt arkadaşım var ama benim meselem öbür Kürtlerle.” Sevgili dostum Sırrı Süreyya Önder’in çok sevdiğim bir lafı var, “Bu ülkede Kürtler her şey olabilir Başbakan, Cumhurbaşkanı da ama Kürt olamazlar.”

Hrant Dink’i özlüyorsunuz değil mi? Neyini özlüyorum biliyor musunuz? O yaşarken herkes birçok insan onu fazla heyecanlı, fazla naif buluyordu. Ve bu yüzden de göründüğünden daha yalnız bir adamdı. Onla beraber yalnız olmayı özlüyorum. Çok özlüyorum hem de.
Hep bir yerlere gidip yazıyorsunuz. “Ağrı’nın Derinliği” Ermenistan’da kaleme alındı, “Biz Burada Devrim Yapıyoruz Sinyorita” Güney Amerika’da, “İçerden ve Dışarıdan” kitabınızı İsviçre’de topladınız. Bu kitap Beyrut’tan doğdu. Kitaplar farklı ülkelerden doğuyor, neden? Size olmuş muydu bilmiyorum. Küçükken evin içinde olma zorunluluğu benim kalbimi çok daraltırdı. Çok küçüklükten bahsediyorum. Bir yere gitmek değil, sadece kapının dışında durma hakkını isterdim. Sanıyorum o geçmiyor. Bu öyle bir şey, kapının dışında durma hakkı. Bu ülkenin kapılarının dışında durma hakkı. Bir yere gitmek de geri dönmemek için değil ama sadece bir coğrafyaya ya da bir ülkeye mahkûm olmamak.
Sizin edebiyata aşık olmanızı sağlayan yazarlar kimler? Kazancakis, Dostoyevski, Sait Faik. Her şeyden çok Sait Faik. O okuma macerasını geri vermesi için hayata ve zamana yalvarırım. Sait Faik’i okuduğumda 16 yaşımdaydım. Okuldan eve önce yürümeye, sonra dayanamayıp koşmaya başladığımı hatırlıyorum. En sonunda deliler gibi koşup Sait Faik’i okuduğumu. Beni eve öyle deliler gibi koşturacak bir okuma macerası… Sait Faik beni en çok etkileyen adamdır. O edebiyatın şahikalarından biridir benim için.
Kadın yazarlar yok mu? Latife Tekin, Ursula K. Le Guin ablamız. Onu da çok gençken okuyup etkilenmiştim. Ingeborg Bachmann. Walter Benjamin çoğu kişinin aklını ama benim kalbimi çok etkilemiştir. Kimileri ona edebiyatçı demese de bir edebiyatçı olarak görürüm onu. Kullandığı metaforlar beni çok etkiler. Yaşar Kemal büyüklüğüyle, destanı kapsayan büyüklüğüyle beni çok etkiler. Edebiyatı bana bu kişiler sevdirdi ve şu an unuttuklarım da vardır aralarında.
Temelkuran: Cümle kuramayan aşık olamaz

Wednesday, December 23, 2009

Mektuplarla örülmüş bir aşk romanı

İSTANBUL - Franz Kafka, Prag’da bir dost meclisinde tanıştığı gazeteci Milena Jesenská’dan öykülerini Çekçe’ye çevirmesini ister. Kafka ile Milena’nın yollarını kesişmesine neden olan bu dilek, bir ilişkinin başlangıcı, Milena’ya Mektuplar başlığı altında toplanan bu yazışmalarsa kısıtlı bir iletişimin tek aracı olacaktır.
Milena’ya Mektuplar eşi benzeri olmayan bir kitap, mektuplara örülmüş bir Aşk romanıdır.
Mektuplarla örülmüş bir aşk romanı

Saturday, December 19, 2009

Şalk Öcalan lı kapağı değiştirecek


ANKARA DGM emekli Savcısı Talat Şalk, ‘İmralı’da Öcalan’a Soruldu’ adlı kitabının kapağında bölücübaşının fotoğrafının yer almasının satışını olumsuz etkilediğini söyledi. Şalk, “Halkımız, buna çok büyük tepki gösterip, ‘Bu kitabı evime götürmem’ diyor. Bu konu Kayseri ve Keşan’da da gündeme geldi. Kitaptaki fotoğrafa tepki gösteriliyor. İkinci baskıda kapak fotoğrafı değişecek” dedi. Hükümetin açılımını da değerlendiren Talat Şalk, bu çalışmanın ne olduğunun ve bu süreçte neler yaşanacağının bilinmediğine işaret ederek, inisiyatifin PKK’nın eline geçtiğine dikkat çekti.

Çetebaşı Abdullah Öcalan’ın yargılanmasında DGM Savcısı, ‘Beyaz Enerji Davası’nda ise Ankara 1 No’lu DGM Savcısı olarak görev yapan ve ‘İmralı’da Öcalan’a Soruldu’ adlı kitap yazan Keşanlı Talat Şalk, PKK, Öcalan, Beyaz Enerji Davası, açılım süreci ve Ergenekon Davası hakkındaki görüşlerini gazetecilerle paylaştı.

ÖCALAN'IN FOTOĞRAFI KİTAP SATIŞINI OLUMSUZ ETKİLEDİ Bir yıl önce Nisan ayında satışa sunulan, ‘İmralı’da Öcalan’a Soruldu’ adlı kitabı bulunan Talat Şalk, kitabında, cumhuriyet savcısı olarak görev yaptığı Güneydoğu’da, ayrılıkçı terör örgütünün kuruluş sürecini ve bazı eylemlerini ve Kenya’dan Türkiye’ye getirilen Abdullah Öcalan’ı İmralı’da sorguladığı süreçteki anılarını yazdığını söyledi. Şalk, şunları söyledi: “Kitabın satışını engelleyen bir faktör, üzerinde Abdullah Öcalan’ın fotoğrafının bulunması. Halkımız, buna çok büyük tepki gösterip, ‘Bu kitabı evime götürmem’ diyor. Bu konu Kayseri ve Keşan’da da gündeme geldi. Kitaptaki fotoğrafa tepki gösteriliyor. İkinci baskıda kapak fotoğrafı değişecek. Ben, böyle bir tepki geleceğine hiç ihtimal vermemiştim. Bu bir araştırma kitabı değil, bir anı kitabı. PKK hakkında elde edilen bilgileri bu kitapta değerlendirdim. Kitabı okuyan, PKK hakkında fikir edinir.”

YOLSUZLUKLARA ÖNEMLİ CEZALAR VERİLİYOR Daha sonra, başta ‘Beyaz Enerji Davası’ olmak üzere, büyük yolsuzluklara değinen Talat Şalk, yolsuzluklara önemli cezaların verildiğini kaydetti. Türkiye’de bu tür yolsuzlukların önünün alınamadığını kaydeden Şalk, “Mahkemelerin önüne her gün bir yolsuzluk dosyası geliyor. Dünyanın her ülkesinde bu tür yolsuzluk olayları var ama bizde biraz daha fazla olmasının sebebi, Türkiye’nin tam olarak kendini bulamaması, denetimsizlik ve kanunlardaki boşluklar. Yolsuzluk yapanlara epey etkili cezalar veriliyor. Önemli olan da yolsuzlukların cezasız kalmaması. Onun için mahkeme dosyalarının çok iyi hazırlanması lazım. Türkiye’nin sisteminde bazı noksanlıklar var herhalde. Ama bütün bürokratları hızsız olarak görmemek lazım. Bunların içerisinde çok temiz insanlar var” diye konuştu.

‘Beyaz Enerji’de bilirkişi olarak görevlendirdiği kişilerin, TEAŞ'dan (Türkiye Elektrik Dağıtım A.Ş.) olduğunu ve ilk açtığı davada ağır cezalar verdiğini hatırlatan Talat Şalk, “Sadece çete iddiasını kabul etmedi. Sonra dava Yargıtay’a gitti. Yargıtay, yeniden bilirkişi bulunmasını istedi. Oysa ben o bilirkişileri zor bulmuştum. Kimse, korkudan bilirkişi olmak istemiyordu” dedi.

ÖCALAN, KENDİSİNİ MAHKUM ETTİRECEK İFADESİNİ AÇIK AÇIK VERDİ Abdullah Öcalan’ın, yargılanma sürecindeki ifadesine de değinen Talat Şalk, bu konuda zorlanmadıklarını belirterek, “Abdullah Öcalan’ın bize anlattıklarının hepsi doğruydu. Anlatmadığı, kendine sakladığı şeyler de olabilir. Fakat anlatılanlar doğruydu. Zaten, bize onu mahkum edecek ifadesi lazımdı. O ifadesini bize kendisi açık açık verdi” dedi.

Şalk, sözlerini şöyle sürdürdü: “Biz, sorgulama sırasında kendimizi tanıtarak, ‘Sen, Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerinde müstakil bir devlet kurmak istiyorsun. Bunun için bir örgüt kurdun ve eylemler yaptın. Bunları kabul ediyor musun?’ şeklinde soru sorduk. Kendisi de ‘Evet, örgütü ben kurdum. Eylem emirlerini de ben verdim. Başlangıçta, Kürt Devleti kurma gibi bir düşüncemiz de vardı’ dedi. Bu itiraflar, zaten onun mahkum olması için yeterli. Bu nedenden dolayı AİHM (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi)’de yeniden yargılanmasına gerek görülmedi. Onlar da Öcalan’ın, itiraflarına itibar etti.”

