Showing posts with label Kültür Sanat. Show all posts
Showing posts with label Kültür Sanat. Show all posts

Sunday, February 28, 2010

İstanbul haritaları Rahmi Koç Müzesi nde


2010 Avrupa Kültür Başkenti İstanbul'un, 1422-1922 yılları arasını kapsayan haritalarının toplandığı kitap, Ağaoğlu Şirketler Grubunun desteğiyle Dr. Ayşe Yetişkin Kubilay tarafından yazıldı.
Bir grup İstanbul sevdalısının kişisel birikimleri, yıllar süren özel çabalarıyla hazırlanan ve 100 haritadan oluşan kitabın tanıtımı 19 Ocak'ta yazarı Dr. Ayşe Yetişkin Kubilay, yayımcı Denizler Kitabevinin editörü Ülkem Özge Sevgilier, kitabın danışmanı Topkapı Sarayı Müzesi Başkanı Prof. Dr. İlber Ortaylı ve Ağaoğlu Şirketler Grubu Yönetim Kurulu Başkanı Ali Ağaoğlu'nun katılımıyla Rahmi Koç Müzesi'nde gerçekleştirilecek.
Toplantı sonunda "İstanbul Haritaları 1422-1922" kitabından seçilen nadide haritaların yer aldığı Sergi de sanatseverlerle buluşacak
İstanbul haritaları Rahmi Koç Müzesi'nde

Tuesday, December 29, 2009

5 metrede "İstanbul"


İstanbul ve donanmayı anlatan yağlı boya, sulu boya tablo, gravür, kitap ve objelerin yer aldığı “İki Sevdalı-İstanbul ve Donanma” sergisi, Deniz Müzesi'nde açıldı. İngiliz Ressam Henry Aston Barker tarafından 1800 yılında yapılan 5 metre 31 santimetre boyundaki “İstanbul Panoraması” ilk kez bu sergide izlenime sunuluyor. Deniz Müzesi Komutanı Deniz Kurmay Kıdemli Albay Ali Rıza İşipek, müzede düzenlediği basın toplantısında, serginin teması olan “iki sevdalı”nın, İstanbul ve donanmayı işaret ettiğini belirterek, “Her yıl Mayıs ayında donanma büyük şenliklerle İstanbul'dan ayrılır, Kasım ayına kadar Ege, Akdeniz ve Karadeniz'de dolaşır, Osmanlı'nın vergilerini toplar, savaşlara katılır, yeni yerler fethedilirdi” dedi. Donanmanın Yalı Köşkü önünden Padişahı selamlamasıyla başlayan bu seferlere sayıları yüz bine varan denizcinin iştirak ettiğini belirten İşipek, şunları anlattı: “Donanma her şeyden önce eş demekti, baba demekti, sevilen insanlara kavuşmak demekti. Donanma dönüşü ayrıca hazinenin dolması demekti. Padişahlar da doğal olarak dört gözle donanmanın dönüşünü beklerdi. Bu nedenle de padişahların tahta çıkış törenlerinden sonra icra edilen en büyük şenlikler donanmanın seferden dönüş törenleri olurdu.”

153 PARÇA ESER İşipek, sergide 30 yağlı boya, 18 sulu boya, 15 gravür, 37 parça obje, 53 kitap olmak üzere 153 parça eserin yer aldığını söyledi. Sergide İsmail Hakkı'dan İbrahim Çallı'ya, Hikmet Onat'tan Feyhaman Duran'a kadar yerli ve yabancı birçok ressama ait tablonun temasının İstanbul ve donanma olduğunu anlatan İşipek, sözlerini şöyle sürdürdü: “Serginin baş yapıtlarından biri, İngiliz ressam Henry Aston Barker tarafından 1800 yılında yapılan ve boyu 5 metre 31 santimetre olan 'İstanbul Panoraması' adlı sulu boyadır. Bu sergiyle birlikte ilk kez sanatseverlerle buluşacak olan Barker'in tablosu, İngiliz sanat uzmanlarınca Dünyanın en iyi panoraması olarak nitelendirilmektedir. Barker, Galata Kulesi'nden yapmış olduğu bu tabloya ilave olarak, Kızkulesi'nden de İstanbul'un ikinci bir panoramik görüntüsünü resmetmiştir. İstanbul'un bu iki panoraması 1801-1803 yılları arasında Londra'da sergilenmiştir. Galata Panoraması 900 metre karelik bir duvar üzerinde, Kızkulesi ise 250 metre karelik bir duvar üzerinde resmedilmiştir.” Sergideki bir diğer temanın da Tersane-i Amire ve Deniz Harp Okulu olduğunu belirten İşipek, “Donanmanın başında bulunan Kaptan-ı Deryalarımız ve bahriyenin diğer ileri gelenlerinin İstanbul'a yaptıkları eserler bugün İstanbul'un birçok bölgesinde görülebilir” dedi. YENİ DENİZ MÜZESİ İNŞAATI İşipek, yeni Deniz Müzesi inşaatının devam ettiğini hatırlatarak, 2010 yılının ikinci yarısında açılmasının planlandığını belirtti. “Böylece hem depolarımızdaki binlerce eseri tarih ve sanatseverlere sunabilme, hem de eşi olmayan saltanat kayıkları koleksiyonumuzu son derece Modern ve geniş bir mekanda sergileyebilme şansına sahip olacağız. Yeni müzemizde 15 bin metre karelik bir Sergi alanı olacak. Dünyada 40 civarında saltanat kayığı var. Bunların 15'i bizde.
Dünyanın en eski tarihi gemisinin 16. yüzyılda yapılmış bir gemi olduğunu ve bu geminin de yeni müzede sergileneceğini anlatan İşipek, müzeye ait depoda 20 bin eserin yer aldığını, yeni müzede bunların dönem dönem sergileneceğini kaydetti. İşipek, daha sonra basın mensuplarına sergiyi gezdirdi.









5 metrede "İstanbul"

Thursday, December 24, 2009

Gezici Fotoğraflar ödüllendirildi


2009 Uluslararası Gezi Fotoğrafçısı yarışmasına 70 ülkeden gönderdikleri fotoğraflarla yarışan amatör ve profesyonel yarışmacılar arasından kazanlar geçtiğimiz günlerde belli oldu.

Yarışmada pek çok kişi ödül aldı. Birincilik ödülünü Bangladeş'ten Akash ile ‘16 Yaş altı’ katılımcılarının katıldığı kategoride ise Avustralya'dan 15 yaşındaki Courtney Krawec aldı.

Yarışmada dereceye giren bu fotoğraflar Londra'da Royal Horticultural Halls'ta bulunan Adventure Travel Live’da 29-31 Ocak 2010 tarihleri arasında sergilenecek. Ayrıca fotoğraflar ‘Journey’ isimli kitap serisinin en son basımında yer alacaklar.

İŞTE BİRİNCİ OLAN VE DERECEYE GİREN FOTOĞRAFLAR – FOTO GALERİ
Gezici Fotoğraflar ödüllendirildi

Yağmur adam öldü


Yağmur Adam Kim Peek Fotoğrafları
Salt Lake City Tribune gazetesi, hafızasıyla şaşırtan dahi Peek'in cumartesi günü Salt Lake City'de kalp durması sonucu 58 yaşında hayata veda ettiğini duyurdu.
Peek'in babası Fran Peek, gazeteye yaptığı açıklamada, 16 ayda Shakespeare'in tüm eserlerini, İncil ve Tevrat'ın tamamını okuyan oğlunun haftalardır solunum yollarından rahatsız olduğunu belirtti. Utah Üniversitesi'nden nöropsikiyatr Daniel Christensen de gazetedeki açıklamasında, "O, benzersizdi. Hafızası ve bilgisi inanılmazdı" ifadesini kullandı.
Alışılmadık ezber yeteneğine sahip Peek, senarist Barry Morrow ile 1984'de bir toplantıda karşılaşmış ve Morrow'a ilham kaynağı olmuştu. 1988'deki "Yağmur Adam" filmi "en iyi erkek oyuncu" da dahil olmak üzere 4 Oscar ödülü kazanmıştı.
Beyin kökünde bulunan beyinciği tam gelişmemiş, iki beyin lobunu birbirine bağlayan köprücükler olmadan doğan Peek, 4 yaşına kadar konuşamamış, doktorlar Peek'in zeka geriliği olduğunu düşünerek, ailesine oğullarının özel Eğitim almasını önermişti. Ancak Peek daha sonra yetenekleriyle herkesi şaşırtmaya başlamıştı. IQ testlerinde vasat sayılacak 87 puana ulaşabilen, tek başına giyinemeyen Peek'in hafızasında 9 bin kitap bulunduğu sanılıyor.
Peek, herhangi bir tarihin haftanın hangi gününe denk geldiğini söyleyebiliyordu. ABD'deki bazı kentlerin haritalarını hafızasına kaydetmiş olan Peek, dünya tarihindeki büyük olayları, tarihlerini hatırlıyordu. Filmleri, konuları ve oyuncularıyla hatırlayan Peek, telefon kodlarını ve posta kodlarını da ezbere biliyordu.
İnsan beyninin sırlarına ermeye çalışan Amerikan uzay ve Havacılık Dairesi NASA'nın da dikkatini çeken Peek, yakınlarına göre münzevi hayat sürüyor, gittiği kütüphanelerde sürekli kitap okuyordu.
Yağmur adam öldü

Saturday, December 19, 2009

Yeni bestseller bulundu


Yazarın Milennium serisine ait diğer iki kitabı olan Ateşle Oynayan Kız ve Eşekarısının Yuvasını Tekmeleyen Kız da beyazperdeye uyarlanacak.
Daha önce İsveç’te beyazperdeye uyarlanan film, Avrupa’da 100 milyon dolardan fazla hasılat elde etmişti. Filmin başrolünde ise İsveçli oyuncu Noomi Rapace yer almıştı. Her ne kadar Film beğeni toplasa da Sony Pictures filmin Hollywood versiyonunda tanıdık bir yüz kullanmak istiyor. Başrol için düşünülen isim ise bu aralar tüm dünyada fırtınalar estiren ve hasılat rekorları kıran Alacakaranlık/Twilight serisinin genç yıldızı Kristen Stewart. Serinin ilk kitabı olan Ejderha Dövmeli Kız, Lisbeth Salander adında fotoğrafik hafızası olan bir Bilgisayar korsanının, araştırmacı gazeteci Mikael Blomkvist’e suçları çözmesi konusunda yardım etmek için katılmasını konu alıyor.
Schindler’in Listesi’nin Oscarlı senaristi Steven Zaillian’ın senaristliğini üstlendiği filmin prodüktörlüğünü ise Doug Belgrad yapacak. Belgrad, seriyi sinematografik anlatımlı ve içerisinde Fantastik karakterler bulunduran bir hikâye olarak nitelendiriyor. Kitabın yazarı Larsson, henüz 50 yaşındayken ani bir kalp krizi sonucu hayatını kaybetmiş, ilk kitabın basıldığını ve büyük başarısını göremeden hayata gözlerini yummuştu. Larsson, aktivist ve gazeteciydi. Ejderha Dövmeli Kız, yazarın ölümünden birkaç ay sonra yayımlanmış ve büyük bir başarı kazanmıştı. kitap satışları 23 milyona ulaşan yazar, geçen yıl kitapları en fazla satan yazar olmuştu.










