Showing posts with label resim. Show all posts
Showing posts with label resim. Show all posts

Saturday, April 10, 2010

Dahilerin gizli yönlerini dünya ondan okuyor

WASHINGTON - ABD'deki seçkin üniversitelerde Türkiye'yi temsil eden, kitaplarıyla adını dünya çapında duyuran bilimadamı ve sanatçı Bülent Atalay, hayat hikayesini ve kitaplarıyla ilgili serüvenini, Frederiksburg'daki mütevazı, fakat her karesi sanatla iç içe olan evinde anlattı.
Hayranı olduğu Leonardo ile matematik ve sanatı bir araya getirdiği 6 yıllık çalışması "Matematik ve Mona Lisa"'nın ABD'de 20, Türkiye'de 4 kez basılması ve Japoncadan Portekizceye 12 dile çevrilmesinin ardından, bu günlerde "çocuğu gibi olan" son kitabı "Leonardo'nun Evreni"nin beğeniyle okunmasının keyfini yaşayan Atalay, önümüzdeki dönemlerde de diğer dahilerin gizli yönlerini okuyucularıyla paylaşacak.
BEETHOVEN 12'YLE 12'Yİ ÇARPAMAZDI, AMA...Kendisinden 3-4 yeni kitap daha istendiğini belirten Atalay, şimdi de tüm zamanların en önemli üç dahisi olan Beethoven, Newton ve Leonardo'yu tek kitapta birleştirmeye hazırlanıyor.
Bugüne kadar Nobel ödülü almış son derece zeki 22 Bilim adamı tanıdığını, ama tarihte sadece Leonardo, Michelangelo, Shakespeare, Beethoven ve Newton'un üstün dahiler olduğunu ifade eden Atalay, şunları söyledi:
"Leonardo, kendi kendine öğreniyor her şeyi. Eğitim almadığı için solaktı ve ters yazardı, ayna koymak lazım onun yazılarını okumak için. Yüzlerce yıl ileriyi görüyor ve bütün bunlar hep kendi merakından kaynaklanıyor. Aynı şekilde Newton da öyleydi. Newton, tarihi en çok değiştiren dahi. 1663-1665 yıllarında çok kötü veba hastalığı Avrupa'dan İngiltere'ye yayılmaya başladığında, üniversite kapanınca Newton köyüne gidiyor, 18 ay sonunda tüm fiziği icat ediyor; keşfetmek değil, icat ediyor.
Beethoven'ın müziği ise Dünyanın en muazzam müziği. Beethoven hiç matematik bilmezdi, 12'yi 12 ile çarpamazdı, tek tek yazardı, ama onun 9. senfonisinde matematik var, altın oran numaraları çıkıyor. Sanatkar matematiği bilmediği halde, bu altın oranı buluyor kendiliğinden. O nedenle bu dahileri yazmak istiyorum. Ayrıca Newton'un ayrı olarak 'Newton'un Mucize Senesi' başlığıyla fiziği icat ettiği dönemi yazacağım."
LEONARDO GÜNÜMÜZDE YAŞASAYDI...Bülent Atalay, "Bu Bilim Adamları günümüzde, şimdiki imkanlarda yaşasalardı, dünya nasıl olurdu" sorusuna şu yanıtı verdi:
"Bu soruyu devamlı düşünüyorum. O dönemde de gayri meşru çocuk olmasaydı babası gibi noter olurdu. Çok şükür ki gayri meşru çocuk. Geri gidebilseydim Leonardo'ya bilmediği fiziği, anatomiyi anlatmak isterdim, oradan bizi nerelere götürürdü şimdi. Fizikçi olarak Newton'la konuşmak isterdim, onun başlattığı şeyler bizi nereye getirdi, o olmasaydı sanayi devrimi olmayacaktı, onunla paylaşmak isterdim."
HAYATA GELMESİNE ATATÜRK NEDEN OLDUUlu önder Atatürk'ün de dahi olduğunu belirten Atalay, onun "Dağların Kralı" isimli kitapta 20 yüzyılın en büyük lideri seçildiğini anımsatarak, "Liderler genellikle yüksek zekalı değildir, ama Atatürk bir dahiydi. Yine de onu yazmak biraz zor, onu incelemek için bir hayat lazım" dedi.
Dünyaya gelmesine biraz Atatürk'ün neden olduğu anlatan Atalay, büyük babası İsmail Hakkı ile Atatürk'ün çocukluk arkadaşı olduğunu, Çanakkale'de birlikte savaştığını ve Atatürk'ün Diyarbakır'da büyük babasına ölümünden sonra babaannesi ve babasıyla ilgilenme sözü verdiğini anlattı. "Ama harp bitmeden babaannem İstanbul'a geçtiği için Atatürk bizi bulamıyor" diyen Atalay, babası Kemal Atalay'ın yolunun Harp Okulundan mezun olurken Atatürk'le kesiştiğini belirterek şu ifadeleri kullandı:
