Showing posts with label Televizyon. Show all posts
Showing posts with label Televizyon. Show all posts

Sunday, February 28, 2010

Oturduğunuz yerden kilo verin


nyildiz@hurriyet.com.tr
Cinsel işlev bozuklukları da dahil olmak üzere birçok hastalığın tedavisinde kullanılan hipnozla tedavi aynı zamanda zayıflamayı da kolaylaştırıyor. Konuyla ilgili olarak görüştüğümüz Psikoterapi ve Hipnoz Uzmanı Dr. Haluk Alan ile hipnozla ilgili merak edilenleri ve hipnozla zayıflamayı konuştuk.
Nilgün Yıldız yazıyor
Hipnozla tedavi ne anlama geliyor?Hipnozla tedavi; hipnoza alınan kişiyi (suje) belli bir trans derinliği ve telkinler eşliğinde, sorunu ya da sorunlarına yönelik içsel olgularına yönlendirebilme durumudur. Alternatif bir tedavi yöntemi olmayıp, tedavileri tamamlayıcı bir unsurdur.
"Hipnozla tedavi ile her şeyi yapabilseydim şimdi zengin olurdum"
Ne kadar zamandır bu işle uğraşıyorsunuz?Son 7 yılı aktif olmak üzere yaklaşık 9 yıldır hipnoz yapıyorum. Eğer hipnoz yapan kişi olarak elimde farklı güçler olabilseydi ve ben bunları hipnoza giren kişinin bütün karşı çıkmalarına rağmen istediğim şekilde kullanabiliyor olsaydım herhalde Türkiye'nin değilse bile bölgenin en zengin adamı olurdum. Çünkü, bana müracaat eden Tekstil fabrikatörlerinin sadece 2-3 tanesinin banka hesaplarını kendi üzerime transfer etseydim bu bana yeterdi.
Kimler hipnozla tedavi yapabilir?
Hipnoz Uzmanı Dr. Haluk AlanHipnozla tedavide hekimler, psikologlar ve diş hekimleri görev alabilirler. Sadece sertifika alarak hipnoz yapmaya yetkilendiğini zanneden hekim ve Psikolog dışı kişilere güvenmeyin ve onlara hipnoz olarak geleceğinizi karartmayın. Kişi için bir tehlike var mıdır? Hipnoz doğduğumuz günden bu yana aslında her gün karşılaştığımız ve hatta yaşadığımız doğal ve normal bir durumdur. Dalmış vaziyette Televizyon seyrederken ya da kitap okumaya daldığımız ancak bize sesleneni duyuyor olmamıza rağmen yanıtlayamadığımız anlar hep doğal hipnoza örneklerdir. Bunları yaşadığımız anlarda beynin alfa düzeyindedir. Yani hipnozda yaşanılan evre. Bu yüzden eğer yetkili bir hekim ya da psikolog tarafından uygulanıyorsa, hipnozun hiçbir tehlikesi yoktur. Şimdiye kadar sadece hipnozdan kaynaklanan, tespit edilmiş bir psikolojik ya da fizyolojik zarar belirtilmemiştir.
Hipnozla zayıflamak mümkün müdür? Nasıl?Düşünerek zayıflama derken biz düşünce gücünü ve dolayısıyla zihnimizi ve daha da önemlisi bilincimizi ve bilinçaltımızı kastediyoruz. Zihinsel yoğunlaşmayla elde edilebilecek yararlar sadece zayıflama ile sınırlı değildir. Metropolitan Üniversitesi uzmanlarından Dave Smith'in yaptığı araştırmada her gün bir saat Egzersiz yapanlardan daha çok, 1 saat aynı egzersizi yaptığını düşünen, bunu düşünen, zihninde canlandıran grup başarılı olmuş hatta yarım kilo daha fazla kilo vermişlerdir.Bizlerin de hipnozda kullandığı imajinasyon yöntemi kişinin belli bir beyinsel dalga boyuna getirilmesiyle sağlanabilir. Bunun en iyi sağlandığı zaman dilimi beynin alfa dalgalarının hakimiyetinde olduğu dönemlerdir. Uykuya dalmaya hazır olduğumuz anlar ve hipnozun bazı aşamalarında bu dalga boyunun hakimiyeti söz konusudur.Uykulu veya hipnotik trans durumunda vücuttaki bilinçli bütün zorlamalar en aza inmektedir. Dolayısıyla bu dönemde bilinç tarafında ortaya atılacak bilinçli çatışmalar önlenmekte, bilinçaltı bütün haşmetiyle size yardım etmek üzere gönderilecek olumlu telkinleri almaya müsait hale gelmektedir. Telkinlere açık olunan bu dönemde, bilinç geri plandadır. Bilinçaltını size faydasız bazı alışkanlıklardan temizleyip, yepyeni bir anlayışa yönlendirmek işte bu dönemde mümkündür.Bu imajinasyonun yanı sıra; kendini gelecekte nasıl görmek istiyorsa, yani mutlu, sağlıklı, estetik, ideal kilosuna ulaşmış, stresten uzak, huzurlu v. b. özellikleri kendi üzerinde görmeye çalışır. Ve bilinçaltına şu uyarıyı gönderir: "İşte ben bu olmak istiyorum. İnanıyor ve biliyorum ki bu isteğim mutlaka yerine getirilecektir…"Çikolata yemekten kendini alamayan hasta tam 12 kilo verdi
Yıllardır çikolatalı besin tüketmekten kendini alıkoyamayan bir hastam (A.G.) oluşturduğumuz etkin imajinasyon (Düşünsel yoğunlaşma) etkisiyle ilk seansımızda yediği o çikolatalı dondurmaların gres yağından üretildiği sanısıyla, seans sonunda kısa bir süre öğürme ve kusma şeklinde tepki göstermişti. Bu imajinasyonun bir gücüydü. Şimdi o hastam toplamda 12 kilo ile en iyi zayıflayan hastalarım arasındadır. Aradan 2 yılı aşan bir sure geçmiş olmasına rağmen verdiği kilolarını geri almamıştır. Bu arada çikolatalı dondurma ve diğer ürünleri de çok büyük bir rahatlıkla tüketebilmektedir. Ama sadece ihtiyacı kadar, aşırıya kaçmadan, bilinçli olarak.
Hipnozla zayıflamak kalıcı bir sonuç mudur?Tüm bu anlatılanlardan sonra evet! Diğer yöntemlere kıyasla zihinsel yoğunlaşma ve hipnoz yöntemiyle yapılan zayıflama kalıcı olmaktadır.
Nasıl bir yöntem uyguluyorsunuz?Biz uygulamayı genelde 5 seans üzerinden yapıyoruz. Sonra 15 günde bir, ayda 2, ayda 4, ayda 8 ve 12 ayda bir olmak üzere 6 kez hatırlatma seansları uyguluyoruz. Ancak hasta bu dönemler içinde ilk 21 gün geceleri tam yatmadan önce gece hipnozu seansları yapmaktadır. 21 gün sonunda elde edeceği başarı ve kazanacağı alışkanlık onun ruhunda " istediğini elde eden insanın" huzurunu yaşatacaktır. Yaklaşık hastalarımızdan ayda 4-5 kilo civarında kilo vermelerini istiyoruz.
Cinsel sorunlara da çare oluyor
Cinsel sorunlar hipnozla destek veriyor musunuz?Cinsel sorunların hipnoz yöntemiyle tedavisi mümkündür. Özellikle vajinismus, orgazm bozukluğu, cinsel isteksizlik, erken boşalma, ereksiyon problemi ve geç boşalma, üzerinde çalışılan ve hipnoz yöntemiyle olumlu sonuçlar alınan cinsel problemlerdir. Her bir sorun için farklı hipnotik uygulama bulunmaktadır. Ancak bu ve diğer sorunlarda amaç sadece hipnoz yapmak değildir. Hipnoz öncesinde kişiden sorunu hakkında yeterince bilgi alınmakta, sonra kendisine konulan tanı doğrultusunda bilgi verilmekte ve terapi süreci hakkında bilgilendirilmesi sağlanmaktadır. Bu devrelerden geçen hasta uygun trans derinliğine alınarak çeşitli terapi teknikleriyle tedavi edilmektedir.Vajinusmusta en etkili yöntemlerden biri
Hipnozla tedavi sonrasında kişi tamamen iyileşir mi?Hipnozla tedavide kişinin sorununa bağlı olarak tedaviden alınan yanıtlar da değişmektedir. Psikolojik sorunlar bağlamında ele aldığımızda örneğin sadece ilaçlı tedaviye oranla, hem ilaçlı tedavi ve hem de psikoterapi ve hipnoz uygulamaları daha kalıcı tedavi imkanı sunmaktadır. Panik bozukluğundan takıntılı durumlara ve cinsel sorunlara kadar birçok problemde daha kalıcı bir tedavi için psikoterapi ve içinde hipnoza yer verilmektedir. Vajinismusta en etkin tedavi yöntemlerinden biri hipnozdur. Hipnozla daha önce tedavi edilememiş birçok vajinismus hastasını tedavi ederek operasyonlarla sağlanamayan tedaviyi hipnozla sonuçlandırmak mümkün olmuştur. Cinsel yaşamın daha zevkli ve sorunsuz hale getirilmesinde hipnozun çok önemli katkıları olmaktadır. Özellikle batıda ön yargısız bir şekilde terapilerde kullanılmakta olan hipnoz, sorunların kalıcı çözümü noktasında terapistlere büyük kolaylıklar sağlamaktadır.
Oturduğunuz yerden kilo verin