ERGENEKON DAVASI Son yıllarda ortaya çıkan ve kamuoyunda ‘Ergenekon Davası’ olarak bilinen gelişmelerle ilgili olarak ise Talat Şalk, şunları söyledi: “Ergenekon Davası dosyasının tamamını bilmeme imkan yok. 5 - 6 bin sayfalık iddianameleri incelemedim. Şu anda meslekte de çalışmıyorum. Sadece basından ya da internetten takip ediyorum. Uzun yıllardan beri savcılık yaptım. Biz de iletişim yoluyla delil topladık. Buna yönelik çalışmalar sonucunda, bu konu Ceza Hukuku’na girerek, yasal zemine oturdu. Ama biz dosyaya sadece, suçla ilgili delilleri koyardık. Şimdiki Ergenokon dosyalarında ise özel konuşmalar da yer alıyor. İnsanların Aşk hayatına dair konuşmalar da dosyalarda yer almış. Yok böyle bir şey. Bunlar bir hukukçuya yakışmaz. Şimdi Ergenekon diye bir örgüt var mı? Birkaç suçlu varsa bile, bu hengamede onlar da kurtulur. Kesin olarak, ‘var’ diyemem”

PKK’YI DA ERGENEKON’A BAĞLAMAK İSTİYORLAR Sözlerine, ‘33 Erin Şehit Edilmesi’ olayının incelemeye alındığını belirterek devam eden Talat Şalk, PKK’nın da Ergenekon Davası’na bağlanmak istendiğinin altını çizdi. Şalk, “PKK, Türkiye’yi 30 yıldan beri uğraştıran bir örgüt. Şimdi hangi akla ve mantığa dayanarak, PKK’yı Ergenekon’a bağlamak istiyorlar? PKK’yı Ergenekon kurdu diyebiliyorlar. Şemdin Sakık ile Abdullah Öcalan arasında görüş ayrılığı da olamaz. Çünkü Sakık, bize verdiği ifadesinde, ‘Ben bunu Öcalan’ın talimatıyla yaptım’ diyor. El insaf demek lazım” diye konuştu.

ÖCALAN SERBEST KALAMAZ Öcalan’ın serbest bırakılacağına dair söylentiler olduğunu da vurgulayan Talat Şalk, terörist başının serbest bırakılmasına ihtimal vermediğini söyledi. Şalk, “Hiç kimse halkın karşısına böyle bir iş için çıkamaz. Öcalan da, orada ölür gider. Yeniden yargılanması da söz konusu olmaz. Ayrıca hiçbir mahkeme de onun yeniden yargılanmasını kabul etmez” dedi.

İNİSİYATİF PKK’YA GEÇTİ Ülkeyi yönetenlerin, ne PKK’yı, ne de Öcalan’ı tanıdığını belirten Şalk, ortaya konulan ‘açılım’ın ne olduğunun da bilinmediğini kaydetti. Talat Şalk, açılımın ne olduğunu ve bu süreçte neler yaşanacağını siz bilinip bilinmediğini sorarak, “Hiç kimse bilmiyor. Ama Kürt tarafının talepleri var ve bu talepleri kabul edilsin diye, bir sürü eylem yapıyorlar. Başta Habur girişinde hata yapıldı. İnisiyatif PKK’nın eline geçti. Seyyar mahkemelerin orada kurulması yanlıştı. Ayrıca itirafları düzenleyen madde kapsamına da girmiyordu. Çünkü bu düzenleme; ‘PKK’lıydım. Pişman oldum. Örgütten ayrıldım. Örgüt hakkında bilgi vereceğim.’ diyenlere af getiriyordu. Ama gelenler, Apo’nun talimatıyla geldiklerini açık açık söylediler. Buna rağmen ilgili af maddesi kapsamına sokuldular. Bunu hiçbir hukukçu kabul etmez” dedi.

DEVLETİN KURUCU UNSURU TÜRKLER Türkler’in, 1071 yılındaki Malazgirt Zaferi’yle Anadolu’ya geçtiklerini belirten Şalk, bugünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin ana unsurunun da Türkler olduğunun altını çizdi. Talat Şalk, “Ben neticede devletimizin bölüneceğine inanmıyorum. Ancak PKK da halen ciddi bir tehlike. Birçok devlet PKK’yı destekliyor. ABD ve Yunanistan, hatta Suriye Örneğin, Mesut Barzani’ye kesinlikle güvenemezsin. Ancak bu kötü günler de geçecek. PKK’nın bir B planı var mı bilmiyorum ama bütün beyinleri Apo. O, ölürse, mutlaka bir başkasını bulurlar ama şu ana kadar kendileri için en önemli kişi bu” diye konuştu.

Her devletin kendi ana dilini yerleştirmek için çalıştığını ifade eden Şalk, TRT 6 kanalının kürtçe yayın yapmasını da doğru bulmadığını söyledi. Talat Şalk, sözlerini, “Kemal Sunal’ın filmlerini izleyebilmek için Türkçe öğrenen Kürt kadınlar, şimdi Kürtçe yayınlanan bir kanal varken, Türkçe öğrenmek için girişimde bile bulunmaz” diye tamamladı.

Şalk Öcalan'lı kapağı değiştirecek

Monday, December 14, 2009

Potala nın tılsımlı simgeleri hayatıma yeni bir pencere açtı

Canan Çelik öğrenim için annesi ve kardeşiyle İstanbul’dan Londra’ya gittiğinde 14 yaşındaydı. 19 yaşında Viyana’ya geçip, Modeschule-Hetzendorf’ta Tekstil tasarımı öğrencisi oldu. Dünyayı keşfetme fırsatını çocukluğunda yakaladığını, şanslı olduğunu düşünebilirsiniz. Oysa, gerçek tahmininizden biraz farklı. Seyahat hayali kurmaktan, seyyahlığa geçiş için tam 25 yıl beklemesi, iki kez hayatın kıyısına gelmesi gerekti.“Londra’da çok sayıda Hintli yaşıyordu. Kadınlarının rengarenk giysileri ilgimi çeker, Hindistan’a gitmeyi hayal ederdim. Tekstil öğrenimi renk merakımı daha da artırdı. Renklerin günlük hayatta özgürce kullanıldığı ülkeleri, kültürleri merak ediyordum. Ancak bütçem seyahate çıkamayacak kadar kısıtlıydı. kitap alıyor, bitpazarlarını dolaşıp Çin, Tibet, Peru kültürünü yansıtan otantik objeler topluyordum. Türkiye’ye döndüğümde iş hayatının yoğun temposuna teslim oldum. Önce tasarımcılık yaptım. Ardından ihracata yöneldim. Uzun yıllar günde 16 saat çalıştım. Yurtdışına çok sık yolculuk yaptığım halde, zamanım tekstil fuarlarında geçiyordu...”İLK YOLCULUK BALİ ADASI’NA1990’larda üst üste gelen ekonomik krizler, yaşadığı yoğun Stres Çelik’in sağlığında kalıcı izler bıraktı. Birkaç yıl arayla iki ağır hastalık kapısını çaldı. Zorlu bir tedavi sürecinden geçti.“Hastalanıp, işlerimi tasfiye edince ilk kez gelecekle ilgili hayallerimi, hayatta gerçekten yapmak istediklerimi düşünecek zaman bulabildim. Yıllardır Hindistan’ı, Bali’yi görmek isterim, birikmiş param var, şu işe bak, göremeden gidiyorum, diye düşündüm. İyileşince çıkacağım gezilerin hayalini kurmaya başladım. Uzun bir liste hazırladım.” Avrupa ve Amerika’yı işgezileri sırasında görmüştü. Doğu’yu, “etnik kültürlerin Müze raflarında durmadığı, yaşadığı” ülkeleri merak ediyordu. Seyahatlerine Hindistan’dan başlayacaktı. Kime bahsetse bu arzusundan, “Çok fakir, pis, aman sakın gitme pişman olursun” cevabını alınca rotasını değiştirdi. 1996’da Bali’ye gitti. “Doğayla uyum içinde yaşayan, sabah uyandıkları için şükretmeye başlayan, daha sonra gün içinde karşılaştıkları her olay için şükreden, otomobilin motoru çalıştığında bile mutlu olan insanlarla karşılaşmak beni çok etkiledi. Güneşin doğuşuna şükretmemiştim hiç. Hayatım bardağın boş tarafına bakmakla geçmişti. Dolu tarafına bakmasını bu geziden sonra öğrendim.”Gezgin merakı bilenerek döndü bu seyahatten. Sonraki yıllarda Keşif turları birbirini izledi. 1975’te aldığı bir kitapla ilgi alanına giren Borabodur Tapınağı’nı görmek için Java Adası’na, orangutanların doğal yaşamına tanık olmak için Sumatra’ya gitti. Kuzey Afrika ülkelerini gezdi, Güney Afrika’yı gördü. “Nepal yolculuğu sırasında renkler ve mistisizmden etkilendiğimi gören gezi arkadaşlarım, mutlaka Hindistan’ı görmelisin, dedi. Temizlik endişemi anlattım. 75 yaşında bir hanım, elinde iyileştiremediği bir yarayla Hindistan’a gittiğini, Varanasi’deki bir yaşlı bilgenin bir damla sıvı damlatarak iyileştirdiğini anlattı...”Çelik’in bir sonraki hedefi belli olmuştu. Varanasi’de ölü yakma ritüellerini izledi, gördüklerini sorguladı: “Mezarlıkların yakınından geçmeye bile korkardım. Avusturya’dayken, ölünün arkasından dostlarının yemekte buluşmasını, hoş anılar anlatmasını çok tuhaf bulurdum, tepki duyardım. Ölüm bir kayıptı, yas tutulmalıydı. Oysa, Varanasi’de şarkılar söyleyerek yakılıyordu ölüler. Aile üyeleri mutlu görünüyor, ağlamıyordu. Çünkü Hindistan’ta her ölüm yeni bir hayata başlangıçtı. Batı’daki ölüm korkusu, Doğu’da reenkarnasyon inancıyla aşılmıştı. Bu sayede şiddetli yoksulluğa, yoksunluğa karşın mutluydular, yüzlerinden tebessüm eksik olmuyordu.”TİBET’TE Çin SÜRPRİZİ Çelik, Tibet’e gitmeye 1990’ların sonunda karar vermişti. Zehra Güngör’ün Milliyet’te yayımlanan Dalai Lama röportajıydı ilk kıvılcımı çakan. Güngör’le buluşup konuştu, izlenimlerini öğrendi. Ardından “Tibet’te Yedi Yıl”ı izledi. “Potala Sarayı’nın temel kazılarında Budistler buldukları her solucanı özenle inşaat sahası dışına çıkarıyor, toprağa bırakıyordu. Bu duyarlılıktan çok etkilendim. Tibet’i ve bu tapınağı mutlaka görmeliydim.” Ancak Çin engelini aşmak kolay değildi. ABD üstünden gitmeyi denedi, uygun sezonu yakalayamadı. Butik çalışan, kültür turlarında uzmanlaşan bir Türk acentesine başvurdu. “Üç yıldır gereken izinleri almak için uğraşıyoruz” cevabını aldı. Aradan birkaç ay geçtikten sonra firmanın beklediği izin çıktı. 1999 sonbaharında Nepal, Butan, Tibet rotasında yola koyuldular.“Tibet’i kavramak için bu rotayı izlemek gerekiyordu. Nepal ve Butan’da hayatımda ilk kez bulutların üstüne çıktım. Öyle bir enerji yüklendim ki, 800 metre yüksekliğindeki bir dağın başındaki Taktsang Manastırı’na yürürken, her gün Spor yapan, kondüsyonu çok iyi bir arkadaşı geçip, ayağımın altında paten varmış gibi zirveye ulaştım. Yüksek irtifadaki Yaşam pratikleri çok ilginçti. Ancak Nepal’in her köşesi hippi doluydu, turistikleşmişti. Zorlukla girdiğimiz Butan, bakir bir ülkeydi. Sarp tepelerdeki tapınaklarda Din adamları dev trompetler üflüyordu. Sessizliğin içinden bu trompetleri her duyduğumda ruhumun bedenimden ayrıldığını hissettim.”Çelik, Tibet’in Lhasa kentine vardığında ise büyüleyici izlenimlerin yerini şok duygusu aldı. Çin işgali, Tibet ruhunu şehirden silmişti. Neyse ki Potala Sarayı’nda aradığından fazlasını bulacaktı: “Uzaktan ilk bakışta haşmetiyle beni çarptı. Yolda karşılaştığımız Tibetliler, arınmak için kilometrelerce öteden geliyordu. Bir ellerinde çaydanlığa konulmuş yak yağı vardı. Geçmişin tapınağı, bugünün müzesi bağış olarak sadece bunu kabul ediyordu çünkü. Diğer ellerinde ise yürürken döndürdükleri dua çemberleri. Her çevirişte duaların havaya savrulduğuna, evrene iyilik saçıldığına inanıyorlardı. 13 katlı, bin odalı, 10 bin ayazmalı yapının görkemi çok etkileyiciydi. Zirveye ulaştığımda çatıdaki semboller dikkatimi çekti. Çevreye daha dikkatli baktığımda, çatılara çakılan motifli pilileri, yüzlerce sembolü, kötülükleri uzaklaştıran bayrakları fark ettim. İstanbul’a dönüşte Tibet simgeleri, tılsımları, renklerinin anlamlarını araştırmaya, bu konuda kaynak toplamaya başladım. Kırmızı mutluluğun, sarı neşenin rengi olarak girdi hayatıma. İnatçılığı unutup, hayatı akışına bırakmanın daha doğru olduğu fikrini benimsedim. Olumlu düşünerek, sorunların çözümüne katkıda bulunabileceğini gördüm. Mükemmelliyetçiliğimden vazgeçtim...”Tibet’te karşılaştığı yılan figürü, yani sonsuz yaşam ve Aşk sembolü üzerine okuma serüveni, birkaç yıl sonra Canan Çelik’in yaşamında yeni bir kapı açtı. Seramik çalışmaya, heykelcikler yapmaya başladı. Tibet ve Uzakdoğu tılsımları, Anadolu’nun kadın tanrıçaları, heykelcik serilerine dönüştü. Bu heykelcikleri açtığı web sayfasında (www.canancelik.com) sergiliyor. Bu arada seyahatlerini sürdürüyor. “Ekonomik kriz nedeniyle hedeflerimi küçültsem de gezilere devam ediyorum. İlk fırsatta Kamboçya’da Angkhor’u, Peru ve Guatemala’yı görmek istiyorum. Sonra Batı uygarlığına dönüp St. Petersburg ve İskandinav ülkelerine gideceğim” diyor.
Potala’nın tılsımlı simgeleri hayatıma yeni bir pencere açtı