Yeni bestseller bulundu

Monday, December 14, 2009

Obez, siyah ve babasından hamile


“Hayat zor. Hayat kısa. Hayat ıstırap verici. Hayat zengin. Hayat kıymetli.” Filmin açılış cümlesi bu. Anlıyorsunuz ki, midenize sağlı sollu yumruklar yemeden az önce, sakinleşmeniz için kurulmuş. Arkanıza yaslanın ve yılın en vurucu filminin tadını çıkarın: Precious (Kıymetli). Öz babasından hamile kalan, annesinin tacizine uğrayan, obez, yoksul ve siyah ergen Precious’un hikâyesini anlatıyor. Oscar’a doğru koşan bu Film Amerika’yı ikiye böldü: Bir tarafta Devrimci diyerek tapanlar, diğer tarafta ırkçı diyerek aşağılayanlar...
Şu sıralar Amerika’nın gündemini dev gibi kara gövdesiyle kaplayan 16 yaşında bir genç kız var. Adı, daha doğrusu lakabı, Precious (Kıymetli). Kendi kızınızla değil arkadaş olmasına, adının aynı cümlede geçmesine bile tahammül edemeyeceğiniz türden biri. Harlem’de doğmuş büyümüş, okuma-yazması yok, Televizyon karşısında yaşıyor, durmadan cips tıkınarak vücudunun yüzölçümünü genişletiyor, annesi tarafından istismar ediliyor ve babasından ikinci kez hamile kalmış. HIV pozitif ve ilk çocuğu Down sendromlu. Kendisini sık sık ince ve beyaz bir kız olarak hayal ediyor. Filme adını veren Precious’ı canlandıran Gabourey (Gabby) Sidibe’nin büyük, kara ve Harlemli olduğu doğru ancak ne 16 yaşında ne de okuma-yazmadan bihaber. Daha önce hiç oyunculuk deneyimi olmasa da gayet aklı başında bir genç kadın. 26 yaşında bir psikoloji öğrencisi. Bu filmde o kadar olağanüstü bir oyunculuk döktürdü ki, Oscar adaylığına garanti gözüyle bakılıyor. Kargadan başka kuş, Jennifer Aniston’dan başka star tanımayan Amerika’nın yeni yıldızı olmasını da hiç hesaba katmıyoruz.

OBAMA’NIN ELİNİ ZAYIFLATIR MI?
Filmin yönetmeni Lee Daniels daha önce, Halle Berry’ye Oscar kazandıran Monster’s Ball (Kesişen Yollar) filminin yapımcılığını üstlenmiş halis muhlis bir siyah. Yine de yaşadığımız bu Obama çağında ırkçılık suçlamalarına maruz kalmaktan kurtulamadı. Afro-Amerikalıların, özellikle de erkeklerin, son derece olumsuz bir portresini çizerek Obama’nın başlattığı hareketi baltaladığını düşünenlerin sayısı az değil. Daha beter eleştiriler de var. Mesela New York Eleştirmenler Birliği Başkanı Armond White: “1915’te çekilen ‘Bir Ulusun Doğuşu’ (The Birth of a Nation) filminden beri, siyahlar hiçbir filmde bu kadar aşağılanmamıştı. Irkçı klişelerle dolu sosyolojik bir korku filmi.”Birazcık Obamaları andıran cici siyah Amerikalı Cosby Ailesi yutturmacasını yemeyenler, bu bakış açısını çok dar kafalı buldu. Filmin, ağza dezenfektan sürülse yeridir tarzı diyaloglarını da savunan yönetmeni Daniels ise yalın bir açıklama yaptı: “Gerçekler buysa ne yapalım? Hakikatin rengi yok. Benim ailem de böyle ve etrafım bu tür ailelerle dolu.”
YÖNETMEN SOKAKLARDA BÜYÜMÜŞ BİR GAY
Filme kaynaklık eden Push (İtme) adlı Roman 1996’da yayınlandı. Sapphire adıyla bilinen Ramona Lofton tarafından yazılan bu kitap Amerika’daki ergenler arasında bir fenomen oldu. Yazar, ingilizce öğretmenliği yaptığı günlerde tanıdığı bir öğrencisinden esinlenmişti. Push kısa sürede Yönetmen Lee Daniels’ın da başucu kitaplarından birine dönüşüyor. Bu arada Sapphire da Daniels’ın olumlu eleştiriler almayan ikinci filmi Shadowboxer’dan çok etkileniyor, hastası oluyor. Bir gün onu ziyarete gidiyor, omzunda ağlıyor ve kitabının haklarını devrediyor. 10 yıldır film yapmak için peşinden koştuğu kitabın böyle birdenbire kucağına düştüğüne bir türlü inanamıyor Daniels.
Sete Vivienne Westwood takımlarla ve gerçek pırlantalarla giden biri Daniels. Bir ara aşırı doz kokainden kalp krizi geçiriyor. Bu şan-şöhretle çocuk taciziyle ilgili bir filme para bulması kolay olmuyor haliyle. Nihayet filmin 10 milyon dolarlık bütçesini tamamlıyor, paranın 8 milyonunu Colorado’lu bir çift veriyor. Yönetmen Lee Daniels bu filmin esas kızını seçmek için kast yönetmeni Billy Hopkins ile birlikte 500 kızla görüştü. Konumuzla ilgisi olup olmadığına siz karar verin: Kast yönetmeni Philadelphia’nın haşin sokaklarında büyümüş bir gay olan yönetmen Daniels’ın eski sevgilisi ve 13 yaşındaki ikizlerinin de ortak ebeveyni.
OPRAH WINFREY’DEN HAYAT ÖPÜCÜĞÜ
Precious rolüyle yıldızlaşan Gabby Sidibe’nin gerçek hayattaki annesi, filme ondan çok daha önce göz koymuş aslında. Anne New York Metrosu’nda şarkı söyleyerek hayatını kazanan bir kadın. Filmdeki anne rolü için seçmelere katılıyor. Olmayınca, bari kızım da girsin seçmelere, diyor ve tam isabet! Kikirdek, hayat dolu ve hazırcevap Sidibe’ye herkes bayılıyor. Kişiliğine taban tabana zıt Precious’u; yani devasa cüssesine rağmen herkesin görmezden geldiği, durgun ve iletişime kapalı bir karakteri olağanüstü bir başarıyla canlandırıyor.
Pek çok insan tarafından rahatsız edici, hatta hastalıklı bulunsa da; sadece Sidibe’nin başarısıyla değil, çiğliği ve dürüstlüğüyle de yılın en tartışmalı olaylarından birine dönüştü bu film.
Büyük bir bölümü New York sokaklarında izin alınmaksızın çekilen Precious, bağımsız Film Festivali Sundance’de üç ödül birden kazandı. Oprah Winfrey ödül töreninde Daniels’i arayarak özel bir teklifte bulundu: Yürütücü yapımcı olarak filmin tanıtımı için elinden gelen her şeyi yapacaktı. Oprah’ın elini değdirdiği her şey gibi, bu film de altına dönüştü. Precious tıknefes olmadan maraton koşarken ödüle boğulmaya devam ediyor. Bakalım Oscar jürisi de bu filmin ve obez siyah kızın “kıymetini” bilecek mi?
MARIAH CAREY VE LENNY KRAVITZ’İ HİÇ BÖYLE GÖRMEDİNİZ
Filmin en büyük sürprizlerinden biri Mariah Carey. Bir sosyal hizmet görevlisini canlandırıyor. Makyaj yapmasının yasaklanması yetmemiş, göz altlarına torbalar ve üst dudağına rimelle bir bıyık kondurulmuş. Anne rolünde Komedi filmlerindeki rolleriyle tanınan Mo’Nique var. Precious’ın delik deşik sosyal sistemi alt ederek kurtulmasına yardım eden öğretmenini Paula Patton oynuyor. Bir diğer lezzetli sürpriz de Lenny Kravitz. Kızımızın doğum yaptığı hastanede çalışan melek gibi bir erkek hemşireyi canlandırıyor ünlü şarkıcı.







