Showing posts with label Psikolog. Show all posts
Showing posts with label Psikolog. Show all posts

Sunday, February 28, 2010

Futbolu ağlatan adamın son anları


Avrupa Futbol Şampiyonası’nda Türkiye A Milli Futbol Takımı’nın kazandığı en büyük başarının mimarlarından biri olan ve bu zaferin hemen ardından ani ölümüyle Türkiye’yi yasa boğan eski Futbol Federasyonu Başkanı Hasan Doğan’ın hayatı kitap oldu. Ailesi ve dostlarıyla yapılan görüşmeler sonucu Haşim Akman’ın kaleme aldığı, Hayykitap’tan çıkan “Hasan Doğan Futbolu Ağlatan Adam”ın en çarpıcı bölümü ise Doğan’ın son dakikalarını ve bu anlara ailesinin, arkadaşlarının ve Başbakan Erdoğan’ın tanık oluşunu anlatan sayfalar... Hasan Doğan’ın son anları kitapta şöyle anlatılıyor:

Neşeyle kalktı, acıyla yıkıldı
Alkoçlar Otel’de epeyce kalabalık bir masa etrafında buluşuldu. Masada, Fatih Terim, Cihan Kamer, Hamdi Abdik, Hasan Doğan, Levent Kızıl, eşleriyle birlikteydi. Federasyon çevresinden birkaç kişinin yanı sıra Beyazıt Öztürk de vardı. Yemeğin ardından Cihan Kamer, Hamdi Abdik ve Hasan Doğan otelin Sağlık merkezindeki SPA’ya gitti. SPA’da hem son günlerin yorgunluğu giderilmeye çalışıldı hem de üç yakın arkadaş Cihan Kamer’in esprileriyle hoşça vakit geçirdi. Hasan Doğan, Cihan Kamer’e “Yahu arkadaş, şuramdan inanılmaz bir ağrı geliyor” diyerek sırtında bir noktayı tarif etti. Saatler 18.35’i gösteriyordu. Cihan Kamer alışkındı bu türden sözlerine onun. Şikâyetlerinin yoğunlaşması üzerine, iki yıl kadar önce ne olur ne olmaz diyerek Anjiyo yaptırmışlardı. Sonuç temizdi. Hasan Doğan’ın yakınan sesini biraz geride bırakıp asansöre doğru yöneldi Kamer, duyduklarının üstünde durmamaya çalışıyordu. İlgi gösterip üstelerse daha kötü olacağından, Doğan’ın kuruntuya kapılacağından korkuyordu. Birkaç adım atmıştı ki arkasından gelen, “Tutun” sesiyle durdu. Tam dönüp elini uzatıyordu ki duyduğu “küüüt” sesine baktı. Hasan Doğan yere yıkılmıştı.

Doktorların ümitsiz çabası
Cihan Kamer korku, şaşkınlık ve üzüntü içinde, “Yetişin! Çabuk!” diye bağırmaya başladı. Doktorluk yapmamasına karşın tıp eğitimi görmüş Hamdi Abdik hemen yanlarında bitti ve yerde uzanmakta olan Hasan Doğan’a kalp masajı yapmaya koyuldu. O sırada otelde tatilini geçirmekte olan ve olup bitenleri bir üst kattan gören Belçikalı acil servis uzmanı bir Doktor da yetişip Hamdi Abdik’ten görevi devraldı. Belçikalı doktorun ısrarlı müdahalesi bir iki dakikadır sürmekteydi ki otelin doktorları, müdahale için gerekli tıbbi donanımlarıyla birlikte geldiler. Operasyonu izleyen Hamdi Abdik ise o sırada Cihan Kamer’e dönüp, ümitsiz bir şekilde “Çok zor” dedi. Ne yapacağını, kimi arayıp da Haber vereceğini bilmez bir şekilde gelişmeleri izleyen Cihan Kamer, cep telefonundan gayri ihtiyari eşini aradı. “Hasan abi fenalaştı” dedi Cihan Kamer. Sesi, eşinin o ana kadar hiç duymadığı ölçüde kötüydü. Bulundukları yere ulaştığı sırada karşılaştığı manzara hiç de umduğu gibi değildi Çiğdem Kamer’in.

‘Allahım onu elimden alma’
Çiğdem Kamer, Aysel Doğan’ın o sırada bir arkadaşlarıyla birlikte bulunduğu yeri biliyordu. Hemen yanına gitti. Aysel Doğan, o anda SPA merkezinden çıkıyordu. Çiğdem Kamer yürüyüp bulundukları yerden uzaklaşmaya çalışıyordu ki Aysel Doğan onu durdurdu. “Çiğdem, senin başka bir şeyin var. Neden söylemiyorsun ne olduğunu” dediği anda Çiğdem Kamer, “Aysel abla, metanetli olman lazım şu anda. Bunu sana nasıl söyleyeceğim, onu da bilmiyorum. Bunu kolay söylemenin yolu yok. Hasan ağabey fenalaştı” deyiverdi. Birden ciddileşti Aysel Doğan, “Nerede? Bana yerini söyle çabuk” dedi. Durumu son derece metanetle karşılamıştı. “Hemen söyle Çiğdem, çabuk gitmeliyiz” dedi. Yeniden yürümeye başladılar. “Çok mu ciddi?” diye sordu yürürlerken. Doktorlar görüş alanına girdiğinde feryadı bastı Aysel Doğan. Geldiğini gören herkes sakin olmasını söylerken o, ilk anda, kimselerin pek de anlam veremediği bir hareket yaptı: Cep telefonunu kapattı. Çiğdem Kamer, daha sonra açılması gerektiğinde pin kodunu bilmediğini hatırlayıp itiraz edecek oldu, engellemeye çalıştı. “Kızım ararsa ne söylerim” dedi Aysel Doğan. “Şu anda ancak dua edebiliriz. Başka bir şey yapamayız, oturalım” dedi. O sırada Allah’a, “Onu elimden alma” diye yakarıyordu.

