Showing posts with label Alışveriş. Show all posts
Showing posts with label Alışveriş. Show all posts

Sunday, February 28, 2010

Gaziantep yemekleri kitap oluyor

GAZİANTEP - Türkiye'nin en zengin mutfaklarından birine sahip olan Gaziantep'te ev kadınlarının yöresel Yemek Tarifleri kitapta toplayacak.
Sahan Restoranları'nın sahibi Tahir Tekin Öztan, İstanbul'da bir müşterisiyle yaşadığı diyalog sırasında Gaziantep yemeklerinin tamamının yazılı olduğu bir kitap bulunmadığını fark ettiğini ifade ederek, bunun üzerine bir çalışma başlattığını ve oluşturdukları dört kişilik bir ekibin Gaziantepli 60 yaş ve üstü ev kadınlarıyla görüşerek yöresel yemeklerin tariflerini görüntüleyip, fotoğrafladığını bildirdi.
''Gaziantepli kadınlar yemek tariflerini genelde Gaziantep şivesiyle yapıyorlar. Kitabın oluşturulmasının yanı sıra, Gaziantep'in şivesiyle anlatılan yemek tariflerinin bulunduğu bir CD de kitapla birlikte hazırlanacak'' diyen Öztan, bu şekilde Antep şivesinin de ölümsüzleşmesini sağlamak istediklerini söyledi.
Kitapta yemek tariflerinin yanında hangi mevsimde hangi yiyeceklerin tüketildiği, yemeklerin yapımında kullanılan araç ve gereçler gibi bilgilere de yer vereceklerini açıklayan Öztan, şöyle konuştu: ''Gaziantepli kadınların bütün gün evde neler yaptıklarını yazdık. Tek tek bunları belirledik. Çünkü bunların hepsi inanın 100 yıl sonra unutulacak. Kadınlar eskiden evin ekmeğini yapardı, salçasını yapardı, şiresini çıkarırdı, kuruluğunu yapardı, sabah akşam çalışırlardı. Bunları yazalım, bunları resimleyelim, bunları belgeleyelim ki, hiçbir zaman bunlar unutulmasın. Çünkü biz bu topraklarda yaşadık bu topraklarda büyüdük. Bunları kayıt altına alan mükemmel bir kitap oluşturmaya çalıştık.''
KİTABA GİRECEK TARİFLERE KOMİSYON ONAYI İki yıldan bu yana yaptıkları çalışmalar sonucunda yaklaşık bin kadınla görüştüklerini ve yemek tariflerini topladıklarını belirten Öztan, ''Ancak, kitabın yayımlanmasının ardından, 'Bu yemek Gaziantep'e ait değil ya da bu yemek böyle yapılmaz' şeklinde eleştirilerin önüne geçmek için akademisyenler, yazarlar ve Gaziantep'te yaptıkları yemeklerle iddialı olan ev hanımlarından oluşan bir komisyon kurduk. Bu komisyon yemek tariflerini inceledi, kendi aralarında tartıştı ve daha sonra tarifin kitaba konulup konulmayacağına karar verdi'' dedi.
Bu yılın ortalarına doğru kitabı yayımlamayı planladıklarını belirten Öztan, ''Bence çok güzel bir kaynak olacak. Bundan maddi bir beklenti içinde değilim. Gaziantep'e yaptığım yatırımda da bu düşünce içindeydim. Bu, bir şahsın değil bütün Gaziantep'in kitabı olacak. Herkesin emeği var. Bu kitabın dünyada da ödül almasını istiyoruz'' dedi.
ANTEP YEMEKLERİ KADINLARI SOSYALLEŞTİRİR Antep yemeklerinin kadını sosyalleştirdiğinE, bazı yemekleri kadınların yardımlaşarak yaptığına dikkati çeken Öztan, sözlerini şöyle tamamladı: ''Şu anda plazalarda, apartmanlarda oturan insanlar birbirlerini tanımıyor, ama, Gaziantep'te 7-8 komşu bir araya gelip yuvalama yapıyor. Bir Alışveriş, bir sosyalleşme oluyor. Kimse bu gözle olaya bakmıyor. Örneğin bir evde şire yapılacağı zaman bütün komşular, sülale yardıma gelir. Bizim yemeklerimiz yalnız lahmacun ve kebap değil, ev yemeklerimiz çok zengin. İnsanlar arasında komşuluk ilişkilerini geliştirerek sosyalleşmeyi de sağlıyor.''
SAĞLIKLI Beslenme REÇETESİKomisyonda yer alan yazarlardan Serpil Ocak da kendisinin Gaziantep'te yemek kitabını ilk çıkaran yazarlardan olduğunu, böyle bir çalışma içinde bulunmaktan mutluluk duyduğunu söyledi. Ocak, ''Güzel bir iş çıkacağını tahmin ediyorum. Gaziantep'in bütün yemekleri, tarihçesi ve her şeyiyle birlikte burada yer alacak'' dedi.
Yazar Özge Özsabuncuoğlu da ''Bu kitap bire bir yaşlıların ağzından alınan tarifleri içeriyor. Şimdi Diyet uzmanları, 'eskiler nasıl besleniyorsa öyle beslenelim' diyorlar. Bu kitapta ona öncülük edecek'' diye konuştu.
Kendisinin de iyi yemek yaptığını belirten araştırmacı, yazar Akten Köylüoğlu, ''Hazırlanan bu kitabın bence Sağlıklı Beslenme reçetesi olarak kabul edilmesi lazım, çünkü Antep yemeklerinde sebze bol tüketilir. Sanki herkes devamlı kebap yiyormuş hissi var insanlarda. Bizim pikniklerimizde bile eskiden bu kadar ne kebap yenilirdi ne de insanlar böyle obezdi. Çok özel günlerde kebap yapılırdı. Şimdi her hafta kebap yapılıyor. Bu yanlış bir beslenme tarzı. bizim bu kitapta verdiğimiz beslenmeler sağlıklı beslenme reçetesi olarak kabul edilmeli'' dedi.
Gaziantep yemekleri kitap oluyor