Obez, siyah ve babasından hamile

257 yıllık esrarengiz keman


Yaşar Üniversitesi Oda Orkestrası eşliğinde vereceği konser için İzmir'e gelen Kan, 60 yıldır kullandığı kemanının ilginç öyküsünü de paylaştı.“Harika Çocuklar” olarak bilinen yasayla Fransa'da Müzik eğitimi aldığı dönemde, iyi bir kemanı olmadığını ve kendileriyle ilgilenmek üzere dönemin bakanlığı tarafından görevlendirilen “talebe müfettişi”nin yıl sonu sınav döneminde kendisine iyi bir Keman kiraladığını anlatan Kan, sınavlar sona erince bu kemanın iade edildiğini söyledi.Talebe müfettişinin 1952 yılında kendisine şimdi kullandığı 1752 yapımı kemanı getirdiğinde çok mutlu olduğunu ifade eden Kan, şöyle konuştu:“O zaman bu keman kiralama işi Türkiye'de duyulmuş herhalde. İstanbul'da bir hanım, topluca bir para yollamış Paris'teki talebe müfettişine, tek şartı da isminin açıklanmaması olmuş. Benim bu hikayeden 7-8 sene önce haberim oldu. Daha önce haberim olsaydı, en azından hanım yaşamıyorsa bile ailesini bulurdum, bir şey yapardım. O zamanki talebe müfettişi yaşıyordu, şimdi vefat etti, ona sorardım. Artık sorabileceğim, öğrenebileceğim kimse kalmadı. Bu keman bana kimin hediyesi bilmiyorum, ama kendisine müteşekkirim, tüm ömrümce benimleydi.”Kan, kemanının kendisinden sonra kime kalacağına henüz karar vermediğini belirterek, genç yetenekleri izlediğini kaydetti.“BAŞKA BİR Yaşam BİLMİYORUM”Yaptığı işin çok çalışma ve disiplin gerektirdiğine işaret eden Kan, 5 yaşında başladığı müziğin kendisi için bir yaşam biçimi olduğunu ve başka bir yaşam biçimi bilmediğini belirterek, “Bana müzisyen olmasaydım ne olacağımı soruyorlar, ben müzisyen olmamak diye bir şey bilmiyorum, bu benim hayat biçimim, hala biraz enerjim var ama 80-90 yaşında kalmayacak, şimdilik devam ediyorum” diye konuştu.Türkiye'de müzik anlamında olumlu gelişmeler olduğunu, son yıllarda artan konservatuvar ve orkestra sayısının kendisini mutlu ettiğini, özellikle Anadolu kentlerindeki orkestraların artışının dikkati çekici olduğunu ifade eden Kan, “hayallerindeki noktada” olmasa bile, gelişmelerin ümit verici olduğunu kaydetti ve “Ben hayallerimi belki göremeyeceğim ama ümitsiz de olmamak lazım. Belki ben de bir yerlerden hayal ettiğim noktaya gelindiğini görüyor olacağım” dedi.
KÜLTÜR POLİTİKALARI VE MÜZİK EĞİTİMİHer ülkenin değişmeyen ancak geliştirilen, tutarlı kültür politikaları olması gerektiğine inandığını ifade eden Kan, sözlerini şöyle sürdürdü:“Türkiye'nin bir kültür politikası yok, maalesef de hiç olmadı. Bazı kişilerle, kültür bakanlığına gelen kişilerle, bireysel çabalarla bir şeyler oluyor, iyi işler de oluyor ama maalesef hükümetler değişince bazı şeyler değişiyor. Tutarlı bir sanat politikasının olması gerektiğini hep savunuyorum. Bazen televizyonda izliyorum, sporcular, diğer bazı mesleklerin mensupları da tutarlı ve devamlı politikaların olmamasından şikayet ediyorlar. Demek ki, ülke olarak bu özel bir hastalığımız.”Kan, sanat politikasının özellikle çocukların eğitimine odaklanması gerektiğine de işaret ederek, okullarda çocukların müzik dinlemeye alıştırılması gerektiğini söyledi.“Do'dan sonra hangi notanın geldiğini, ya da Beethoven'ın kaç yılında doğduğunu” öğrenmelerinin, ileride başka meslekleri seçecek çocuklara yararlı olmayacağını ifade eden Kan, şöyle konuştu:“Çocuklara müzik derslerinde ileride unutacakları bilgileri yüklemek yerine, onları müzik dinlemeye alıştırmak gerekiyor. Okullara gidiyorum, öğrencilere konserlere gidip gitmediklerini soruyorum. 'Gitmiyoruz, çünkü anlamıyoruz' diye cevap veriyorlar. Müzikten anlamak diye bir şey yok, müzik dinlemeye alışmak var. Ben güzel yemek yemeyi seviyorum, ama yediğim her güzel yemeği yapamam. Aşçıbaşı ne koymuş, hangi baharatları koymuş, soğanını ne kadar kavurmuş bilemem, ama yediğim zaman zevk alıyorum, bu bir alışkanlık meselesi. Bence derslerde bunu vermek lazım. Yoksa müzikle ilgili diğer bilgileri zaten müziği meslek olarak seçenler konservatuvarlarda alıyorlar. Konser dinleyicisini tesadüflere bırakmamak lazım, müziğe alışmayı tesadüflere bırakmamak lazım.”EN SEVDİĞİ BESTECİ MOZART
Kan: ''Türkiye'nin bir kültür politikası yok malesef de hiç olmadı. Çocuklara müzik derslerinde ileride unutacakları bilgileri yüklemek yerine, onlara müzik dinlemeye alıştırmak gerekiyor. Dinlemekten ve yorumlamaktan en çok zevk aldığım besteci Mozart, benim için Cennetin kapısı onun müziğiyle açılıyor.''Müzikten arta kalan zamanlarda kitap okuduğunu, Sinema ve tiyatroya gittiğini ve arkadaşlarıyla zaman geçirmekten hoşlandığını anlatan Kan, “Benim yaşımda, benim konumumda, bunca sene kalabalıklar içinde geçen bir ömürde çok tanıdığım var ama gerçekten arkadaş, dost diyebileceğim insanlar çok fazla değildir, onlarla mümkün olduğunca fazla vakit geçirmeyi severim” dedi.En sevdiği besteci sorusuna tereddütsüz “Mozart” yanıtını veren Kan, Mozart'a olan hayranlığını şöyle dile getirdi:“Çalmaktan, dinlemekten zevk aldığım çok besteci var ama 'bir tanesini seç' derseniz, Mozart derim. Mozart'ın anlatım gücü, müziği bana hayatı, sevgiyi, hoşgörüyü ve dünyadaki güzellikleri ifade ediyor. Dinlerken de çalarken de başıma geliyor, Mozart'ın yazdığı iki üç notayla cennetin kapılarını dinleyerek, ya da elinizdeki çalgıyla açıyorsunuz. Sahiden cennet var mı bilmiyorum, ama benim için cennetin kapısı onun müziğiyle açılıyor.”
257 yıllık esrarengiz keman

Thursday, December 10, 2009

Sinema ve tarih buluştu


Türkiye Sinema ve Audiovisuel Kültür Vakfı'nın (TÜRSAK) bu yıl Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Metro Group desteğinde “Avrupa Kültürleri İstanbul Buluşması” temasıyla düzenlediği 12. İstanbul Uluslararası Sinema Tarih Buluşması törenle açıldı.
FİLM GÖSTERİMLERİYLE İLGİLİ AYRINTILI BİLGİ İÇİN TIKLAYIN
Cemal Reşit Rey konser Salonu'nda, oyuncu Ceyda Düvenci'nin sunduğu tören, Yönetmen Eytan İpeker'in ünlü piyanist İdil Biret'in Müzik serüvenini konu alan ve henüz tamamlanmamış olan “İdil Biret: Piyanodaki Mucize Parmaklar” adlı belgeselinin tanıtımıyla başladı.
Etkinlikte Biret, Franz Liszt tarafından piyanoya uyarlanan Richard Wagner'in “Tannhauser” Operası Uvertürü'nü seslendirdi.
Törende konuşan TÜRSAK Başkanı Engin Yiğitgil, karanlığın karşısında bireysel aklı rehber edinmenin tarih boyunca toplumsal bir “büyük düzene başkaldırı” olarak etiketlendiğini ve bu cesareti gösterebilenlerin yalnızlıkla cezalandırıldığını söyledi.
Sivil toplum kuruluşlarının bugün yalnızlığa cesaret edenlerin kültüre kazandırdıklarının korunması ve toplumun geneliyle paylaşılması noktasında tarihte pek az örgütlülüğe nasip olmuş bir gücü elinde bulundurduklarını ifade eden Yiğitgil, şöyle konuştu:
“Kültürün cesaret, emek ve erdemle ışıldayan meyvelerinin korunması, artık herkesten önce toplumun dönüştürücü güçlerinden biri olarak kutsanan sivil toplum kuruluşlarına düşmektedir. Sivil toplum kuruluşlarının da en az, sahip çıktıkları kültürün yaratıcıları kadar bağımsız ve patronsuz olmaları gerektiği bir gerçektir.
Toplum vicdanının sorumluluğunu taşıyan örnek sivil toplum örgütlerinden biri olma onuruna sahip TÜRSAK'ın yıllık etkinlikler programında çok özel bir yere sahip olan İstanbul Uluslararası Sinema Tarih Buluşması bu yıl 12. yaşını kutluyor. Sinema-Tarih, her yıl olduğu gibi bu yıl da onur ödüllerini yalnızlıktan ve karanlıkta yürümekten korkmayan öncü sanatçı, Bilim adamı ve düşünürlere sunuyor, Film programında da aynı inançla üretilmiş eserlere yer veriyor.”

ONUR ÖDÜLLERİ

Yiğitgil'in, festivale destek veren kurum ve kuruluşlara teşekkür ettiği konuşmasının ardından bu yılki “Işık Saçan Apollon” Onur Ödülleri de sahiplerine verildi.
İlk yazısını yayınladığı 1946 yılından bu yana türlü dillerde 15 kadar kitap ve 500'den fazla Bilimsel makale sahibi olan 86 yaşındaki Bizans sanatı uzmanı Prof. Dr. Semavi Eyice'ye ödülünü, tarihçi Prof. Dr. İlber Ortaylı verdi.
Bugün doğum günü olduğunu söyleyen Eyice, inceleme alanının Bizans ve Osmanlı sanatı olduğunu, Anadolu'da ve Osmanlı'nın yitirdiği topraklardaki eserleri incelediğini ve tanıtmaya çalıştığını belirterek, ortaokul 2. sınıfta bu işe başladığını ve büyük bir aşkla mesleğini seçip sürdürdüğünü anlattı.
Ödülün kendisini çok mutlu ettiğini ifade eden Eyice, “Bu benim için umulmayan bir şeref payesi, bir ilim adamı için de en büyük kazanç ve mutluluktur” dedi.
Törende Festival kapsamında “Perdenin Karanlık Yüzü” başlığı altında filmleri gösterilecek, “Kıskanmak”, “Kader” ve “Masumiyet” filmlerinin yönetmeni Zeki Demirkubuz'a da sinemaya katkılarından dolayı onur ödülü verildi.
TÜRSAK Yönetim Kurulu Üyesi yönetmen Fehmi Yaşar'dan ödülünü alan Demirkubuz, 15 yıl önce ilk kez CRR sahnesi'nde kendisine bir ödül sunulduğunu, ancak ödülü kabul etmediğini belirterek, “Ödüllendirilmek iyi birşeymiş. Bu bahaneyle o gün zor durumda bıraktığım insanlardan da özür dilemiş oldum” diye konuştu.
O durumun kendisini bir “öteki” yaptığını ve o günden sonra insanların ona kuşkulu baktıklarını anlatan Demirkubuz, “O kuşku sayesinde ben daha tedirgin, daha kızgın bir adam oldum ve inatla yapmaya çalıştığım bu 8 filmi çevreme hiç bakmadan, 'sinemada neler oluyor, ne yapılmalı?' gibi düşüncelere girmeden, sadece geceleri yazarak, gündüzleri çekerek yapmaya çalıştım. Bana bugüne kadar destek olan herkese teşekkür ediyorum” dedi.
Türkiye ve Avrupa'nın ortak miras ekseninde yalnızca Türkiye'nin değil Dünyanın en iyi piyanistlerinden biri olarak kabul edilen İdil Biret'e de onur ödülünü Yiğitgil ve Kültür ve Turizm Bakanlığı Telif Hakları ve Sinema Genel Müdürü Abdurrahman Çelik sundu.
Ödülü alan Biret, çok eskiden beri sinemanın çok sevdiği bir sanat dalı olduğunu, tüm filmleri ve sinema yazılarını izlediğini söyledi.
Biret, “Sinemanın benim için çok özel yeri vardır. Bu yüzden TÜRSAK'ın bana bahşettiği bu ödülü almaktan ve bu geceyi sizlerle paylaşmaktan özel bir mutluluk duyuyorum” diye konuştu.
Tören, yönetmen Mira Nair'in “Amelia” adlı filminin gösterimiyle son buldu.
Sinema ve tarih buluştu