Başbakan’a haber verildi
Kaybedecek vakit yoktu, doğrudan Başbakan’ı aradı Cihan Kamer, “Haberler iyi değil” dedi: “Hasan abi... Herhalde kalp krizi geçiriyor ve geri gelmiyor”. “Hangi Hasan abi” sorusu üzerine, “Bizim Hasan abi” dedi. “Hayırlı konuş. Ne demek gelmiyor? Dur bakalım, ne oldu? Orada doktor falan kim var?” dedi Başbakan Erdoğan. Cihan Kamer, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın sorusunun üzerine durumu anlatmaya başladı. Bu konuşmanın ardından aileden haber verileceklerin adını geçirdi aklından hızlıca. Hasan Doğan’ın kardeşi Hüseyin Doğan’ı düşündü önce, vazgeçti. “Ailenin büyük oğlu” sayılan Remzi Gür’ü aradı. “Remzi abi, Hasan abi kalp krizi geçiriyor ve geri gelmiyor. Acil gelin” dedi, kapattı telefonu.

Erdoğan: Oraya geliyorum
Hastaneye ulaştıklarında Aysel Doğan, “Ben doktorla görüşüp durumu öğrenmek istiyorum” dedi. Israrlarına karşı koyamayan doktorlar onu içeri aldı, Çiğdem Kamer ise bekleme salonunda kaldı. Bu sırada Tayyip Erdoğan da hastanenin başhekiminden bilgi alıyordu. Başhekimle konuştuktan sonra Cihan Kamer’i aradı. Başbakan, “Başhekimin hâlâ ümidi varmış” diyordu. Belli ki o da ümitliydi. “Geri dönmüyor” dedi Cihan Kamer. Başbakan, “Peki, beni tekrar başhekimle görüştür” dedi. Konuşma kısa sürdü. Başhekimin, “Maalesef kaybettik” demesi üzerine bitti konuşma. Bir süre sonra tekrar çaldı Cihan Kamer’in telefonu. Yine Başbakan’dı. “Oraya geliyorum. Ne yapacaksınız, götürecek misiniz bugün?” diye sordu. Ailenin diğer üyelerinin de Bodrum’a gelmesini bekliyordu Cihan Kamer. Oğlu Selim de yetişirse pazar gününe defnetme taraftarıydı.

Son bir kez görmek istedi
Hastanede yaşama döndürmeye çabası sürerken, dışarısı da giderek kalabalıklaşıyordu. Haberi duyan herkes soluğu hastanede almıştı. Fatih ve Fulya Terim, Levent Bıçakçı, Milli Takım’ın o sırada Bodrum’da bulunan futbolcuları, Doğan ailesinin yanındaydı. Hastanenin önü gazeteci kaynıyordu. İçerideki endişeli bekleyiş sürerken bir ara Fatih Terim yanaştı Aysel Doğan’ın yanına. Son haberi o verdi. O zamana kadar gözyaşını tutabilenler için de sondu bu. Ağlayabilenler kendilerini tutmaktan vazgeçti. Bekleme salonuna sadece hıçkırık seslerinin hâkim olduğu bir anda Aysel Doğan, “Ben kocamı göreceğim” diyerek kalktı yerinden. Engel olmak istediler, o direndi ve istediğini elde etti...
Baba ocağına acı haber
Hasan Doğan’ın annesi Ferhan hanım ile babası Mustafa Doğan, yazları Kastamonu’da, ata yurtları olan Abana’da geçirirdi. Denizi uzaktan, yeşillikler arasındaki yamaçtan gören bir evin verandasında gündelik hayatın telaşesinden uzak, akraba ağırlamak, eş dost ziyareti, sohbet ve ibadet alırdı vakitlerinin çoğunu. O gün de öyle, karı koca akşam yemeklerini erkenden yemiş, yatsı namazı için geçmesi gereken süreyi dolduruyorlardı. Evin sokak kapısından girdikten sonra bahçeyi aşarak gelinen verandanın kenarındaki kapının eşiğinde, Ferhan Doğan’ın aynı mahallede oturan kardeşi Burhan Özer beliriverdi. Enerjik biriydi ama o anki durgun hali akşamın alacasında göze görünmedi. Kısa bir soluklanmanın ardından, doğrudan söze girdi Burhan Özer. “Hasan’a bir şey olmuş” dedi ve devam etti: “Beni de Hüseyin (Doğan) aradı. ‘Annemin babamın yanına git dayı’ dedi, geldim.” O sözünü bitirmişti ki çevreden başkaları geldi. Gelenler, “Hasan komada” dedi. Yaşlı karı koca, hayır duaya durdular. Evdeki birileri televizyonu açtı. Oradan duydukları habere göre, verandaya, “Nefes alma verme durumu iyiymiş” haberi uçuruldu. Ama çok geçmeden acı haber geldi.