Thursday, December 10, 2009

Ünlüler yeni yıla hazırlanıyor

Dilerim 2010 bir önceki yıldan daha güzel geçer



* Geçtiğimiz sene sizi en çok ne mutlu etti?



2009'da işime biraz ara verdim. Kızımla ilgilendim, Spor yaptım. Gazetedeki köşem haricinde hiçbir projede yer almadım. Aslında kendime epeydir zaman ayırmamıştım, bu lüksü kullandım diyebilirim. 2009'da iki tane kitap yazdım: 'Evlerin Işıkları Bir Bir Yanarken' ve 'Senin Adın Bile Geçmedi'.



* Yılbaşı ile ilgili planlarınız nedir?



Böyle özel günler için organizasyon düzenlemeyi çok sevmiyorum. İşin ucunda herkesi memnun etme çabası olduğundan ve de herkesi memnun edememekten gerilebiliyorum. Bunun için arkadaşlarımın organize ettiği partilere katılmayı tercih ediyorum. Genelde de katılacağım organizasyonlara hep son anda karar verdiğim için bu yılın planını henüz yapmadım. Ama bildiğim tek şey, mutlaka sevdiklerimle olacağım...



* Bu sene yeni yıl dileğiniz ne olacak?



Öncekilerden farksız... Herkes gibi sağlıklı, mutlu ve huzurlu olmayı, yeni yılın ailem, sevdiklerim ve ülkem için güzel geçmesini dileyeceğim. Kısaca, yeni yılın, bir önceki yıldan daha iyi geçmesi dileğim...



Baş başa olmak en güzeli



* Şimdiye kadar geçirdiğiniz en unutulmaz yılbaşı hangi seneydi?



2005 senesi en güzellerinden biriydi. Eşimle evde yalnızdık, kırmızı Şarap içip sohbet ettik. Daha ileriki yıllarda arkadaşlarımızla çıkıp, o yılbaşı kargaşasını yaşadığımız da oldu ama özel bir günde baş başa olmak daha güzel olabiliyor.



* Yılbaşında hediye verme alışkanlığınız var mıdır?



Arkadaşlar arasında çok olmuyor, ama eşimle birbirimize mutlaka veririz. Bu yıl beş aylık küçük kızıma da bir hediye sunabilirim. Onun için bir defter hazırlamak istiyorum. Doğumundan beri not aldığım şeyler var; onlardan oluşan bir defter, ileride okuması için.



* Bu sene yılbaşı ile ilgili planlarınız nedir?



Bebek olduğu için yine evde olabiliriz ama anneanneye bırakıp dışarıya da çıkabiliriz.



* Hayalinizdeki yılbaşı...



Kızım ve eşimle beraber olmak. Onun dışındaki ayrıntıların çok bir önemi yok. Hayalimde kızımın büyümesi var. Onun da bu kutlamaları anlayacak yaşa gelmesi, belki beraber evi süslemek, onunla da bu heyecanı paylaşabilmek...



* Bu sene yeni yıl dileğiniz ne olacak?



Ailemle beraber sağlıklı olmak dışında bir dileğim yok.



Sürpriz yapmaya bayılırım



Şimdiye kadar geçirdiğiniz en unutulmaz yılbaşı hangisiydi? Yıllardır her yılbaşı sahnedeyim. Dolayısıyla hepsi güzeldi. Fakat iki sene önce Noel günü yurtdışındaydım. Havaalanından otele giderken arabada Noel şarkıları çalıyordu. Yanımda hepsiyle yakın olduğum orkestra arkadaşlarım vardı; bir yandan yağan karı seyrettik, bir yandan durduramadık gülmeyi... Bir filmin içinde bulduk kendimizi. O kadar mutluyduk ki... Sahnede olduğunuz yılbaşılar nasıl geçiyor? Muhteşem. Hem çok kalabalık ve coşkulu kutluyoruz, hem de yeni seneye şarkılarla giriyoruz. Yılbaşında hediye verme alışkanlığınız var mıdır? Kimlere hediye verirsiniz? Sadece yılbaşında değil, özel olmayan günlerde de bayılırım sürpriz yapmaya. Aileme ve yakın çevreme alıyorum hediye. Hayalinizdeki yılbaşı nasıl? Sevdiklerimle beraber geçireceğim her organizasyona varım. Önümüzdeki sene yeni projeler gözüküyor mu? Yeni albüme hazırlık, konserler, turne... Neler var gündemde? Konserler devam edecek. Yeni Video klipler çekeceğiz ve tabii ki yeni şarkılar yapmaya başladık. Bu sene yeni yıl dileğiniz ne? Her zamanki gibi; Sağlık, huzur, şans, başarı ve aşk!



Keşke sevgilimle Barcelona'da olsam



* Hatırladığınız en güzel yılbaşı kutlamanız hangi seneydi?



2007 yılında İstanbul'da Oyun Atölyesi'nde geçirdiğim yılbaşıydı. 'Hırçın Kız' oyununda birlikte oynadığım arkadaşlarımla birlikteydim. O günü benim için unutulmaz kılan, geçirdiğimiz güzel zamandı.



* Bu sene yeni yılı kutlayacaksınız, bir planınız var mı?



İstanbul'da ailemle ve arkadaşlarımla olacağım, çünkü çalışıyorum.



* Hayalinizdeki yılbaşı nasıl?



Barselona'da, sevgilimle.



* Sizin için 2009'un en büyük gelişmesi ne oldu?



Senaryosunu İlksen Başarır'la yazdığımız 'Başka Dilde Aşk' filmini çekebilmiş olmamız.



* Önümüzdeki sene için yeni projeler gözükyor mu?



Yeni bir uzun metraj projesi var ve Oyun Atölyesi'nin sahneye koyduğu 'Testosteron' adlı oyunda oynamaya devam edeceğim.



* Bu sene yeni yıl dileğiniz ne olacak?



Herkes için huzurlu ve sağlıklı bir yıl olmasını diliyorum.