Komiklik yapın, şarkılar söyleyin, onu gıdıklayın

Bebeklerin zeka gelişimlerinin desteklenmesinde 0-1 yaş arası dönemin önemine dikkat çeken uzmanlar, bu konuda anne-babalara önemli görevler düştüğünü belirtiyor. Anne-bebek ürünleri Alışveriş platformu e-bebek bünyesinde yayın hayatına başlayan Bebek Dergisi'nin ilk sayısında yer alan habere göre; bebeklerle konuşmak, onları güldürmek, onlara şarkı söylemek ve kitap okumak; özellikle öğrenme becerilerinin gelişimi açısından bebeklere büyük katkı sağlıyor. İşte, zeka gelişiminde bebeğinizle birlikte gerçekleştirebileceğiniz aktiviteleri de içeren 25 öneri:



1- Göz teması kurun: Yeni doğan bebekler kısa süre içinde yüzleri ayırt etmeye başlarlar ve sizin yüzünüz onun için en önemlisi! Size her baktığında, belleğini biraz daha oluşturur.



2- Onunla uzun konuşmalar yapın: Alabileceğiniz tek karşılık, boş bir bakış olacak ama çocuğunuz konuşmaya istekli gibi göründüğü zamanlarda, konuşmanıza kısa aralıklar vermeyi unutmayın. Kısa süre sonra, diyalogların ritmini anlamaya başlayacaktır. Bakışları da boş olmayacaktır.



3- Anne sütüyle besleyin: Anne sütü ile beslenen çocukların daha yüksek IQ'ları olduğu bilinen bir gerçek. Ayrıca emzirirken; çocuğunuzla konuşmayı, ona şarkılar söylemeyi ya da basitçe saçını okşamayı ihmal etmeyin.



4- Dil çıkarın: Araştırmalar, yeni doğan bebeklerin daha iki günlükken basit yüz hareketlerini taklit edebildiklerini gösteriyor. Bu da çok erken problem çözebilme yetisi oluşturmalarını sağlıyor.



5- Aynada kendine baksın: Bebeğinizin aynada kendisine bakmasını sağlayın. İlk başta, başka bir bebeğe baktığını düşünebilir ama 'diğer' bebeğin kollarını hareket ettirmeye ve gülümsetmeye bayılacaktır.