Oğlu ABD’de öğrendi
Her şeyden habersiz olan Selim, San Diego’da Türk arkadaşıyla sohbete başlamıştı ki arkadaşının telefonu çaldı. Açtı. “Alo” dedikten sonra üç beş saniye sessizce dinledi karşı tarafın söylediklerini ve sonra hiçbir şey söylemeden masadan kalkıp kahvaltı salonunun dışına çıktı arkadaşı. Geldiğinde suratı allak bullaktı. “Kalp krizi” dedi. Bu iki kelimenin taşıdığı felaketin farkındaydı Selim. Hemen çok yakınlarının adlarını geçirdi aklından. İçlerinde babasının adı yoktu. Arkadaşı, bu boşlukta aklından geçenleri okumuş gibi, bir kelime daha fısıldadı: “Baban.” Son kelimeyi duyunca, eli ayağı kesildi Selim’in. Sarsıldı bir an. İkisi birden başladılar ağlamaya...
Kızı inanmak istemedi
O gün bir arkadaşının evindeydi Zeynep Doğan. Arkadaşının telefonu çaldı. O ana kadar hiçbir şeyden haberi olmayan Zeynep, arkadaşının yüzündeki Dehşet ifadesiyle irkildi. Genç kadın “Baban fenalaşmış” demeye çalışırken Zeynep bir anda “Kalp krizi mi?” dedi ve koşup televizyonu açtı. Ekranda beliren görüntüde “Vefat etti” yazıyordu. Anlamadı önce, inanmak istemedi. Hemen Çiğdem Kamer’i aradı, “Müdahale ediliyor” cevabını alınca tekrar bir nefes aldı. “Babama hiçbir şey olmaz. Bir mucize olur ve babam kurtulur” diyerek kendini rahatlatıyordu. Zeynep, Bodrum’da uçaktan inene kadar “bu gerçeğe” inancını hep koruyacaktı. Zaten ona acı haberi verme görevini kimse üstlenemiyordu. Uçakta, Ethem Sancak’ın Psikolog eşi onun yanında oturacak ve durumu son derece güzel yönetecekti.
YAŞAMA DÖNMEDİ
Avrupa Futbol Şampiyonası’nda Türkiye’nin attığı gollere eşine sarılarak sevinmişti Doğan... Çok değil, bu zaferin hemen ardından, stresi atmak için girdiği SPA’dan sonra yere yığılıverdi. Oteldeki bir Belçikalı doktor, ardından uzman ekip müdahale etti ama Doğan’ı yaşama döndürmek mümkün olmadı.
Futbolu ağlatan adamın son anları

Oturduğunuz yerden kilo verin


nyildiz@hurriyet.com.tr
Cinsel işlev bozuklukları da dahil olmak üzere birçok hastalığın tedavisinde kullanılan hipnozla tedavi aynı zamanda zayıflamayı da kolaylaştırıyor. Konuyla ilgili olarak görüştüğümüz Psikoterapi ve Hipnoz Uzmanı Dr. Haluk Alan ile hipnozla ilgili merak edilenleri ve hipnozla zayıflamayı konuştuk.
Nilgün Yıldız yazıyor
Hipnozla tedavi ne anlama geliyor?Hipnozla tedavi; hipnoza alınan kişiyi (suje) belli bir trans derinliği ve telkinler eşliğinde, sorunu ya da sorunlarına yönelik içsel olgularına yönlendirebilme durumudur. Alternatif bir tedavi yöntemi olmayıp, tedavileri tamamlayıcı bir unsurdur.
"Hipnozla tedavi ile her şeyi yapabilseydim şimdi zengin olurdum"
Ne kadar zamandır bu işle uğraşıyorsunuz?Son 7 yılı aktif olmak üzere yaklaşık 9 yıldır hipnoz yapıyorum. Eğer hipnoz yapan kişi olarak elimde farklı güçler olabilseydi ve ben bunları hipnoza giren kişinin bütün karşı çıkmalarına rağmen istediğim şekilde kullanabiliyor olsaydım herhalde Türkiye'nin değilse bile bölgenin en zengin adamı olurdum. Çünkü, bana müracaat eden Tekstil fabrikatörlerinin sadece 2-3 tanesinin banka hesaplarını kendi üzerime transfer etseydim bu bana yeterdi.
Kimler hipnozla tedavi yapabilir?
Hipnoz Uzmanı Dr. Haluk AlanHipnozla tedavide hekimler, psikologlar ve diş hekimleri görev alabilirler. Sadece sertifika alarak hipnoz yapmaya yetkilendiğini zanneden hekim ve Psikolog dışı kişilere güvenmeyin ve onlara hipnoz olarak geleceğinizi karartmayın. Kişi için bir tehlike var mıdır? Hipnoz doğduğumuz günden bu yana aslında her gün karşılaştığımız ve hatta yaşadığımız doğal ve normal bir durumdur. Dalmış vaziyette Televizyon seyrederken ya da kitap okumaya daldığımız ancak bize sesleneni duyuyor olmamıza rağmen yanıtlayamadığımız anlar hep doğal hipnoza örneklerdir. Bunları yaşadığımız anlarda beynin alfa düzeyindedir. Yani hipnozda yaşanılan evre. Bu yüzden eğer yetkili bir hekim ya da psikolog tarafından uygulanıyorsa, hipnozun hiçbir tehlikesi yoktur. Şimdiye kadar sadece hipnozdan kaynaklanan, tespit edilmiş bir psikolojik ya da fizyolojik zarar belirtilmemiştir.