Ünlüler yeni yıla hazırlanıyor

Wednesday, December 9, 2009

2009’un en iyi 10 yerli romanı

EN İYİ 101- Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi - Ayfer Tunç2- Çöplüğün Generali - Oya Baydar3- Yüzünde Bir Yer - Sema Kaygusuz4- Fay Kırığı - Mehmet Eroğlu5- Eflatun Koza - Cahide Birgül 6- Dünyanın Uğultusu - Behçet Çelik7- Yorgun Sevda - İrfan Yalçın8- Sonradan Yaşamak - Önay Sözer9- Aşk - Elif Şafak10- Gizli Aşk Bu - Özen YulaBİR DELİLER EVİNİN YALAN YANLIŞ ANLATILAN KISA TARİHİZamansız Türkiye panoramasıCan Yayınları’ndan çıkan “Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi”, mekân ve zaman sınırı tanımayan, bir ucu 19. yüzyıla, bir ucu günümüze dayanan yazınsal bir Türkiye panoraması. Şaşırtıcı bir öykünün bittiğinin sanıldığı yerde, okuru olmadık bir öyküyle yeniden afallatan bir “insan manzaraları” kitabı da denebilir. Belki de bu sebepten jüri üyelerimizin yedisi de onu seçti. Karadeniz’in küçük bir kentinde denize sırtını dönmüş bir akıl hastanesinden yola çıkılarak farklı kişilerin Yaşam zincirinden oluşan bir roman. ÇÖPLÜĞÜN GENERALİKaranlık ve gerilimliKaranlık, gerilimli ve biraz kötümser. Ne karakterlerin isimleri var, ne de yerlerin. Bir felaket atlatılmış, sonrasında da 3 Maymun virüsü yüzünden belleğini yitirmiş, geçmişinden bihaber bir toplumun kahramanları var Oya Baydar’ın kitabında. İlerleyen bölümlerinde felaketten önce olan bütün olayları, Türkiye olarak son bir kaç yıldır yaşadığın-mızı fark edeceksiniz: Büyük bir dava, kuyulardan çıkan cesetler, cephanelikler... gibi. Zaten Baydar da şöyle diyor: “Ergenekon davası sürecinde olan olaylardan etkilendim ve bu romanı kurguladım.” Can Yayınları’ndan çıkan kitabın tek korkutucu yanıysa romandaki ülkenin haritadan silinmiş olması.YÜZÜNDE BİR YERBabaannesinden esinlendiGenç kuşağın önde gelen isimlerinden Sema Kaygusuz’un Yüzünde Bir Yer adlı kitabı Doğan Kitap’tan yayınlandı. Susmanın aslında ne kadar çok şey ifade ettiğinin kanıtlandığı bir Roman bu. Babannesinin Dersim’den Samsun’a göçüşünün hikâyesini yıllarca dile getirmemesinin, suskunluğununun ardına gizlediği sırrın ne olduğunu merak etmesiyle atılmış romanın temelleri. Ve ortaya kendi deyimiyle “Yeryüzünde kendi toprağından sürülmüş, çocukları zorla ellerinden alınmış, katledilmiş insanların ortak utancı ve suskunluğu”nu dillendirdiği romanı çıkmış.FAY KIRIĞI IÜçlemenin ilkiAgora Kitaplığı’ndan çıkan Mermet Eroğlu’nun “Fay Kırığı I” adlı romanı, bir üçlemenin ilki: “Mehmet”, “Emine” ve “Rojin”. Kitapta ayrı dünyalara ait insanlarla, 25 yıldır süren savaşın bir dönemi, ülkemizin-Laik-Müslüman, Türk-Kürt çatlağı eksenindeki- son 15 yıllık bölünüşü anlatılıyor. “Mehmet”, bir anlamda giriş romanı; 2005-2006 arasındaki olaylara yoğunlaşıyor. “Emine” de 2006-2008 anlatılacak ve olaylar yine İstanbul eksenli olacak. “Rojin” 1993-1994 arasında Hakkâri’de, Şemdinli’de geçecek. EFLATUN KOZAUçurumlarınıza baktıracakEverest Yayınları’ndan çıkan kitapta genç bir kadın gazeteciliğe başlar. İlk dosyası ise sakin hayatını altüst eder. Yıllardır izleri bulunamayan iki kadının dosyası üzerinde gördüğü eflatuna dönüşmüş mürekkep lekesinin peşinden çıkacağı yolculuk onu, eflatun kadınların gizemli dünyasına sürükleyecektir. Duygusal gerilimlerin güçlü anlatıcısı Cahide Birgül, Eflatun Koza’da bir kez daha okuru kendi uçurumlarına bakmaya zorluyor. DÜNYANIN UĞULTUSUHayata karşı savaşKanat Kitap’tan yayınlanan Dünyanın Uğultusu, bir aşk hikâyesi. “Gün Ortasında Arzu” ile 2008 Sait Faik Hikâye Armağanı’nı kazanan Behçet Çelik, bu ilk romanında huzursuz bir dünyayı resmediyor. Yalın anlatımın dikkat çektiği kitapta kapitalizmle yaşamak zorunda kalan insanların nasıl direnmeye çalıştıklarını görüyoruz. Taşra ile şehir arasında kalmış olan Ahmet’in aynı zamanda iki kadın arasındaki hayatını ve hayata karşı savaşını okuyoruz. YORGUN SEVDAEdebiyat ödüllüBol ödüllü yazar İrfan Yalçın’ın uzun bir aradan sonra yayınlanan bir kitabı Can Yayınları’ndan çıktı. İnsanlardan, arkadaşlarından ve hayattan umudunu kesmiş bir genç kadının bir lunaparkta çalışmaya başlamasıyla değişen, yenilenen ruhunu anlatıyor. Yalçın, bu eseriyle de Türk edebiyatının önemli isimlerinden Cevdet Kudret adına verilen “Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü”nü aldı. SONRADAN YAŞAMAKProfesörden tuhaf olaylarFelsefe profesörü Önay Sözer’in yeni romanı Sonradan Yaşamak, Yapı Kredi Yayınları’ndan çıktı. Kitapta geçmişte kaldığı sanılan bir dramının sonradan ama ilk kezmiş gibi yaşanmasına neden olan tuhaf olaylar silsilesi anlatılıyor. Nazire, hem tanınmış Ressam Zefir’e Canlı modellik yapar, hem de hayatıyla bir yazara konu olur. Beyoğlu’nda nostaljik bir otelde bu üç kişi arasında başlayan garip hikâye, okuyucunun hiç tahmin etmediği bir şekilde sonlanıyor.AŞKErkeklere siyah kapakElif Şafak’ın mart başında çıkan son romanı “Aşk” kısa sürede en çok okunanlar arasındaki yerini almıştı. Yazar, önceki romanlarında olduğu gibi yine toplumsal kuralların ve geleneklerin kıskaca aldığı insana yoğunlaşıyor. Mevlana ve Şems’in ilahi aşkından yola çıkarak dünyevi bir aşkı anlatan Elif Şafak, “Bizler aşkı unuttuk belki ama yüreğimizde derinde bir yerde o özlem hep var. Aslında hiç vazgeçmedik aşktan. Hep arayış halindeyiz” diyor. kitap ilk çıktığında pembe kapaklıydı ama birkaç ay sonra siyah kapaklısı da yayınlandı. Kimse resmi bir açıklama yapmadı ama herkes bunun sebebini erkeklerin pembe kitap taşımak istememesine bağlıyor. GİZLİ AŞK BUTürk filmi gibi romanEverest Yayınları’ndan çıkan kitap aslında 12 sayfalık bir Film hikâyesi olarak yazılmıştı. Bir buçuk yıl sonra Özen Yula onu roman haline getirdi. Müjde, Şener, Özgü, Ayşenil, Hümeyra, Suzan... Türk sinemasının duayenleri bu kitabın karakterlerine isim veriyor. Adları hayatları ile örtüşmese de ister istemez okur zihninde bu romanı onlarla resmediyor.
2009’un en iyi 10 yerli romanı

Tuesday, December 8, 2009

Diana’yla aşk rafta kaldı ..


“Prenses ve Başkan” adlı kitap, 100 bin kitaplık ilk baskının ardından sadece 18 bin kopya satabildi. Fransız Le Monde gazetesi, Giscard d’Estaing’in bu Aşk öyküsünün kurmaca olduğunu çok erken itiraf etmesi nedeniyle ticari anlamda “kendini topuğundan vurduğunu” belirtti.

EDİTÖR Bernard de Fallois ise itirafın halkın merakını söndürdüğünü ifade etti. Giscard d’Estaing’in ilk kitabı olan “Le Passage” (Geçit) da yine benzer bir ticari başarısızlığa uğramış, kitap eleştirmenler tarafından da “orijinallikten yoksun” olarak nitelendirilmişti. 83 yaşındaki Giscard d’Estaing, kitabında kendisini Başkan Jacques-Henri Lambertye ve Prenses Diana’yı da Cardiff Prensesi Patricia olarak tasvir ediyor.
Diana’yla aşk rafta kaldı ..

DENİZ OLARAK GİRDİ OKYANUS OLARAK ÇIKTI

Deniz Seki cezaevinden çıktıktan sonra uzun bir süre ortalarda görünmüyordu. Geçtiğimiz akşam uzun bir ardan sonra bir mekana eğlenmeye giden Deniz Seki cezaevinden çıkışının ardından ilk kez basın toplantısı düzenledi. Deniz Seki düzenlediği basın toplantısını kendi istekleri doğrultusunda yönlendirmeye özen gösterdi.Gazeteport

'ta yer alan habere göre; bazı sorulara cevap verirken bazı soruları da 'Duymamış olayım, bu soruyu' diyerek geri çevirdi.