6- Ayaklarını gıdıklayın: Bebeklerin espri anlayışını geliştirmenin ilk adımı gülmektir. Ayak parmaklarından çenesine kadar onu gıdıklayarak; "Geliyor geliyor..." ya da "Seni yakalayacağım" oyunları oynayın. Bu, çocuğunuzun olacakları tahmin edebilme becerisi oluşturması için ilk adımdır.



7- Farklılıkları vurgulayın: Birbirine benzeyen ama aralarında küçük bir fark bulunan iki fotoğrafı bebeğinizin yüzüne doğru tutun. Çok küçük bir bebek bile, bir birine bir ötekine bakacak, anlatmak istediğiniz şeyi anlamaya çalışacak ve sonunda ayırt edici ayrıntıyı görecektir. Bu Egzersiz okumaya başlamarken katkı sağlayacaktır.



8- Manzarayı paylaşın: Bebeğinizle birlikte syürüyüşlere çıkın. Yürürken ona etrafta olup biteni anlatmayı unutmayın. Böylece bebeğinize sonsuz bir kelime haznesi kazandırmış olursunuz.



9- Yanında çıldırın: Bebeğiniz sizin değişen tonlarda sesler çıkararak yaptığınız konuşmalardan büyük keyif alır.



10- Şarkı söyleyin: Bazı araştırmalar, müziğin ritmini öğrenmenin matematik öğrenme ile bağlantılı olduğunu ortaya koyuyor. Günlük yaptığımız işleri ona melodiler eşliğinde söyleyin.



11- Bezini değiştirme süresini iyi kullanın: Bebeğinizin altını yavaşça değiştirin. Rutininizi anlayabilmesi için o sırada neler yaptığınızı ona sakin sakin anlatın.



12- Oyun bahçesi olun: Yere sırtüstü yatarak üzerinize tırmanmasına, üstünüzde emeklemesine izin verin. Böylece bebeğiniz ileride koordinasyon ve problem çözme becerilerine sahip olur.



13- Alışverişe gidin: Oyunlara ara verdiğinizde onunla birlikte alışverişe gidin. Oradaki yüzler, sesler ve renkler bebeğinizin iyi vakit geçirmesini sağlayacaktır.



14- Kitap okuyun: Araştırmalar, 8 aydan itibaren bebeklerin bir hikayeyi 2- 3 kez dinledikten sonra, içindeki kelimeleri öğrenmeye başladıklarını gösteriyor. Ona kitap okuyun!



15- Ce-e oynayın: Saklanma ve bulunma oyunlarınız sayesinde bebeğiniz, objelerin kaybolabileceğini, sonra yine geri gelebileceğini öğrenir.



16- Albüm yapın: Akraba ve arkadaşlarınızın fotoğraflarının olduğu bir albüm yapın ve bebeğinizin hafızasını tazelemek için zaman zaman ortaya çıkartın.



17- Yemeğiyle oynamasına izin verin: Hazır olduğunda, farklı farklı yiyeceklerin tadına parmaklarıyla bakmasına izin verin.



18- Yerdekileri toplayın: Bebeğiniz durmaksızın mama sandalyesinden aşağı bir şeyler atıyor. Sinirlenmeyin! Bebeğiniz yalnızca yerçekimi kanununu öğreniyor.



19- Engelli bir yol hazırlayın: Minderleri ve oyuncakları yere serpiştirin ve ona,bunların nasıl üstünden ya da altından emekleyerek geçebileceğini gösterin. Motor becerilerinin gelişmesine katkı sağlamış olursunuz.



20- "Beni yakalayamazsın!" oynayın: Bazen hızlanıp bazen yavaşlayarak evin içinde dizlerinizin üstünde gezinin ve sizi takip etmesini sağlayın. Eğlenceli Oyunlar oynayabileceğiniz yerlerde durmayı ihmal etmeyin.



21- Komik surat yapın: Bebeğiniz burnunuza her dokunduğunda 'Bip' sesi, kafanıza vurduğunda komik bir ses çıkarın. Aynı ses ya da davranışları üç-dört kez tekrarlayın.