"Diploma törenine Atatürk de geliyor. O zaman sordum, 'İsmail Hakkı'nın oğlu olduğunu söyledin mi' diye, 'Torpil olur diye söylemedim' dedi. Sonra birkaç sene daha geçiyor. Annemin babası Doktor Bahaddin Faik Gökdemir'in ABD'den dönmesiyle annemle babam 1935-36 yıllarında tanışıyor. Ama dedem 'Tek kızımı subaya vermek istemiyorum, yine bir harp çıkacak, kızım dul kalacak' diye kızını vermiyor. 1-2 ay sonra babamın alayı, Atatürk'ün muhafız alayı olarak baloda bulunuyor. Atatürk babamın yanına gidiyor ve 'Sizi tanıyorum, Harp Okulunu birinci bitirmiştiniz' diyor ve onu İsmet İnönü'nün yanına oturtuyor. 'Evli misiniz' diye sorunca, babam da 'Hayır, bir doktorun kızıyla evlenmek istiyordum, ama kızını subaya vermek istemiyor' diyor. Atatürk şaşırıyor, yaverini çağırıyor, bir şey diyor. Yemekten sonra yaver yanına gelince, 'Haydi beraber gidip doktoru göreceğiz' diyor. Büyük babam, Atatürk gibi bir misafir karşısında hemen kızını veriyor. 1938 yılında evleneceklermiş, ama Atatürk ölünce bir sonraki yıl evleniyorlar. Yani Atatürk, babamın arkadaşının oğlu olduğunu bilmeden ona yardım ediyor ve dedemi ikna edip annem ve babamın evlenmesini sağlıyor."
LEONARDO'NUN GİZLİ SIRLARI YOKTULeonardo'ya yönelik özel ilgisini de anlatan Atalay, Leonardo'nun "Göz bebeği ruhun penceresidir" sözünü hatırlatarak, 7-8 yaşlarında Londra'daki evlerindeki ünlü portrelerde "ruhsuz bakan ve gözü kapalı olan" insanların gözlerini çiviyle açtığını anlattı.
"Sanat hayatım resimleri bozmakla başlamış oldu, ama Leonardo'nun o sözünün gerçekliğini çocukken hissetmiştim" diyen Atalay, "Ölü Ozanlar Derneği" filminin çekildiği St. Andrews okulundayken matematik ve sanatla ilgili verilen bir konferansın da hayatını değiştirdiğini söyledi.
Atalay, üniversiteye başvurusunda "doktorluk-physician" talebinin, "fizikçi-physcist" olarak algılanması nedeniyle fizik eğitimi aldığını ama ömrü boyunca tıpkı Leonardo gibi sanat ve matematikle iç içe yaşadığını belirterek, "Bir ara anladım ki, benim yaptığım matematikle sanatın birleşme noktasında Leonardo var, o da aynı şekilde görmüş" dedi.
Ardından Leonardo üzerine çalışmaya başladığını ve hayatında "part-time" olarak sadece 12 resim yapan bu dahinin dünyanın en meşhur iki resminin sahibi olmasının "inanılmazlığının" kendisini etkilediğini ifade eden Atalay, ilk kitabının isim bulma öyküsünü de şöyle anlattı:
"Aslında iki Leonardo diye kitap yazmak istedim; Leonardo Fibonacci ile Leonardo da Vinci. 'Kitabın sadece yüzde 5'i Fibonacci, başka isim bulalım' dediler. 'Leonardo'nun Modeli' diyelim dedim. Aradan 1 yıl geçti, kitabı bitirince yine çağırdılar; 'Bu şekilde satılması zor, başka isim bulalım' dediler. Ben de nasıl olacak diye sorarken, daha orada basılmış 'Matematik ve Mona Lisa' kapağını gösterdiler. Basılmıştı bile. Şu anda 12 lisana çevrilmiş durumda."
Leonardo'nun "Da Vinci Şifresi" filmindeki gibi gizli sırları bulunmadığını belirten Atalay, "O kadar üstün zekalı insanlar kiminle konuşabilecek, onun için kendi hayallerinde, düşüncelerinde hapis olarak kalıyorlar. Da Vinci Şifresi aslında saçma bir Film, ama yazarı son derece iyi" dedi.
Atalay, Leonardo'nun eserlerinde de görülen ve kendisinin de önem verdiği "altın oran"ın da doğada bulunduğunu ve eski dönemlerde de kullanıldığını söyledi. Efes'teki Artemis Tapınağının da bu orana göre yapıldığını belirten Atalay, "Leonardo bunu çok kullanıyor, ama filmdeki bir sihri yok" diye konuştu.
KRALİÇE ELİZABETH, MEKTUP YAZIP KİTAPLARINI İSTEDİFizikçi olmanın ötesinde resim çalışmaları Beyaz Saray, Buckhingham Sarayı ve Smithsonian Enstitüsü gibi önemli yerlerde sergilenen Atalay, İngiltere Kraliçesi Elizabeth ile ilgili bir anısıyla ilgili şunları söyledi:
"1973-1975 yıllarında Oxford'daydım, birkaç yıl evvel de resim kitabım basılmıştı, (dönemin ABD Başkanı Richard) Nixon'ın ailesi, kitabı İngiltere Kraliçesi'ne vermişti. Kraliçe bana, 'İngiltere'de böyle resim ve gravürler yapmaz mısınız" diye mektup yazdı. Ben de onun sözleri üzerine 'Oxford ve Civarı' diye kitap çıkarttım, Kraliçe beğendi, "Kitabı çok beğendim, bundan sonrasını gönderir misiniz" diye yine mektup yazdı. Ben de teorik fizik kitabı çıkarmıştım, onu gönderdim, bir daha mektup gelmedi, demek ki sanatı beğenmiş, ama teorik fiziği beğenmemiş."
ÖĞRENCİLERE TAVSİYELERİ13-14 yaşlarında babasının işi nedeniyle geldiği ABD'de o günden bu yana yaşayan, Georgetown Üniversitesinden mezun olan ve Princeton, California-Berkeley, Oxford gibi üniversitelerde de akademik çalışmalarına devam eden Atalay, öğrencilere tek alanda sıkışıp kalmamaları ve farklı alanları okumaları tavsiyesinde bulundu.
Dahilerin gizli yönlerini dünya ondan okuyor