Hipnozla zayıflamak mümkün müdür? Nasıl?Düşünerek zayıflama derken biz düşünce gücünü ve dolayısıyla zihnimizi ve daha da önemlisi bilincimizi ve bilinçaltımızı kastediyoruz. Zihinsel yoğunlaşmayla elde edilebilecek yararlar sadece zayıflama ile sınırlı değildir. Metropolitan Üniversitesi uzmanlarından Dave Smith'in yaptığı araştırmada her gün bir saat Egzersiz yapanlardan daha çok, 1 saat aynı egzersizi yaptığını düşünen, bunu düşünen, zihninde canlandıran grup başarılı olmuş hatta yarım kilo daha fazla kilo vermişlerdir.Bizlerin de hipnozda kullandığı imajinasyon yöntemi kişinin belli bir beyinsel dalga boyuna getirilmesiyle sağlanabilir. Bunun en iyi sağlandığı zaman dilimi beynin alfa dalgalarının hakimiyetinde olduğu dönemlerdir. Uykuya dalmaya hazır olduğumuz anlar ve hipnozun bazı aşamalarında bu dalga boyunun hakimiyeti söz konusudur.Uykulu veya hipnotik trans durumunda vücuttaki bilinçli bütün zorlamalar en aza inmektedir. Dolayısıyla bu dönemde bilinç tarafında ortaya atılacak bilinçli çatışmalar önlenmekte, bilinçaltı bütün haşmetiyle size yardım etmek üzere gönderilecek olumlu telkinleri almaya müsait hale gelmektedir. Telkinlere açık olunan bu dönemde, bilinç geri plandadır. Bilinçaltını size faydasız bazı alışkanlıklardan temizleyip, yepyeni bir anlayışa yönlendirmek işte bu dönemde mümkündür.Bu imajinasyonun yanı sıra; kendini gelecekte nasıl görmek istiyorsa, yani mutlu, sağlıklı, estetik, ideal kilosuna ulaşmış, stresten uzak, huzurlu v. b. özellikleri kendi üzerinde görmeye çalışır. Ve bilinçaltına şu uyarıyı gönderir: "İşte ben bu olmak istiyorum. İnanıyor ve biliyorum ki bu isteğim mutlaka yerine getirilecektir…"Çikolata yemekten kendini alamayan hasta tam 12 kilo verdi
Yıllardır çikolatalı besin tüketmekten kendini alıkoyamayan bir hastam (A.G.) oluşturduğumuz etkin imajinasyon (Düşünsel yoğunlaşma) etkisiyle ilk seansımızda yediği o çikolatalı dondurmaların gres yağından üretildiği sanısıyla, seans sonunda kısa bir süre öğürme ve kusma şeklinde tepki göstermişti. Bu imajinasyonun bir gücüydü. Şimdi o hastam toplamda 12 kilo ile en iyi zayıflayan hastalarım arasındadır. Aradan 2 yılı aşan bir sure geçmiş olmasına rağmen verdiği kilolarını geri almamıştır. Bu arada çikolatalı dondurma ve diğer ürünleri de çok büyük bir rahatlıkla tüketebilmektedir. Ama sadece ihtiyacı kadar, aşırıya kaçmadan, bilinçli olarak.
Hipnozla zayıflamak kalıcı bir sonuç mudur?Tüm bu anlatılanlardan sonra evet! Diğer yöntemlere kıyasla zihinsel yoğunlaşma ve hipnoz yöntemiyle yapılan zayıflama kalıcı olmaktadır.
Nasıl bir yöntem uyguluyorsunuz?Biz uygulamayı genelde 5 seans üzerinden yapıyoruz. Sonra 15 günde bir, ayda 2, ayda 4, ayda 8 ve 12 ayda bir olmak üzere 6 kez hatırlatma seansları uyguluyoruz. Ancak hasta bu dönemler içinde ilk 21 gün geceleri tam yatmadan önce gece hipnozu seansları yapmaktadır. 21 gün sonunda elde edeceği başarı ve kazanacağı alışkanlık onun ruhunda " istediğini elde eden insanın" huzurunu yaşatacaktır. Yaklaşık hastalarımızdan ayda 4-5 kilo civarında kilo vermelerini istiyoruz.
Cinsel sorunlara da çare oluyor
Cinsel sorunlar hipnozla destek veriyor musunuz?Cinsel sorunların hipnoz yöntemiyle tedavisi mümkündür. Özellikle vajinismus, orgazm bozukluğu, cinsel isteksizlik, erken boşalma, ereksiyon problemi ve geç boşalma, üzerinde çalışılan ve hipnoz yöntemiyle olumlu sonuçlar alınan cinsel problemlerdir. Her bir sorun için farklı hipnotik uygulama bulunmaktadır. Ancak bu ve diğer sorunlarda amaç sadece hipnoz yapmak değildir. Hipnoz öncesinde kişiden sorunu hakkında yeterince bilgi alınmakta, sonra kendisine konulan tanı doğrultusunda bilgi verilmekte ve terapi süreci hakkında bilgilendirilmesi sağlanmaktadır. Bu devrelerden geçen hasta uygun trans derinliğine alınarak çeşitli terapi teknikleriyle tedavi edilmektedir.Vajinusmusta en etkili yöntemlerden biri
Hipnozla tedavi sonrasında kişi tamamen iyileşir mi?Hipnozla tedavide kişinin sorununa bağlı olarak tedaviden alınan yanıtlar da değişmektedir. Psikolojik sorunlar bağlamında ele aldığımızda örneğin sadece ilaçlı tedaviye oranla, hem ilaçlı tedavi ve hem de psikoterapi ve hipnoz uygulamaları daha kalıcı tedavi imkanı sunmaktadır. Panik bozukluğundan takıntılı durumlara ve cinsel sorunlara kadar birçok problemde daha kalıcı bir tedavi için psikoterapi ve içinde hipnoza yer verilmektedir. Vajinismusta en etkin tedavi yöntemlerinden biri hipnozdur. Hipnozla daha önce tedavi edilememiş birçok vajinismus hastasını tedavi ederek operasyonlarla sağlanamayan tedaviyi hipnozla sonuçlandırmak mümkün olmuştur. Cinsel yaşamın daha zevkli ve sorunsuz hale getirilmesinde hipnozun çok önemli katkıları olmaktadır. Özellikle batıda ön yargısız bir şekilde terapilerde kullanılmakta olan hipnoz, sorunların kalıcı çözümü noktasında terapistlere büyük kolaylıklar sağlamaktadır.