22- Kendi yolunuzu bulun: Bebeğinizi kucağınıza alıp tüm evi dolaşın. Ellerini soğuk cama, yeni yıkanmış çamaşırlara, yumuşak yapraklara ve diğer güvenli eşyalara dokundurun. Dokunduğu her nesnenin adını söylemeyi de unutmayın.



23- Uzun hikayeler anlatın: En sevdiği hikayeyi bulun. Hikayenin kahramanının adını bebeğinizin adı ile değiştirerek daha cazip hale getirin.



24- Bir hayvan kitapçığı oluşturun: Onunla hayvanat bahçesine gidin ve en çok ilgi gösterdiği hayvanların fotoğraflarını çekerek bir albüme yerleştirin. Daha sonra, hep birlikte hayvan kitabınızı okumaya başlayın. Arada hayvan sesleri çıkartmayı unutmayın.



25- Her şeyi sayın: El ve ayak parmaklarını, evinizdeki merdivenleri ya da yerdeki oyuncakları birlikte sayın. Kısa süre sonra o da size eşlik etmeye başlayacaktır.



* EN seksi SEÇİLDİLER



* DİZİLER NEREDE ÇEKİLİYOR?



* OCAK AYININ KAPAK GÜZELLERİ



* HANGİ ünlü NEREDE OTURUYOR?



* ÜNLÜLER HANGİ TAKIMI TUTUYOR?



* ÜNLÜLERİN BOYLARINI BİLİYOR MUSUNUZ?



* Magazin TURU İÇİN TIKLAYINIZ



* ANA SAYFAYA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ



Komiklik yapın, şarkılar söyleyin, onu gıdıklayın

Ferrarim olsa satmazdım

Levent Soygür'ün "Biraz Hikaye, Biraz Şiir' adını taşıyan ve Goa Yayınları tarafından yayımlanan kitapta her biri ayrı bir renkle özelleştirilen 17 kısa Hikaye ve 24 Şiir yer alıyor.



Şu anda Coca-Cola'da İş geliştirme Yöneticisi olarak çalışan ve pazarlama alanında özellikle Rock'n cock başta olmak üzere Müzik ve Futbol konularında başarılı programlara imza atan Levent Soygür, yazdıklarının Robin Sharma'nın yazdıklarıyla bir yakınlığı olmadığını belirtiyor ve "Ben Ferrarim olsa satmayı değil, hediye etmeyi tercih ederdim. Bilgelik anlayışı bunu gerektirir. Benimkisi kendi kendime verdiğim bir sorumluluk sözü. Seçme şansı olmayıp da seçim yapmak zorunda bırakılanlar adına bu kitabı yazdım" diyor.



Soygür, kitaba giden yolculuğun Eminönü-Kadıköy vapurunda bir karton koli kağıdı üzerine yazdığı ilk satırlarla başladığını ve değişik zaman aralıklarına, değişen duygu zenginliklerine ve gözlemlerine dayalı diğer öykü ve şiirlerin de birbirini izlediğini söylüyor.



"İSTANBUL Mazoşist BİR SEVGİLİ GİBİ, HEM ACI VERİYOR HEM DE KOPAMIYORSUNUZ"





İstanbul'a 11 yıl önce geldiğini ve şehirdeki ilk izleniminin yalnızlık duygusu olduğunu ifade eden Soygür, "İstanbul'daki ilk dönemlerinde bir anlamda şehirle arkadaş oldum. İstanbul'a sevgi biraz mazoşist bir sevgi. Hem insana acı veriyor hem de onsuz yapamıyorsunuz" dedi.





Kitabın ismi ile ilişkili "Neden biraz hikaye biraz şiir, bu bir güvensizlik işareti mi?' sorusuna Soygür, "Kitapta hem kısa öyküler hem de kısa şiirler yer alıyor. Bunu bir teknik olarak düşünmedim. Yazdığım öyküler bazen şiirlerini üretti. Bazen de şiirler öyküye dönüştü. O yüzden öykülerle şiirler arasında tamamlayıcılık da var. Aslında bu öykülerin hepsi bir araya gelse belki bir uzun hikaye çıkabilir. Yazdıklarım ne bir Roman ne de deneme. Belki ilerde bu öykülerden bir roman yazmayı da düşünebilirim" yanıtı veriyor.