Temelkuran: Cümle kuramayan aşık olamaz

Yazıları üzerinden tanışan, birbirini seven, eylemlere giden insanlar var onun. Kimisi nişan davetiyesine bir yazısını alıyor, kimi cüzdanında çocuğunun ya da sevgilisinin fotoğrafının yanında gazeteden kestiği bir yazısını saklıyor. Onlar Ece Cumhuriyeti’nin birer üyesi.
Yazıları üzerinden insanları birbirine bağlayan Ece Temelkuran ise hayatla bağlı. Onun için hayat sadece yaşadığı ülke değil. Tüm insanların ortak acılarından, kederlerinden etkilenen bir dünya vatandaşı o. Her daim ezilenin yanında olup, onların acılarını paylaşsa da içinde bir yerde çocukluğunu saklayabilmiş ve gülüşüne yerleştirmiş.
“Muz Sesleri”ni yazmak için neden Beyrut’u seçtiniz? Aslında ben Beyrut’ta başka bir şey yazacaktım ama bu hikâye beni orada buldu. Beyrut’a gideyim ve kitap yazayım diye başlamadım çalışmaya. Aslında Oxford Üniversitesi’ndeki iki merkezle beraber; İslami Çalışmalar Merkezi ve Avrupa Çalışmaları Merkezi başka bir çalışma yapacaktım. Benim Hizbullah ile görüşmem gerekiyordu. Hizbullah’ın siyasi şura üyeleri, basınla ilişkilerini yürüten İbrahim Musavi, onlarla konuşurken bu hikâye geldi beni buldu. Ayrıca gazeteciliğe ara vermem gereken bir zaman olduğunu düşünüyordum çünkü hem Televizyon hem köşe yazıları yüzünden fazlasıyla bir tüketim nesnesi haline geldiğimi hissediyordum. Ana yurdum olan edebiyata gidip soluklanmam gerekiyordu ve bunu bana yaptıracak kadar güçlü bir hikâyeyi ancak Beyrut verebilirdi. İnsan ancak savaşla, ölümle iç içe olan bir ülkede bu kadar çatışmalı ve hakiki hikâyeler bulabiliyor. O yüzden Beyrut. Beni ancak o kandırabildi.
Ana yurdum edebiyata dönmem gerekiyordu diyorsunuz. Gazetecilikten mi sıkıldınız? Sıkıldığımdan değil ama köşe yazarlığının da gazeteciliğin de artık yanlış bir yerde olduğunu düşünüyorum. Türkiye’nin gündeminden yıprandım. O kadar tuhaf bir şey ki bu… Beyrut çok küçük bir şehir. Lübnan çok küçük bir ülke ama orada olanlar dünya ile ilgili, orada yaşayanlar da dünya ile ilgili insanlar. Bizim gündemimiz ise sadece bizi ilgilendiriyor ve bunu başka bir dile çevirmek çok zor. Bir İngiliz’e Ergenekon davasını anlatmaya çalışın bakalım yapabiliyor musunuz? Ben yapamıyorum. Bu da bizi fazlasıyla kendi hikâyemize mahkûm ediyor. Ben kendi hikâyeme mahkûm olmak istemiyorum. Orhan Pamuk’a vaktiyle çok eleştiri getirildi. Kimi zaman ben de eleştirel baktım ama şimdi daha iyi anlıyorum onu. Orhan Pamuk kendi hikâyesine mahkûm olmak istemeyen bir adam. Bu bir insan hakkı olmalı, kendi hikâyelerinden çıkıp gitmek. Beyrut’a giderek biraz da bunu yaptım. Bu Roman benim eve dönüş biletim gibi bir şey. Bütün kitaplarımı severek yazdım ama bunu ayrı seviyorum.
Kitapta unutmak üzerine bir cümle var. Siz Beyrut’a neyi unutmak için gittiniz? Benle ilgili bir şey değil. Kitaptaki çoğu şey benle ilgili değil zaten. Ama insanlar herhalde en çok kendilerini unutmak istiyorlar, zira bir ömürde bir hayat olma haksızlılığını ancak kendinizi unutarak başka bir şehre gidince yenebilirsiniz. Sanıyorum insanlar en çok bir önceki kendilerini unutmak istiyorlar ve bir sonraki kendilerini doğurmak için öyle bir tabula rasaya gidiyorlar. Beyrut’ta bunu sunan bir şehir çünkü hafıza ile ilişkisi çok karmaşık, heyecanlı ve problemli. Bu yüzden de hafızasıyla, unutmakla, hatırlamakla ilgili problemleri olanlara boş bir alan sunuyor. Beyrut’ta ne olmak istiyorsanız o olursunuz. Mesela piyanistler görürsünüz üçgen vücutlu. Adamın parmakları bile tuşlardan daha kalındır ve piyanist olduğunu söyler. Saksafon çalan adamlar görürsünüz günde üç paket Sigara içerler. O insanların söyledikleri kişiler olmadıklarını bilirsiniz ama kim olduklarını soracak kadar da zamanınız olmaz. Çünkü Beyrut başınıza öyle işler getirir ki bu an bütün anları ele geçirir. Sanıyorum herkes bu yüzden biraz Beyrut’a gidiyor.
Kitapta Ortadoğu’nun hikâyelerinin yağmalandığından bahsediyorsunuz. Türkiye’de bu bağlamda Ortadoğulu mu sizce? Aklıma Londra’da gördüğüm kitaplar geldiği için öyle bir pasaj var. Ortadoğu’nun hikâyelerini alıyorlar, yağmalıyorlar ve onları Amerika’daki ev kadınlarının okuyabileceği hale getirip satıyorlar. Bunu daha çok Batılı yazarların Ortadoğu’ya gelip yazdığı kitaplarda ya da Ortadoğu’daki yazarların Batı’ya sadece kendilerini anlattığı kitaplarda görebiliriz. Sadece Batıya yazdığınız zaman Ortadoğu’dakiler size gülüyor çünkü Komik oluyor. Bu gülüş, onlarla edilen bu alay Batıya ulaşmıyor. Dolayısıyla Batı kendi kendisine bir Ortadoğu hikâyesi dinleyip eğleniyor. Biz bunu sık sık yaşıyoruz. New York Times’ta ya da bir gazetede Ortadoğu ile ilgili son derece kaba anlatılmış hikâyeler okuyoruz ve onun öyle olmadığını biliyoruz. Sonrasında biraz kederli bir şekilde gülüyoruz. Sözünü ettiğim şey buydu ve bu bağlamda Türkiye’nin Ortadoğulu olduğunu düşünüyorum. Hikâyelerimiz oradaki halkların hikâyeleri gibi yağmalanmış ve döküntüleri bize geri satılmış. Bu bakımdan Ortadoğuluyuz.
Muz seslerini hakikaten duydunuz mu? Nasıl öğrendiniz muzların ses çıkardığını? Yok, duymadım ama var. 2006’da savaştan bir hafta sonra foto muhabir arkadaşım sevgili Yurttaş Tümer’le birlikte Lübnan’a gittiği zaman cahil cesaretiyle Güney Lübnan’a da gittik. Yollarda patlamamış bombalar ve bir sürü kontrol noktası vardı. Hizbullah’ın milisleri, Fransız askerleri, başka ülkelerin askerleri, BM askerleri var. O keşmekeş içinde baktım ki yolların kenarlarında muz tarlaları… Mavi torbalara alıyorlar muz hevenklerini. Onlar o torbalar içinde duruyorlar sessizce. Sonra bunu döndüğümde editörüm ve dostum Çiğdem Su’ya anlatırken annesi Özün Hanım, “Biliyor musun muzlar doğum yaparlar. Öyle çıkarlar ve tek tek ayrılırlar. Ayrılırken çuk çuk çuk sesler çıkar” dedi. Sonra ben Beyrut’a gidip romanı yazmaya karar verdiğim zaman bunu sormaya karar verdim. Beyrut’ta kimse bilmiyordu. Mihmandarımla Güney’e doğru indim . Muz tarlalarında durup orada çalışan insanlarla konuştum “Muzun sesi var mı” dediğim adamlar “çuk çuk çuk” diyerek o sesi taklit etmeye başladılar. O an gerçekten böyle bir şeyin varolduğuna emin olduk.
Yaşar Kemal’e kitabı okutmuşsunuz ve beğenmemiş ilk başta. Neler dedi size? Önce beğenmedi evet. Sonra ben Beyrut’tayken telefon etti. Yaklaşık yarım saat konuştuk ve dedi ki, “Bir daha yaz. Bir daha yaz. Korkma bir daha yaz.” Çünkü gazetecilikle edebiyata o kadar ihanet ettim ki beni geri almayacak sandım, onun için de romanı yazmaya çok korkak başladım. Sonra edebiyatın beni aldığını anlayınca birazcık daha kendim gibi yazmaya başladım. Yaşar Kemal’de tam o korkma sürecinde çok yardım etti ve tabii Ayşe Baban da… Beyrut’ta birazcık kalbim kırıldı ama iyi bir şey bu, kalbin kırılması.