Wednesday, December 9, 2009

Boğaziçi’nde 375 bin kitap


Kütüphaneler, insanlık birikiminden yararlanmanın en kestirme adresi olmuştur hep. Dolayısıyla, kütüphane ve kütüphanelerde bulunan kitap sayısı, kültürel gelişmişliğin en önemli göstergelerinden birisidir. Bu açıdan bakıldığında, Türkiye, hem ülkesiyle, hem de üniversiteleriyle felaket bir manzara sergiliyor. Rusya Devlet Kütüphanesi’nde 43 milyon kitap varken, bizim Milli Kütüphane’de sadece 1 milyon 136 bin kitap yer alıyor. Üniversiteler açısından da durum farklı değil.
Sefa KAPLANASLINDA öyle çok fazla rakama da ihtiyacımız yok. Memleketimizin entelektüel atmosferi, bu atmosferden gazetelere, dergilere, Televizyon ekranlarına yansıyan son derece kısır tartışmalar, neyin ne olduğunu gayet iyi gösteriyor. Kitaplarla ve kütüphalerle kurduğunuz ilişkiyle yakından ilgili bir atmosfer bu. Çünkü, neresinden bakarsanız bakın kitap ve kütüphane, en azından zihinsel gelişmişliğin somut göstergesi. Oysa, bizdeki durum içler acısı.
THE Europa World of Learning tarafından 2009 yılı için yapılan bir araştırmaya göre, Türkiye, hem ülkeler, hem de üniversiteler sıralamasında kütüphane fakiri bir ülke. 2009 yılı itibariyle 20 milyondan fazla cilt kitabı bulunan ülkeler sıralamasında Moskova’daki Rusya Devlet Kütüphanesi ilk sırada bulunuyor. Bu kütüphanede tam 43 milyon kitap ve periyodik yayın mevcut. Bunu, 32 milyon cilt kitabıyla St. Petesburg’daki Rusya Ulusal Kütüphanesi takip ediyor. Washington’daki Kongre Kütüphanesi 29 milyon, Pekin’deki Çin Ulusal Kütüphanesi ise 22 milyon cilt kitapla bunların arkasında sıralanıyor.
Ermenistan’ın başkenti Erivan’daki Ermenistan Bilim ve Teknoloji Enformasyon Merkezi 22 milyon cilt kitabıyla dikkat çekerken, St. Petesburg’daki Rusya Bilimler Akademisi Kütüphanesi 20 milyon ciltle öne çıkıyor. Türkiye’nin birikimini yansıtan Milli Kütüphane’de ise sadece 1.136.997 cilt kitap yer alıyor.
En fakirde beş milyon
Üniversiteler açısından bakıldığında da durum farklı değil. Üniversiteler sıralamasında ilk iki sırayı Amerikan üniversiteleri paylaşıyor. ABD’nin Harvard Üniversitesi Kütüphanesi’nde 13 milyon 143 bin, Yale Üniversitesi Kütüphanesi’nde 10 milyon 500 bin kitap yer alıyor. Bunları Kanada’nın Toronto kentindeki Toronto Üniversitesi Kütüphanesi takip ediyor. Bu kütüphanede 10 milyon 342 bin kitap mevcut. Bunları da sırasıyla Columbia (9 milyon 400 bin), Illinois (8 milyon 840 bin), Hannover (8 milyon 200 bin), Tokyo (8 milyon 120 bin) ve Oxford (7 milyon 800 bin) izliyor. Almanya’daki Leipzig ve ABD’deki Princeton üniversitelerinin kütüphaneleri ise beşer milyon cilt kitapla ‘yoksul’ üniversite kütüphaneleri arasında bulunuyor. Türkiye mi? Türki-ye’nin durumu hiç de parlak değil ne yazık ki. Ama biz yine de rakamlara bakalım. Ankara Üniversitesi Kütüphanesi 722 bin ciltle ilk sırada, İstanbul Üniversitesi Merkez Kütüphanesi 500 bin ciltle ikinci sırada, ODTÜ Kütüphanesi 478 bin ciltle üçüncü sırada yer alıyor. Önemli üniversitelerimizden Boğaziçi’nin kütüphanesinde 375 bin, İTÜ Mustafa İnan Kütüphanesi’nde ise 372 bin cilt kitap mevcut.
10 bin yıllık İran medeniyeti ve 2 bin yıllık ortak miras sergisi
“ON Bin Yıllık İran Medeniyeti ve İki Bin Yıllık Ortak Miras” sergisi, yarın Topkapı Sarayı Müzesi’nde açılacak. İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’ndan yapılan açıklamaya göre, Sergi Ajans tarafından Kültür ve Turizm Bakanlığı ile İran Cumhurbaşkanlığı himayesinde gerçekleştiriliyor. Topkapı Sarayı Müzesi Has Ahırlar’da açılacak olan sergi, İslamiyet öncesi ve İslamiyet sonrası olmak üzere iki bölümden oluşuyor. Sergide, İran coğrafyasında varlık gösteren geçmiş medeniyetlerin çivi yazılı tabletleri, hat örnekleri, minyatürler, elyazmaları, pişmiş toprak kaplar, çiniler, insan ve hayvan figürleri, heykeller, sikkeler ve ahşap eserler yer alıyor.
Edirne Türk İslam Eserleri Müzesi restorasyonu sürüyor
EDİRNE Türk İslam Eserleri Müzesi’nde restorasyon çalışmaları sürüyor. Edirne Müze Müdürü Hasan Karakaya’nın verdiği bilgiye göre, müzenin restorasyon ve teşhir düzenlemesine yönelik ihale 305 bin 853 liraya verildi. Gelecek yıl 25 Kasım’da tamamlanmasına çalışılan müzenin şu anda kubbelerindeki kurşun kaplamalar değiştirildi, duvarlarında sıvalar yapılıyor, binada güçlendirme ve elektrik tesisatının yenilenmesi çalışmaları yürütülüyor. Selimiye Camii’nin Dar’ül Hadis Medresesi’nde yer alan Türk İslam Eserleri Müzesi’nde, işleme ve yazılı levhalar, silah, çini ve seramik, cam eşyalar, mutfak eşyaları ile ölçü aletleri sergileniyor. Her odada ayrı bir tarihin canladırıldığı müzede, Balkan Harbi anısına hazırlanan odada ise savaşta kullanılan kanlı sancak, savaş sırasında yenilen süpürge tohumundan ekmek yer alıyor.
GÜNÜN AJANDASI
KONSER
Mircan’dan her dilde şarkılar
ENKA Kültür Sanat Kış Etkinlikleri; 1 Aralık 2009, Salı günü, etkileyici sesi ve orijinal müziği dikkat çeken Mircan’ın konseri ve başarılı heykel sanatçısı Cemil Güç’ün eserlerinin yer alacağı sergisinin açılışı ile devam ediyor. Mircan, ENKA İbrahim Betil Oditoryumu’nda saat 20.30’da gerçekleşecek konserinde; Türkçe, ingilizce, Gürcüce, Megrelce, İspanyolca, Afrika ve Tuvan dillerinde doğudan batıya, kuzeyden güneye uzanan yönsüz şarkılara yer verecek. Cemil Güç sergi açılışı ise saat 19.00’da.
KİTAP
Çizgi Madam Bovary
GERÇEKÇİLİK akımını başlatan yazar Gustave Flaubert’in bugün dünya edebiyatının klasiklerinden biri sayılan ünlü romanı Madam Bovary, Çizgi Roman Dünya Klasikleri serisinin beşinci kitabı olarak piyasada. Yazar, bu romanda Romantik Aşk ve şehvet hayallerine kapılmış Emma’nın derinlikli bir portresini çiziyor. Kitapçılardan 10 TL’ye, internet yoluyla ntvyayinlari.com adresinden ve 0212 304 08 92 numaralı çağrı merkezinden indirimli temin edinilebilir.
SERGİ
Orijinal mesaj
OUTLET-İhraç Fazlası Sanat, Şener Özmen ve Cengiz Tekin’in birlikte hazırladıkları Türkiye’deki ilk kapsamlı solo sergilerini gerçekleştiriyor. Sanatçıların bugüne dek izleyici karşısına çıkmamış Video ve fotoğraf çalışmaları, 9 Ocak tarihine kadar Outlet’te izlenebilir. Şener Özmen ve Cengiz Tekin’in 2006-2009 yılları arasında birlikte ürettikleri ve ilk kez Outlet//İhraç Fazlası Sanat’ta sergilenecek olan “Orijinal Mesaj” serisi, günümüzün toplumsal-siyasal temelde “iz bırakan” meselelerinin üzerine gidilerek oluşturuldu. Boğazkesen Cad. Kadirler Yokuşu No:69, Tophane-İstanbul.
OPERA
Müzikal Komedi
İZMİR Devlet Operası’nın prodüksüyonu Bir Tenor Aranıyor adlı iki perdelik müzikal komedi oyunu bu akşam saat 20.00’de yeniden perde diyecek. Dünyada son yirmi yılın en popüler komedilerinden biri olan Bir Tenor Aranıyor, 1989 yılındaki ilk sahnelenişinin ardından, on altı dile çevrilerek yirmi beşten fazla ülkede sahnelendi, seyirci rekorları kırdı. Bir Tenor Aranıyor’un İzmir sahnelenmesinde orkestra şefliğini Ali Hoca üstleniyor. Gişe Tel: 484 64 45











Boğaziçi’nde 375 bin kitap

İstanbul Edebiyat Festivali başladı


İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti (AKB) Ajansı Genel Sekreteri Yılmaz Kurt, tarihe bakıldığında Edebiyat ile şiirin İstanbul merkezli olduğunun görüldüğünü belirterek, “Olmaya da devam ediyor” dedi.
Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul Şubesi'ndeki açılış töreninde konuşan İstanbul 2010 Avrupa AKB Ajansı Genel Sekreteri Yılmaz Kurt, hazırladıkları yüzlerce Proje arasında “en seçkin olanlardan bir tanesinin bu Festival olduğunu” söyledi. İstanbul'un her an edebiyatın yaşandığı bir şehir olduğunu kaydeden Kurt, Ajans olarak bu güzel etkinliğe katkı yapmanın ayrıcalığını yaşadıklarını bildirdi.
Ajansın çeşitli başlıklar altında birçok projeyi hayata geçirdiğini ifade eden Kurt, şöyle konuştu:
“Bizim temel hedefimiz bazı projeleri bitirmek değil, 2011 ve daha sonrasına İstanbul'a kalıcı bir şeyler bırakabilmektir. Bu noktada bu festival çok anlamlı. Türkiye'deki eli kalem tutan yazarlar, şairler bu festivalde. Dünyada şu anda reklam çalışmalarımızı 'İlham veren şehir İstanbul' sloganı ile yürütüyoruz. Tarihimize dönüp baktığımızda edebiyat ile Şiir, İstanbul merkezli olduğu görülüyor ve olmaya da devam ediyor. Biz 2010 yılında da bu festivalde yer almak istiyoruz. 2010 yılının bütün yıl itibariyle bir edebiyat yılı olmasını umut ediyoruz.”
Türkiye Yazarlar Birliği Genel Başkanı İbrahim Ulvi Yavuz, 1978 yılında kurulan birliğin yurt içinde ve yurt dışında birçok etkinlik yaptığını söyledi. Birliğin 13 şubesinin bulunduğunu anlatan Yavuz, sürekli kültür faaliyetleri yaptıklarını ve böyle bir festivalde yer almaktan dolayı mutluluk duyduklarını bildirdi. Yavuz, yaptıkları etkinliklerle Türkiye'deki yazarları, şairleri, aydınları ve Bilim adamlarını gündeme getirdiklerini ve kamu oyuna tanıttıklarını dile getirdi.
Daha sonra, Kenan Işık tarafından Ahmet Hamdi Tanpınar, Yahya Kemal Beyatlı, Ahmet Haşim, Necip Fazıl Kısakürek, Nazım Hikmet Ran, Ahmet Arif ve Sezai Karakoç'un şiirleri okundu. Ayrıca, yazar Kemal Tahir, Cemil Meriç ve Tarık Buğra'nın eşya, kitap ve fotoğraflarının yer aldığı Sergi açıldı.
Şiir akşamı, konser ve söyleşilerle devam edecek olan 1. Edebiyat Festivali 13 Aralık'ta sona erecek.
İstanbul Edebiyat Festivali başladı