Levent Soygür, hayata ve insan görüntülerine, olaylara bir gözlemci olarak baktığını, yazdıklarını da yaşadığı gözlemlerden yola çıkarak kaleme aldığını belirterek, "Her bir öyküye ayrı bir renk verdim ve toplam 17 öykü oldu. Her bir öykü ile o renklerin anlamları ve çağrıştırdıkları arasında doğrudan bir ilişki var. Yazdıklarımla benim kişisel hayatım arasında doğrudan paralellikler var, ancak gerçeğe yakın kurgularla bazı öykülere zenginlik katmaya çalıştım" diyor.





"YEMEĞE ARA VERİLMESİN İSTEDİM"



Soygür, kitabın gerek içerik gerekse boyut olarak küçüklüğü konusunda şu yorumu yapıyor:



"Okuma kolaylığı olsun istedim. İnsanlar, ara vermeden başka bir uğraşı ile bölünmeden 45 dakikada okuyabilsinler istedim. Nasıl ki ara verilen yemeğe soğursak, benim kitabım için de aynı şey olabilir diye düşündüm. Nitekim okuyucuların pek çoğu aldıklarında hemen bitirdiklerini söylüyorlar." Soygür, kitapla ilgili okurlardan birçok yorum aldığını, genelde bu yorumların okuyanda yarım kalmışlık duygusu verdiği şeklinde olduğunu söylüyor. Kitapta herkesin kendine ait bir şeyler bulduğunu anlatan Soygür, "Hikayelerim çok samimi bulunmuş. Keşke hikayeler daha uzun olsaydı diyenler de var. Düz bir anlatımı tercih ettim ve duygularıma hiçbir şekilde maskeleme yapmadım" diyor. Kitapla ilgili yorum ve eleştirilerin Facebook, Twitter gibi sosyal paylaşım sitelerinde bugünlerde sıklıkla yer aldığını ve her gün okuyuculardan çok sayıda mail geldiğini belirten Soygür, bu konuda şu görüşleri dile getiriyor: "Kitabıma tepkisiz kalınmaması beni çok sevindirdi. Ne kadar sattığından ziyade bu tepkilerin yoğunluğu da önemli. İmza günleri düzenlemesem de, okuyucularımdan gelen tek tek imza taleplerini de karşılamaya çalışıyorum. Kiminin kitabını bir Alışveriş merkezinde, kiminin kitabını da bir arkadaş grubu içinde imzalıyorum. Bu da hem kitabı hem de okuyucu profilini farklılaştıran bir başka nokta."



"İŞ HAYATINDAKİ CESARET İLE EDEBİ CESARET ÇOK FARKLI"





Coca-Cola'nın iş hayatındaki ilk şirketi olduğunu ve şirkete satış elemanı olarak girdiğini ve bugün İş Geliştirme Müdürü olarak çalıştığını belirten 1972 doğumlu Levent Soygür, kitaba giden yolculuğun iç dünyasını şu sözlerle ifade ediyor:



"Kendi kendiniz için yazdığınızda bunu büyük bir zevkle yapabilirsiniz. Ancak bunu başka birileriyle paylaşmaya yani kendi iç dünyanızdan dış dünyaya açmaya karar verdiğinizde iş zorlaşıyor. İş hayatında gösterdiğim cesaretin yüzde birini öykü ve şiir yazmakta gösterebildiğimi bile söylemek çok zor. Yazdıklarımın bir kitabın konusu olabileceği konusunda da bir hayli tereddüt ve tedirginlik yaşadım. Edebiyatla ilgili şiir olsun, öykü olsun en küçük bir çalışmayı bile birilerinin önüne götürmek ve kitaplaştırmaya çalışmak gerçekten büyük cesaret istiyor. Neyse ki bu cesareti yakın çevremdeki insanların ve kimi iş arkadaşlarımın da desteğiyle gösterebildim ve kitabımı yayınlatmayı başardım."