Aşk nedir sizce? Bir iç savaştır Aşk bir neden arar kendine. Aşk bir kere başladıktan sonra başlangıcını hemen hızla unuttuğun ve ondan sonra boş bulduğun zamanlarda nedenini aradığın bir şeydir. Kavgalarda öyledir. Bir kere başladıktan sonra nedeni unutulur ve devam etmek için herkes bir neden uydurur. Çok fazla süt liman aşklardan bahsediliyor ya da öyle bir şeymiş gibi bahsediliyor aşktan. Türkçeyi konuşamayan bir Türkiye’de aşkın olacağına çok fazla inanmıyorum. Geçtiğimiz günlerde bir üniversitede konuk hoca olarak 4. sınıf öğrencilere ders verdim. Üç kelimelik bir cümle kuramayan son sınıf öğrencilerine baktım ve şunu düşündüm, bu adamlar politikadan hoşlanmıyorlar çünkü onlara öyle öğretilmiş. Bu ülkeyle ilgili değiller çünkü onların öyle olması istenmiş. Başka insanlarla, haksızlığa uğrayanlarla ilgili değiller çünkü öyle imal edilmişler. Peki, bu adamlar ya da kadınlar birini sevdiklerini ona nasıl söylüyorlar? Söyleyemezler zira cümle kuramıyorlar. Cümle kuramayan insanlar aşık olmazlar. Onların aşık olamayacaklarını düşünüyorum. Aşkları bir yanlışlıkmış gibi geliyor bana ya da dille ilişkim yüzünden böyle düşünüyorum. Çok sessiz de olabilir aşk. Sıfır ses, sessiz Sinema gibi ama hayatta yine de bir cümle kurmamız gerekir. Hayatla, yaşayarak, bir şey yaparak bir cümle kurmamız lazım. Bana kavramları bir araya getiremeyen insanlar aşk gibi karmaşık bir uygarlığın parçası olamazlar gibi geliyor.
Lübnan’daki öğrenciler ya da gençler siyasetle daha mı ilgili? Öyle bir ayrım doğru olmaz. Ortadoğu meseleleriyle kendi hayati bağları olduğu için daha ilgililer. Filistin’de bir olay oldu mu bizden daha çabuk ve bizden daha başka bir yerlerinden etkileniyorlar. Bunun sebebi hem Arap olmalarından hem de Müslümanlığın da daha farklı biçimde yaşamalarına bağlanabilir. Orada olanlar o coğrafyada bulundukları için, kendi yakın tarihleri ve bugünleri Ortadoğu’nun bugünüyle çok ilgili olduğu için daha hızlı sonuç veriyor. Şöyle bir siyasiliği var Beyrut’un, politikanın dışında bir hayat yok. Esasında var ama çok küçük bir alanda. Her şeyde Politika var, müzikte, aşkta… Örneğin gidip Dürzi bir kızı severseniz ve sizde diyelim ki Hıristiyansanız, ikinizin birlikte oturup yakın siyasi tarih çalışmanız lazım. Hem de çok karmaşık bir siyasi tarih. Bu anlamda aşkın içinde de çok politika var. Belki de benim tırnak içinde bir aşk romanı yazabilmemin tek olanağı da Beyrut’ta bir aşktan bahsetmekti. Çünkü içinde yeterince politika olan tek aşk benim bildiğim kadarıyla ancak Beyrut’ta yaşanır.
Sinema ile aranız nasıl? Kardeşimle olduğu gibi... Çok sık göremiyorum ama gördüğüm zaman çok mutlu oluyorum. İnan (Temelkuran) sayesinde biraz daha farklı filmler görme olanağım var. Çünkü o hiç kimse duymadan yönetmenleri bilir, çünkü o hiç kimse duymadan müzisyenleri bilir. O da bana getirdiği ve benim de onlara ayıracak ihtimamın olduğu zaman güzel filmler izliyorum. Bu sene Beyrut’ta olduğum ve kitapla uğraştığım için fazla Film izleyemedim. Inan’ın filmi dışında film göremedim.
Sinemaya değinmek istedim çünkü kitabın bir bölümünde Casablanca’ya atfı var… Ben herkesin bir Casablanca peşinde olduğunu düşünüyorum. Kendini feda edebilecek kederli bir hikâye. Çünkü yaşarken kederli olan şeyler sonra anlatılınca güzel hikâyelere dönüşüyor. Hayatın en büyük haksızlıklarından biri de budur, güzel hikâyelerinizin olması için kederli hikayeler yaşamanız gerekir. Casablanca’da o bakımdan var. Şimdi vuslatın ve hazın fazla önemsendiği bir çağdayız. Oysa güzel hikâyeler hazdan çıkmaz maalesef. Acıdan ve kederden çıkar.
Son dönemdeki özellikle TEKEL işçilerinin eylemleri hakkında ne düşünüyorsunuz? Siyasi alternatifsizliğin yarattığı sarkastik bir ataletsizlik olduğunu düşünüyorum. Bu atalet de siyasi partilerle yakın zamanda aşılacak gibi durmuyor. Ben bu ara sendikaları aşan bir işçi hareketinin yolunu gözler durumdayım. Öyle bir hareketin olacağını gözlemlerime dayanarak tahmin ediyorum. Sendikalar o kadar iğdiş edildi ve bu siyasi kutuplaşmada öyle bir felç durumuna sokuldular ki, işçiler sendikalardan daha dinamik, daha çabuk örgütlenir ve tepki verir duruma geldiler sanki. Elbette onların bu örgütlenmesinde ve tepki vermesinde sendikaların rolü büyük ama önümüzdeki dönemde işçiler sendikaları aşacak düşüncesindeyim. Çok önemli bir şey oldu geçenlerde ve hükümet ilk kez geri adım attı. Bu zamana kadar bu hükümete hiçbir güç geri adım attıramadı, ne siyasi, ne sivil ne de Askeri güç. İlk kez, hem de hiçbir şeyi olmayan adamlar hükümete geri adım attırdılar. Kimse bunun altına çok fazla çizmedi. İlk kez hükümet geri adım attı ve durumlarını da iyileştirme sözü verdi. Daha da geri adım atacak. Ileride bugünleri, “o gün başlamıştı” diye anabiliriz. Tıpkı 2006’da taş atan çocuklar meselesi kimdir denirken, Kürt meselesi bugünden itibaren değişmiştir ve başka bir yöne gidecek dediğim gibi. Şimdi yeniden söylüyorum bugünleri hatırlayacağız. Bundan 5 yıl sonra 10 yıl sonra işçilerin hükümete bu kararı çıkarttırdıkları günü hatırlayacağız.
Taş atan çocuklar ne olacak? Nerelere gelecekler? Onların çocukları da taş atacak mı? Kürt siyasetinde, Kürt siyasi liderlerinin bile yönlendiremediği bir düş oluşuyor o çocuklar yüzünden. Bu iyi bir şey mi, kötü bir şey mi onu bilemiyorum. Evet, dışarıdan Arafat’ın yüzbaşıları gibi gözüken çocuklar var. Ama onlar kaybedecek hiçbir şeyi olmayan insanlar. Kaybedecek hiçbir şeyi olmayan insanlar doğru örgütlenmediği ve iyilikle örgütlenmediği zaman çok yıkıcı bir güç olurlar. Ve yıkıcılıkla bir yere nasıl varılır bilemiyorum. Varamadık bugüne kadar. Iki gün, 48 saat içinde iki insan tanıdım. Birincisi Ankara’daydı, diğeri Adana’daydı. Bir adam dedi ki, “Ben militarist değilim, hâşâ. Ama ordumla gurur duyuyorum.” Adana’da dedi ki, “Ben şiddete karşıyım. Ama PKK olmasaydı…” Bu neredeyse o kadar karikatürize bir ikilik ki bunun içinden çıkmak, çözüm sağlamak için bile daha ilkel bir düzeyde düşünmeniz gerekiyor. Bu çok zor bir şey. Dedim ya, “Bir iç savaştır aşk, bir neden arar kendine” bir kere bu ikilik başladıktan sonra bir neden bulur kendine.
Türkiye’de bir ırkçılaşma görünüyor yavaştan. Bunun için ne düşünüyorsunuz? Hayır, esasında ırkçılık vardı. Şimdi telaffuz ediliyor. Adana Kitap Fuarı’nda bir kadın “Muz Sesleri”ni imzalatırken, “Arapları hiç sevmiyorum” dedi. “Bu kitap Araplarla ilgili” dedim ben de. Şimdi bu lafın ırkçılık olduğunun farkında değil ve yüksek sesle söylerken de utanılması gereken bir şey olduğunun da farkında değil. Türkiye’deki en büyük sorun ırkçı olmak değil, ırkçı olduğunun farkında olamamak. Son günlerde o kadar garip şeyler duyuyorum ki, “Benim Kürt arkadaşım var ama benim meselem öbür Kürtlerle.” Sevgili dostum Sırrı Süreyya Önder’in çok sevdiğim bir lafı var, “Bu ülkede Kürtler her şey olabilir Başbakan, Cumhurbaşkanı da ama Kürt olamazlar.”

Hrant Dink’i özlüyorsunuz değil mi? Neyini özlüyorum biliyor musunuz? O yaşarken herkes birçok insan onu fazla heyecanlı, fazla naif buluyordu. Ve bu yüzden de göründüğünden daha yalnız bir adamdı. Onla beraber yalnız olmayı özlüyorum. Çok özlüyorum hem de.
Hep bir yerlere gidip yazıyorsunuz. “Ağrı’nın Derinliği” Ermenistan’da kaleme alındı, “Biz Burada Devrim Yapıyoruz Sinyorita” Güney Amerika’da, “İçerden ve Dışarıdan” kitabınızı İsviçre’de topladınız. Bu kitap Beyrut’tan doğdu. Kitaplar farklı ülkelerden doğuyor, neden? Size olmuş muydu bilmiyorum. Küçükken evin içinde olma zorunluluğu benim kalbimi çok daraltırdı. Çok küçüklükten bahsediyorum. Bir yere gitmek değil, sadece kapının dışında durma hakkını isterdim. Sanıyorum o geçmiyor. Bu öyle bir şey, kapının dışında durma hakkı. Bu ülkenin kapılarının dışında durma hakkı. Bir yere gitmek de geri dönmemek için değil ama sadece bir coğrafyaya ya da bir ülkeye mahkûm olmamak.
Sizin edebiyata aşık olmanızı sağlayan yazarlar kimler? Kazancakis, Dostoyevski, Sait Faik. Her şeyden çok Sait Faik. O okuma macerasını geri vermesi için hayata ve zamana yalvarırım. Sait Faik’i okuduğumda 16 yaşımdaydım. Okuldan eve önce yürümeye, sonra dayanamayıp koşmaya başladığımı hatırlıyorum. En sonunda deliler gibi koşup Sait Faik’i okuduğumu. Beni eve öyle deliler gibi koşturacak bir okuma macerası… Sait Faik beni en çok etkileyen adamdır. O edebiyatın şahikalarından biridir benim için.
Kadın yazarlar yok mu? Latife Tekin, Ursula K. Le Guin ablamız. Onu da çok gençken okuyup etkilenmiştim. Ingeborg Bachmann. Walter Benjamin çoğu kişinin aklını ama benim kalbimi çok etkilemiştir. Kimileri ona edebiyatçı demese de bir edebiyatçı olarak görürüm onu. Kullandığı metaforlar beni çok etkiler. Yaşar Kemal büyüklüğüyle, destanı kapsayan büyüklüğüyle beni çok etkiler. Edebiyatı bana bu kişiler sevdirdi ve şu an unuttuklarım da vardır aralarında.
Temelkuran: Cümle kuramayan aşık olamaz

Thursday, December 24, 2009

Bin Ladin ailesi İran da

Habere göre, Bin Ladin’in eşlerinden biri, altı çocuğu ve 11 torunu, Tahran’ın hemen dışındaki bir yerde yaşıyor. Times’a konuyla ilgili bilgi veren Bin Ladin’in 29 yaşındaki oğlu Ömer Usame Bin Ladin’e göre akrabaları 11 Eylül saldırılarından hemen önce Afganistan’dan ayrıldı ve İran sınırına yürüdü. Aile daha sonra Tahran dışında duvarlarla örülü bir yere götürüldü. Ömer Ladin ayrıca, akrabalarının normal bir Yaşam sürdürdüklerini, yemek pişirip, Televizyon izlediklerini ve kitap okuduklarını, nadiren de olsa Alışveriş için dışarı çıktıklarını söyledi.
Bin Ladin ailesi İran’da

Wednesday, December 23, 2009

İran ın başını ağrıtacak


İngiliz Times gazetesi, El Kaide lideri Usame Bin Ladin’in ailesinin bir bölümünün, İran’da gizli bir yerde yaşadığını yazdı.

Gazete, Bin Ladin’in eşlerinden birinin, altı çocuğunun ve 11 torununun, Tahran’ın hemen dışındaki bir yerde olduklarının öğrenildiğini bildirdi.

"Ailenin dış dünyayla irtibatı önlenirken, İran, Bin Ladin’in akrabalarının bu ülkede yaşadığını defalarca inkar etti" görüşünü savunan gazete, Bin Ladin’in 29 yaşındaki oğlu Ömer Usame Bin Ladin’den edindiği bu bilgilere sayfalarında geniş yer verdi. Times, Ömer Usame Bin Ladin’in kardeşlerinin kendisini Kasım ayında arayıncaya kadar hayatta olup olmadıkları konusunda bir bilgisi olmadığını söylediğini kaydetti.

Akrabalarının, Ömer Usame Bin Ladin’e, 11 Eylül saldırılarından hemen önce Afganistan’dan nasıl ayrıldıklarını ve İran sınırına nasıl yürüdüklerini anlattıklarını yazan Times, ailenin Tahran dışında duvarlarla örülü bir yere götürüldüğünü kaydetti. İran’da yaşadıkları belirtilen Bin Ladin ailesiyle ilgili ise Gazete şu bilgilere yer verdi: "Çocukların en büyüğü Saad 20, Osman 17, Muhammed 15, Fatma 14, Hamza 12, İman 9 ve Bekir 7 yaşında. Muhammed’in El Kaide’nin komutasındaki ikinci kişi olduğu ve Saad’ın terör saldırılarını planladığına dair spekülasyonlar var...

Akrabaları, Muhammed’in hala İran’daki gizli yerde yaşadığı, Saad’ın bir yıldan az bir süre önce annesini bulmak için kaçtığını söyledi. Ağabeyi ile iletişime geçtikten bir hafta sonra, İman ise yaşadığı yerden nadiren çıktığı bir zamanda, Suudi Arabistan Büyükelçiliğine gitti, hala orada bulunuyor ve İran’dan çıkmayı talep ediyor." Gazeteye göre, Ömer Ladin’in ayrıca, akrabalarının normal bir Yaşam sürdürdüklerini, yemek pişirip, Televizyon izlediklerini ve kitap okuduklarını, nadiren de olsa Alışveriş için dışarı çıktıklarını söylediğini belirtti. Gazete, Ömer Usame Bin Ladin’in şu sözlerine yer verdi: "İran hükümeti, kimsenin istemediği bu kalabalık insan grubuyla ne yapacağını bilmiyor, dolayısıyla sadece güvende tutuyor. Bundan dolayı, İran’a şükran borçluyuz ve İran’a kalbimizin en derinliklerinden teşekkür ediyoruz." Times, Katar’da bulunan Ömer Usame Bin Ladin’in akrabalarının, İran’ı terk etmelerine izin verilmesini istediğini ve onlarla bir araya gelmeyi umut ettiğini söylediğini de belirtti.
İran'ın başını ağrıtacak

Bin Ladin in kayıp ailesi İran da yaşıyor iddiası


İngiliz Times gazetesi, El Kaide lideri Usame Bin Ladin’in ailesinin bir bölümünün, İran’da gizli bir yerde yaşadığını yazdı.