Oturduğunuz yerden kilo verin

Tuesday, December 8, 2009

Uzlaşmak için çatışmak gerekir


Biz de ilişkilerdeki ve evliliklerdeki sorunları, bunlara çözüm bulabilme konusundaki çözümlemeleri işin uzmanıyla konuşalım istedik. Uzman Psikolog ve Çift Terapisti Arzu Güneş’le yaptığımız bu röportajda; ilişkiler ve evliliklerle ilgili ilginç ve yol gösterici bilgiler bulacaksınız.
Terapi, sorunlara çözüm bulmak… Ama çoğu insan bundan kaçıyor.
Terapi bir fark etme sürecidir; sorunları, nedenleri ve çözüm yollarını fark etme… Kişi kendi sorunlarını yine kendi kaynaklarıyla çözer. Terapist sadece bu süreçte bireylere eşlik eder, yollarına ışık tutar.
‘Çift Terapisi’ neleri görmeyi sağlıyor?
Üzerine basarak belirtmek isterim ki; çift terapisi uzman kişinin size hatalarınızı söylediği, doğruyu yanlışı dikte ettiği, ne yapmanız gerektiğini öğrettiği bir süreç değildir. Komşu teyze üslubuyla akıl veriş hiç değildir.
Çift danışmanlığı yapıyorsunuz. Evlilik ve evlilik öncesi ilişkilerde yaşanan sorunları çözme konusunda özellikle erkeklerin bu konuyu uzman bir kişiyle konuşmaktan kaçmalarının nedeni nedir?
Galiba erkekler sorunlarını başkalarıyla konuşmak ve yardım almak konusunda kadınlardan daha isteksizler. Aslında isteksizler demektense deneyimsizler demek daha doğru olacak. Kadınlar bir sorunla karşılaştıklarında bunu çözmek için yakınlarına, arkadaşlarına, daha deneyimli bir abla ya da komşularına danışabiliyorlar. Ama erkekler ne kendi aralarında konuşuyorlar ne de akıl alabilecekleri başka birine başvuruyorlar. Bu nedenle bir profesyonel bile olsa başkasından yardım almak erkeklere çok sıcak gelmiyor. Ama danışmaya başladıklarında ve yardım almanın güçsüzlük olmadığını anladıklarında durum çok değişiyor. Bazen erkekler bu nedenle terapide kadınlardan çok daha hızlı yol kat ediyorlar.
HAYATIN HER ANINI PAYLAŞMAYA, BİRBİRİNE KOŞULSUZ GÜVENMEYE DÖNÜŞTÜĞÜNDE, EVLİLİĞE ‘YENİLGİ’ DEMEK MÜMKÜN DEĞİL!
Aşkla başlayan evlilikler neye yeniliyor? Zamana mı, alışkanlıklara mı yoksa bunlardan başka şeylere mi…
Yaşamda her şey değişiyor. Biz de değişiyoruz. Beklentilerimiz, hayata bakışımız değişiyor. Evlilikler de, temelinde Aşk veya ne yatıyor olursa olsun, zaman içinde mutlaka değişime uğrayacaktır. Bence değişimin kaçınılmaz olduğunu anlayan ve bu değişime ayak uydurabilen çiftler evlilikte başarılı oluyorlar. Aşkla başlayan bir evlilik; birbirini çok iyi tanımaya, hayatın her anını paylaşmaya, birbirine koşulsuz güvenmeye dönüştüğünde buna “yenilgi” demek mümkün mü? Biz büyüyüp olgunlaşırken aşk da olgunlaşıyor. Biçimi değişiyor. Bunu anlayamayıp ilişkinin başındaki aşkı beklemek, yapabileceğimiz önemli bir hata bence.
Size gelen çiftlerin en çok karşılaştıkları sorunlar neler?
Aslında her çift kendine has, farklı ve özgündür. Yaşanan sorunlar benzer olsa da, her çift için o sorun farklı biçimde hayat bulmaktadır. Ama elbette sık rastlanan belli sorun başlıklarından söz edilebilir. Terapiye gelen çiftler galiba en sık iletişim sorunlarından söz ediyorlar. Örneğin; “Eşim beni anlamıyor” cümlesiyle çok sık karşılaşıyoruz. Aynı dili konuşan iki kişinin birbirini anlamaması elbette söz konusu değil. Ama anlamak ya da anlaşılmak, konuşurken kullanılan sözcüklerin anlamlarının ötesinde çok daha karmaşık bir durumu içerdiğinden, ilişkilerdeki en önemli dertlerimizden biridir.