Sunday, February 28, 2010

BLOOMSBURY DÜŞLERİ

Matematik, Ekonomi, Edebiyat ve sanat alanlarında çığır açmış kişilerin özgürlükçü düşünceleri, birbirlerinin yaratıcılıklarını besleyen tartışma ve toplantıları, aşkları ve ihtirasları...

20. yüzyılın ilk yarısında; Londra Bloomsbury yakınlarında, birlikte yaşayan, çalışan, üreten, araştıran, eğlenen ve tartışan kolektif bir arkadaş ve akraba topluluğuydular... Edebiyat, estetik, eleştiri, ekonomi, feminizm, Cinsellik ve barışçıl Politika ile ilgileniyorlardı. Oluşturdukları parkı andıran büyük bahçelerini sanatlarının uzantısını oluşturan heykeller süslüyor, yine söz konusu bahçede Roman, eleştiri, biyografi ve Bilimsel yazılar yazıyor, birlikte çay ve içki partileri düzenliyor, konuklarını ağırlıyor, fotoğraf çekiyor, resim yapıyor ve eşsiz sohbetleri ile giderek efsaneleşiyorlardı. Virginia Woolf, John Maynard Keynes, E.M Forster, Lytton Strachey, Duncan Grant, Vanessa Bell gibi tanınmış üyeleri bir yana Aldous Huxley, Katherine Mansfield, TS Eliot, Leydi Ottoline Morrell ve William Butler Yeats gibi yazarlar da, ağırladıkları entelektüeller ve sanatçılar arasındaydı. Bu ütopik topluluk; yenilikçi ve avant-garde düşünce tarzlarının getirdiği Yaşam anlayışları ve giysi kodlarıyla bu kez sezon modasına referans oluşturuyorlar.

Duncan Grant'in, modellerini resmederken üzerlerine almasını istediği kadife pelerinleri zaman zaman bizzat kendisinin giydiği ya da topluluğa sempati duyan kadınlara hediye ettiği günlerden; ünlü kadın oyuncuların zarif omuzlarını süsleyen pelerinlerin zirve yaptığı bugünlere... "Birçok kadın oyuncunun hayali; düşünsel, sanatsal ve estetiksel gelişimini artıracak entelektüel bir çevrenin içinde var olmak değil midir zaten?' diye soruyor Anna Sui ve ekliyor; "Bloomsbury sadece giysi kodları açısından değil, bir simge olarak Virginia Woolf ve dostlarına duydukları hayranlığın da dışavurumu." Tasarımcı bir sonraki koleksiyonunu, Bloomsbury'nin art-deco stilinden ve Birinci Dünya Savaşı sırasında topluluğun en renkli simalarından yazar Lytton Strachey ile sevgilisi Ressam Dora Carrington'ın aşkının konu edildiği Carrington filminden yola çıkarak kurgulayacağını da itiraf ediyor. Öyle ki; bu amaçla Virginia Woolf'un bir zamanlar tutkulu bir Aşk yaşadığı kadın yazar ve Şair Vita Sackville-West'in Londra'daki evini ziyaret etmeyi, Vanessa Bell'in kitaplarını incelemeyi, eski dergileri karıştırmayı ve diğer topluluk üyelerine dair sayfalarca not tutmayı kendine görev edindiğinin de altını çiziyor. Yalnızca Anna Sui mi? Christopher Bailey, Virginia Woolf'un rafine estetik anlayışına, Karl Lagerfeld ise aynı dönemin ünlü kadın oyuncularından Belle Brummel'in dandy yaklaşıma kattığı femininen vurguya duyduğu hayranlıktan söz ediyor sık sık...