"CESARETE GİDEN ÜÇ TEMEL SORU"



Soygür, iş hayatındaki cesaret ile edebi cesaret arasında çok büyük farklar olduğunun altını çizerek, bu konuda şu yorumda bulunuyor:



"Bir işe kalkışmadan önce kendime hep şu üç soruyu sorarım. Her bir soruya doğru yanıtlar bulmadan diğer soruya da geçmem. Birincisi 'Doğru nedir ve bu doğru ile hangi sonuçlara ulaşabilirim? İkincisi risk ya da riskler nedir ve bu riskler için elimi taşın altına koyabilir miyim?' diye sorarım. Üçüncü temel soru da 'Eğer kendi şirketim olsa ne yapardım?' Kendi şirketim için yapmayacağım şeyi çalıştığım şirket için de kesinlikle yapmam. Hatta bu konuda çalıştığım şirket için daha fazla düşünürüm. Çalıştığım şirkette şimdiye kadar hep cesaret gerektiren çok fazla kararlar aldım. Ve bu ilkeler bana doğru kararlar almamda hep yardımcı oldu. kitap yazarak ve bunu da yayınlatarak yeni bir cesareti daha denemiş oldum. Artık heyecanımı ve tedirginliğimi yendim, daha fazlasını yapabilirim. Belki sırada bir romansı cesaret gelebilir."


'Ferrarim olsa satmazdım'

Thursday, December 24, 2009

Mutfağa girince eşim yere gazete seriyor

Ünlü belgeselci Coşkun Aral, 10 gün önce piyasaya çıkan 'Annemin Yemekleri' isimli kitabında; Karadeniz'den Ege'ye, Güneydoğu'dan Orta Anadolu'ya kadar yedi bölgenin lezzetlerini gözler önüne seriyor. Aral, annesi Nilüfer Aral'ın da tariflerinin yer aldığı, Hotpoint-Ariston'un desteği ile hazırlanan kitabını anlattı...



Bir yemek kitabı hazırlamak nereden aklınıza geldi?

Boğazıma düşkünüm. Çocukluğum zaten muhteşem yemeklerin pişirildiği bir evde geçti. Anne tarafım Arap ve Karadenizli, baba tarafım Türk, Arap, Kürt... Bu farklı kökenlerden gelen yemeklerin kokusuyla büyüdüm ben... Tat olayı zaten çocuk yaşta insanın beynine işliyor. Lezzet avcılığı da insanın evriminin önemli sonuçlarından biri... Tüm bu nedenlerle aklımda zaten uzun zamandır yemekle ilgili bir kitap yapmak vardı.



KİTAP ANNEME ARMAĞANIM

Kitabın ismi neden 'Annemin Yemekleri'?

Annemden Yemek Tarifleri aldım. Kalp ameliyatı geçirdiği dönemde, "Anne yılbaşına kadar elinde kitabın olacak" dedim. Kadıncağız da mutlu oldu.



Ne kadar sürede hazırladınız kitabı?

Bir hafta 10 gün gibi kısa bir süre içinde hazırlandı. Kitap çıkarma fikri ortaya atılır atılmaz, annem ve kız kardeşimden tarifleri aldık. Sonra eşim tarifleri topladı ve kitap kısa süre içinde basıma hazır hale geldi. Tabii tarifler içinden elemeler yaptık. Kolay malzemeyle, kolay bir şekilde pişirilebilecek olan yemekleri tercih ettik. İnsanlara ters gelebilecek yemek tariflerini koymadık. Kitabın boyutu, basılacağı kağıt özenle seçildi. Yani bir yandan yemek karıştırıp, bir yandan sayfaları rahatlıkla çevrilebilecek bir yemek kitabı hazırlamış olduk.



Siz yemek seçer misiniz?

5-6 yaşına kadar yemek seçermişim. Pırasa yemezmişim mesela... Kızım da şimdi benim gibi... Su böreğinin hamurunu yermişim sadece, makarna çok severmişim... Ama hazırladığım programlarda her şeyi yermişim gibi bir imajım oluştu. Oysa hiç öyle değilim, ben bir lezzet avcısıyım.