ÇİFTLERİN SINIR ÇİZME KONUSUNDA EKSİKLERİ VAR!
Eşlerin anne babalarının ilişkiye karışmaları da evlilikteki başlıca sorunlardan…
Çiftin aile sınırlarının net olarak belirlenmemiş olması ve kadın ya da erkeğin ailesinin, sınırları ihlal etmesi, yine sık karşılaştığımız sorunlardandır. Kayınvalide sorunundan söz edilmesi ya da “senin ailen, benim ailem”, “kardeşin dedi ki”, “düğünde halanların yaptıkları” gibi kalıp cümlelerin kullanılması, çiftin sınır çizme konusunda eksikleri olduğunun göstergesidir.
Bu durum nasıl önlenebilir?
Az önce, aile sınırlarının net olarak belirlenmemesinden söz etmiştik. Bu, önemli sorunlara yol açabilecek bir durumdur. Bunun önlenebilmesi için çiftin kendilerine ait ailenin sınırlarını net biçimde belirlemesi gerekir. Bu da; çiftin aile içi yetki ve sorumluluklarının belirlenmesi, kararların kim tarafından nasıl alınacağının netleşmesi ile sağlanabilir.
Başka ne gibi sorunlar…
Aslında daha onlarca sorun başlığından söz edilebilir. Ama sorun ne şekilde cereyan ederse etsin, sorunun altında ihtiyaçların karşılanmamasının yattığını düşünüyorum. Bu nedenle; ilişkide kimin, hangi ihtiyacının karşılanmadığını bulmak ve her iki birey tarafından ihtiyacın anlaşılmasını sağlamak terapideki öncelikli amacımızdır.
UZLAŞMAK İÇİN ÇATIŞMAK VE TARTIŞMAK GEREKİR! İlişkilerde yaşanan tartışmalar nasıl ve neler yapılarak en aza indirgenebilir?
Tartışma, çatışma hatta kavgalar ilişkilerde kaçınılmazdır. Olmalıdır da… Çünkü uzlaşmak için çatışmak ve tartışmak gerekir. Uzlaşmak her zaman aynı fikirde olmak ya da bir tarafın diğerinin dediğini kabul etmesi değildir. Uzlaşmada eşitlik vardır, karşılıklı adım atmak vardır. ‘Bir gün senin dediğin, bir gün benim dediğim olsun’ demek vardır.
Oysa çoğu ilişkide bir süre sonra ego ortaya çıkabiliyor.
Evet, maalesef… Uzlaşmada ‘Hep bana’ demek yoktur, ‘Farklı düşünceleri kabul edemem’ demek yoktur, ‘Aynı fikirde olmamak Dünyanın sonudur.’ demek yoktur. Uzlaşma küsmemek, alınmamak, farklılıklarla yaşamaktır. Bu nedenle ben; çatışma ve tartışmaları, çifti uzlaşmaya götürdüğü için olumlu değerlendiriyorum. Ama tartışmayı, konuşmayı, kendimizi doğru ifade etmeyi bilmek koşuluyla… Bu nedenle çiftleri tartışmamak değil, doğru tartışmak konusunda bilgilendiriyoruz.
Genel olarak baktığınızda eşler arasındaki iletişimsizliğin temel kaynağı – kaynakları nedir?
Güzel bir soru. Galiba iletişimsizliğin ya da iletişim sorunlarının kaynağında en fazla düşünce hatalarımız yatıyor. Yaşam olayları karşısında bizim tepkilerimizi belirleyen, bir durumun ya da olayın ne olduğu değil, bizim tarafımızdan nasıl algılandığıdır. Yani, durum ve olayları algılarken düşüncemizde oluşan olası düşünce hataları; genelleme, önyargı, zihin okuma ya da olumsuzu seçme gibi iletişim sorunlarına neden olmaktadır.
Evliliklerde ortaya çıkan sorunların ortaya çıkmasında eşlerin birbirini dinlememesinin etkili olduğunu düşünüyorum. Yanılıyor muyum?
Bu gerçekten de önemli bir etken. Terapide bireyler sık sık “Eşim beni dinlemiyor” diye yakınırlar. Buradaki dinlememe galiba anlamama ile aynı anlamda kullanılıyor. Dinlenmeme ya da anlaşılmama, bireylerde birçok olumsuz duyguyu çağrıştırmaktadır. Örneğin; dikkate alınmama, değer verilmeme, istenmeme hatta sevilmeme… Bu duyguların var olduğu bir ilişkide de, önemli sorunlar olduğunu düşünmek yanlış olmaz.
İLİŞKİ, İÇİNDE KENDİMİZİ GÖRDÜĞÜMÜZ BİR AYNA GİBİDİR! MUTLU BİR BİRLİKTELİK İÇİN HER ŞEYDEN ÖNCE BİREY OLMAYI BAŞARAN İKİ KİŞİ GEREKLİ! Mutlu bir birlikteliğin sırları nelerde gizli?