2009’un en iyi 10 yerli romanı

EN İYİ 101- Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi - Ayfer Tunç2- Çöplüğün Generali - Oya Baydar3- Yüzünde Bir Yer - Sema Kaygusuz4- Fay Kırığı - Mehmet Eroğlu5- Eflatun Koza - Cahide Birgül 6- Dünyanın Uğultusu - Behçet Çelik7- Yorgun Sevda - İrfan Yalçın8- Sonradan Yaşamak - Önay Sözer9- Aşk - Elif Şafak10- Gizli Aşk Bu - Özen YulaBİR DELİLER EVİNİN YALAN YANLIŞ ANLATILAN KISA TARİHİZamansız Türkiye panoramasıCan Yayınları’ndan çıkan “Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi”, mekân ve zaman sınırı tanımayan, bir ucu 19. yüzyıla, bir ucu günümüze dayanan yazınsal bir Türkiye panoraması. Şaşırtıcı bir öykünün bittiğinin sanıldığı yerde, okuru olmadık bir öyküyle yeniden afallatan bir “insan manzaraları” kitabı da denebilir. Belki de bu sebepten jüri üyelerimizin yedisi de onu seçti. Karadeniz’in küçük bir kentinde denize sırtını dönmüş bir akıl hastanesinden yola çıkılarak farklı kişilerin Yaşam zincirinden oluşan bir roman. ÇÖPLÜĞÜN GENERALİKaranlık ve gerilimliKaranlık, gerilimli ve biraz kötümser. Ne karakterlerin isimleri var, ne de yerlerin. Bir felaket atlatılmış, sonrasında da 3 Maymun virüsü yüzünden belleğini yitirmiş, geçmişinden bihaber bir toplumun kahramanları var Oya Baydar’ın kitabında. İlerleyen bölümlerinde felaketten önce olan bütün olayları, Türkiye olarak son bir kaç yıldır yaşadığın-mızı fark edeceksiniz: Büyük bir dava, kuyulardan çıkan cesetler, cephanelikler... gibi. Zaten Baydar da şöyle diyor: “Ergenekon davası sürecinde olan olaylardan etkilendim ve bu romanı kurguladım.” Can Yayınları’ndan çıkan kitabın tek korkutucu yanıysa romandaki ülkenin haritadan silinmiş olması.YÜZÜNDE BİR YERBabaannesinden esinlendiGenç kuşağın önde gelen isimlerinden Sema Kaygusuz’un Yüzünde Bir Yer adlı kitabı Doğan Kitap’tan yayınlandı. Susmanın aslında ne kadar çok şey ifade ettiğinin kanıtlandığı bir Roman bu. Babannesinin Dersim’den Samsun’a göçüşünün hikâyesini yıllarca dile getirmemesinin, suskunluğununun ardına gizlediği sırrın ne olduğunu merak etmesiyle atılmış romanın temelleri. Ve ortaya kendi deyimiyle “Yeryüzünde kendi toprağından sürülmüş, çocukları zorla ellerinden alınmış, katledilmiş insanların ortak utancı ve suskunluğu”nu dillendirdiği romanı çıkmış.FAY KIRIĞI IÜçlemenin ilkiAgora Kitaplığı’ndan çıkan Mermet Eroğlu’nun “Fay Kırığı I” adlı romanı, bir üçlemenin ilki: “Mehmet”, “Emine” ve “Rojin”. Kitapta ayrı dünyalara ait insanlarla, 25 yıldır süren savaşın bir dönemi, ülkemizin-Laik-Müslüman, Türk-Kürt çatlağı eksenindeki- son 15 yıllık bölünüşü anlatılıyor. “Mehmet”, bir anlamda giriş romanı; 2005-2006 arasındaki olaylara yoğunlaşıyor. “Emine” de 2006-2008 anlatılacak ve olaylar yine İstanbul eksenli olacak. “Rojin” 1993-1994 arasında Hakkâri’de, Şemdinli’de geçecek. EFLATUN KOZAUçurumlarınıza baktıracakEverest Yayınları’ndan çıkan kitapta genç bir kadın gazeteciliğe başlar. İlk dosyası ise sakin hayatını altüst eder. Yıllardır izleri bulunamayan iki kadının dosyası üzerinde gördüğü eflatuna dönüşmüş mürekkep lekesinin peşinden çıkacağı yolculuk onu, eflatun kadınların gizemli dünyasına sürükleyecektir. Duygusal gerilimlerin güçlü anlatıcısı Cahide Birgül, Eflatun Koza’da bir kez daha okuru kendi uçurumlarına bakmaya zorluyor. DÜNYANIN UĞULTUSUHayata karşı savaşKanat Kitap’tan yayınlanan Dünyanın Uğultusu, bir aşk hikâyesi. “Gün Ortasında Arzu” ile 2008 Sait Faik Hikâye Armağanı’nı kazanan Behçet Çelik, bu ilk romanında huzursuz bir dünyayı resmediyor. Yalın anlatımın dikkat çektiği kitapta kapitalizmle yaşamak zorunda kalan insanların nasıl direnmeye çalıştıklarını görüyoruz. Taşra ile şehir arasında kalmış olan Ahmet’in aynı zamanda iki kadın arasındaki hayatını ve hayata karşı savaşını okuyoruz. YORGUN SEVDAEdebiyat ödüllüBol ödüllü yazar İrfan Yalçın’ın uzun bir aradan sonra yayınlanan bir kitabı Can Yayınları’ndan çıktı. İnsanlardan, arkadaşlarından ve hayattan umudunu kesmiş bir genç kadının bir lunaparkta çalışmaya başlamasıyla değişen, yenilenen ruhunu anlatıyor. Yalçın, bu eseriyle de Türk edebiyatının önemli isimlerinden Cevdet Kudret adına verilen “Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü”nü aldı. SONRADAN YAŞAMAKProfesörden tuhaf olaylarFelsefe profesörü Önay Sözer’in yeni romanı Sonradan Yaşamak, Yapı Kredi Yayınları’ndan çıktı. Kitapta geçmişte kaldığı sanılan bir dramının sonradan ama ilk kezmiş gibi yaşanmasına neden olan tuhaf olaylar silsilesi anlatılıyor. Nazire, hem tanınmış Ressam Zefir’e Canlı modellik yapar, hem de hayatıyla bir yazara konu olur. Beyoğlu’nda nostaljik bir otelde bu üç kişi arasında başlayan garip hikâye, okuyucunun hiç tahmin etmediği bir şekilde sonlanıyor.AŞKErkeklere siyah kapakElif Şafak’ın mart başında çıkan son romanı “Aşk” kısa sürede en çok okunanlar arasındaki yerini almıştı. Yazar, önceki romanlarında olduğu gibi yine toplumsal kuralların ve geleneklerin kıskaca aldığı insana yoğunlaşıyor. Mevlana ve Şems’in ilahi aşkından yola çıkarak dünyevi bir aşkı anlatan Elif Şafak, “Bizler aşkı unuttuk belki ama yüreğimizde derinde bir yerde o özlem hep var. Aslında hiç vazgeçmedik aşktan. Hep arayış halindeyiz” diyor. kitap ilk çıktığında pembe kapaklıydı ama birkaç ay sonra siyah kapaklısı da yayınlandı. Kimse resmi bir açıklama yapmadı ama herkes bunun sebebini erkeklerin pembe kitap taşımak istememesine bağlıyor. GİZLİ AŞK BUTürk filmi gibi romanEverest Yayınları’ndan çıkan kitap aslında 12 sayfalık bir Film hikâyesi olarak yazılmıştı. Bir buçuk yıl sonra Özen Yula onu roman haline getirdi. Müjde, Şener, Özgü, Ayşenil, Hümeyra, Suzan... Türk sinemasının duayenleri bu kitabın karakterlerine isim veriyor. Adları hayatları ile örtüşmese de ister istemez okur zihninde bu romanı onlarla resmediyor.
2009’un en iyi 10 yerli romanı

Tuesday, December 8, 2009

Güneşi Gördüm alıntı mı?