Mecburiyetten neler yediniz?

Mecburiyetten fare, köpek ve solucan yemiştim. Karga ve yılan da yedim. Ama bu kadar olmasa da bizim mutfağımızda da herkesin yiyemeyeceği şeyler var. Türkler'in, 'Sütlü ciğer' diye bir yemeği var. Akciğerin içine süt koyup, suda haşlıyorlar. Sonra da peynir gibi kesiyorlar... Kelle, mumbar dolması, kokoreç herkesin yiyeceği şeyler değil...



Evde kim yapıyor yemekleri?

Eşim de ben de yapıyoruz. Eşim çok iyi Suşi yapıyor mesela... Ben de evde olduğum zamanlar, etrafı kirletmemek koşuluyla bazı yemekleri yapmaya çalışıyorum. Ama ben yemek yaparken yere gazeteler koyuluyor... Erkeğin mutfağa girdiğinde olan bir hal vardır ya, o bende de var... Bir şeyler illaki dağılır, kırılır, kirlenir. Sakarlığım var ama lezzet avcılığım da var...



Kitabınızdaki yemeklerin hepsini yapabiliyor musunuz?

Yaparım. Hamur da açarım. Ama sürekli hamur açan bir ev kadını kadar kısa sürede, o kadar rahat ve ince hamur açamam. Bazı şeyleri ayırt etmek lazım; ben aşçı değilim. Ben o hamurun içinde bulunması gereken malzemeleri, bunların hangi oranlarda bulunması gerektiğini ve hamurun nasıl olması gerektiğini bilen insanım.



DAHA İYİSİNİ YAPABİLİRİZ

Yemek konusuna özel bir ilginiz var... Programlarınızdan zaten bunu görüyorduk, bu kitapla bunu daha da perçinlemiş oldunuz...

Türkiye, birçok kültürün yer aldığı bir coğrafya. İnanılmaz bir yemek çeşitliliği, yemek kültürü var. Böyle bir coğrafyada tek çeşit yemek yememiz, özel yemeklerin ortadan kalkması düşünülemez. Yemek çeşitliliğinin ortadan kalkmasının engellenmesi lazım. Bunun için çalışmak gerekiyor. Bölgesel yemek yapan daha çok yer açılmalı. Kebabı tanıdık. Ama Türk yemekleri sadece kebapla sınırlı olmamalı. Paris'e yüz binlerce insan sadece yemek yemek, Şarap tatmak, peynir yemek için gidiyor. Biz, bu topraklarda bundan da iyisini yapabiliriz.



Yemek programı yapmanız için teklifler almaya başladınız mı?

Daha bu sabah yeni bir teklif aldım. Hem de daha önce benim Program yapmak istediğim bir kanaldan. Benim bu işten anlamayacağımı düşünerek, program yapmamı istememişlerdi. Ama şimdi istiyorlar.



İLK KEZ 21 YAŞINDA MUTFAĞA GİRDİM

İlk kez ne zaman mutfağa girdiniz ?

21 yaşında Paris'e gittim. İlk kez o zaman girdim tek başıma mutfağa.



Dışarı çıktığınızda nerelerde yemek yiyorsunuz? Zorlanıyor musunuz iyi Restoran bulmakta?

'Çiya' bence Anadolu'nun Kayıp lezzetlerini keşfetmek için çok doğru bir adres. 'Cercis' var, Mardin mutfağı üzerine... Yabancı mutfaklar konusunda Türkiye çok kötü! Suşiyi, Tayland mutfağını, Çin yemeklerini, hatta İtalyan yemeklerini bile yiyecek bir yer bulamıyoruz. İyi olanlar küçük, kenarda kalmış, öyle çok isimleri orada burada yazılan yerler değil. Çin yemeğinin, olması gerektiği lezzette olabilmesi için, malzemelerin Çin'den getirilmesi lazım, bu da çok pahalı. Ayrıca Türk damak tadının yadırgayacağı şeyleri çıkarıyorlar. Sonuçta, Çin yemeğini gerçekten seven, tadını bilen birinin asla yemek istemeyeceği bir şey çıkıyor ortaya. 'Rejans' ise, gerçek Rus yemeği yemek isteyenlerin rahatça gidebileceği bir yer.