Deniz Seki, uzun bir süre ilişki yaşadığı ancak cezaevine girdikten sonra ilişkisi biten Hüsnü Şenlendirici hakkındaki sorulara, cevap vermek istemedi. Seki, Şenlendirici hakkında kısa ve net konuşarak “Hayatımın gündeminde o yok” dedi

İşte Seki'nin diğer cevapları

“Arkadaşlar. Tam dokuz aydır mikrofunumdan ayrıyım. Şu an benim için çok önemli. Sizler de benim kadim dostlarımsınız. Sizleri şarkıyla kucaklamak istedim. Heyecanımı affedin ne olur. Yaklaşık dokuz aydır kameralardan uzak yaşıyorum. Desteklerinizi hiç esirgemediniz. Hepinize çok teşekkür ediyorum. Aslında söyleyecek çok şeyim yok. Şarkılarımdan başka söyleyecek başka şeyim yok. Heyecanımı mazur görün. Benim ana dilim müzik. Ne diyim. Artık kalbimi üzmemek adına benim için çok kıymetli.

Şu anda çok bambaşka bir denizim ben. Deniz olarak gittim okyanus olarak döndüm. Çok tuhaf bir yolculuktu. Maneviyatı çok yüksek. İçinde hayata dair çok tecrübeler var. O yüzden özgürlüğün kıymetini bilin. kitap yazmayı çok isterim. İnşallah önümüzdeki günlerde biriktirdiğim notlarımı düzenleyeceğim. Ama bunun için çok çalışmam lazım. Kendimi yalnız hissetmedim. Çok kocaman bir ailem var. Onlarla gurur duyuyorum. İki kardeşim annem akrabalarım halalarım. O kadar büyük bir nefes ki...




Aynı zamanda sevenlerim hayranlarım. Onlar da aynı çileyi çeker gibiydi. O mektupların hepsi çekmecemde. Mektupları defalarca okudum. Kendimi yalnız hisssetmeme fırsat vermedi ailem. Şarklılarım da beni yalnız bırakmadı. Meğer ne kadar çok seviliyormuşum. Ne kadar vefalı arkadaşlarım varmış. Hiç ummadığım dostlarım oldu. Orası sırat köprüsü gibiydi.

Aşk benim için vazgeçilmez birşey. Aşk olmadan hayat yaşanır mı. Ben aşka aşığım. Şu anda özgürlüğe aşığım.Ben değiştim herşeyden önce. Şu anda hayatımı yeniden yorumlama aşamasındayım. Beni çok heyecanlandırıyor ve farklı kılıyor. Bir taraftan çok Enteresan bir hayat hikayesi. Bir taraftan da Allah'ın sevgili kuluymuşum. Ben sizleri orada hep seyrettim. Dokuz aydır sizlerden uzaktım. Komple bir değişim içindeyim. Böyle olsun istedim. Böyle olmasını uygun gördüm. Eski ekibimle 7 yıllık bir hukukumuz var. Onlar bana kırgın değil. Gerçek müzisyenler birbirlerine kırılmazlar."



Uyuşturucuyu ne kadar süre kullandınız?

Bu soruyu duymamış kabul ediyorum... Sorulmamış kabul ediyorum.

Estetik operasyon iddialarıyla ilgili...

Evet böyle bir operasyon geçirdim. Ama bu ne estetik, ne toplatma. Başka bir şey. Arkadaşlar vücudumda bana ait olmayan hiçbirşey istemiyorum. Bu naçizane kabul ederseniz kendimce kabul ederseniz protezlerimden kurtulmak istediğim bir operasyondu. Bunu bu kadar büyütmenin alemi yok. Son derece dürüst olduğumu da biliyorsunuz. Böyle haberlerle ilgilenmek istemiyorum.

Bu şarkıyı kalbim için yazdım. Çünkü kalbimi çok üzdüm. Artık kalbimi üzmek istemiyorum. O benim için çok kıymetli.



BİTTİ...



Bitti, bu defa bitti;

Bu canım kalbim senindir,

Tabii kabul edersen.

Bir daha hiç kimseler kıramaz bizi,

Söz... Bitti...

Yeter, yeteri kadar yeminlere mahkumuz

Sitem desen o haklı ona da epey borcumuz

Bu son yemin olsun

Kıymet bileniz gel ne olur sözlerimi canım kalbim

Birbirimizi hiç üzmeyelim...

Söz... Bitti...


DENİZ OLARAK GİRDİ OKYANUS OLARAK ÇIKTI

Deniz gittim okyanus döndüm


İŞTE DENİZ SEKİ'NİN "BİTTİ" ŞARKISI - WEB TV DENİZ SEKİ BÖYLE TAHLİYE OLMUŞTU
** Arkadaşlar. Tam dokuz aydır mikrofunumdan ayrıyım. Şu an benim için çok önemli. Sizler de benim kadim dostlarımsınız. Sizleri şarkıyla kucaklamak istedim.
** Heyecanımı affedin ne olur. Yaklaşık dokuz aydır kamerealardan uzak yaşıyorum. Desteklerinizi hiç esirgemediniz. Hepinize çok teşekkür ediyorum.
** Aslında söyleyecek çok şeyim yok. Şarkılarımdan başka söyleyecek başka şeyim yok. Heyecanımı mazur görün. Benim ana dilim müzik. Ne diyim.
** Bu şarkıyı kalbim için yazdım. Çünkü kalbimi çok üzdüm. Artık kalbimi üzmek istemiyorum. O benim için çok kıymetli.
** Şu anda çok bambaşka bir Deniz'im ben.
** Deniz olarak gittim, okyanus olarak döndüm.
** Çok tuhaf bir yolculuktu. Maneviyatı çok yüksek. İçinde hayata dair çok tecrübeler var. O yüzden özgürlüğün kıymetini bilin.
** kitap yazmayı çok isterim. İnşallah önümüzdeki günlerde biriktirdiğim notlarımı düzenleyeceğim. Ama bunun için çok çalışmam lazım.
** Orada kendimi yalnız hissetmedim. Çok kocaman bir ailem var. Onlarla gurur duyuyorum. İki kardeşim annem akrabalarım halalarım. O kadar büyük bir nefes ki...
** Aynı zamanda sevenlerim hayranlarım. Onlar da aynı çileyi çeker gibiydi. O mektupların hepsi çekmecemde.
** Mektupları defalarca okudum. Kendimi yalnız hisssetmeme fırsat vermedi ailem. Şarklılarım da beni yalnız bırakmadı. Meğer ne kadar çok seviliyormuşum. Ne kadar vefalı arkadaşlarım varmış. Hiç ummadığım dostlarım oldu. Orası sırat köprüsü gibiydi.
** Aşk benim için vazgeçilmez birşey. Aşk olmadan hayat yaşanır mı. Ben aşka aşığım. Şu anda özgürlüğe aşığım.** Ben değiştim herşeyden önce. Şu anda hayatımı yeniden yorumlama aşamasındayım. Beni çok heyecanlandırıyor ve farklı kılıyor. Bir taraftan çok Enteresan bir hayat hikayesi. Bir taraftan da Allah'ın sevgili kuluymuşum. Ben sizleri orada hep seyrettim. Dokuz aydır sizlerden uzaktım.
** Komple bir değişim içindeyim. Böyle olsun istedim. Böyle olmasını uygun gördüm. Eski ekibimle 7 yıllık bir hukukumuz var. Onlar bana kırgın değil. Gerçek müzisyenler birbirlerine kırılmazlar.
Uyuşturucuyu ne kadar süre kullandınız?
Bu soruyu duymamış kabul ediyorum... Sorulmamış kabul ediyorum.
Estetik operasyon iddialarıyla ilgili...
** Evet böyle bir operasyon geçirdim. Ama bu ne estetik, ne toplatma ne de başka bir şey. Arkadaşlar vücudumda bana ait olmayan hiçbirşey istemiyorum. Bu naçizane kabul ederseniz kendimce aldığım bir karar. Yapılan sadece protezlerimden kurtulmak istediğim bir operasyondu. Bunu bu kadar büyütmenin alemi yok. Son derece dürüst olduğumu da biliyorsunuz. Böyle haberlerle ilgilenmek istemiyorum.
Uyuşturucu gibi can sıkıcı bir suçlamayla cezaevine girdiniz. Uyuşturucu karşıtı kampanya yapılsa katılır mısınız?
* * Bunun cevabını az önce verdim. Bedelini çok ağır ödedim. Gençlere vereceğim mesajı da şarkılarımla vermeyi düşünüyorum.
Yaşadıklarınızın "Ah aldığınız" için başınıza geldiğini hiç düşündünüz mü? Yüce Allah'a bunu sordunuz mu?
* * Hiç kimsenin kalbi, özgürlüğünün elinden alınacağı kadar kırılmaz. Yaşadıklarımın, herhangi birinin ahıyla olabilecek bir şey olmadığını biliyorum. Çünkü Allah'ın sevgili bir kulu olduğumu düşünüyorum.
Deniz gittim okyanus döndüm