Mutlu bir birliktelik için, bence her şeyden önce birey olmayı başaran iki kişi gerekli. Kendini değerli bulan ve onaylayan bireyler olduktan sonra bir ilişkide kendini sağlıklı biçimde ortaya koymak hiç de zor değil. Çünkü ilişki, aslında içinde kendimizi gördüğümüz bir ayna gibidir. Ve aynadaki aksini beğenmeyen ve bunun için kendini ve karşısındakini hırpalayan bireyler ne “mutlu” ne de “birlikte” olabilirler.
KİŞİNİN İLİŞKİSİNDEN BEKLENTİSİ AZALDIYSA ASIL ORADA SORUN BAŞLAR!
Kadınlar yaşadıkları ilişkiden çok şey mi bekliyor?
Ben kadınlar ve erkekler diye başlayan cümlelerin çoğunu tehlikeli buluyorum. Bu tür cümleler genellemeleri içerir ve “genelleme yapmak” önemli bir düşünce hatasıdır. Bence kadın ya da erkek herkes ilişkisinden çok şey bekler. Ya da beklemelidir. Hepimiz kendimizi tamamlayacak bir eş, ya da öbür yarımızı arıyorsak, ki eski çağlardan beri kadın erkek birlikteliğinin temelinde bu arayış yatıyor, ilişkimizden çok şey beklememiz doğal ve gereklidir. Kişinin ilişkisinden beklentisi azaldıysa asıl orada sorun başlamaktadır diye düşünüyorum. Ama bazen hayatında ilişkisinden başka bir şey olmayan bireylerle karşılaşabiliyoruz. İşte bu çok sağlıksız bir durumdur ve kişinin yaşama ilişkin tüm ihtiyaçlarını ilişkisine yüklemesine sebep olur. Ve hiç bir ilişki bu yükü kaldıramaz.
Toplumumuzda; gerek insanların gerekse bazı uzmanların ‘Kocanı elde tutmak istiyorsan şunu yap, bunu yapma’ tarzı akıl vermeler çok yaygın malum.
‘Kocanı elde tutmak istiyorsan şunu yap, bunu yapma’ tarzında akıl vermelerin halkı yanlış bilgilendirdiğini ve yanlış yönlendirdiğini düşünüyorum. Ama sanırım buradaki asıl sorun, uzman sıfatındaki bir kişinin medyadan verdiği akıllarla halka nasıl zarar verebileceğinin farkında olmamasıdır. Galiba bu durum; bilmemekten, doğru formasyondan gelmekten kaynaklanmaktadır. Bununla ilgili şunu söylemek istiyorum: Lütfen dinlediğiniz kişinin söylediğini dikkate almadan önce kim olduğunu, formasyonunu ve gerçekten konunun uzmanı olup olmadığını araştırınız.
Erkeklerin sorumluluktan kaçmalarının nedenini neye bağlıyorsunuz?
Erkeklerin sorumluluktan kaçtığı düşüncesi bence yine bir genelleme. Partnerinin sorumluluktan kaçtığını düşünen bir kadına hangi sorumluluklardan söz ettiğini sormakla başlayabiliriz. Bu sorumluluklar erkeğin üstlenmek istemediği veya üstlenmek zorunda hissetmediği bir sorumluluksa, onu bundan sorumlu tutmak ne kadar doğru veya mümkündür?
Bunu biraz açarsak…
Bir sorumluluktan söz etmek için öncelikle ortada bir görev bulunması gereklidir. Örneğin; kirayı ödeme bir görevse bunun sorumluluğunun kime ait olduğu konusunda çiftin anlaşması gerekir. Anlaşmaya göre bu sorumluluk erkeğe ait ise ve bu sorumluluğu yerine getirmiyorsa erkeğin sorumluluktan kaçması durumundan söz edilebilir. Ama bu konuda konuşulmadı ve anlaşma yapılmadı ise, erkek kirayı ödemiyor diye kirayı ödeme sorumluluğundan kaçıyor denemez. Görev ve sorumluluklar konusunda konuşan, fikirlerini ve beklentilerini açıkça ifade eden ve bu konularda anlaşan çiftler için bu tip sorunlar söz konusu olmayacaktır.
BAĞLANMAKTAN KAÇILIYORSA NEDENİ ‘GÜVEN’DİR! GÜVENEN İNSAN BAĞLANMA KORKUSU YAŞAMAZ!
Aşık olan bir erkek, bağlanmaktan neden korkuyor?
Bağlanmak hepimiz için farklı anlamlar içeren bir kavramdır. Ama tek bir ortak özeti vardır: Güven. Bağlanmaktan kaçınan kişinin kadın olsun, erkek olsun güven duygusu ile ilgili çalışmak gerekir. Bebeklikten itibaren sağlıklı bir güven duygusu geliştirmiş ve yaşadığı olumsuzlukları güvensizliğe dönüştürmemiş olan bir bireyin, ihtiyaçlarını karşılayacak kişiyi bulduğunda bağlanma korkusu yaşayacağını düşünmüyorum.
İNSANOĞLU, KESİNLİKLE TEK EŞLİLİĞE VE SADAKATE UYGUN!
İnsanın kendini tamamlayan bir eş bulma ve ona sadık kalma güdüsü ile türünün devamını sağlama güdüsü çatışıyor mu? Doğada erkekler içgüdüsel olarak çok eşliliğe mi yöneliyor? Ya da başka bir ifadeyle, insanoğlu gerçekten tek eşliliğe ve sadakate uygun mu?