20'li yılların ruhunu daha iyi özümseyebilmek ve bu çarpıcı dönemi 70'lerle birleştirmek için Ken Russell'ın Women in Love, The Boy Friend ve heykeltıraş Henri Gaudier-Brzeska'nın hayat hikâyesinin konu edildiği Savage Messiah'ı defalarca izleyen, bununla da yetinmeyip Edward Gorey'nin skeçleri ile baskılarını dahi inceleyen Nicole Farhi; "20'lerin kubist yaklaşımını, o art deco estetiği biraz da klasik İngiliz çizgileri katarak modernize etmeye çalışıyorum" diyor. Farhi hemen hemen her koleksiyonunda; özellikle de gündüz giyilebilecek parçalarda Bloomsbury bilgeliğini yaşatmaya çalıştığını da sözlerine ekliyor. Kaşmirin hayat verdiği toz pelerinler, fistolu etek uçları, büyük düğmeler, gevşekçe bağlanan kemerler, Mary Jane ayakkabılar, ekose elbiseler, el yapımı heybeler, tasarımcının 2007 yılı Kış koleksiyonun da ana hatlarını oluşturuyordu... Bugünlerde bir kez daha kitaplara düşkün, feminen giyinse de cardigan'ları, pelerinleri, uzun etekleri, flanel pantolonları ve pelerinimsi paltoları ile söz konusu kadınsı etkiyi maskülen ayrıntılarla dengelemeye çalışan neo Bloomsbury fashionista'lara rastlıyoruz.

"Belli bir araştırma ve gözlem sonucunda gardırobumuza ulaşan tasarımların ayrıcalığını hissetmek istiyorum ben de. Kendine ait bir odaya sahip olmak kadar kendine ait bir gardırop oluşturmak da çok önemli. Bu kadını özgürleştirir... Virginia Woolf ve yakın arkadaşları Moda figürü olmaktan çok özgür düşünce figürüydüler. O dönemin kadınları giyinmediler, düşünceyi giyilebilir kıldılar. Önemli olan da budur" diyor ünlü oyuncu Nicole Kidman ve ekliyor; "Tüvit pantolon ceket takımlar seyahatler içindi, kocaman çengelli iğneli çantalar, pamuklu gömlekler, tüylü küçük şapkalar ise beş çaylarının. Bloomsbury gibi düşünceye hizmet eden bir toplulukta dahi bu eksantrik kurallar yıkılmak üzere geçerliliğini koruyordu. Leydi Ottoline Morrell'in amber yüzükleri, yumuşacık Paul Poiret elbiseleri dahi belli bir derinliğin izlerini taşır."

Freud çevirileri okuyan, kendini tekrar eden insan doğası, içsel var oluş ve Virginia Woolf'un günlüklerinde de kaleme aldığı gibi estetik sorgulamalar ile ilgilenen düşünürler topluluğu, bohem bir İngliz rapsodisi yaşıyordu. "Yaşam tarzları daima tasarımın özünü oluşturur" diyor Christopher Bailey ve ekliyor; "Bloomsbury'e öykünmek için ele birkaç kitap almak, bir çift gözlük takmak ya da bir pelerinin içine gizlenmek de yeterli olamaz. Döneme öykünebilirsiniz, üyelerinin yaşam tarzlarının uzantılarını arayabilirsiniz, ancak Bloomsbury'i üzerinizde taşımak için okuduğunuz gibi giyinmek zorundasınız." Peki ya siz? Okuduğunuz gibi giyinmeye hazır mısınız?