Ankara'nın Şereflikoçhisar İlçesi'nden çocukluk yıllarında Norveç’e giden 56 yaşındaki Yaşar Yılmaz, yıllarca çalıştıktan sonra geçirdiği Trafik kazasından sonra malünen emekli oldu. 2007 yılında Şereflikoçhisar'dan Norveç’e uzanan hayat yolcuğunu kaleme alıp, ‘Buzun Sıcak Yüzü’ adlı kitap yazan Yılmaz, Oskar'a aday adayı gösterilen ‘Güneşi Gördüm’ filminin senaryosunun yazdığı kitabından alınan alıntılarla hazırlandığını iddia ederek Mahsun Kırmızıgül'e sitemde bulundu.
Yaşar Yılmaz, terör olayları nedeniyle Şereflikoçhisar İlçesi'nin Yenitorunobası Köyü'nden 1970’in son aylarında babası Osman Yılmaz tarafından maceralı yolculuktan sonra Oslo kentine yerleştiklerini belirtti. Yılmaz, Norveç'te birçok işlerde çalıştıktan sonra geçirdiği tarfik kazasından sonra malülen emekli oldu. Sanat ve edebiyata düşkün olan Yılmaz, Şerflikoçhisar’dan Norveç’e uzanan hayat köprüsünü ‘Buzun Sıcak Yüzü’ kitabında toparlayıp, hayat hikayesini romanlaştırdı. Oskar'a aday adayı gösterilen ‘Güneşi Gördüm’ filmi ise Mahsun Kırmızıgül tarafından çekilerek sinemalarda gösterime girdi. Kitabın yazarı Yaşar Yılmaz, ‘Güneşi Gördüm’ filminin kendi kitabından uyarlanarak senaryosunun yazıldığını iddia ederek, şunlaır söyledi:
“Güneşi Gördüm’ filminin jeneriğinde çeşitli öykülerden yararlanılarak hazırlandığı ve bir senaryo olduğu da belirtilmiş. Ben ve kitabın editörü Musatafa Bolulu filmi defalarca izledik. Senaryonun ana temasını oluşturan konu ve mekanların çoğunun kitabımızla örtüştüğünü gördük. 2002 yılında kaleme aldığım ve 2007'de tamamlayarak Türkiye’de basılan kitabımda Anadolu bozkırının ortasından başlayan hayat köprümüm Norveç’e geçen zaman ekseninde, ailemin dramını kitabıma aktardım. Kitabımda işlediğim konular arasında Norveç'de kimi işçi adaylarına yardım eden Erkan, filmde de vardır. Lise yıllarımda sağ- sol çatışmaları had safadadır. Filmde de insanlar terör nedeniyle yerlerini, yurtlarını terk ederek yurt dışına kaçıyor. Filmde eşcinsel Kadri, kitabımda Cemal'dir. Filmin bir bölümü Norveç'de çekilmiştir. Olem'deki market, kitabımın 94'üncü sayfasında ‘Güneşi gördün mü?' diyaloğundan yola çıkılarak filmin adı ‘Güneşi Gördüm’ üretilmiştir. Kafesdeki keklik ve babamın tüfek tutkusu işlenmiş. ‘Bizi buralara gönderenler utansın’ diyaloğu aynen girmiştir. Baştakiler kavga ederse, aşağıdakiler huzur bulur mu? söylemiyle değerlendirilmiş. Karacabbar’ın oğlu ilhan’ın ölmesi, aynı zamanda yıllar sonra bir cinayeti aydınlatırken. filmde çamaşır makinasını tanımayan ailenin çocuğunu çamarşır makinasına atarak ölümüne neden olmaktadır.”
Yılmaz kitabının Film yapımcılarının ellerine nasıl geçtiği ve senaryosunun değerlendirildiğini bilmediğini anlatırken, “Kırmızıgül Şereflikoçhisar'da ‘Beyaz Melek’ filmini de çekmişti. Kitabım burda ellerine geçmiş olabilir. Kitabımı okuyan ve filmi izleyen yazarlar, edebiyatçılar ve medya mensupları beni uyararak filmle ile kitabın tamamına yakının birbirleriyle örtüştüğünü dile getiriyor. Yaklaşık 5 yılda üzerinde durduğum kitabımı senaryolaştırılırken, yazarına saygı duyulması beklerdim” dedi.
Güneşi Gördüm alıntı mı?

Benim olduğum yerde ölüm yok


Çünkü bu sergide yer alan çalışmalar ölüme ve hastalığa meydan okuyor. Tedavisi sırasında sağ kolunu kullanamadığında sol eliyle desen çizmeye devam etmiş. Ve bu desenler dünyaya daha alaycı başka bir gözle bakıyor. Uluç bu farklılığı “Sanatın bir tarafı bilinmeyeni aramak ve bulmak değil midir?” diyerek özetliyor. Hastanede yanında olan hayat arkadaşı Vivet Kanetti “Doktorun da bu duruma çok şaşırdığını, Ömer’in o dönemi bir samuray savaşçısı gibi geçirdiğini” söylüyor. Ömer Uluç’a göre ise yaptığı bir terapi. “Zaten ben resmin terapi olduğunu hastalanmadan çok önceleri keşfetmiştim. Mühendislik iyiydi hoştu ama kafamı tedavi etmiyordu. İyi bir resim yaptığım zaman çok mutlu olmaya, her şeyi unutmaya başladığımda işte benim işim bu demiştim” diyor. Ömer Uluç’un sarmalları Yaşam döngüsünün ta kendisiydi. Sonra o sarmallar yaratıklara dönüşmeye başladı. Bir sonraki aşamada tuvalden çıkarak aramıza karıştılar. Şimdi ise parçalanıyorlar, çürüyorlar. Ona göre zaten yaşlılıkla gelen hastalıkların hepsi birer çürüme. “Parçalar benim resmimde kendini hem tekrarlıyor hem de başka parçalarla birleşerek başka biçimler, yaratıklar yaratıyor. Ben biliyorsun yaratık ressamıyım” diyor. Bir tek zaman lazım Uluç’a göre “İnsanlar gelecekte bir gün başka dünyalardan gelen yaratıklarla da karşılaşacaklar bu kaçınılmaz bir şey. Zaten İkinci Dünya Savaşı’nda beş milyon Yahudi’yi öldüren adamlar yaratık değil miydi? İnsan denen mahlu yaratıktır”...Ömer Uluç şimdi günlerini biraz dinlenerek biraz kitap okuyup düşünerek geçiriyor: “Önümüzdeki yılın planları arasında başlayıp da yarım kalmış çalışmaları tamamlamak, farklı mekânlara uzanmak, uzay yolculuğuna devam etmek var. Ama benden iki yıldan önce bir Sergi beklemeyin. İnsanın tek ve ebedi sorunu var o da zaman, şimdi bana bir tek zaman lazım” diyor.

Müzayedelerde yarış ATI olmak hoşuma gitmiyor
Ömer Uluç’a göre Antik A.Ş.’nin düzenlediği bu son müzayedenin Türkiye’nin en önemli olayı gibi sunulması ona son derece traji Komik gelmiş. Burhan Doğançay’ın kendi dışında gerçekleşen bir olayı fazla abarttığını düşünüyor. Çağdaş sanat üzerine yapılan spekülasyonların ne Burhan Doğançay’a ne de bir başkasına uzun vadede yararı olacağına inanmıyor.
Aynı müzayedede kendi "Odalık" adlı eserinin başlangıç fiyatından yüzde 570 fazla satılmasının da onun için hiçbir önemi yok. Ün ve para kazanma üzerine kurulu bir düzen ve müzayedede yarış atı olmak hoşuna gitmiyor. "Sergim var ve yapıtlarım orada, isteyen gider görür, bakar" diyen Ömer Uluç’un yapıtları 13 Aralık’a dek Yapı Kredi Kazım Taşkent Galerisi ve Sermet Çifter Salonu’nda.
Benim olduğum yerde ölüm yok

40 yazardan 40 ayrı semt


İstanbul’un 2010 Kültür Başkenti ilan edilmesine Heyamola Yayınları kırk yazardan kırk kitaplık bir seriyle katkıda bulunuyor. İstanbul’un sevdalılarını heyecanlandıran bu Proje sayesinde, şehrin bugününe dair, onyıllar sonra dahi açıp bakılacak çok özel bir kitaplığa kavuşmuş olduk.İstanbul’un 2010 Kültür Başkenti olması birçok projeye vesile oluyor. Heyamola Yayınları’nın İSTANBULUM Projesi de bunlardan biri. Bu proje çerçevesinde kırk farklı edebiyatçı yaşadıkları semtleri kaleme aldılar.Editörlerce ilk başta yüz kadar semt belirlenmiş. Semtlerin belirlenmesinde tarihi yapıları, ünleri, tanınmışlıkları önemli birer ölçüt olmuş. Özellikle Suriçi’ndeki semtlere öncelik verilmiş. Buna karşın Sur dışından da meşhur semtler var. Bunlar arasından kırkını belirlemek, bu semtlere göre yazar, bazen yazara göre semt bulmak da oldukça zor olmuş. Her bir kitap aynı zamanda yazarının “kırk yıllık” hatırasını taşıyor. Böylelikle bir semtin yaşamına tanıklık ederken, yazarını da daha yakından tanıma şansı buluyorsunuz. Söz konusu hatıralar olunca yazarının kalemi de alabildiğine özgür bırakılmış. İstanbul Edebiyat Yönetmeni olarak Ahmet Kot’un, danışman olarak da Eray Canberk’in omuz verdiği proje okurun ilgisini her yönüyle hak ediyor. Doğan Hızlan, Beşir Ayvazoğlu, Ataol Behramoğlu, Melisa Gürpınar, Selçuk Erez, Talin Büyükkürkçüyan gibi yazarların kaleminden Cağaloğlu, Beyazıt, Adalar, Feriköy, Çamlıca, Kasımpaşa gibi semtler tanıtılıyor.
Kimseler aşık değil mi bu şehirde?Beşir Ayvazoğlu, Dersaadet’in Kalbi Beyazıt adlı kitabında bu semtimiz için şunları söylüyor:
“Meydan tenhadır ve kanepelerde kendisinden başka kimse yoktur. Saat 12.00 sularında geçen tramvay fena gıcırdar. Tramvayın havuzun etrafını dönerken çıkardığı keskin gıcırtı, eski Beyazıt Meydanı’nın hafızalarda bıraktığı belirgin seslerden biridir. Yolculardan biri, nedense havuzun kenarında tek başına oturan adama dönüp dönüp hayretle bakar. Hikâye kahramanının şu soruları, bana sorarsanız, Beyazıt Havuzu’nun birkaç nesil için ne ifade ettiğini çok iyi anlatmaktadır: “Ne diye öyle dönüp dönüp baktı? Yoksa kimselerin oturmadığı kanepelerde bu saatlerde yalnız pek başıboşlar mı oturur? Kimseler âşık değil mi bu şehirde? Kimseler, bir meydanın kanepesinde kimseyi beklemeyecek mi, yüzünü bir dakika görmek için kimsenin?”
‘Ada Sahillerinde....’Şair ve yazar Ataol Behramoğlu Benim Prens Adalarım adlı kitapta Adalar’ı kaleme aldı. Kitaptan bir alıntı: “Kars’taki çocuk bu şarkıyı kimden duydu; nereden, ne zaman öğrendi, bilmiyorum... Fakat üzerinden yarım yüzyıl ve bir on yıl daha geçmişken de, evimizin bulunduğu Halit Paşa Caddesi’yle Atatürk Caddesi’nin kesiştiği bir noktada bugün de yerli yerinde duran Birlik Kulübünün, geniş, betondan dökülmüş pencere eşiğine oturarak ve batan güneşe karşı “Ada Sahillerinde Bekliyorum...” şarkısını gözlerim yaşararak mırıldandığımı bugünmüş gibi anımsıyorum...
"Kırk"ın hikmetiKırk, folklorumuzda, inançlarımızda, geleneksel edebiyatımızda, gündelik yaşamımızda sembolik bir rakam. Bu durum yayınevinin düşüncesinde etkili olmuş görünüyor. Kırk sadece bu anlamıyla değil bir şehirde “kırk yıllık” olmakla da ilişkili. İstanbul, çehresini süratle değiştirebilen bir şehir olduğu için, o şehrin bir semtini anlatacak yazarın da kırk yaşının üstünde olması dikkate alınmış. İstanbul’un kırk yıl öncesini bilen edebiyatçılar arasından seçim yapılmış.
40 yazardan 40 ayrı semt