ntvmsnbc okuyucuları için seçti

İSTANBUL - Bayramlarda genellikle yapılacaklar ve gezilecek yerler listeleri yapılır. Bu listeler kadar öne çıkmasa da okunması gereken kitaplar da tatillerin öne çıkan klişeleri arasında yer alır.
ntvmsnbc editörleri de sevdiği, önemli gördüğü kitaplardan birkaçını okuyucuları için seçti. Kimi kitaplar tatilin havasına uygun düşerken kimi kitaplar günümüzde olan biteni anlayabilmek için önemli başvuru kaynağı olarak göze çarpıyor.
İşte ntvmsnbc'nin seçtiği bayramda ve daha sonrasında da okunması gereken kitaplar:
Sinan Yıldırım, Güncel- Dersim 1938 ve Zorunlu İskan - Hüseyin Aygün (Dipnot Yayınları)- Çizgilerle Komünist Manifesto - Marx, Engels, Marcenaro (Yordam Kitap)- Olasılıksız - Adam Fawer (April Yayıncılık)- Yabancı - Albert Camus (Can Yayınları)- Memleketimden İnsan Manzaraları - Nazım Hikmet (Yapı Kredi Yayınları)
Bora Özcan, Ekonomi– Ay Hırsızı – Sunay Akın (İş Bankası Kültür Yayınları)- Puslu Kıtalar Atlası - İhsan Oktay Anar (İletişim Yayınları)- Mesnevi – Mevlana (Doğan Kitap)- Toplu Şiirler - Edip Cansever (Yapı Kredi Yayınları)- Küresel Finans Krizi - Mahfi Eğilmez (Remzi Kitabevi)
Göksel Durutuna, Güncel- Hayata ve Siyasete Dair - Can Dündar (İmge Kitabevi)- Cehenneme Övgü - Gündüz Vassaf (İletişim Yayınları)- Pazar Sevişgenleri - Metin Üstündağ (Sel Yayıncılık)- Eldivenler Hikayeler - Murathan Mungan (Metis Yayınları)- Suskunlar - İhsan Oktay Anar (İletişim Yayınları)
Ali Abaday, Güncel- Binbir Çiçekli Bahçe - Yaşar Kemal (Yapı Kredi Yayınları)- Anka Kuşu - Can Dündar (İmge Kitabevi)- Halepçe’den Gelen Sevgili - Suzan Samancı (Sel Yayınları)- Sahilde Kafka - Haruki Murakami (Doğan Kitap)- Yüzünde Bir Yer - Sema Kaygusuz (Doğan Kitap)
Simla Yerlikaya, Dış Haberler- Tarih-Lenk - Y. Hakan Erdem (Doğan Kitap)- Çivisi Çıkmış Dünya - Amin Maalouf (Yapı Kredi Yayınları)- Çalışmanın Mutluluğu ve Sıkıntısı - Alain de Botton (Sel Yayıncılık)- Yersiz Yurtsuz - Edward Said (İletişim Yayınları)- Cahillikler Kitabı 3 - Werner Bartens (NTV Yayınları)
Noyan Ayan, Bilim ve Teknoloji- Herkese Biraz Daha Bilim - Claude Allégre (Yapı Kredi Yayınları)- Vakıf ve İmparatorluk – Isaac Asimov (İthaki Yayınları)- Darwin Sizi Seviyor – George Levine (Metis Bilim)- George’un Kozmik Hazine Avı – Lucy ve Stephen Hawking (Doğan Kitap)- Teknoloji – Roger Bridgman (Tübitak Yayınları)
Hasan Cömert, Kültür Sanat- Aylak Adam - Yusuf Atılgan (Yapı Kredi Yayınları)''Dünyada hepimiz sallantılı, korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz. Tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır. Tramvaydaki tutamaklar gibi. Uzanır tutunurlar. Kim zenginliğine tutunur; kimi müdürlüğüne; kimi işine; sanatına. Çocuklarına tutunanlar vardır. Herkes kendi tutmağının en iyi, en yüksek olduğuna inanır. Gülünçlüğünü fark etmez. ''
- Ziyan - Hakan Günday (Doğan Kitap)''Soğuk… her yerde soğuk... İnsanın içine işleyen bir soğuk… Soğuk, bir bölgenin, bir toplumun, insanların, tarihin, günün içine işliyor. Vuruyor, çarpıyor, durduruyor. Her şey donuyor.''
- Siyah Hatıralar Denizi - Mehmet Açar (İthaki yayınları)''Genç bir müfettiş, gizemli vakalarla uğraşan iki önemli bilimadamının intiharını araştırmak üzere karlarla kaplı karanlık bir kente gelir ve iki yüz yıllık büyük bir otele yerleşir. Amacı raporunu hazırlayıp bir an önce evine dönmektir, ama bir süre sonra açıklanması imkansız olaylara şahit olmaya başlar... Esrarengiz sakinlerin yaşadığı otelde zaman başka: türlü akmaktadır... ''
- Bunny Munro'nun Ölümü - Nick Cave (Siren Yayınları)“Sonum geldi” diye geçirir içinden Bunny Munro, yakında ölecek kimselere özgü, ani bir farkındalıkla…”
- Yer Değiştiren Gölge - Nurdan Gürbilek (Metis)''Herkesin hayatında adeta sarhoşluk içinde, rüyadaymış gibi geçirilmiş anlar vardır: Ateşli bir hastalık, aşırı yorgunluk, büyük bir sevinç, Aşk ya da düpedüz sarhoşluk. İnsanın pek kendinde olmadığı, dış dünyayla bağlarının seyreldiği anlar. Üzerinden zaman geçtikten sonra, o anla ilgili birçok şey silinir gider. O sırada olup bitenler, konuşulanlar, söylenenler unutulur. Ama gene de hatırlanan bir şeyler kalır: Birinin yüz ifadesi, bir eşyanın ayrıntısı, merkezinde bunların durduğu bir an, bir sahne. Belirsizliğin içinde birden çakan bir Sahne, nerede görüldüğü çıkarılamayan bir nesnenin anlık görünüşü, kendine gelen kişi için geçmiş yaşantının özeti oluverir birden. Bugünün duygusu; insanın geçmiş yaşantıyı sevinçle mi, utançla...''
- Çizgi Roman Dünya Klasikleri; Macbeth, Dava, Suç ve Ceza, Frankenstein, Madam Bovary (NTV Yayınları)
Pınar İlkiz, Yaşam- A’dan X’e – John Berger (Metis) “Umutla beklenti arasında büyük fark var. İlk başta süreyle ilgili olduğunu düşünmüştüm, umudun daha uzaktaki bir şeyi beklemek olduğunu. Yanılmışım. Beklenti bedene ait, umutsa ruha. Fark bu. İkisi birbiriyle temas ediyor, birbirini tetikliyor ya da yatıştırıyor. Ama her birinin hayali farklı. Bir şey daha öğrendim. Bir vücudun beklentisi bir umut kadar uzun sürebilir. Seninkini bekleyen benim vücudumun mesela. Sana iki kere müebbet verdikleri anda onların zamanına inanmayı bıraktım.”
-Har – Murat Uyurkulak (Metis)“İnsanı hor görmek kadar hoş görmek de kötüdür.”
- Ölü Zaman Gezginleri – Hasan Ali Toptaş (Doğan Kitap)“O gün Tanrı’nın kendine sorduğu en zor bilmeceydin sen. Ve ben, çözmek bana düşmüş gibi sevinçliydim”
- İnceldiği Yerden - Aslı Biçen (Metis)“Ben erkek değilim, sana aşığım Saliha.”
- Kürk Mantolu Madonna – Sabahattin Ali (Yapı Kredi Yayınları)"Şimdi aramızda noksan olan şeyin ne olduğunu biliyorum." dedi. "Bu eksiklik sana değil, bana ait...bende inanmak noksanmış... beni bu kadar çok sevdiğine bir türlü inanmadığım için sana aşık olmadığımı zannediyormuşum... bunu şimdi anlıyorum. demek ki, insanlar benden inanmak kabiliyetini almışlar.... ama şimdi inanıyorum... sen beni inandırdın. seni seviyorum. deli gibi değil, gayet aklı başında olarak seviyorum... seni istiyorum...içimde müthiş bir arzu var... bir iyi olsam!"
Göksun Kök, Emlak- Kenti Dinlemek / Büyülü Kent İstanbul’dan Öyküler - Jale Sancak (Doğan Kitapçılık)Jale Sancak herkesin İstanbul'unu sözcükler, şiirler, şarkılar eşliğinde aktarıyor. Ne denli değişirse değişsin, ne denli yitimlere ve yıkımlara uğramış olursa olsun “Ben ancak İstanbul’da yaşayabilirim” demekten vazgeçmeyenlerin İstanbul’u bu... Sancak’a kendi İstanbul’unu anlatanlar arasında İlhan Şeşen, Nedim Gürsel, Selim İleri, Uğur Yücel, Sunay Akın, Refik Durbaş, Atillâ Dorsay, Demir Özlü, Handan Öztürk, İlhan Berk, Metin Kaçan, Mario Levi, Vecdi Çıracıoğlu, Jaklin Çelik, İlhan Eksen, Hasan Öztoprak yer alıyor.
- Boğaziçi'nde Yalılar, İnsanlar - Murat Belge (İletişim Yayınları)“Bir 'Boğaziçi Tarihi' değil bu; yalıların mimarí özellikleri üstüne bir kitap da değil. Yalılardan çok, yalılarda yaşayanların kişilikleri ve hayatları üstüne bir kitap. Yapmaya çalıştığım şeyi Çelik Gülersoy'a anlattığımda, 'Anladım' demişti; 'Binadan çok zina yazacaksın'... Her ne kadar 'mimarí bir iddiası olmasa da, Boğaz ve yalılarla ilgili bir şey yazan bir insan, artık iyice sayıları artan yeni, beton, zevksiz yapılarla ilgilenmek istemiyor.”
- Şehir Romantiğinin Günlüğü - Buket Uzuner (Remzi Kitabevi)''Bir şehre âşık olmak, bir insanı sevmekten farklı değildir. Eğer âşıksanız, sevdiğinizin eksiklerini, hatalarını göremez, gördüklerinizi affedersiniz. Aşkınız sürdüğü sürece sorun yoktur. Ancak aşkın bittiği yerde, artık o sevilene bağımlı hale düşmüşseniz vay halinize! Kimi kez zevkten, çoğu kez sıkıntıdan kahrolarak yanarak tutuşur ama ne kadar terk ederseniz, o kadar çok dönersiniz ona! İşte bu kente âşık olmak da tıpkı böyle bir kara sevda hikâyesidir!''
- Diyarbakır: Müze Şehir - Şevket Beysanoğlu (Yapı Kredi Yayınları)''Bir şehri anlamak, bir insanı anlamak gibidir; bir şehri anlatmaksa bir insanı anlatmak... İnsan ne kadar açığa vursa da kendini, küçük bazı kırıntılar saklar içinde, küçük gizler... Şehirler de öyle; açıkta, ortada duruşları yanıltır bakanları, şaşırtır.''
ntvmsnbc okuyucuları için seçti