BLOOMSBURY DÜŞLERİ

Türkiye nin Görsellik Tarihine Giriş

İSTANBUL - Akın Nalça Kitapları’nın yeni ürünü bir “ikiz kitap”. İki ilişkili ama farklı çalışma, aynı gövdeyi ayna imgesi gibi sırt sırta paylaştıkları için, bu kitap yayın dünyasının Siyam ikizlerini oluşturuyor: Uğur Tanyeli’nin yazdığı “Türkiye’nin Görsellik Tarihine Giriş” ile Ali Taptık’ın fotoğraflarından oluşan “İstanbul’u Resmetmek”...
Birincinin kuramsal olarak söylediğini, ikinci görsel belgelerle anlatıyor. Tanyeli’nin tasvir ettiği yüzlerce yıllık görsel üretim kıtlığına, Taptık yeni bir İstanbul resmederek, güncel bir zenginleşmeye işaret edip yanıt veriyor. Daha önce görselleştirilmemiş, hatta tekinsiz, korkutucu, alabildiğine yabancı ve uçsuz bucaksız bir İstanbul resmi ortaya koyuyor. Tanyeli’nin metni Türkiye’de dünün görsel üretim alışkanlıklarını anlatırken, Taptık’ın fotoğrafları görsel imkan ve taleplerin yaşadığı bugünkü açılıma dikkat çekmekte. Onlarda daha önce görmeye pek alışık olmadığımız, estetize edilmemiş, daha da önemlisi, bildik kentsel sorunlara indirgenmemiş bir başka İstanbul ya da İstanbullar var. Dolayısıyla, bu ikiz kitap, dünün görsellik üretimini minyatürden ibaret sananlara da, çağdaş görselliği güzel veya sorunlu çevre fotoğraflarından ibaret düşünenlere de farklı bir resim göstermek istiyor.
Türkiye’nin Görsellik Tarihi çok az yazılmış, üstelik, hemen daima sanat tarihi meselesi olarak ele alınmış ve orada da ender istisnalar dışında “sanatta Batılılaşma” sorunsalı çerçevesinde düşünülmüş bir konu. Bu kitaptaysa, fiziksel gerçekliğin bazı teknik araçlarla ifade edilmesi ve aktarılması meselesi olarak ele alınıyor. İlk bakışta çok geniş bir malzemeyle uğraşıldığı düşünülebilir. Tam aksine, kitap bu ülkede oldukça küçük bir görsel ürünler toplamı ortaya konduğundan söz ediyor. Kitabın ele aldığı sorunsallardan biri de zaten bu üretim azlığı. Çalışmanın hemen bütün bölümlerinde, görsel üretimin ortaya çıkma potansiyelinin bulunduğu her noktada nasıl ezildiği gösterilmek hedefleniyor. Ancak, ortaya konmaya çalışılan, böyle bir yoksunluk ve/veya kıtlığın ne denli acıklı olduğu değil, o mahrumiyete rağmen kimi kültür pratiklerinin nasıl yürütülebildiği. 16. yüzyıldan bugüne uzanan bir çerçevede öncelikle bu anlatılmaya çalışılıyor.
“Türkiye’nin Görsellik Tarihine Giriş”, resmetmeye, fotoğrafa ve her tür görsel teknolojiye değinirken, Osmanlı mimarlığının teknik arka planında yer alan, ancak ihmal edilmiş bir konuya de önemli yer veriyor. Osmanlı ölçüm teknolojisi tarihinin bilinmezlerini aydınlatmayı deniyor. Bu arada Mimar Sinan’ın yaşamını öyküleyen eski metinlerde adı geçen “havayi terazi” adlı bir arazi ölçüm aracının kullanımı da ilk kez bu kitapta (2. Bölüm’de) açıklanıyor. Böylelikle, Kırkçeşme suyolunun yapımı anlatılırken 16. yüzyıl belgelerinde varlığından söz edilen, fakat uzun zamandır ne olduğu saptanamayan bir aletin tanımlanması mümkün oluyor. Osmanlı mimarlarının meslek bilgilerinin içerik ve kökenine ilişkin olan çok dar tarihyazım birikiminin bu sayede bir ölçüde genişletildiği söylenebilir.
Kitabın tasarımını diğer Akın Nalça Kitapları’nda olduğu gibi bu kez de Bülent Erkmen üstlendi. O nedenle, bu ikiz kitap da öncekiler gibi, sadece içeriğiyle değil, tasarımıyla da söz söylemekte. Erkmen, Türkiye görsellik tarihini, biri görsellik üretimini yapan, ötekisi yapmanın toplumsal ve teknik arka planını tanımlayan iki öznenin, Taptık ve Tanyeli’nin karşıt ancak ayrı düşünülemez işleriyle kitaplaştırıyor. Görsellik üretiminin iki temel pratiğini, iki anlatım aracını, sözle resmi, tarih boyunca kavgalı o Siyam ikizlerini bir aradalığa mahkum ediyor. Veya binlerce yıllık bir mahkumiyete bir daha işaret ediyor.
Mekan ve sergileme tasarımı konusunda hizmet veren Terminal’in Kurucusu ve Genel Müdürü olan Akın Nalça’nın 2003 yılında başlattığı yayın projesi, bütün Tasarım disiplinlerine düşünsel ve kalıcı bir tartışma süreci sağlamayı hedefleyerek, her sene bir kitap yayımlamayı sürdürüyor.
Akın Nalça Kitapları’nın ilki, 2003 yılında yayımlanan, Bülent Tanju’nun kaleme aldığı “Mimarlıkta Sıfır Noktasını Aramak? Han Tümertekin’in Yapıları-Yaptıkları Üzerinden Mimarlık Okumaları” adlı yapıt olmuştu. Onu, Uğur Tanyeli’nin kaleme aldığı “İstanbul 1900-2000 – Konutu ve Modernleşmeyi Metropolden Okumak”, Faruk Ulay’ın “Sürekli Bir Yenilginin Gölgesinde – Grafik Tasarım Manifestosu”, Celal Üster’in derlediği tasarım üstüne 600’ü aşkın özdeyişten oluşan “Tasarımın Özüsözü” ve “Tereddüd ve Tekerrür – Mimarlık ve Kent Üzerine Metinler 1873-1960” takip etti.
Şimdi, 2010 Şubat’ından itibaren “Türkiye’nin Görsellik Tarihine Giriş: İstanbul’u Resmetmek” de, Akın Nalça Kitapları’nın altıncısı olarak kitapçılardaki ve kitaplıklardaki özel yerini almaya başladı.
'Türkiye’nin Görsellik Tarihine Giriş'