Gazete, Bin Ladin’in eşlerinden birinin, altı çocuğunun ve 11 torununun, Tahran’ın hemen dışındaki bir yerde olduklarının öğrenildiğini bildirdi.

"Ailenin dış dünyayla irtibatı önlenirken, İran, Bin Ladin’in akrabalarının bu ülkede yaşadığını defalarca inkar etti" görüşünü savunan gazete, Bin Ladin’in 29 yaşındaki oğlu Ömer Usame Bin Ladin’den edindiği bu bilgilere sayfalarında geniş yer verdi. Times, Ömer Usame Bin Ladin’in kardeşlerinin kendisini Kasım ayında arayıncaya kadar hayatta olup olmadıkları konusunda bir bilgisi olmadığını söylediğini kaydetti.

Akrabalarının, Ömer Usame Bin Ladin’e, 11 Eylül saldırılarından hemen önce Afganistan’dan nasıl ayrıldıklarını ve İran sınırına nasıl yürüdüklerini anlattıklarını yazan Times, ailenin Tahran dışında duvarlarla örülü bir yere götürüldüğünü kaydetti. İran’da yaşadıkları belirtilen Bin Ladin ailesiyle ilgili ise Gazete şu bilgilere yer verdi: "Çocukların en büyüğü Saad 20, Osman 17, Muhammed 15, Fatma 14, Hamza 12, İman 9 ve Bekir 7 yaşında. Muhammed’in El Kaide’nin komutasındaki ikinci kişi olduğu ve Saad’ın terör saldırılarını planladığına dair spekülasyonlar var...

Akrabaları, Muhammed’in hala İran’daki gizli yerde yaşadığı, Saad’ın bir yıldan az bir süre önce annesini bulmak için kaçtığını söyledi. Ağabeyi ile iletişime geçtikten bir hafta sonra, İman ise yaşadığı yerden nadiren çıktığı bir zamanda, Suudi Arabistan Büyükelçiliğine gitti, hala orada bulunuyor ve İran’dan çıkmayı talep ediyor." Gazeteye göre, Ömer Ladin’in ayrıca, akrabalarının normal bir Yaşam sürdürdüklerini, yemek pişirip, Televizyon izlediklerini ve kitap okuduklarını, nadiren de olsa Alışveriş için dışarı çıktıklarını söylediğini belirtti. Gazete, Ömer Usame Bin Ladin’in şu sözlerine yer verdi: "İran hükümeti, kimsenin istemediği bu kalabalık insan grubuyla ne yapacağını bilmiyor, dolayısıyla sadece güvende tutuyor. Bundan dolayı, İran’a şükran borçluyuz ve İran’a kalbimizin en derinliklerinden teşekkür ediyoruz." Times, Katar’da bulunan Ömer Usame Bin Ladin’in akrabalarının, İran’ı terk etmelerine izin verilmesini istediğini ve onlarla bir araya gelmeyi umut ettiğini söylediğini de belirtti.
'Bin Ladin 'in kayıp ailesi İran'da yaşıyor' iddiası

"Bin Ladin in kayıp ailesi İran da yaşıyor"

Gazete, Bin Ladin'in eşlerinden birinin, altı çocuğunun ve 11 torununun, Tahran'ın hemen dışındaki bir yerde olduklarının öğrenildiğini bildirdi.



"Ailenin dış dünyayla irtibatı önlenirken, İran, Bin Ladin'in akrabalarının bu ülkede yaşadığını defalarca inkar etti" görüşünü savunan gazete, Bin Ladin'in 29 yaşındaki oğlu Ömer Usame Bin Ladin'den edindiği bu bilgilere sayfalarında geniş yer verdi. Times, Ömer Usame Bin Ladin'in kardeşlerinin kendisini Kasım ayında arayıncaya kadar hayatta olup olmadıkları konusunda bir bilgisi olmadığını söylediğini kaydetti.



Akrabalarının, Ömer Usame Bin Ladin'e, 11 Eylül saldırılarından hemen önce Afganistan'dan nasıl ayrıldıklarını ve İran sınırına nasıl yürüdüklerini anlattıklarını yazan Times, ailenin Tahran dışında duvarlarla örülü bir yere götürüldüğünü kaydetti. İran'da yaşadıkları belirtilen Bin Ladin ailesiyle ilgili ise Gazete şu bilgilere yer verdi:



"Çocukların en büyüğü Saad 20, Osman 17, Muhammed 15, Fatma 14, Hamza 12, İman 9 ve Bekir 7 yaşında. Muhammed'in El Kaide'nin komutasındaki ikinci kişi olduğu ve Saad'ın terör saldırılarını planladığına dair spekülasyonlar var... Akrabaları, Muhammed'in hala İran'daki gizli yerde yaşadığı, Saad'ın bir yıldan az bir süre önce annesini bulmak için kaçtığını söyledi. Ağabeyi ile iletişime geçtikten bir hafta sonra, İman ise yaşadığı yerden nadiren çıktığı bir zamanda, Suudi Arabistan Büyükelçiliğine gitti, hala orada bulunuyor ve İran'dan çıkmayı talep ediyor."



Gazeteye göre, Ömer Ladin'in ayrıca, akrabalarının normal bir Yaşam sürdürdüklerini, yemek pişirip, Televizyon izlediklerini ve kitap okuduklarını, nadiren de olsa Alışveriş için dışarı çıktıklarını söylediğini belirtti. Gazete, Ömer Usame Bin Ladin'in şu sözlerine yer verdi:



"İran hükümeti, kimsenin istemediği bu kalabalık insan grubuyla ne yapacağını bilmiyor, dolayısıyla sadece güvende tutuyor. Bundan dolayı, İran'a şükran borçluyuz ve İran'a kalbimizin en derinliklerinden teşekkür ediyoruz."



Times, Katar'da bulunan Ömer Usame Bin Ladin'in akrabalarının, İran'ı terk etmelerine izin verilmesini istediğini ve onlarla bir araya gelmeyi umut ettiğini söylediğini de belirtti.
"Bin Ladin'in kayıp ailesi İran'da yaşıyor"

Saturday, December 19, 2009

Spor yapmayı severim tam bir kitap delisiyim

'Ezel' dizisinde canlandırdığı 'Şebnem' karakteriyle gönüllerde taht kuran genç oyuncu Bade İşçil, Marie Claire dergisinin kariyeri, günlük aktiviteleri ve modaya bakışı üzerine kendisine yönelttiği soruları cevapladı.



'Ezel' dizisinde oynamak: 'Ezel', çok başarılı bir proje. Böylesine olağanüstü bir projede yer almak, benim için inanılmaz gurur verici. Bu projede olmaktan gururluyum.



Sette Olmak: Soğukta üşüdüğünü fark etmeyecek, saatlerin nasıl geçtiğini anlamayacak kadar keyifli bir yer.



Canlandırmak istediğiniz hayalinizdeki karakter: Her genç oyuncu gibi ben de, zor ama başarıyla canlandırdığım bir rolde yer almanın hayalini kuruyorum. Daha yolun çok başındayım. Bir gün, bu hayalim de gerçek olacak.



EVDE ÇOK FARKLI DEĞİLİM



Genç Bir Oyuncu Olmak: Konuşmayı yeni öğrenen bir çocuk olmak gibi... Belki tam olarak anlatamıyorum demek istediklerimi, ama zamanla daha zor cümleler kurabileceğimi biliyorum ve bunun için çalışıyorum.



Dizi izlemek: Bir dizide yer alıyorum, ancak dizileri ne yazık ki takip edemiyorum. Televizyon izlemeyi de çok sevmiyorum. Evimde, zengin bir DVD arşivim var. Evde sakin bir şekilde, DVD izlemeye bayılıyorum.



Evdeki Bade: Evdeki Bade; settekinden ya da dışardakinden farklı değil. Ben hep neysem o oldum. Tek fark, evimde çok daha huzurlu oluyorum, ailemle birlikteyim çünkü.



Okumak: Okumayı çok seviyorum; yeni şeyler öğrenmek için de her türlü kitabı okurum. Noam Chomsky, James Patterson, Sean Michael, Paulo Coelho ve Gabriel Garcia Marquez gibi yazarların tüm kitaplarını okumaya çalışıyorum.



Spor Yapmak: Mutluluğun formülü. Her kişinin yemeye içmeye ayırdığı gibi spora da zaman ayırması gerektiğini düşünüyorum. Sporsuz bir hayat düşünemiyorum.



Gazete okumak: Gündemi takip etmek için eve alınan her gazeteyi atlamadan okurum. Hatta daha fazla gazete okunması gerektiğini düşünüyorum.



Müzik dinlemek: Müzik hayatımın vazgeçilmez bir parçası. Trafikte, evde, spor yaparken, her yerde müzik dinliyorum.



Evde hayvan beslemek: Evde, köpeğim ve kedim var. Hayvanları çok seviyorum.



Seyahat: Uçakla seyahat etmeyi severim. Çok uzun mesafeli yolculuklarda uyuyarak, kitap, dergi okuyarak ya da Oyun oynayıp müzik dinleyerek zaman geçiriyorum.



Alışveriş yapmak: Dozunu kaçırdığım için, mutlaka beni durdurabilecek biriyle alışverişe çıkarım. Alışveriş için sezonum yoktur ama bahanem çoktur.





MAGAZİN TURU İÇİN TIKLAYINIZ


Spor yapmayı severim tam bir kitap delisiyim

Wednesday, December 16, 2009

DSP lideri DSHP kurulmadan tedbirini almış


DSP Genel Başkanı Masum Türker’in Genel Başkan seçilmesinden 2 ay sonra, Türk Patent Enstitüsü’ne DSP de dahil, 5 farklı isim ve logoya Marka tescili için başvurduğu ortaya çıktı. Türker’in başvurduğu markalar arasında DSHP de bulunuyor. Ancak başvuruda, DSHP’nin açılımı "Demokratik Sol Halkçı Parti" ve logosu da çift güvercin olarak yer alıyor.

DSP Genel Başkanı Masum Türker’in göreve başlamasının hemen ardından Türk Patent Enstitüsü’nün (TPE) kapısını çaldığı belirlendi.

ANKA’nın edindiği bilgilere göre, Türker, 17 Mayıs’ta gerçekleştirilen DSP kurultayından iki ay sonra, 3 Temmuz’da TPE’ye marka tescili için başvurdu. Türker’in başvurusunda, DSP ve logosunun yanısıra, "tedbir için" DSHP de dahil 4 farklı parti ismi ve logosu da yer alıyor.

-DSHP DOĞRU, LOGO YANLIŞ-
Yapılan marka tescili başvurusunda, geçtiğimiz ay, Rahşan Ecevit’in önderliğinde kurulan DSHP de yer alıyor. Türker, ‘DSHP’ konusunda haklı çıksa da, ismin açılımı ve logosunda yanılmış. Marka başvurusunda, ‘Demokratik Sol Halk Partisi’ olan DSHP’nin açılımı, ‘Demokratik Sol Halkçı Parti’, logosunda ise iki güvercin yer alıyor.