Uzlaşmak için çatışmak gerekir


Biz de ilişkilerdeki ve evliliklerdeki sorunları, bunlara çözüm bulabilme konusundaki çözümlemeleri işin uzmanıyla konuşalım istedik. Uzman Psikolog ve Çift Terapisti Arzu Güneş’le yaptığımız bu röportajda; ilişkiler ve evliliklerle ilgili ilginç ve yol gösterici bilgiler bulacaksınız.
Terapi, sorunlara çözüm bulmak… Ama çoğu insan bundan kaçıyor.
Terapi bir fark etme sürecidir; sorunları, nedenleri ve çözüm yollarını fark etme… Kişi kendi sorunlarını yine kendi kaynaklarıyla çözer. Terapist sadece bu süreçte bireylere eşlik eder, yollarına ışık tutar.
‘Çift Terapisi’ neleri görmeyi sağlıyor?
Üzerine basarak belirtmek isterim ki; çift terapisi uzman kişinin size hatalarınızı söylediği, doğruyu yanlışı dikte ettiği, ne yapmanız gerektiğini öğrettiği bir süreç değildir. Komşu teyze üslubuyla akıl veriş hiç değildir.
Çift danışmanlığı yapıyorsunuz. Evlilik ve evlilik öncesi ilişkilerde yaşanan sorunları çözme konusunda özellikle erkeklerin bu konuyu uzman bir kişiyle konuşmaktan kaçmalarının nedeni nedir?
Galiba erkekler sorunlarını başkalarıyla konuşmak ve yardım almak konusunda kadınlardan daha isteksizler. Aslında isteksizler demektense deneyimsizler demek daha doğru olacak. Kadınlar bir sorunla karşılaştıklarında bunu çözmek için yakınlarına, arkadaşlarına, daha deneyimli bir abla ya da komşularına danışabiliyorlar. Ama erkekler ne kendi aralarında konuşuyorlar ne de akıl alabilecekleri başka birine başvuruyorlar. Bu nedenle bir profesyonel bile olsa başkasından yardım almak erkeklere çok sıcak gelmiyor. Ama danışmaya başladıklarında ve yardım almanın güçsüzlük olmadığını anladıklarında durum çok değişiyor. Bazen erkekler bu nedenle terapide kadınlardan çok daha hızlı yol kat ediyorlar.
HAYATIN HER ANINI PAYLAŞMAYA, BİRBİRİNE KOŞULSUZ GÜVENMEYE DÖNÜŞTÜĞÜNDE, EVLİLİĞE ‘YENİLGİ’ DEMEK MÜMKÜN DEĞİL!
Aşkla başlayan evlilikler neye yeniliyor? Zamana mı, alışkanlıklara mı yoksa bunlardan başka şeylere mi…
Yaşamda her şey değişiyor. Biz de değişiyoruz. Beklentilerimiz, hayata bakışımız değişiyor. Evlilikler de, temelinde Aşk veya ne yatıyor olursa olsun, zaman içinde mutlaka değişime uğrayacaktır. Bence değişimin kaçınılmaz olduğunu anlayan ve bu değişime ayak uydurabilen çiftler evlilikte başarılı oluyorlar. Aşkla başlayan bir evlilik; birbirini çok iyi tanımaya, hayatın her anını paylaşmaya, birbirine koşulsuz güvenmeye dönüştüğünde buna “yenilgi” demek mümkün mü? Biz büyüyüp olgunlaşırken aşk da olgunlaşıyor. Biçimi değişiyor. Bunu anlayamayıp ilişkinin başındaki aşkı beklemek, yapabileceğimiz önemli bir hata bence.
Size gelen çiftlerin en çok karşılaştıkları sorunlar neler?
Aslında her çift kendine has, farklı ve özgündür. Yaşanan sorunlar benzer olsa da, her çift için o sorun farklı biçimde hayat bulmaktadır. Ama elbette sık rastlanan belli sorun başlıklarından söz edilebilir. Terapiye gelen çiftler galiba en sık iletişim sorunlarından söz ediyorlar. Örneğin; “Eşim beni anlamıyor” cümlesiyle çok sık karşılaşıyoruz. Aynı dili konuşan iki kişinin birbirini anlamaması elbette söz konusu değil. Ama anlamak ya da anlaşılmak, konuşurken kullanılan sözcüklerin anlamlarının ötesinde çok daha karmaşık bir durumu içerdiğinden, ilişkilerdeki en önemli dertlerimizden biridir.
ÇİFTLERİN SINIR ÇİZME KONUSUNDA EKSİKLERİ VAR!
Eşlerin anne babalarının ilişkiye karışmaları da evlilikteki başlıca sorunlardan…
Çiftin aile sınırlarının net olarak belirlenmemiş olması ve kadın ya da erkeğin ailesinin, sınırları ihlal etmesi, yine sık karşılaştığımız sorunlardandır. Kayınvalide sorunundan söz edilmesi ya da “senin ailen, benim ailem”, “kardeşin dedi ki”, “düğünde halanların yaptıkları” gibi kalıp cümlelerin kullanılması, çiftin sınır çizme konusunda eksikleri olduğunun göstergesidir.
Bu durum nasıl önlenebilir?
Az önce, aile sınırlarının net olarak belirlenmemesinden söz etmiştik. Bu, önemli sorunlara yol açabilecek bir durumdur. Bunun önlenebilmesi için çiftin kendilerine ait ailenin sınırlarını net biçimde belirlemesi gerekir. Bu da; çiftin aile içi yetki ve sorumluluklarının belirlenmesi, kararların kim tarafından nasıl alınacağının netleşmesi ile sağlanabilir.
Başka ne gibi sorunlar…
Aslında daha onlarca sorun başlığından söz edilebilir. Ama sorun ne şekilde cereyan ederse etsin, sorunun altında ihtiyaçların karşılanmamasının yattığını düşünüyorum. Bu nedenle; ilişkide kimin, hangi ihtiyacının karşılanmadığını bulmak ve her iki birey tarafından ihtiyacın anlaşılmasını sağlamak terapideki öncelikli amacımızdır.
UZLAŞMAK İÇİN ÇATIŞMAK VE TARTIŞMAK GEREKİR! İlişkilerde yaşanan tartışmalar nasıl ve neler yapılarak en aza indirgenebilir?
Tartışma, çatışma hatta kavgalar ilişkilerde kaçınılmazdır. Olmalıdır da… Çünkü uzlaşmak için çatışmak ve tartışmak gerekir. Uzlaşmak her zaman aynı fikirde olmak ya da bir tarafın diğerinin dediğini kabul etmesi değildir. Uzlaşmada eşitlik vardır, karşılıklı adım atmak vardır. ‘Bir gün senin dediğin, bir gün benim dediğim olsun’ demek vardır.
Oysa çoğu ilişkide bir süre sonra ego ortaya çıkabiliyor.
Evet, maalesef… Uzlaşmada ‘Hep bana’ demek yoktur, ‘Farklı düşünceleri kabul edemem’ demek yoktur, ‘Aynı fikirde olmamak Dünyanın sonudur.’ demek yoktur. Uzlaşma küsmemek, alınmamak, farklılıklarla yaşamaktır. Bu nedenle ben; çatışma ve tartışmaları, çifti uzlaşmaya götürdüğü için olumlu değerlendiriyorum. Ama tartışmayı, konuşmayı, kendimizi doğru ifade etmeyi bilmek koşuluyla… Bu nedenle çiftleri tartışmamak değil, doğru tartışmak konusunda bilgilendiriyoruz.
Genel olarak baktığınızda eşler arasındaki iletişimsizliğin temel kaynağı – kaynakları nedir?
Güzel bir soru. Galiba iletişimsizliğin ya da iletişim sorunlarının kaynağında en fazla düşünce hatalarımız yatıyor. Yaşam olayları karşısında bizim tepkilerimizi belirleyen, bir durumun ya da olayın ne olduğu değil, bizim tarafımızdan nasıl algılandığıdır. Yani, durum ve olayları algılarken düşüncemizde oluşan olası düşünce hataları; genelleme, önyargı, zihin okuma ya da olumsuzu seçme gibi iletişim sorunlarına neden olmaktadır.
Evliliklerde ortaya çıkan sorunların ortaya çıkmasında eşlerin birbirini dinlememesinin etkili olduğunu düşünüyorum. Yanılıyor muyum?
Bu gerçekten de önemli bir etken. Terapide bireyler sık sık “Eşim beni dinlemiyor” diye yakınırlar. Buradaki dinlememe galiba anlamama ile aynı anlamda kullanılıyor. Dinlenmeme ya da anlaşılmama, bireylerde birçok olumsuz duyguyu çağrıştırmaktadır. Örneğin; dikkate alınmama, değer verilmeme, istenmeme hatta sevilmeme… Bu duyguların var olduğu bir ilişkide de, önemli sorunlar olduğunu düşünmek yanlış olmaz.
İLİŞKİ, İÇİNDE KENDİMİZİ GÖRDÜĞÜMÜZ BİR AYNA GİBİDİR! MUTLU BİR BİRLİKTELİK İÇİN HER ŞEYDEN ÖNCE BİREY OLMAYI BAŞARAN İKİ KİŞİ GEREKLİ! Mutlu bir birlikteliğin sırları nelerde gizli?
Mutlu bir birliktelik için, bence her şeyden önce birey olmayı başaran iki kişi gerekli. Kendini değerli bulan ve onaylayan bireyler olduktan sonra bir ilişkide kendini sağlıklı biçimde ortaya koymak hiç de zor değil. Çünkü ilişki, aslında içinde kendimizi gördüğümüz bir ayna gibidir. Ve aynadaki aksini beğenmeyen ve bunun için kendini ve karşısındakini hırpalayan bireyler ne “mutlu” ne de “birlikte” olabilirler.
KİŞİNİN İLİŞKİSİNDEN BEKLENTİSİ AZALDIYSA ASIL ORADA SORUN BAŞLAR!
Kadınlar yaşadıkları ilişkiden çok şey mi bekliyor?