Tuesday, December 8, 2009

Benim olduğum yerde ölüm yok


Çünkü bu sergide yer alan çalışmalar ölüme ve hastalığa meydan okuyor. Tedavisi sırasında sağ kolunu kullanamadığında sol eliyle desen çizmeye devam etmiş. Ve bu desenler dünyaya daha alaycı başka bir gözle bakıyor. Uluç bu farklılığı “Sanatın bir tarafı bilinmeyeni aramak ve bulmak değil midir?” diyerek özetliyor. Hastanede yanında olan hayat arkadaşı Vivet Kanetti “Doktorun da bu duruma çok şaşırdığını, Ömer’in o dönemi bir samuray savaşçısı gibi geçirdiğini” söylüyor. Ömer Uluç’a göre ise yaptığı bir terapi. “Zaten ben resmin terapi olduğunu hastalanmadan çok önceleri keşfetmiştim. Mühendislik iyiydi hoştu ama kafamı tedavi etmiyordu. İyi bir resim yaptığım zaman çok mutlu olmaya, her şeyi unutmaya başladığımda işte benim işim bu demiştim” diyor. Ömer Uluç’un sarmalları Yaşam döngüsünün ta kendisiydi. Sonra o sarmallar yaratıklara dönüşmeye başladı. Bir sonraki aşamada tuvalden çıkarak aramıza karıştılar. Şimdi ise parçalanıyorlar, çürüyorlar. Ona göre zaten yaşlılıkla gelen hastalıkların hepsi birer çürüme. “Parçalar benim resmimde kendini hem tekrarlıyor hem de başka parçalarla birleşerek başka biçimler, yaratıklar yaratıyor. Ben biliyorsun yaratık ressamıyım” diyor. Bir tek zaman lazım Uluç’a göre “İnsanlar gelecekte bir gün başka dünyalardan gelen yaratıklarla da karşılaşacaklar bu kaçınılmaz bir şey. Zaten İkinci Dünya Savaşı’nda beş milyon Yahudi’yi öldüren adamlar yaratık değil miydi? İnsan denen mahlu yaratıktır”...Ömer Uluç şimdi günlerini biraz dinlenerek biraz kitap okuyup düşünerek geçiriyor: “Önümüzdeki yılın planları arasında başlayıp da yarım kalmış çalışmaları tamamlamak, farklı mekânlara uzanmak, uzay yolculuğuna devam etmek var. Ama benden iki yıldan önce bir Sergi beklemeyin. İnsanın tek ve ebedi sorunu var o da zaman, şimdi bana bir tek zaman lazım” diyor.

Müzayedelerde yarış ATI olmak hoşuma gitmiyor
Ömer Uluç’a göre Antik A.Ş.’nin düzenlediği bu son müzayedenin Türkiye’nin en önemli olayı gibi sunulması ona son derece traji Komik gelmiş. Burhan Doğançay’ın kendi dışında gerçekleşen bir olayı fazla abarttığını düşünüyor. Çağdaş sanat üzerine yapılan spekülasyonların ne Burhan Doğançay’a ne de bir başkasına uzun vadede yararı olacağına inanmıyor.
Aynı müzayedede kendi "Odalık" adlı eserinin başlangıç fiyatından yüzde 570 fazla satılmasının da onun için hiçbir önemi yok. Ün ve para kazanma üzerine kurulu bir düzen ve müzayedede yarış atı olmak hoşuna gitmiyor. "Sergim var ve yapıtlarım orada, isteyen gider görür, bakar" diyen Ömer Uluç’un yapıtları 13 Aralık’a dek Yapı Kredi Kazım Taşkent Galerisi ve Sermet Çifter Salonu’nda.
Benim olduğum yerde ölüm yok