Yine marka başvurusu dosyasında, DSP ve DSHP’nin dışında, CDSP (Cumhuriyetçi Demokratik Sol Parti), DSCP (Demokratik Sol Cumhuriyetçi Parti) ve HDSP (Halkçı Demokratik Sol Parti) isimli farazi partiler de bulunuyor.

CDSP’nin logosu ağzında zeytin dalı bulunan güvercinden, DSCP’nin logosu iki elin arasından kanatlanan güvercinden, HDSP’nin logosu ise ağzında başak bulunan güvercinden oluşuyor.

-KUYUMCULUK EŞYALARI, DERİLER, DANTELLER...

Söz konusu markaların tescili istenen mal ve hizmetler listesi ise şöyle: "Kuyumculuk eşyaları (taklitler dahil), altınlar, kıymetli taşlar ve bunlardan mamul takılar, kol düğmeleri kravat iğneleri, heykeller, biblolar, saatler, zaman ölçme cihazları.

Kağıt, karton ve bunlardan yapılmış ürünler, plastik malzemeden mamül ambalajlama ve sarma malzemeleri. Matbaa ve cihazlama malzemeleri. Basılı evraklar, yayınlar, takvimler, posterler, fotoğraflar, afişler, tablolar, çıkartmalar, kırtasiye ve büro malzemeleri. Badana ve boya işleri fırçalar ve rulolar.

İşlenmiş ve ya işlenmemiş deriler ve postlar, yapay deriler, köseleler, astarlık deriler. Şemsiyeler, güneşlikler, bastonlar, kırbaçlar, koşum takımları, eyerler, üzengiler.

Ev Tekstil ürünleri, i.-dış giysileri, ayak ve baş giysileri.

Eğitim ve öğretim hizmetleri. Sempozyum, konferans, kongre ve seminer düzenleme, idare hizmetleri. Spor, kültür ve Eğlence hizmetleri. Dergi, Gazete, kitap vb. yayınlama hizmetleri. Film, Televizyon ve Radyo programları yapım hizmetleri, Haber muhabirliği hizmetleri, foto muhabirliği, fotoğrafçılık, tercüme hizmetleri. Radyo-televizyon yayın hizmetleri. Haberleşme, haber ajansı hizmetleri.

Reklamcılık, pazarlama ve halkla ilişkiler ile ilgili hizmetler. İhracat, ithalat acente hizmetleri. Açık artırmaların düzenlenmesi ve gerçekleştirilmesi hizmetleri.

Danteller, nakışlar, güpürler, fistolar, dar dokumalar, şeritler ve kurdelalar, ekstraforlar, fitiller, giysiler için kumaştan yapılmış hazır harfler ve rakamlar, armalar, rütbe işaretleri, vatkalar. Giysiler için düğmeler, kopçalar, halkalar, fermuarlar, ayakkabı ve kemer tokaları, perçinler, yapışkan bantlar, bağlar, iğneler, yapma çiçekler ve meyveler. Takma saç ve aksesuarları.

Yiyecek ve içecek sağlanması hizmetleri, geçici konaklama hizmetleri (kreş, huzurevleri dahil). Hayvan bakım evleri hizmetleri." Öte yandan Türk Patent Enstitüsü’nden henüz söz konusu markaların tescili için bir karar çıkmış değil.
DSP lideri DSHP kurulmadan tedbirini almış

Hükümet açılımda ikinci perde için start veriyor

Başbakan Tayyip Erdoğan'ın önceki gün TBMM Genel Kurulu'nda "inadına" sürdürüleceğini açıkladığı demokratik açılımın yeni rotası netleşmeye başladı. Hükümet, DTP'nin kapatılmasıyla açılımın sekteye uğrayacağı iddiasına yeni adımlarla karşılık verecek. Kültürel hakların takviyesinden koruculuk sistemine, kürtçe eğitimden güvenlikte ince ayara kadar bir Dizi adım atılacak. Erdoğan, "Bütün makamları feda etmeye hazırız" diyerek demokratik açılımdaki kararlılığını ortaya koyarken, gözler atılacak yeni adımlara çevrildi. Açılımda yeni rota şöyle belirlendi:



KÜLTÜREL AÇILIM

Demokratik ve kültürel hakları takviye planı kapsamında yasal düzenleme gerektirmeyen, genelgelerle çözülebilecek adımlar atılacak. Devletin Kürtçe kitap basması, bu dilin gelişimine yönelik projelere destek verilmesi gündeme gelecek.

Koruculuk sistemi disipline edilecek. Yaşlılar emekli edilerek korucu sayısı azaltılacak. Korucular belli bir eğitimden geçirilecek.

Sağlık hizmetleri başta olmak üzere kamuda Kürtçe bilen personel istihdam edilecek. Kürtçe Eğitim veren enstitülerle üniversitelere girilecek ve dil eğitimi yaygınlaştırılacak.

Özel Televizyon ve radyolara Kürtçe yayın izni, TRT 6'nın renklendirilmesi ve Kürtçe reklâm için RTÜK yönetmeliğinde değişiklik öncelikler arasında yer alıyor. Gençlerin "aidiyet" duyguları geliştirilecek, aile bütünlüğünü anlatan belgeseller, filmler teşvik edilecek.

Boşaltılan köylere dönüş izni verilecek ya da vatandaşların isteği doğrultusunda yeni yerleşim yerlerinde Yaşam koşulları oluşturulacak. Kırsal alanda yaşayan vatandaşların yaşam kalitesi artırılacak. Hakların gözetildiği, birey odaklı asayiş hizmeti sunumu sağlanacak. Suçun oluşmadan önlenmesi için önleyici kolluk ve istihbarat hizmetlerine önem verilecek. Doğu ve Güneydoğu'da vatandaşların tepki gösterdiği arama noktalarının sayısı azaltılacak.

Terör örgütüne lojistik destek verildiği iddiaları nedeniyle getirilen yayla yasağı son bulacak. Yerleşim birimlerine Kürtçe isimlerin verilmesi konusunda destek verilecek.

Yoksulluk ve sosyal dışlanma riski altındaki bireylerin sosyal hayata katılması sağlanacak. Yoksulluğu azaltmaya yönelik transferler etkin hale getirilecek. Terör ve terörizmin finansmanı ile mücadele için ilave hukuki ve kurumsal düzenlemeler yapılacak.

Hükümet, uzun vadede Anayasa'daki 'vatandaşlık' tanımı, Kürtçe siyasi propaganda yasağı tartışmaya açılacak.

Mahmur'dan dönüşler için sessiz diplomasi yürütülecek. Irak-Türkiye- ABD'den oluşan üçlü mekanizmanın 20 Aralık'ta Erbil'de toplanması bekleniyor.

Hükümet açılımda ikinci perde için start veriyor

Monday, December 14, 2009

Obez, siyah ve babasından hamile


“Hayat zor. Hayat kısa. Hayat ıstırap verici. Hayat zengin. Hayat kıymetli.” Filmin açılış cümlesi bu. Anlıyorsunuz ki, midenize sağlı sollu yumruklar yemeden az önce, sakinleşmeniz için kurulmuş. Arkanıza yaslanın ve yılın en vurucu filminin tadını çıkarın: Precious (Kıymetli). Öz babasından hamile kalan, annesinin tacizine uğrayan, obez, yoksul ve siyah ergen Precious’un hikâyesini anlatıyor. Oscar’a doğru koşan bu Film Amerika’yı ikiye böldü: Bir tarafta Devrimci diyerek tapanlar, diğer tarafta ırkçı diyerek aşağılayanlar...
Şu sıralar Amerika’nın gündemini dev gibi kara gövdesiyle kaplayan 16 yaşında bir genç kız var. Adı, daha doğrusu lakabı, Precious (Kıymetli). Kendi kızınızla değil arkadaş olmasına, adının aynı cümlede geçmesine bile tahammül edemeyeceğiniz türden biri. Harlem’de doğmuş büyümüş, okuma-yazması yok, Televizyon karşısında yaşıyor, durmadan cips tıkınarak vücudunun yüzölçümünü genişletiyor, annesi tarafından istismar ediliyor ve babasından ikinci kez hamile kalmış. HIV pozitif ve ilk çocuğu Down sendromlu. Kendisini sık sık ince ve beyaz bir kız olarak hayal ediyor. Filme adını veren Precious’ı canlandıran Gabourey (Gabby) Sidibe’nin büyük, kara ve Harlemli olduğu doğru ancak ne 16 yaşında ne de okuma-yazmadan bihaber. Daha önce hiç oyunculuk deneyimi olmasa da gayet aklı başında bir genç kadın. 26 yaşında bir psikoloji öğrencisi. Bu filmde o kadar olağanüstü bir oyunculuk döktürdü ki, Oscar adaylığına garanti gözüyle bakılıyor. Kargadan başka kuş, Jennifer Aniston’dan başka star tanımayan Amerika’nın yeni yıldızı olmasını da hiç hesaba katmıyoruz.