Son yolculuğuna uğurlandı


Törende konuşan Yönetmen Ezel Akay, Uluçay'ın zor şartlarda Sinema ile uğraştığını belirterek, “Biraz garip gelecektir, ama ben Ahmet'i Türkiye'deki Modern sinemanın en önemli önderlerinden biri olarak görüyorum. Kısa filmlerinde yaptığı şeyler hiç klasik olmayan sinemanın örnekleri aslında” diye konuştu.
Akay, son 3 yılda ilk filmlerini çeken birçok genç yönetmenin Uluçay'ın hikayelerinden ilham ve cesaret olarak işe başladıklarını ifade etti.
Uluçay'ın ilginç üsluplar denediğini vurgulayan Akay, “Biz onu bedenen kaybettik ama kazandık diye düşünüyorum. Çok ilginç bir kazanımı oldu Türk sinemasının Ahmet sayesinde. Kısa filmleri biraz daha dikkatle incelendiğinde en azından Türkiye'de hiç denenmemiş araçların ve duyguların bir araya geldiğini görüyoruz” dedi.
Akay, Uluçay'ın tamamlayamadığı “Bozkırda Deniz Kabuğu” filminin seyirciye ulaştırılabilmesi için filmin yapımcısından bilgi alıp gerekli çalışmaların yapılması gerektiğini belirterek, şunları kaydetti:
“Ben arzu da duyuyorum. Eminim birçok yönetmen arkadaşım da bu konuyla ilgilenmek isteyecektir. Yarım kalan 'Bozkırda Deniz Kabuğu' filmi ile ilgili yapılabilecek bir şey varsa bu konuda örgütlenelim. Hem sinema, hem de Ahmet için çok değerli bir final, katkı olacaktır diye düşünüyorum.”
Yönetmen Mustafa Altıoklar da 1990'lı yıllarda kendisi, Yeşim Ustaoğlu, Reha Erdem, Nuri Bilge Ceylan ve kendilerinden sonra Yüksel Aksu gibi isimlerin yer aldığı bir “yönetmenler kuşağı” oluştuğunu anlatarak, “Ahmet Uluçay da o döneme damgasını vurmuş kısa metrajcı arkadaşlarımızdan biriydi” dedi.
Altıoklar, sözlerini şöyle sürdürdü:
“O günlerden bugünlere birlikte yürüdük. Biz şehir çocukları hep şikayet ettik. Ahmet, Kütahya'nın bir köyünde hiç şikayetsiz çok değerli eserler bırakarak göçtü gitti. Yarım kalmış bir projesi söz konusu. Ahmet Uluçay bizim Film Yönetmenleri Derneği'nin onur üyesiydi. Onun bu yarım kalan işinin tamamlanması için dernek, onur üyesinin bu kadar onurlu bir işini üstlenmekten onur duyacaktır. Aziz hatırası önünde saygıyla eğiliyorum.”
Yönetmen Reis Çelik de bazı insanları tarif etmenin zor olduğunu, Uluçay'ın da bunlardan biri olduğunu söyledi.
Çelik, “Çok şey söylemeye gerek yok. Ahmet Uluçay sinemamızın Aşık Veysel'i, Nasreddin Hocası, Pir Sultan Abdal'ı. Öyle geldi, öyle gidiyor. O, bozkırda küçük bir sinema ampulü yakmıştır. O, ülkemizin sinemasında sonsuza kadar hiç sönmeden yanacak kadar güçlü bir ışık yakmıştır” diye konuştu.
Senarist ve yönetmen Safa Önal da Uluçay'ın karşısında eğilmeyi hak eden biri olduğunu söyledi.
Önal, “Ankara Sinema Günleri”nde jüri üyesi olduğunu ve orada “Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak” filmini izleme şansını bulduğunu anlatarak, bütün seyirciler ve jüri üyeleri gibi büyük bir şaşkınlık ve hayranlık duyduğunu dile getirdi.

Hem zanaatkar, hem sanatçıydı

Yönetmen Yeşim Ustaoğlu, Uluçay'ın sohbetlerine katılmanın bir ayrıcalık olduğunu ifade ederek, “Son günlerinde dahi bizleri şaşırttı. Dün hala döneceğini düşündük. Uzun bir mücadele verdi. Her şeyden önce söylemek istediğim o inanılmaz bir baba, bir eşti” dedi.
Ustaoğlu, Uluçay'ın eşinin ve kızının törene katılamadığını bildirdi.
Yönetmen Pelin Esmer de Uluçay'ın çok özel bir sinemacı olduğunu belirterek, şöyle devam etti:
“Yıllar önce Yavuz Özkan'ın sinema atölyesinde öğrenciyken oraya kısa filmlerini alıp gelmişti. Kara kara bu işi nasıl becereceğiz, sinemayı nasıl yapacağız diye düşünürken kısa filmlerini hayranlık ve şaşkınlıkla izlemiştik. O filmleri izledikten sonra bu işin o kadar imkansız olmadığına dair bir inanç verdi bana. Kendi adıma çok teşekkür ederim.”
Esmer, Uluçay'ın Türk sineması için çok önemli bir yaratıcı ve üretici olduğunu vurgulayarak, “Hem zanaatkar, hem sanatçıydı. Yarım kalan filminin tamamlanması için ne yapılması gerekiyorsa yapacağız. Yarım kalmayacak ve vizyona çıkacaktır” diye konuştu.
Şişli Kaymakamı Mehmet Öklü de Uluçay'ı yıllar önce Kastamonu'da bir şairler şöleninde gördüğünü anlatarak, “Uluçay'ın şiirleri de var. Sanıyorum onlar yakınları tarafından toplanacak ve kitap halinde yayımlanacaktır. Sineması da üniversitelerde okutulacak kadar derin. Böyle bir sinema konsepti armağan ettiği için ona teşekkür ediyorum” dedi.

Onun filminin tek karesinde oynamak için her şeyi verirdim

Uluçay'ın oğlu İdris Uluçay da babasını değil, yakın arkadaşını kaybettiğini dile getirerek, “Bazen hastalığı için kaygılanırdım. Bana 'Hayır, daha anlatacak yüzlerce hikayem var, onları anlatmadan bir yere gitmem' derdi, ama sözünü tutmadı” diye konuştu.
Kardeşi Kamil Uluçay ise ağabeyinin Sağlık durumundan bahsedilmesini istemediğini belirterek, hastalığı kabul etmediğini söyledi.
Uluçay, ağabeyinin küçüklüğünden beri sinema hevesi olduğunu dile getirerek, aynı zamanda Roman da yazdığını kaydetti.
Tiyatro sanatçısı Sumru Yavrucuk da Uluçay'ın Dünyanın en basit hikayelerinden başyapıtlar ortaya çıkardığını belirtti.
Yavrucuk, çok üzgün olduğunu ifade ederek, “O tekti, o teki kaybettik. Onun filminin tek karesinde yer almak için her şeyi verirdim” diye konuştu.
Bazı sevenlerinin gözyaşlarını tutamadığı törende, Uluçay ile ilgili paylaşılan bazı anılar da salondakileri zaman zaman güldürdü.
Uluçay'ın cenazesi, yarın Kütahya'nın Tavşanlı ilçesi Tepecik Köyü'nde öğle vakti kılınacak cenaze namazının ardından toprağa verilecek.
Ünlü yönetmen Ahmet Uluçay hayatını kaybetti










Son yolculuğuna uğurlandı

Atatürk çizgi roman oluyor


Doğançay yaptığı açıklamada, annesi Ülkü Adatepe'nin, Atatürk'ün vasiyetinde yer alan 5 kızından biri olduğunu ve hala kızı olarak devletten maaş aldığını belirterek, diğer kızlarının da Sabiha Gökçen, Afet İnan, Nebile ve Rukiye olduğunu söyledi.
Atatürk'ün diğer kızı Zeliha'nın kendisinden önce öldüğünü ifade eden Doğançay, Atatürk'ün vasiyetinde Abdürrahim Tunçak'a evladı olarak yer vermediğini savundu. Doğançay, Tunçak'ın, Atatürk'ün annesi Zübeyde Hanım'ın evlatlığı olarak düşünülebileceğini kaydetti.
Zübeyde Hanım'ın, kendisinin anneannesi Vasfiye Hanım'ı evlatlık edindiğini belirten Doğançay, süreci şöyle anlattı:
“Atatürk, annemi sokaktan bulmuyor. Anneannemin annesi ve babası, Balkan Savaşında ölüyor. Dedesi anneannemi Zübeyde Hanım'a veriyor. Anneannemi, Zübeyde Hanım 1,5 yaşından itibaren büyütüyor. Zübeyde Hanım'ın vefatından sonra anneannem bir süre Mustafa Kemal'in kız kardeşi Makbule Hanım ile kalıyor. Atatürk, annesinin yadigarı olan anneannemle yakından ilgilenip, onu Gazi Orman Çiftliğinde istasyon şefliği yapan ve Fransızca da bilen dedemle evlendiriyor. Atatürk, anneannemin hamile olduğunu öğrenince, 'erkek ya da kız bu çocuğun adı Ülkü olacak' diyor. Annem, 26 Kasım 1932'de doğuyor. Atatürk, annemi ilk kez 40 günlük bebekken görüyor. Daha sonra Atatürk, annemi ve anneannemi yakına alıyor, sonra da ayrılmıyorlar. Atatürk, her gün annemle bir kaç saat oynarmış. Annem, okumayı, yazmayı, resim yapmayı hatta çatal-bıçak kullanmayı Atatürk'ten öğrenmiş. Atatürk, sonraki yıllarda anneme bir ev almış. Evi, kendi döşemiş, koltukları mobilyaları kendi taşımış.”
Atatürk'ün, küçük Ülkü'yü çok sevdiğini, ziyaretlerinde yanından ayırmadığını anlatan Doğançay, Ülkü'nün 1937 Cumhuriyet Balosu'nda giydiği kıyafeti Atatürk'ün tasarladığını ve diktirdiğini belirtti.