Ben kadınlar ve erkekler diye başlayan cümlelerin çoğunu tehlikeli buluyorum. Bu tür cümleler genellemeleri içerir ve “genelleme yapmak” önemli bir düşünce hatasıdır. Bence kadın ya da erkek herkes ilişkisinden çok şey bekler. Ya da beklemelidir. Hepimiz kendimizi tamamlayacak bir eş, ya da öbür yarımızı arıyorsak, ki eski çağlardan beri kadın erkek birlikteliğinin temelinde bu arayış yatıyor, ilişkimizden çok şey beklememiz doğal ve gereklidir. Kişinin ilişkisinden beklentisi azaldıysa asıl orada sorun başlamaktadır diye düşünüyorum. Ama bazen hayatında ilişkisinden başka bir şey olmayan bireylerle karşılaşabiliyoruz. İşte bu çok sağlıksız bir durumdur ve kişinin yaşama ilişkin tüm ihtiyaçlarını ilişkisine yüklemesine sebep olur. Ve hiç bir ilişki bu yükü kaldıramaz.
Toplumumuzda; gerek insanların gerekse bazı uzmanların ‘Kocanı elde tutmak istiyorsan şunu yap, bunu yapma’ tarzı akıl vermeler çok yaygın malum.
‘Kocanı elde tutmak istiyorsan şunu yap, bunu yapma’ tarzında akıl vermelerin halkı yanlış bilgilendirdiğini ve yanlış yönlendirdiğini düşünüyorum. Ama sanırım buradaki asıl sorun, uzman sıfatındaki bir kişinin medyadan verdiği akıllarla halka nasıl zarar verebileceğinin farkında olmamasıdır. Galiba bu durum; bilmemekten, doğru formasyondan gelmekten kaynaklanmaktadır. Bununla ilgili şunu söylemek istiyorum: Lütfen dinlediğiniz kişinin söylediğini dikkate almadan önce kim olduğunu, formasyonunu ve gerçekten konunun uzmanı olup olmadığını araştırınız.
Erkeklerin sorumluluktan kaçmalarının nedenini neye bağlıyorsunuz?
Erkeklerin sorumluluktan kaçtığı düşüncesi bence yine bir genelleme. Partnerinin sorumluluktan kaçtığını düşünen bir kadına hangi sorumluluklardan söz ettiğini sormakla başlayabiliriz. Bu sorumluluklar erkeğin üstlenmek istemediği veya üstlenmek zorunda hissetmediği bir sorumluluksa, onu bundan sorumlu tutmak ne kadar doğru veya mümkündür?
Bunu biraz açarsak…
Bir sorumluluktan söz etmek için öncelikle ortada bir görev bulunması gereklidir. Örneğin; kirayı ödeme bir görevse bunun sorumluluğunun kime ait olduğu konusunda çiftin anlaşması gerekir. Anlaşmaya göre bu sorumluluk erkeğe ait ise ve bu sorumluluğu yerine getirmiyorsa erkeğin sorumluluktan kaçması durumundan söz edilebilir. Ama bu konuda konuşulmadı ve anlaşma yapılmadı ise, erkek kirayı ödemiyor diye kirayı ödeme sorumluluğundan kaçıyor denemez. Görev ve sorumluluklar konusunda konuşan, fikirlerini ve beklentilerini açıkça ifade eden ve bu konularda anlaşan çiftler için bu tip sorunlar söz konusu olmayacaktır.
BAĞLANMAKTAN KAÇILIYORSA NEDENİ ‘GÜVEN’DİR! GÜVENEN İNSAN BAĞLANMA KORKUSU YAŞAMAZ!
Aşık olan bir erkek, bağlanmaktan neden korkuyor?
Bağlanmak hepimiz için farklı anlamlar içeren bir kavramdır. Ama tek bir ortak özeti vardır: Güven. Bağlanmaktan kaçınan kişinin kadın olsun, erkek olsun güven duygusu ile ilgili çalışmak gerekir. Bebeklikten itibaren sağlıklı bir güven duygusu geliştirmiş ve yaşadığı olumsuzlukları güvensizliğe dönüştürmemiş olan bir bireyin, ihtiyaçlarını karşılayacak kişiyi bulduğunda bağlanma korkusu yaşayacağını düşünmüyorum.
İNSANOĞLU, KESİNLİKLE TEK EŞLİLİĞE VE SADAKATE UYGUN!
İnsanın kendini tamamlayan bir eş bulma ve ona sadık kalma güdüsü ile türünün devamını sağlama güdüsü çatışıyor mu? Doğada erkekler içgüdüsel olarak çok eşliliğe mi yöneliyor? Ya da başka bir ifadeyle, insanoğlu gerçekten tek eşliliğe ve sadakate uygun mu?
Bunu cevaplamak için doğaya bir bakalım. Canlılar için en temel güdü yaşamı sürdürme güdüsü, en büyük kaygı ise ölüm kaygısıdır. Canlı, ölüm kaygısından kurtulmak için ölümsüzlüğün bir yolunu arar durur. Ölümsüzlük türünü devam ettirmekle mümkün olabilir. O halde canlı, türünün devamlılığı yani sonraki kuşakta kendi genlerini sürdürmek için elinden geleni yapmalıdır. Türün devamlılığı için başarılı üreme gereklidir. Bunun için döllenme maksimumda gerçekleşmelidir. Dişi ancak tek erkekten döllenebilirken ve doğuma kadar tekrar döllenemezken, erkek birçok dişi ile eşleşme şansına sahiptir. Bu nedenle, bazı türlerde farklı olsa da, doğada birçok Canlı türünde tek eşlilik yoktur. Diğer taraftan insanın tek eşliliği, zihinsel gelişimi ile birlikte yavaş yavaş oturan bir kavramdır. Yani ilkel insanın, başta tek eşli olmasa bile, zamanla içindeki tamamlanma güdüsü ile tek eşliliğe doğru geliştiği düşünülebilir. Çünkü insan biyolojik bir varlık olmasının yanı sıra hayvanlardan farklı olarak; anlama, bilme, yorumlama hatta sanat yapma yetisiyle biyolojik üstü bir varlıktır. Eğer doğadaki bu üstün varlık, yani insan tek eşlilik kavramını geliştirmemiş olmasaydı muhtemelen aşk, sadakat, sadakatsizlik, kıskançlık, bağlılık ve tutku gibi kavramlar da olmayacaktı. Ve bu kavramların olmadığı bir dünya, muhtemelen çok daha renksiz ve sıradan olacaktı. Özetle, ben insanoğlunun kesinlikle tek eşliliğe ve sadakate uygun olduğunu düşünüyorum. Ama bunun için birçok koşulun gerçekleşmesi gereklidir. Selin Karacehennem, ‘Erkekler aslında çok basittir!’ diyor. Sizce?
Yine bir genelleme… Ayrıca bu ifadede çok ciddi bir başkalaştırma var. Bu tür başkalaştırmalar; eşleri birbirinden uzaklaştırmakta, birbirini anlamasını güçleştirmekte ve aralarındaki sorunları çözmeyi zorlaştırmaktadır. Bilirkişi ya da uzman kişilerin bu tür başkalaştırıcı ifadelerden kaçınması gerektiğini düşünüyorum.
Aşkı, o heyecanı yıllarca sürdürmek için neler yapılmalı?
Bir ilişkide ihtiyaçlarımızın farkında olmak, bu ihtiyaçları karşılama hakkımız olduğunu kabullenmek ve ihtiyaçlarımızı karşılamaya çalışmak; bireyselliği gerçekleştirmenin yoludur. Tüm bunları karşımızdakinin ihtiyaçları için de yapabilmek, bu da birlikteliği gerçekleştirmenin yoludur. Böylece ilişkide; bütünleşme, heyecan, güven gibi birçok olumlu duygunun devamlılığı sağlanabilecektir.
Çift danışmanlığı ile bireysel danışmanlık arasındaki benzerlikler ve farklılıklar…
İkisi de temelde aynı prensiplere bağlıdır. Ancak çift terapisinde terapi süreci boyunca seanslara her iki birey de katılır. Bu durum bazı yaklaşımlarda farklılık gösterebilir ve ilişkiye yönelik bir sorun tanımlanmasıyla terapiye başlanır. Çift terapisinde bireylerin kişiliklerinden çok ilişkinin parametrelerine odaklanılır.
Son olarak eklemek istedikleriniz…
‘Çift Terapisi’nin ne olduğu konusunda sokaktaki insanın fazla bilgisi yok. Bu bilgiyi edinmesi; ya bir gün ihtiyaç duyup terapiste gitmesiyle ya da medya tarafından bilgilendirilmesiyle mümkün olacaktır. Bu nedenle yaptığımız bu röportajımızı çok önemli buluyorum. Arzu GÜNEŞ kimdir?Uzman Psikolog Arzu GÜNEŞ, lisans eğitimini Orta Doğu Teknik Üniversitesi Psikoloji bölümünde, uzmanlık eğitimini ise Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Sosyal Psikiyatri dalında tamamladı.
Çeşitli anaokullarında psikolog ve danışman olarak çalıştı. Bayındır Tıp Merkezinde ve Başbakanlık bünyesinde Psikolog olarak görev yaptı, TED Ankara Koleji’nde Eğitim Danışmanlığı görevini üstlendi. Daha sonra İsviçre’nin Zürih kentinde, The C.G. Jung Institute’da eğitimlere, klinik çalışmalara katıldı. Özellikle ‘Çift Terapisi’ konusunda çalışmalar yaptı ve The Swiss Art Therapy Training Institute’da ‘Sanat Terapisi’ eğitimi aldı. Mesleki birikimlerini ‘Çiftlerle Psikoterapi’ konulu kitap çalışmasına ve amatör olarak yazdığı Tiyatro oyunlarına yansıtmaya çalışan Arzu Güneş; devlet ve özel sektörde toplam 18 yıl psikolog olarak çalıştıktan sonra, 2008 yılı itibarıyla çalışmalarını serbest olarak sürdürmektedir. Evli veya evli olmayan çiftle yapılan ‘Çift Danışmalığı’ dışında birçok bireyle de çalışan Arzu Güneş çeşitli seminer ve konferanslar vermektedir
Uzlaşmak için çatışmak gerekir