OBAMA’NIN ELİNİ ZAYIFLATIR MI?
Filmin yönetmeni Lee Daniels daha önce, Halle Berry’ye Oscar kazandıran Monster’s Ball (Kesişen Yollar) filminin yapımcılığını üstlenmiş halis muhlis bir siyah. Yine de yaşadığımız bu Obama çağında ırkçılık suçlamalarına maruz kalmaktan kurtulamadı. Afro-Amerikalıların, özellikle de erkeklerin, son derece olumsuz bir portresini çizerek Obama’nın başlattığı hareketi baltaladığını düşünenlerin sayısı az değil. Daha beter eleştiriler de var. Mesela New York Eleştirmenler Birliği Başkanı Armond White: “1915’te çekilen ‘Bir Ulusun Doğuşu’ (The Birth of a Nation) filminden beri, siyahlar hiçbir filmde bu kadar aşağılanmamıştı. Irkçı klişelerle dolu sosyolojik bir korku filmi.”Birazcık Obamaları andıran cici siyah Amerikalı Cosby Ailesi yutturmacasını yemeyenler, bu bakış açısını çok dar kafalı buldu. Filmin, ağza dezenfektan sürülse yeridir tarzı diyaloglarını da savunan yönetmeni Daniels ise yalın bir açıklama yaptı: “Gerçekler buysa ne yapalım? Hakikatin rengi yok. Benim ailem de böyle ve etrafım bu tür ailelerle dolu.”
YÖNETMEN SOKAKLARDA BÜYÜMÜŞ BİR GAY
Filme kaynaklık eden Push (İtme) adlı Roman 1996’da yayınlandı. Sapphire adıyla bilinen Ramona Lofton tarafından yazılan bu kitap Amerika’daki ergenler arasında bir fenomen oldu. Yazar, ingilizce öğretmenliği yaptığı günlerde tanıdığı bir öğrencisinden esinlenmişti. Push kısa sürede Yönetmen Lee Daniels’ın da başucu kitaplarından birine dönüşüyor. Bu arada Sapphire da Daniels’ın olumlu eleştiriler almayan ikinci filmi Shadowboxer’dan çok etkileniyor, hastası oluyor. Bir gün onu ziyarete gidiyor, omzunda ağlıyor ve kitabının haklarını devrediyor. 10 yıldır film yapmak için peşinden koştuğu kitabın böyle birdenbire kucağına düştüğüne bir türlü inanamıyor Daniels.
Sete Vivienne Westwood takımlarla ve gerçek pırlantalarla giden biri Daniels. Bir ara aşırı doz kokainden kalp krizi geçiriyor. Bu şan-şöhretle çocuk taciziyle ilgili bir filme para bulması kolay olmuyor haliyle. Nihayet filmin 10 milyon dolarlık bütçesini tamamlıyor, paranın 8 milyonunu Colorado’lu bir çift veriyor. Yönetmen Lee Daniels bu filmin esas kızını seçmek için kast yönetmeni Billy Hopkins ile birlikte 500 kızla görüştü. Konumuzla ilgisi olup olmadığına siz karar verin: Kast yönetmeni Philadelphia’nın haşin sokaklarında büyümüş bir gay olan yönetmen Daniels’ın eski sevgilisi ve 13 yaşındaki ikizlerinin de ortak ebeveyni.
OPRAH WINFREY’DEN HAYAT ÖPÜCÜĞÜ
Precious rolüyle yıldızlaşan Gabby Sidibe’nin gerçek hayattaki annesi, filme ondan çok daha önce göz koymuş aslında. Anne New York Metrosu’nda şarkı söyleyerek hayatını kazanan bir kadın. Filmdeki anne rolü için seçmelere katılıyor. Olmayınca, bari kızım da girsin seçmelere, diyor ve tam isabet! Kikirdek, hayat dolu ve hazırcevap Sidibe’ye herkes bayılıyor. Kişiliğine taban tabana zıt Precious’u; yani devasa cüssesine rağmen herkesin görmezden geldiği, durgun ve iletişime kapalı bir karakteri olağanüstü bir başarıyla canlandırıyor.
Pek çok insan tarafından rahatsız edici, hatta hastalıklı bulunsa da; sadece Sidibe’nin başarısıyla değil, çiğliği ve dürüstlüğüyle de yılın en tartışmalı olaylarından birine dönüştü bu film.
Büyük bir bölümü New York sokaklarında izin alınmaksızın çekilen Precious, bağımsız Film Festivali Sundance’de üç ödül birden kazandı. Oprah Winfrey ödül töreninde Daniels’i arayarak özel bir teklifte bulundu: Yürütücü yapımcı olarak filmin tanıtımı için elinden gelen her şeyi yapacaktı. Oprah’ın elini değdirdiği her şey gibi, bu film de altına dönüştü. Precious tıknefes olmadan maraton koşarken ödüle boğulmaya devam ediyor. Bakalım Oscar jürisi de bu filmin ve obez siyah kızın “kıymetini” bilecek mi?
MARIAH CAREY VE LENNY KRAVITZ’İ HİÇ BÖYLE GÖRMEDİNİZ
Filmin en büyük sürprizlerinden biri Mariah Carey. Bir sosyal hizmet görevlisini canlandırıyor. Makyaj yapmasının yasaklanması yetmemiş, göz altlarına torbalar ve üst dudağına rimelle bir bıyık kondurulmuş. Anne rolünde Komedi filmlerindeki rolleriyle tanınan Mo’Nique var. Precious’ın delik deşik sosyal sistemi alt ederek kurtulmasına yardım eden öğretmenini Paula Patton oynuyor. Bir diğer lezzetli sürpriz de Lenny Kravitz. Kızımızın doğum yaptığı hastanede çalışan melek gibi bir erkek hemşireyi canlandırıyor ünlü şarkıcı.







Obez, siyah ve babasından hamile

Wednesday, December 9, 2009

Boğaziçi’nde 375 bin kitap


Kütüphaneler, insanlık birikiminden yararlanmanın en kestirme adresi olmuştur hep. Dolayısıyla, kütüphane ve kütüphanelerde bulunan kitap sayısı, kültürel gelişmişliğin en önemli göstergelerinden birisidir. Bu açıdan bakıldığında, Türkiye, hem ülkesiyle, hem de üniversiteleriyle felaket bir manzara sergiliyor. Rusya Devlet Kütüphanesi’nde 43 milyon kitap varken, bizim Milli Kütüphane’de sadece 1 milyon 136 bin kitap yer alıyor. Üniversiteler açısından da durum farklı değil.
Sefa KAPLANASLINDA öyle çok fazla rakama da ihtiyacımız yok. Memleketimizin entelektüel atmosferi, bu atmosferden gazetelere, dergilere, Televizyon ekranlarına yansıyan son derece kısır tartışmalar, neyin ne olduğunu gayet iyi gösteriyor. Kitaplarla ve kütüphalerle kurduğunuz ilişkiyle yakından ilgili bir atmosfer bu. Çünkü, neresinden bakarsanız bakın kitap ve kütüphane, en azından zihinsel gelişmişliğin somut göstergesi. Oysa, bizdeki durum içler acısı.
THE Europa World of Learning tarafından 2009 yılı için yapılan bir araştırmaya göre, Türkiye, hem ülkeler, hem de üniversiteler sıralamasında kütüphane fakiri bir ülke. 2009 yılı itibariyle 20 milyondan fazla cilt kitabı bulunan ülkeler sıralamasında Moskova’daki Rusya Devlet Kütüphanesi ilk sırada bulunuyor. Bu kütüphanede tam 43 milyon kitap ve periyodik yayın mevcut. Bunu, 32 milyon cilt kitabıyla St. Petesburg’daki Rusya Ulusal Kütüphanesi takip ediyor. Washington’daki Kongre Kütüphanesi 29 milyon, Pekin’deki Çin Ulusal Kütüphanesi ise 22 milyon cilt kitapla bunların arkasında sıralanıyor.
Ermenistan’ın başkenti Erivan’daki Ermenistan Bilim ve Teknoloji Enformasyon Merkezi 22 milyon cilt kitabıyla dikkat çekerken, St. Petesburg’daki Rusya Bilimler Akademisi Kütüphanesi 20 milyon ciltle öne çıkıyor. Türkiye’nin birikimini yansıtan Milli Kütüphane’de ise sadece 1.136.997 cilt kitap yer alıyor.
En fakirde beş milyon
Üniversiteler açısından bakıldığında da durum farklı değil. Üniversiteler sıralamasında ilk iki sırayı Amerikan üniversiteleri paylaşıyor. ABD’nin Harvard Üniversitesi Kütüphanesi’nde 13 milyon 143 bin, Yale Üniversitesi Kütüphanesi’nde 10 milyon 500 bin kitap yer alıyor. Bunları Kanada’nın Toronto kentindeki Toronto Üniversitesi Kütüphanesi takip ediyor. Bu kütüphanede 10 milyon 342 bin kitap mevcut. Bunları da sırasıyla Columbia (9 milyon 400 bin), Illinois (8 milyon 840 bin), Hannover (8 milyon 200 bin), Tokyo (8 milyon 120 bin) ve Oxford (7 milyon 800 bin) izliyor. Almanya’daki Leipzig ve ABD’deki Princeton üniversitelerinin kütüphaneleri ise beşer milyon cilt kitapla ‘yoksul’ üniversite kütüphaneleri arasında bulunuyor. Türkiye mi? Türki-ye’nin durumu hiç de parlak değil ne yazık ki. Ama biz yine de rakamlara bakalım. Ankara Üniversitesi Kütüphanesi 722 bin ciltle ilk sırada, İstanbul Üniversitesi Merkez Kütüphanesi 500 bin ciltle ikinci sırada, ODTÜ Kütüphanesi 478 bin ciltle üçüncü sırada yer alıyor. Önemli üniversitelerimizden Boğaziçi’nin kütüphanesinde 375 bin, İTÜ Mustafa İnan Kütüphanesi’nde ise 372 bin cilt kitap mevcut.
10 bin yıllık İran medeniyeti ve 2 bin yıllık ortak miras sergisi
“ON Bin Yıllık İran Medeniyeti ve İki Bin Yıllık Ortak Miras” sergisi, yarın Topkapı Sarayı Müzesi’nde açılacak. İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’ndan yapılan açıklamaya göre, Sergi Ajans tarafından Kültür ve Turizm Bakanlığı ile İran Cumhurbaşkanlığı himayesinde gerçekleştiriliyor. Topkapı Sarayı Müzesi Has Ahırlar’da açılacak olan sergi, İslamiyet öncesi ve İslamiyet sonrası olmak üzere iki bölümden oluşuyor. Sergide, İran coğrafyasında varlık gösteren geçmiş medeniyetlerin çivi yazılı tabletleri, hat örnekleri, minyatürler, elyazmaları, pişmiş toprak kaplar, çiniler, insan ve hayvan figürleri, heykeller, sikkeler ve ahşap eserler yer alıyor.
Edirne Türk İslam Eserleri Müzesi restorasyonu sürüyor
EDİRNE Türk İslam Eserleri Müzesi’nde restorasyon çalışmaları sürüyor. Edirne Müze Müdürü Hasan Karakaya’nın verdiği bilgiye göre, müzenin restorasyon ve teşhir düzenlemesine yönelik ihale 305 bin 853 liraya verildi. Gelecek yıl 25 Kasım’da tamamlanmasına çalışılan müzenin şu anda kubbelerindeki kurşun kaplamalar değiştirildi, duvarlarında sıvalar yapılıyor, binada güçlendirme ve elektrik tesisatının yenilenmesi çalışmaları yürütülüyor. Selimiye Camii’nin Dar’ül Hadis Medresesi’nde yer alan Türk İslam Eserleri Müzesi’nde, işleme ve yazılı levhalar, silah, çini ve seramik, cam eşyalar, mutfak eşyaları ile ölçü aletleri sergileniyor. Her odada ayrı bir tarihin canladırıldığı müzede, Balkan Harbi anısına hazırlanan odada ise savaşta kullanılan kanlı sancak, savaş sırasında yenilen süpürge tohumundan ekmek yer alıyor.
GÜNÜN AJANDASI
KONSER
Mircan’dan her dilde şarkılar
ENKA Kültür Sanat Kış Etkinlikleri; 1 Aralık 2009, Salı günü, etkileyici sesi ve orijinal müziği dikkat çeken Mircan’ın konseri ve başarılı heykel sanatçısı Cemil Güç’ün eserlerinin yer alacağı sergisinin açılışı ile devam ediyor. Mircan, ENKA İbrahim Betil Oditoryumu’nda saat 20.30’da gerçekleşecek konserinde; Türkçe, ingilizce, Gürcüce, Megrelce, İspanyolca, Afrika ve Tuvan dillerinde doğudan batıya, kuzeyden güneye uzanan yönsüz şarkılara yer verecek. Cemil Güç sergi açılışı ise saat 19.00’da.
KİTAP
Çizgi Madam Bovary
GERÇEKÇİLİK akımını başlatan yazar Gustave Flaubert’in bugün dünya edebiyatının klasiklerinden biri sayılan ünlü romanı Madam Bovary, Çizgi Roman Dünya Klasikleri serisinin beşinci kitabı olarak piyasada. Yazar, bu romanda Romantik Aşk ve şehvet hayallerine kapılmış Emma’nın derinlikli bir portresini çiziyor. Kitapçılardan 10 TL’ye, internet yoluyla ntvyayinlari.com adresinden ve 0212 304 08 92 numaralı çağrı merkezinden indirimli temin edinilebilir.
SERGİ
Orijinal mesaj
OUTLET-İhraç Fazlası Sanat, Şener Özmen ve Cengiz Tekin’in birlikte hazırladıkları Türkiye’deki ilk kapsamlı solo sergilerini gerçekleştiriyor. Sanatçıların bugüne dek izleyici karşısına çıkmamış Video ve fotoğraf çalışmaları, 9 Ocak tarihine kadar Outlet’te izlenebilir. Şener Özmen ve Cengiz Tekin’in 2006-2009 yılları arasında birlikte ürettikleri ve ilk kez Outlet//İhraç Fazlası Sanat’ta sergilenecek olan “Orijinal Mesaj” serisi, günümüzün toplumsal-siyasal temelde “iz bırakan” meselelerinin üzerine gidilerek oluşturuldu. Boğazkesen Cad. Kadirler Yokuşu No:69, Tophane-İstanbul.
OPERA
Müzikal Komedi
İZMİR Devlet Operası’nın prodüksüyonu Bir Tenor Aranıyor adlı iki perdelik müzikal komedi oyunu bu akşam saat 20.00’de yeniden perde diyecek. Dünyada son yirmi yılın en popüler komedilerinden biri olan Bir Tenor Aranıyor, 1989 yılındaki ilk sahnelenişinin ardından, on altı dile çevrilerek yirmi beşten fazla ülkede sahnelendi, seyirci rekorları kırdı. Bir Tenor Aranıyor’un İzmir sahnelenmesinde orkestra şefliğini Ali Hoca üstleniyor. Gişe Tel: 484 64 45











Boğaziçi’nde 375 bin kitap

Markanıza bakmak ister misiniz?