Bunu cevaplamak için doğaya bir bakalım. Canlılar için en temel güdü yaşamı sürdürme güdüsü, en büyük kaygı ise ölüm kaygısıdır. Canlı, ölüm kaygısından kurtulmak için ölümsüzlüğün bir yolunu arar durur. Ölümsüzlük türünü devam ettirmekle mümkün olabilir. O halde canlı, türünün devamlılığı yani sonraki kuşakta kendi genlerini sürdürmek için elinden geleni yapmalıdır. Türün devamlılığı için başarılı üreme gereklidir. Bunun için döllenme maksimumda gerçekleşmelidir. Dişi ancak tek erkekten döllenebilirken ve doğuma kadar tekrar döllenemezken, erkek birçok dişi ile eşleşme şansına sahiptir. Bu nedenle, bazı türlerde farklı olsa da, doğada birçok Canlı türünde tek eşlilik yoktur. Diğer taraftan insanın tek eşliliği, zihinsel gelişimi ile birlikte yavaş yavaş oturan bir kavramdır. Yani ilkel insanın, başta tek eşli olmasa bile, zamanla içindeki tamamlanma güdüsü ile tek eşliliğe doğru geliştiği düşünülebilir. Çünkü insan biyolojik bir varlık olmasının yanı sıra hayvanlardan farklı olarak; anlama, bilme, yorumlama hatta sanat yapma yetisiyle biyolojik üstü bir varlıktır. Eğer doğadaki bu üstün varlık, yani insan tek eşlilik kavramını geliştirmemiş olmasaydı muhtemelen aşk, sadakat, sadakatsizlik, kıskançlık, bağlılık ve tutku gibi kavramlar da olmayacaktı. Ve bu kavramların olmadığı bir dünya, muhtemelen çok daha renksiz ve sıradan olacaktı. Özetle, ben insanoğlunun kesinlikle tek eşliliğe ve sadakate uygun olduğunu düşünüyorum. Ama bunun için birçok koşulun gerçekleşmesi gereklidir. Selin Karacehennem, ‘Erkekler aslında çok basittir!’ diyor. Sizce?
Yine bir genelleme… Ayrıca bu ifadede çok ciddi bir başkalaştırma var. Bu tür başkalaştırmalar; eşleri birbirinden uzaklaştırmakta, birbirini anlamasını güçleştirmekte ve aralarındaki sorunları çözmeyi zorlaştırmaktadır. Bilirkişi ya da uzman kişilerin bu tür başkalaştırıcı ifadelerden kaçınması gerektiğini düşünüyorum.
Aşkı, o heyecanı yıllarca sürdürmek için neler yapılmalı?
Bir ilişkide ihtiyaçlarımızın farkında olmak, bu ihtiyaçları karşılama hakkımız olduğunu kabullenmek ve ihtiyaçlarımızı karşılamaya çalışmak; bireyselliği gerçekleştirmenin yoludur. Tüm bunları karşımızdakinin ihtiyaçları için de yapabilmek, bu da birlikteliği gerçekleştirmenin yoludur. Böylece ilişkide; bütünleşme, heyecan, güven gibi birçok olumlu duygunun devamlılığı sağlanabilecektir.
Çift danışmanlığı ile bireysel danışmanlık arasındaki benzerlikler ve farklılıklar…
İkisi de temelde aynı prensiplere bağlıdır. Ancak çift terapisinde terapi süreci boyunca seanslara her iki birey de katılır. Bu durum bazı yaklaşımlarda farklılık gösterebilir ve ilişkiye yönelik bir sorun tanımlanmasıyla terapiye başlanır. Çift terapisinde bireylerin kişiliklerinden çok ilişkinin parametrelerine odaklanılır.
Son olarak eklemek istedikleriniz…
‘Çift Terapisi’nin ne olduğu konusunda sokaktaki insanın fazla bilgisi yok. Bu bilgiyi edinmesi; ya bir gün ihtiyaç duyup terapiste gitmesiyle ya da medya tarafından bilgilendirilmesiyle mümkün olacaktır. Bu nedenle yaptığımız bu röportajımızı çok önemli buluyorum. Arzu GÜNEŞ kimdir?Uzman Psikolog Arzu GÜNEŞ, lisans eğitimini Orta Doğu Teknik Üniversitesi Psikoloji bölümünde, uzmanlık eğitimini ise Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Sosyal Psikiyatri dalında tamamladı.
Çeşitli anaokullarında psikolog ve danışman olarak çalıştı. Bayındır Tıp Merkezinde ve Başbakanlık bünyesinde Psikolog olarak görev yaptı, TED Ankara Koleji’nde Eğitim Danışmanlığı görevini üstlendi. Daha sonra İsviçre’nin Zürih kentinde, The C.G. Jung Institute’da eğitimlere, klinik çalışmalara katıldı. Özellikle ‘Çift Terapisi’ konusunda çalışmalar yaptı ve The Swiss Art Therapy Training Institute’da ‘Sanat Terapisi’ eğitimi aldı. Mesleki birikimlerini ‘Çiftlerle Psikoterapi’ konulu kitap çalışmasına ve amatör olarak yazdığı Tiyatro oyunlarına yansıtmaya çalışan Arzu Güneş; devlet ve özel sektörde toplam 18 yıl psikolog olarak çalıştıktan sonra, 2008 yılı itibarıyla çalışmalarını serbest olarak sürdürmektedir. Evli veya evli olmayan çiftle yapılan ‘Çift Danışmalığı’ dışında birçok bireyle de çalışan Arzu Güneş çeşitli seminer ve konferanslar vermektedir
Uzlaşmak için çatışmak gerekir