Atatürk çizgi roman oluyor


Doğançay yaptığı açıklamada, annesi Ülkü Adatepe'nin, Atatürk'ün vasiyetinde yer alan 5 kızından biri olduğunu ve hala kızı olarak devletten maaş aldığını belirterek, diğer kızlarının da Sabiha Gökçen, Afet İnan, Nebile ve Rukiye olduğunu söyledi.
Atatürk'ün diğer kızı Zeliha'nın kendisinden önce öldüğünü ifade eden Doğançay, Atatürk'ün vasiyetinde Abdürrahim Tunçak'a evladı olarak yer vermediğini savundu. Doğançay, Tunçak'ın, Atatürk'ün annesi Zübeyde Hanım'ın evlatlığı olarak düşünülebileceğini kaydetti.
Zübeyde Hanım'ın, kendisinin anneannesi Vasfiye Hanım'ı evlatlık edindiğini belirten Doğançay, süreci şöyle anlattı:
“Atatürk, annemi sokaktan bulmuyor. Anneannemin annesi ve babası, Balkan Savaşında ölüyor. Dedesi anneannemi Zübeyde Hanım'a veriyor. Anneannemi, Zübeyde Hanım 1,5 yaşından itibaren büyütüyor. Zübeyde Hanım'ın vefatından sonra anneannem bir süre Mustafa Kemal'in kız kardeşi Makbule Hanım ile kalıyor. Atatürk, annesinin yadigarı olan anneannemle yakından ilgilenip, onu Gazi Orman Çiftliğinde istasyon şefliği yapan ve Fransızca da bilen dedemle evlendiriyor. Atatürk, anneannemin hamile olduğunu öğrenince, 'erkek ya da kız bu çocuğun adı Ülkü olacak' diyor. Annem, 26 Kasım 1932'de doğuyor. Atatürk, annemi ilk kez 40 günlük bebekken görüyor. Daha sonra Atatürk, annemi ve anneannemi yakına alıyor, sonra da ayrılmıyorlar. Atatürk, her gün annemle bir kaç saat oynarmış. Annem, okumayı, yazmayı, resim yapmayı hatta çatal-bıçak kullanmayı Atatürk'ten öğrenmiş. Atatürk, sonraki yıllarda anneme bir ev almış. Evi, kendi döşemiş, koltukları mobilyaları kendi taşımış.”
Atatürk'ün, küçük Ülkü'yü çok sevdiğini, ziyaretlerinde yanından ayırmadığını anlatan Doğançay, Ülkü'nün 1937 Cumhuriyet Balosu'nda giydiği kıyafeti Atatürk'ün tasarladığını ve diktirdiğini belirtti.

“(MANEVİ EVLAT) KELİMESİ YARALIYOR”

Doğançay, Ülkü Adatepe'nin “manevi evlat” olarak anılmasından rahatsızlık duyduklarını ifade ederek, şu görüşleri dile getirdi:
“İnsanlara 'manevi' olarak hitap etmek çok yanlış. Atatürk, 'kızım' demiş. O öldükten sonra alçaltıcı bir şey olarak 'evlatlık', 'manevi' denilerek değerleri düşürme politikasına geçilmiş. Annem de aslında yıllardır alıştı bu hitaba... 40 sene birine 'topal' dersen, kendisini topal zanneder. 'Manevi', 'evlatlık' demek manevi bir işkencedir. Yara illa kafaya bir şey atmakla olmaz, maneviyatın da büyük yaraları vardır. Aşağılamak istersen böyle yaparsın. Önüne geçilmesi lazım.”
Atatürk'ün yanlış anlatıldığını, insanlık yönünün gösterilmesi gerektiğini ifade eden Doğançay, “Atatürk'ün hakiki, insanlık yönü, parlak yüzü, ileri yüzü anlatılmalı” dedi.
Atatürk'ü anlattığı “Mustafa Kemal'i Atatürk Yapan 7 Temel Aile Sırrı” ve “Saklı Anılar” adlı iki kitap yazdığını belirten Doğançay, “Savaş kazanmayla Atatürk olunmuyor. Hitler de savaş kazandı. İyi bir asker, iyi manevraları var ama bu özelliklerle Atatürk olunsaydı, Hitler de bugün Atatürk olmuştu. Atatürk olmanın başka özellikleri var” diye konuştu.

“HEİDE GİBİ...”

Ahmet Kemal Doğançay, Atatürk ile annesi Ülkü Adatepe'nin 6 yıl boyunca yaşadıklarını çocuklara yönelik çizgi Roman haline getirmeye çalıştığını belirtti.
İlköğretim çocuklarına yönelik çalışmanın politik yanı olmayan, sevgiye, beraberliğe, birleştirmeye ve Atatürk'ün sıcakkanlılığını göstermeyi amaçladığını vurgulayan Doğançay, “Heide tarzı bir çizgi roman olacak. Heide'nin de büyük dedesi vardı. İnsanlara dürüstlük, doğruluk mesajları veren her hikayenin içinde öğretici bir şey olacak” dedi.
Doğançay, 48 sayfadan oluşacak her kitabın içinde 2 Hikaye olacağını ve serinin 12 kitapta tamamlanacağını ifade ederek, kitabı büyük boy ve renkli olarak tasarlayacaklarını söyledi.
Çizimleri ressamların yaptığını, kendisinin ise senaryosunu yazdığını belirten Doğançay, kitapları bir Program içinde ilkokullara dağıtmayı düşündüğünü kaydetti.
“Çocuklara paralardaki, heykellerdeki değil de gerçek Atatürk'ü anlatmak istiyorum” diyen Doğançay, Atatürk doğru anlatılmadığı için problemler çıktığını ifade etti.