İSTANBUL - ''Üç gün evvel sekiz yaşındaki oğlumun okulda bize yaptığı portfolio sunumu beni çok etkiledi. Olayın duygusal ve “gurursal” tarafını bir kenara bırakalım. Okulda yaptığı Proje ve çalışmalarından bir bölümünü sunduğu bu görüşmede, kendi ekseni için yapmış olduğu, onu etkileyen tüm paydaşların özelliklerini, ona olan uzaklıklarını, yakınlıklarını ve etkilerini gösteren bir harita vardı. Bu haritayı oğlum Şan “Arkadaşlık Haritası” olarak adlandırmıştı. Yüzüme kinayeli bir tebessüm getiren bu harita, aslında biz iletişimcilerin dünyasında herşeyin en başı olarak nitelendirilen sosyal paydaş haritasının ta kendisi idi.
Kinayeli tebessümün sebebi üçüncü sınıftaki bir çocuğun bunu yaparken dünyadaki bir çok şirketin böyle bir çalışmaya çoğu kez yeltenmemesi.'' (Markanın “Arkadaşlık Haritası)
Semih Yalman 'Bugün Markanıza Bir Bakın' kitabında hayatın her alanında karşımıza çıkan, hepimizin birer temsilcisi olduğu 'marka'ya, farklı bir açıdan yaklaşıyor.
Yalman, kitabında Marka yolculuğunun evrelerine gerçek hayattan gözlemlerini akıcı ve deneme türü bir uslup ile yer veriyor. Bir işletme kitabından ziyade kahvenizi yudumlarken rahatça okuyabileceğiniz kısalıkta makalelerden derlenen kitap Dünya Yayınları tarafından yayınlandı.
“Markanın iki Televizyon reklamıyla meşhur olmak sanıldığı ülkemizde Semih Yalman zor olanı savunuyor: Uzun vadeli bir kişilik oluşturmak! Ancak tüketicilerin güvenecekleri isimlerin marka olacağını söyleyen Yalman, güven kazanmanın ise her ilişkide olduğu gibi zor ama güzel olduğunu anlatıyor. Asıl zor olan ise hergün yaptığınız her işin sizin kişiliğinizin yani markanızın bir parçası olacağı. Peki siz bugün markanız için ne yaptınız? Kitabı okuyun ve kendinizi sorgulayın. Pazarlama anlayışınızı değiştirebilirsiniz!” şeklinde yorum getiren Garanti Ödeme Sistemleri Genel Müdürü Mehmet Sezgin’in yanısıra ünlü model Tülin Şahin “Günümüz Moda dünyasında artık modellik sadece modellikten ibaret değil. Uluslararası rekabet içeresinde bizim meslekte de marka olmanın önemi ortaya çıkıyor. Bu yüzden pazarlama stratejileri bir vazgeçilmez. Dolayısıyla ben de bu makalelerin sıkı bir takipçisiyim,” diyerek Yalman’ın kitabından faydalananlar arasında yerini alıyor.
Koç Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Barış Tan “Marka yaratma, markalaşma, marka ile değer yaratma ve bu şekilde rekabet gücünü arttırma her şirketin ve kurumun gündeminde olan çok önemli bir konu. Semih Yalman’ın bu konudaki deneyimini, düşüncelerini ve önerilerini yazdığı bu kitabın herkesin markalaşmaya ve markasına farklı bir gözle bakmasında ve değer yaratmasına katkısı olacağını düşünüyorum,” sözleri ile markalaşmanın önemini yineliyor.
Semih Yalman’ın kitabının okuyucu kitlesinin genişliğine Yeniköy Pala Manav Aydın Hüner “Böyle değerli bir Kalemde kendimizi görmek başka oluyor,” sözleriyle dikkat çekiyor.
Markanıza bakmak ister misiniz?

Roma’ya mı gidecek?


İtalya’nın önde gelen gazetelerinden La Repubblica, 1981’de Papa’ya suikast girişiminde bulunan Abdi İpekçi’nin katili Mehmet Ali Ağca’nın Türkiye’deki cezasını tamamlayarak serbest kaldıktan sonra İtalya’da yaşamayı planladığını öne sürdü.
Gazetede dün, “Ağca Özgürlüğüne Kavuşuyor: (Karol) Wojtyla’nın Kabrine Gideceğim” başlığıyla yayımlanan haberde şu ifadeler yer aldı: “Ağca İtalya’da yaşamayı düşlüyor. 28 yıllık mahkûmiyetin ardından 18 Ocak’ta serbest kalacak. 100 Gazete onunla görüşmeyi arzuluyor. Özel demeç için 2 milyon dolar istiyor. Dan Brown’a kitap için mektup yazdı.”

Umduğu olmadı
Haberde, “Ağca’nın Türkiye’de beklediğini bulamadığı” görüşüne yer verildi. Haberde, şunlar kaydedildi:
“Ağca serbest kalınca dilediğini yapma imkânına sahip olacak. Kendisi Türkiye’de yaşama niyetinde değil. Doğduğu ülkenin hapishanelerinde yaşadığı dokuz yıllık hapis, onun için müspet bir deneyim olmadı. Orada, İtalya’da Rebibbia, Ascoli ve Montacuta cezaevlerinde geçirdiği 20 yıla kıyasla daha iyi yaşayacağını düşlüyordu. Ama, hiç de beklediği gibi olmadı.
Ağca, birkaç hafta dinlendikten sonra Roma’ya gitmeyi planlıyor. Niyeti, Vatikan’a giderek, suikast girişiminde bulunduğu, ardında da kendisini affeden, 1983’te Noel’den iki gün sonra kendisini hücresinde ziyaret ederek yüz yüze bir görüşme yapan Papa 2. Jean Paul’ün kabri huzurunda dua etmek.”

İtalyan gazetesi La Repubblica, Ağca’nın 18 Ocak’ta tahliye olacağını ve Roma’ya gideceğini yazdı.

Dan Brown’a Roman önerisi
Haberde, “Bir süre önce Hıristiyanlığa geçen Ağca’nın Portekiz’e yaptığı vatandaşlık başvurusunun reddedildiği” belirtildi. Haberde, uluslararası bir Televizyon kanalından söyleşi için 2 milyon dolar istediği iddia edilen Ağca’nın, Da Vinci Şifresi’nin yazarı Dan Brown’a “Vatikan Şifresi” adı altında bir roman kaleme alma önerisinde bulunduğu ve kitabın filme dönüştü-rülmesini de düşle-diği belir-tildi.
Roma’ya mı gidecek?