“(MANEVİ EVLAT) KELİMESİ YARALIYOR”

Doğançay, Ülkü Adatepe'nin “manevi evlat” olarak anılmasından rahatsızlık duyduklarını ifade ederek, şu görüşleri dile getirdi:
“İnsanlara 'manevi' olarak hitap etmek çok yanlış. Atatürk, 'kızım' demiş. O öldükten sonra alçaltıcı bir şey olarak 'evlatlık', 'manevi' denilerek değerleri düşürme politikasına geçilmiş. Annem de aslında yıllardır alıştı bu hitaba... 40 sene birine 'topal' dersen, kendisini topal zanneder. 'Manevi', 'evlatlık' demek manevi bir işkencedir. Yara illa kafaya bir şey atmakla olmaz, maneviyatın da büyük yaraları vardır. Aşağılamak istersen böyle yaparsın. Önüne geçilmesi lazım.”
Atatürk'ün yanlış anlatıldığını, insanlık yönünün gösterilmesi gerektiğini ifade eden Doğançay, “Atatürk'ün hakiki, insanlık yönü, parlak yüzü, ileri yüzü anlatılmalı” dedi.
Atatürk'ü anlattığı “Mustafa Kemal'i Atatürk Yapan 7 Temel Aile Sırrı” ve “Saklı Anılar” adlı iki kitap yazdığını belirten Doğançay, “Savaş kazanmayla Atatürk olunmuyor. Hitler de savaş kazandı. İyi bir asker, iyi manevraları var ama bu özelliklerle Atatürk olunsaydı, Hitler de bugün Atatürk olmuştu. Atatürk olmanın başka özellikleri var” diye konuştu.

“HEİDE GİBİ...”

Ahmet Kemal Doğançay, Atatürk ile annesi Ülkü Adatepe'nin 6 yıl boyunca yaşadıklarını çocuklara yönelik çizgi Roman haline getirmeye çalıştığını belirtti.
İlköğretim çocuklarına yönelik çalışmanın politik yanı olmayan, sevgiye, beraberliğe, birleştirmeye ve Atatürk'ün sıcakkanlılığını göstermeyi amaçladığını vurgulayan Doğançay, “Heide tarzı bir çizgi roman olacak. Heide'nin de büyük dedesi vardı. İnsanlara dürüstlük, doğruluk mesajları veren her hikayenin içinde öğretici bir şey olacak” dedi.
Doğançay, 48 sayfadan oluşacak her kitabın içinde 2 Hikaye olacağını ve serinin 12 kitapta tamamlanacağını ifade ederek, kitabı büyük boy ve renkli olarak tasarlayacaklarını söyledi.
Çizimleri ressamların yaptığını, kendisinin ise senaryosunu yazdığını belirten Doğançay, kitapları bir Program içinde ilkokullara dağıtmayı düşündüğünü kaydetti.
“Çocuklara paralardaki, heykellerdeki değil de gerçek Atatürk'ü anlatmak istiyorum” diyen Doğançay, Atatürk doğru anlatılmadığı için problemler çıktığını ifade etti.

“DEMEK SEN BOYA YAPMAYI SEVİYORSUN”

Doğançay, çizgi romanda yer vereceği hikayelerden birini şöyle anlattı:
“Bir sabah erkenden kalkan Ülkü'ye, Atatürk'ün sabaha kadar çalıştığını söylemişler ve erken uyandırmamasını tembih etmişler. Ülkü de Atatürk'ün yatak odasının yakınındaki ayakkabı dolabındaki ayakkabılarla oynamaya başlamış. Sonra da Atatürk'ün ayakkabılarını boyamaya başlamış. Ayakkabılar üzerinde çeşit çeşit renkleri deneyen ve bu arada boyayı kendisine de süren Ülkü, Atatürk'ün sesi ile irkilmiş; 'Ülkü ne yapıyorsun?' Ülkü, 'Galiba yanlış bir şey yaptım' diye düşünürken Atatürk, sakin bir şekilde 'Demek sen boya yapmayı seviyorsun, bugün bir şey keşfettik, üzülmeyip sevinmeliyiz. İnsan sevdiği şeylerde muvaffak olur, sana hemen boya takımları alalım, resimler yapar bana getirirsin' demiş. Bu olaydan sonra Ülkü'ye boya kalemleri ve defter alınmış. Ülkü de yaptığı her resmi Atatürk'e göstermiş. Atatürk de Ülkü'nün defterlerini büyük bir ciddiyetle incelemiş.”
Atatürk çizgi roman oluyor

İstanbul 3 kıtayı fethetti


Yarışmada ilk üçe giren ve onur ödülü alan fotoğraflar için tıklayın - Foto Galeri
“İkinci Yabancı Seyyahlar Gözüyle İstanbul 2009” (İstanbul Photo Contest 2009) uluslararası fotoğraf yarışması sonuçlandı. 40 ülkeden, 213 fotoğrafçının 1117 fotoğraf karesiyle katıldığı yarışmada ilk üçe Fransız, Amerikalı ve Çinli fotoğrafçılar girdi. 13 Aralık 2009 Pazar akşamı Tarihi Binbirdirek Sarnıcı’nda düzenlenecek galada yarışmacılar hem fotoğraflarını sergileyecek hem de farklı İstanbul seyahati kazanacak
En çok ilgiyi 34 fotoğrafçıyla İtalya'nın gösterdiği yarışmada onu Rusya 26, Fransa 20 fotoğrafçıyla takip etti. Yarışmaya bu yıl Endonezya, Filipinler, Bosna-Hersek ve Makedonya ilk kez katıldı. İlk üçe giren fotoğrafçılar ise üç kıtadan çıktı.
İlk üçe giren yarışmacılar İstanbul'u anlattı
Akbil ve haritayla İstanbul'u gezdi
“İkinci Yabancı Seyyahlar Gözüyle İstanbul 2009” (İstanbul Photo Contest 2009) uluslararası fotoğraf yarışmasında birinciliği “Sokak Futbolu” adını verdiği fotoğraf karesiyle Fransız Vincent Rok kazandı. Profesyonel fotoğraf sanatçısı olan ve 9 Aralık’ta Birleşmiş Milletler’in Danimarka’da düzenlenen “İklim” toplantısına katılacak olan Rok yarışmaya giriş sürecini anlattı: “Bu yıl Eylül ayında nişanlımla İstanbul’a geldik ve otostop çekerek Türkiye’nin pek çok şehrini gezdik. İstanbul’da kaldığımız süre boyunca da elimizde harita ve akbille her yeri gezip fotoğrafladık. Buradaki son günümüzde bir mağazanın vitrininde “İstanbul Photo Contest 2009” fotoğraf yarışmasının afişini gördüm ve www.istanbulphotocontest.com internet adresini beynime kazıdım. Ardından da fotoğraflarımı yarışmaya yolladım. Birinci olduğuma inanamıyorum ama İstanbul’da yaşamayı hayal edebilirim.”
Savaştan kaçtı, "Okuyan Türkiye"yi fotoğrafladı
Yarışmaya katıldığı “Okuyan Türkiye” fotoğrafıyla ikinciliği kazanan Amerikalı Zouhair Ghazzal, aslen Suriyeli. Üniversiteyi Lübnan’da okumuş. Ancak 1988 yılında iç savaş çıkınca Amerika’ya göç etmek zorunda kalmış. Şu anda Chicago Lloyola Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olan Ghazzal’ın Ortadoğu üzerine pek çok makalesi ve araştırması bulunuyor. Çağdaş Suriye ceza sistemi üzerine bir kitap yazan Ghazzal, İstanbul Boğaziçi Üniversitesi’nde 2008 yılında Türkiye ve İran sineması üzerine de seminer vermiş. Ghazzal, İstanbul’un en çok sosyal yaşamından etkilenmiş.
Aşkı ve romantizmi İstanbul'da buldu
Hong Kong doğumlu, 29 yaşındaki Wong Wai-Kei tam bir seyyah. Türkiye’yi başta İç Anadolu bölgesi olmak üzere karış karış gezmiş. Dünyada gezdiği her ülkede fotoğraf çeken ve bir internet sitesi kuran Çinli yarışmacı, İstanbul’u gezerken de aşkı yakalamış. Nasıl mı? Elinde fotoğraf makinesi Taksim Meydanı’nda yürürken önce kırmızı bir tramvay görmüş. Onun önünde de gelin ve damat… Deklanşöre basmış ve İstanbul’un en Romantik karesini yakalamış. Wong Wai-Kei, “İstanbulda Aşk” adını verdiği fotoğrafıyla yarışmada üçüncü oldu.
En çok Sultanahmet Camii fotoğraflanıyor
“İstanbul Photo Contest” araştırma gurubu bir yıl boyunca internette yaklaşık on beş bin fotoğraf blog’unda İstanbul’u fotoğraflayan sanatçıya ulaştı ve en çok fotoğraf çekilen mekânı saptadı. Araştırmaya göre yabancılar Paris’te Eyfel Kulesi’ni, Çin’de Çin Seddi’ni, Newyork’ta Özgürlük Anıtı’nı, Moskova’da Kızıl Meydanı, İstanbul’da da en çok Sultanahmet Camii’ni fotoğraflıyor.
Ödüller 13 Aralık'ta verilecek
Jürisinde Tülin Ersöz, Patrizia Beninca, Ersin Kalkan, Selahattin Sevi, Sebati Karakurt, David Katzenstein,Sertaç Gureş,Mustafa Özer, Arthur Thevenart’in yer aldığı İkinci Yabancı Seyyahlar Gözüyle İstanbul 2009 yarışmasının ödül töreni 13 Aralık 2009 Pazar akşamı Tarihi Binbirdirek Sarnıcı’nda düzenlenecek.
Hayali gerçeğe dönüştü
Les Arts Turcs ve Şengüler Turizm geçtiğimiz yıl onuncu yılını kutladı. Kültür turları yapan şirketin ortağı Nurdoğan Şengüler onuncu yılları şerefine alternatif bir aktivite yapmayı hayal etti. Sonunda İstanbul ile ilgili uluslararası bir fotoğraf yarışması düzenlemeye karar verdi. 1 Nisan 2008 istanbulphotocontest.com adlı bir internet sitesi kurdu ve 37 farklı ülkeden, 190 fotoğraf sanatçısı 950 fotoğrafla “Yabanci Seyyahlar Gözüyle İstanbul 2008” fotoğraf yarışmasına katıldı. Yedi ay sonunda birinciliği Zulema Josa (İspanya-Barselona), ikinciliği Maria Schnabl (Avusturya), üçüncülüğü Catherine Gautier-le-Berre (İsviçre) kazandı. Bu yıl yarışmanın ikincisini düzenleyen Nurdoğan Şengüler hayalinin gerçeğe dönüş öyküsünü şu sözlerle anlattı: "İstanbul artık yukselen deger.Dış dunyada gidip görulmesi gereken kentler arasina girdi.Şehrin yasam ve mistik enerjisi yabancilari buyuluyor.Gelecek yil yarişmamızı yine yapacagiz.Ayrica konuk ulke fotografları projesine basliyoruz. 2010 yilinda RUSYA fotograflari,2011 de Ipek Yolu ve civari ulkeleri,2012 de Akdeniz havzası ulkeleri fotografları digital gosterileri olacak.Bu yil GALA da genç Turk fotografcilarininda kisa birer digital etkinligi yapilacak."








İstanbul 3 kıtayı fethetti