“DEMEK SEN BOYA YAPMAYI SEVİYORSUN”

Doğançay, çizgi romanda yer vereceği hikayelerden birini şöyle anlattı:
“Bir sabah erkenden kalkan Ülkü'ye, Atatürk'ün sabaha kadar çalıştığını söylemişler ve erken uyandırmamasını tembih etmişler. Ülkü de Atatürk'ün yatak odasının yakınındaki ayakkabı dolabındaki ayakkabılarla oynamaya başlamış. Sonra da Atatürk'ün ayakkabılarını boyamaya başlamış. Ayakkabılar üzerinde çeşit çeşit renkleri deneyen ve bu arada boyayı kendisine de süren Ülkü, Atatürk'ün sesi ile irkilmiş; 'Ülkü ne yapıyorsun?' Ülkü, 'Galiba yanlış bir şey yaptım' diye düşünürken Atatürk, sakin bir şekilde 'Demek sen boya yapmayı seviyorsun, bugün bir şey keşfettik, üzülmeyip sevinmeliyiz. İnsan sevdiği şeylerde muvaffak olur, sana hemen boya takımları alalım, resimler yapar bana getirirsin' demiş. Bu olaydan sonra Ülkü'ye boya kalemleri ve defter alınmış. Ülkü de yaptığı her resmi Atatürk'e göstermiş. Atatürk de Ülkü'nün defterlerini büyük bir ciddiyetle incelemiş.”
Atatürk çizgi roman oluyor

Kızımın güneşi olmak isterdim


AYŞE ARMAN VE KIZI ALYA - FOTO GALERİ
* Evlilik ve hamilelikle birlikte Dubai’ye taşındınız, hatta bu durum epeyce tartışıldı... - Evet, altıncı yıla girdik hatta. Gördüğünüz gibi Dünyanın sonu da gelmedi. Pekala orada yaşarken de gazetecilik yapabiliyorum. Bir sürü iyi işe de imza attım. * Nasıl bir hayatınız var Dubai’de, neler yapıyorsunuz? - ışin sırrı yaşadığım yerde değil, birlikte olduğum adamda gizli! Ben onunla ve kızımla dünyanın her yerinde mutlu olurdum. Ama tabii yaşadığımız yer, mesleğime devam etme imkanı da veriyor. Bir de Dubai’de hayat kolay. Trafik, süslenme püslenme derdi yok. Çok basit bir hayat yaşıyoruz, parmak arası terliklerle ve püfür püfür elbiselerle... * Alya, 4,5 oldu değil mi? - Evet. şubatta 5 olacak.* Birlikte neler yapıyorsunuz? - Günün büyük bir bölümü çalışma odamdayım. “Yine mi kaset çözüyorsun?” diye dalıyor odama, “Sen de resim yap burada” diyorum. 30 bin kere birbirimizi sevdiğimizi söylüyoruz, yemek yapıyoruz, yüzüyoruz, çok kitap okuyoruz, hikayeler uyduruyoruz, yatağın üzerinde zıplıyoruz, evde saklambaç oynuyoruz. Bu oyunlara baba da dahil oluyor. Komiğiz yani.* Nasıl bir annesiniz?- Dediğim dedik, her şeyi bildiğini sanan, çocuğuna öyle hissettiren annelerden değilim. Ama her istediğini de yapmıyorum. Alya biraz şımarık, bazen beni delirttiği oluyor ama esas olarak laf dinliyor. Özgür, iyi niyetli, paylaşımcı, en önemlisi mutlu bir çocuk.* Annelik Ayşe Arman’ı değiştirdi mi?- Tabii... ıçimdeki iyiliği çıkardı, daha iyi bir insan oldum.* Bakıcı desteği almaya ne zaman başladınız?- Alya doğmadan Gülşen Hanım’la anlaştım. Günlük tutan bir dadıydı. Zaten önce haberini yapmıştım, sonra kendisi beni buldu, “Sizinle çalışmak isterim” dedi. ıstedim ki evde, en az bir hemşire kadar deneyimli biri olsun. Sağ olsun, geldi altı ay bizimle yaşadı. Ama onun odası, evin alt katındaydı. Alya doğduktan sonra ben kızımı, dadısı dahil kimselere koklatmadım, kartal gibi kızımı herkeslerden korudum. İşte öyle manyak oluyor anneler! Kızımın güneşi, ben olmak istedim. Gülşen Hanım’dan sonra Mine diye bir dadımız oldu, o da çok şekerdi, bizimle bir yıl kadar yaşadı. şu an Maribel diye bir dadısı var, Filipinli, o da çok tatlı. SEVİŞİRKEN YANINDAYSA DOĞURURKEN DE OLACAK

* Doğumu nasıl yaptınız?- Epidural sezaryen. Bir daha hamile kalsam, mutlaka normal olması için diretirim. Sevgilim de doğuma girdi, hep yanımdaydı. Kesinlikle erkekler de yanımızda olmalı! Sevişirken yanında da, doğururken mi olmayacak! ınsan tabii ki sevdiği adamı doğururken yanında ister, onun da “Ama ben kaldıramıyorum, sonra seninle sevişemem filan!” demesini felaket ötesi buluyorum. * İkinci çocuğu düşünüyor musunuz?- “Kusura bakma, artık seni kendim için istiyorum!” diyen bir sevgilim var. Çok kavga ettik bu konuda ama ikna olmuyor. Kararına saygılıyım.
Kızımın güneşi olmak isterdim