Genç İletişimciler ödüllerini aldı

TÖRENDEN FOTOĞRAFLARAydın Doğan Vakfı’nın nitelikli medya çalışanı ve yöneticisi yetişmesine katkı sağlamak amacıyla iletişim fakültelerinde öğrenim gören lisans öğrencileri arasında düzenlediği 21’nci Genç İletişimciler Yarışması’nda dereceye girenler, ödüllerini Convention Center’da düzenlenen törenle aldı. Yazılı, görsel, radyo, reklam, halkla ilişkiler ve internet yayıncılığı ana dallarında düzenlenen yarışmaya 23 üniversiteden 796 öğrenci, 738 çalışmasıyla katıldı. 19 üniversitenin 132 öğrencisi 91 projeyle ödül aldı. En çok ödülü 18 projeyle Erciyes Üniversitesi aldı. BİLGİ OTORİTENİN TEMELİDİR FELSEFESİTören öncesinde genç iletişimciler, Doğan Holding Yönetim Kurulu ve Aydın Doğan Vakfı Başkanı Aydın Doğan ile sohbet ederek hatıra fotoğrafı çektirdi. Doğan ile fotoğraf çektirmek istelen öğrenciler birbirleriyle yarıştı. Bazı öğrenciler okulda çıkardıkları gazeteleri Aydın Doğan’a incelettiler. Sunuculuğunu Korhan Abay’ın üstlendiği gecede açılış konuşmasını yapan Aydın Doğan Vakfı Yürütme Kurulu Başkanı Candan Fetvacı, “ ‘Bilgi otoritenin temelindedir’ felsefesinden yola çıkan kurucumuz Aydın Doğan’ın eğitime olan güçlü inancı ve hiç eksilmeyen desteği ile Aydın Doğan Vakfı, Eğitim alanında bilgi ve referans kaynağı olan çalışmalar yapan platformlarda yer almakta ve ülkemizin dört bir yanında Okul ve yurtların yapımından, okullara dil eğitimi ve teknik donanım sağlanmasına kadar geniş bir yelpazede eğitim desteği vermektedir. Bunların arasında önemli bir paya sahip olan çalışmalardan biri de Genç İletişimciler Yarışmasıdır“ dedi. Törende ödüller, Doğan Holding Yönetim Kurulu ve Aydın Doğan Vakfı Başkanı Aydın Doğan, eşi Aydın Doğan Vakfı Başkan Vekili ve Doğan Holding Turizm Grup Başkanı Sema Işıl Doğan, TÜSİAD Başkanı Arzuhan Doğan Yalçındağ, Hürriyet Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök, Aydın Doğan Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi Eskişehir Belediye Başkanı Yılmaz Büyükerşen, Doğan Yayın Holding Yönetim Kurulu Üyesi İmre Barmanbek, TGC Başkanı Orhan Erinç, Hürriyet Yayın Danışmanı ve Yazarı Doğan Hızlan, Hürriyet Yazı İşleri Müdürü ve Yazarı Tufan Türenç, Kanal D Genel Yayın Yönetmeni İrfan Şahin, Vatan Gazetesi Yönetim Kurulu Kurulu Başkanı Zafer Mutlu, Basın Konseyi Başkanı ve Hürriyet Gazetesi Başyazarı Oktay Ekşi, Radikal Gazetesi Yazarı Altan Öymen, Milliyet Gazetesi Başyazarı Güneri Cıvaoğlu, Doğan Yayın Konseyi üyesi Doğan Heper, Orhan Birgit, Dinç Üner, Doğan Yayın Holding Genel Koordinatörü Nebil İlseven, Doğan Gazetecilik reklam Grup Başkanı Viki Habif, Star TV Kurumsal İletişim Direktörü Feryal Pere, Eski Bakanlardan Cavit Kavak, Doğan Yayın Holding Yönetim Kurulu Üyesi Cem Duna, Hürriyet Gazetesi Yazarı Sedat Ergin tarafından verildi. Yarışmada ayrıca ödül alan üniversitelerin dekanlarına plaketleri Aydın Doğan tarafından verildi. Yarışmada ödül alan tüm öğrenciler ve iletişim fakültelerinin dekanları toplu hatıra fotoğrafı çektirdi. Ödüllerini havaya kaldıran öğrencilerin coşkusuna Doğan Holding Yönetim Kurulu ve Aydın Doğan Vakfı Başkanı Aydın Doğan da eşlik etti.DERECEYE GİRENLERYazılı Dal;Yarışmada, en iyi Haber dalında birincilik ödülüne, Bahçeşehir Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü öğrencilerinden Çağdaş Düzgün 'Kayıp Demiryolunun İzinde' adlı çalışmasıyla, araştırma inceleme dalında birincilik ödülüne, Yeditepe Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü öğrencilerinden Dilek Altunöz 'Aynı Gök Kubbe Altında Bir Hoş Seda' adlı çalışmasıyla,Fotoğraf dalında birincilik Ödülüne, Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü öğrencilerinden Cemal Arslantaş 'Kızıl Ateş Önünde Tomurcuk Alın Teri' adlı çalışmasıyla,Magazin Haberciliği dalında birincilik ödülüne, Yeditepe Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü öğrencilerinden İsmail Şahan '10 Kuruşla Avrupa Turu' adlı çalışmasıyla,Spor haberi dalında birincilik ödülüne, Kırgızistan-Türkiye Manas Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü öğrencilerinden Aypedri Muratova, Azamat Abdraev 'Kök Börü Oyunu Uluslararası Alanda Kırgızistan’ın Markası Olabilir mi' adlı çalışmalarıyla, Gazete Mizanpajı dalında birinciliği, Erciyes Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü öğrencilerinden Volkan Yıldız, Semih Göktürk, Yunus Aslan, Gazete Kampus yer alan çalışmalarıyla,Dergi Mizanpajı dalında birinciliği, Bahçeşehir Üniversitesi İletişim Fakültesi Görsel Sanatlar ve Görsel İletişim Tasarımı Bölümü öğrencilerinden Efe Kaptanoğlu De Dergisi, alan çalışmasıyla,Görsel Dal;Televizyon Haberi dalında birincilik ödülüne, Selçuk Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü öğrencilerinden Cemile Nur Korkmaz ve Radyo, Televizyon ve Sinema Bölümü öğrencilerinden Güven Çelik, Deniz Yıldız 'Küçük Okul Büyük Umut' adlı çalışmalarıyla,Belgesel dalında birincilik ödülüne, Kırgızistan Türkiye Manas Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo, Televizyon ve Sinema Bölümü öğrencilerinden Alican Nasirov, Almaz Supatev 'Kışla' adlı çalışmalarıyla,Kısa Film dalında birincilik Ödülüne, Selçuk Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo, Televizyon ve Sinema Bölümü öğrencilerinden Mehmet Güven, Şükrü Sürer 'Ateş Böcekleri' adlı çalışmalarıyla,Televizyon Jeneriği dalında birincilik ödülüne, Kırgızistan-Türkiye Manas Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo, Televizyon ve Sinema Bölümü öğrencilerinden Yevgenıy Abdullaev 'Gloss' adlı çalışmasıyla,2 Dakikalık Kısa Film dalında birincilik ödülüne, Başkent Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo, Televizyon ve Sinema Bölümü öğrencilerinden Hakan Kepenek 'Kaydet' adlı çalışmasıyla,İşitsel-Radyo;Haber Programı dalında birincilik ödülüne, Kırgızistan Türkiye Manas Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü öğrencilerinden Gulıra Kalıkova, Kubat Kasımbekov 'Miras' adlı çalışmalarıyla,Müzik Programı dalında birincilik ödülüne, Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi öğrencilerinden Salih Kafadar 'Konsept' adlı çalışmasıyla,Şov programı dalında birincilik ödülüne, Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo Televizyon ve Sinema Bölümü öğrencilerinden Mert Alat Dilekçioğlu 'Gel de Evlenme' adlı çalışmasıyla,Reklam;Reklam Filmi Senaryosu dalında birincilik ödülüne, Bahçeşehir Üniversitesi İletişim Fakültesi Reklamcılık Bölümü öğrencilerinden Buket Gözen 'Işık Hızında Doğru Haber' adlı çalışmasıyla,Basın reklamı dalında birincilik ödülüne, Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo Televizyon Sinema Bölümü öğrencilerinden Melik Atalay 'Durex- Geciktirici Etkili' adlı çalışmasıyla,Radyo Reklam Metni dalında birincilik ödülüne, Bahçeşehir Üniversitesi İletişim Fakültesi Reklamcılık Bölümü öğrencilerinden Fetih Dorum Akcen 'AFM' adlı çalışmasıyla,İnternet Reklamı dalında birincilik ödülüne, Bahçeşehir Üniversitesi İletişim Fakültesi Reklamcılık Bölümü öğrencilerinden Kürşat Fahri Divarcı 'Kullanıcı Hatası' adlı çalışmasıyla,Açıkhava Reklamı dalında birincilik ödülüne, İstanbul Ticaret Üniversitesi İletişim Fakültesi Medya ve İletişim Sistemleri Bölümü öğrencilerinden H. Talha Baltaoğlu, Görsel İletişim Tasarımı Bölümü Çoşan Göksel 'CNN-Türk Canlı Yayın' adlı çalışmalarıyla,Reklam Kampanyası büyük ödülü dalında birincilik ödülüne, Bahçeşehir Üniversitesi İletişim Fakültesi Reklamcılık Bölümü öğrencilerinden Nihan Uslucan, Özge Duru, Elif Kır 'Ehl-i Keyif' adlı çalışmalarıyla,Halkla İlişkiler;Kurumsal İletişim Projesi dalında, birincilik ödülüne Maltepe Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümü öğrencilerinden Çiğdem Arslan 'Krizde İnadına Birlikteyiz' adlı çalışmasıyla,Ürün Hizmet Tanıtım Projesiö dalında birincilik ödülüne, Bahçeşehir Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler Bölümü öğrencilerinden Gülce Bir, Başak Gezgin ve Reklam Bölümü öğrencilerinden Emre Samioğlu, Osman Nadir Aydın 'Kadının En Tatlı Sırrı' adlı çalışmalarıyla,İnternet Yayıncılığı;İnternet Yayını dalında birincilik ödülüne, Erciyes Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi Gazetecilik Bölümü öğrencilerinden Mustafa Temel, Burak Somuncu www.haberciyes.com adlı çalışmasıyla,Kişisel Site dalında birincilik ödülüne, Yeditepe Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü öğrencilerinden Kenan Kaya www.yeditepenews.com adlı çalışmasıyla değer görüldü.ÖDÜLLERBirincilik ödülleri: Aydın Doğan Vakfı Ödül Heykelciği, 600 TL’lik para ödülü, Reklam Kampanyası Büyük Ödülü 750 TL'lik para ödülü, Petrol Ofisi kalem, İkincilik ödülleri: Aydın Doğan Vakfı Ödül Heykelciği, Ray Sigorta'dan Ferdi Kaza Sigortası, 2 adet kitap (Cumhuriyet ve Sinekli Bakkal), Üçüncülük ödülleri: Aydın Doğan Vakfı Ödül Heykelciği, 2 adet kitap (Cumhuriyet ve Sinekli Bakkal),Ayrıca ödül kazanan öğrencilere Temmuz-Eylül ayları arasında Doğan Medya Grubu'na bağlı gazete, dergi, televizyon ve radyolarda bir ay ile üç ay arasındaki mesleki bilgi ve görgü arttırma amaçlı hazırlanan programlardan yararlanma fırsatı verildi.
Genç İletişimciler ödüllerini aldı

Tuesday, December 8, 2009

Süresi değil kalitesi önemli

Buna karşın uykusuzluk yaygın bir şikayet. Uyku bozukluğu denince bu, uykuya dalma güçlüğü, uykuyu sürdürememe ya da sabahları erken uyanma anlamına gelebilir. İnsanların yüzde 30 kadarının bu gibi şikayetleri var.

Bir bakış açısına göre yaşamımızın üçte biri uykuda geçtiğine göre, bu durumun düzelmesi ile yaşamımızın üçte birini düzeltmiş olacağız.

Sağlıklı ve iyi bir uykunun tek göstergesi uykunun süresi değildir. Ne kadar uyuduğunuzdan çok nasıl ve ne kalitede uyuduğunuz önemlidir. Eğer rüyalarla süslü derin uyku dönemlerine yeterince girip çıkabildiğiniz, bölünmeden tamamlayabildiğiniz bir uyku süreci yaşamışsanız, o uykudan daha fazla istifade edersiniz. Kısacası, uykunun süresi kadar yapısı ve içeriği de anlamlıdır.

Pek çok neden uykusuzluğa sebep olabildiğinden, uykusuzluk durumunuzun devamlılık göstermesi halinde bunu tanıdıklarınızın kullandığı ilaçları deneyerek halletmeye çalışmayın, muhakkak doktorunuza danışın.

Uykusuzluk çekmenizin sebebinin bilinip, zamanında önlem alınması, genel sağlığınız açısından çok yararlı olacaktır.

SORUNLARINIZI YATAĞA TAŞIMAYIN

- Yatak odasını çalışmak, yemek yemek, kitap okumak veya TV izlemek için kullanmayın. Yatak odası uyumak içindir.

- Yatak odanız sessiz, karanlık ve rahat olsun. Melatonin isimli uyku hormonu karanlıkta salgılanır. Televizyon karşısında uyursanız, buradan çıkan ve devamlı değişen ışık, melatonin salgılanmasını olumsuz etkileyip uyku derinliğinizi ve sürekliliğinizi bozabilir.

- Yatakta veya yatmadan birkaç saat önceden itibaren size Stres yaratacak konuları düşünmeyin. İş problemlerini işten ayrılmadan önce halletmeye çalışın, gece yatağınıza taşımayın.

- Yatak odanız serince olsun.

- Uykunuz varsa yatağa girin.

- Yatak odasında gece uyandığınızda görebileceğiniz saat olmasın, arada uyanırsanız saate bakmayın.

- Yatmadan önceki iki-üç saat içinde ağır yemekler yemeyin.

- Akşam saatlerinde pastırma, peynir, çikolata, patlıcan, patates, turşu, sosis, ıspanak, domates yemeyin. Bu besinlerdeki tiramin, beyni uyaran norepinefrinin salınmasını artırır.

- Yatmadan bir-iki saat önce az miktarda, muz, hurma, incir, süt, yoğurt, fıstık ezmesi yiyebilirsiniz. Bu ürünlerdeki triptofan uyumanıza yardımcı olabilir.

- Alkolden uzak durun. Az miktarda alkol, önce uyku getirse de uykunun derin evrelerinde bozulmaya neden olur.

- Akşamları kafeinli içecek-lerden (kahve, çay, kolalı içecekler, çikolata) kaçının. Çikolata ise hem uyku kaçıran kafein, hem de uyku-ya yardımcı olan triptofan içerir.

- Sigara içmeyin. Nikotin uyku sorunlarına neden olabilir.

- Düzenli Egzersiz uyku kalitesini artırdığından doktorunuz izin veriyorsa yürüyüş ve benzeri egzersizler yapmayı ihmal etmeyin.


Süresi değil kalitesi önemli