KIZIM KOLA İÇMEDEN BÜYÜDÜ

Yemek yaparken hep taze ürünler mi kullanıyorsunuz, nerelerden Alışveriş yapıyorsunuz?

Organik, taze ürünler kullanıyoruz. Eşimin babasının yetiştirdiği domatesi, biberi, patlıcanı 'deep freeze'e koyuyoruz, kışın da onları yiyoruz. Konserve bir ürün alırsam, bize bir kalite güvencesi verenini tercih ediyorum.



Kızınız hamburger yemiyor mu? Kola içmiyor mu?

Yok. Zararlı şeyler yememesini sağladık bugüne kadar. Anlatıyoruz da ona. Umarım bu şekilde devam eder.





ÜNLÜLER HANGİ TAKIMI TUTUYOR?



HANGİ ünlü NEREDE OTURUYOR?







ANA SAYFAYA DÖNMEK İÇİN TIKLAYINIZ...



Mutfağa girince eşim yere gazete seriyor

Bin Ladin ailesi İran da

Habere göre, Bin Ladin’in eşlerinden biri, altı çocuğu ve 11 torunu, Tahran’ın hemen dışındaki bir yerde yaşıyor. Times’a konuyla ilgili bilgi veren Bin Ladin’in 29 yaşındaki oğlu Ömer Usame Bin Ladin’e göre akrabaları 11 Eylül saldırılarından hemen önce Afganistan’dan ayrıldı ve İran sınırına yürüdü. Aile daha sonra Tahran dışında duvarlarla örülü bir yere götürüldü. Ömer Ladin ayrıca, akrabalarının normal bir Yaşam sürdürdüklerini, yemek pişirip, Televizyon izlediklerini ve kitap okuduklarını, nadiren de olsa Alışveriş için dışarı çıktıklarını söyledi.
Bin Ladin ailesi İran’da

Wednesday, December 23, 2009

İran ın başını ağrıtacak


İngiliz Times gazetesi, El Kaide lideri Usame Bin Ladin’in ailesinin bir bölümünün, İran’da gizli bir yerde yaşadığını yazdı.

Gazete, Bin Ladin’in eşlerinden birinin, altı çocuğunun ve 11 torununun, Tahran’ın hemen dışındaki bir yerde olduklarının öğrenildiğini bildirdi.

"Ailenin dış dünyayla irtibatı önlenirken, İran, Bin Ladin’in akrabalarının bu ülkede yaşadığını defalarca inkar etti" görüşünü savunan gazete, Bin Ladin’in 29 yaşındaki oğlu Ömer Usame Bin Ladin’den edindiği bu bilgilere sayfalarında geniş yer verdi. Times, Ömer Usame Bin Ladin’in kardeşlerinin kendisini Kasım ayında arayıncaya kadar hayatta olup olmadıkları konusunda bir bilgisi olmadığını söylediğini kaydetti.

Akrabalarının, Ömer Usame Bin Ladin’e, 11 Eylül saldırılarından hemen önce Afganistan’dan nasıl ayrıldıklarını ve İran sınırına nasıl yürüdüklerini anlattıklarını yazan Times, ailenin Tahran dışında duvarlarla örülü bir yere götürüldüğünü kaydetti. İran’da yaşadıkları belirtilen Bin Ladin ailesiyle ilgili ise Gazete şu bilgilere yer verdi: "Çocukların en büyüğü Saad 20, Osman 17, Muhammed 15, Fatma 14, Hamza 12, İman 9 ve Bekir 7 yaşında. Muhammed’in El Kaide’nin komutasındaki ikinci kişi olduğu ve Saad’ın terör saldırılarını planladığına dair spekülasyonlar var...

Akrabaları, Muhammed’in hala İran’daki gizli yerde yaşadığı, Saad’ın bir yıldan az bir süre önce annesini bulmak için kaçtığını söyledi. Ağabeyi ile iletişime geçtikten bir hafta sonra, İman ise yaşadığı yerden nadiren çıktığı bir zamanda, Suudi Arabistan Büyükelçiliğine gitti, hala orada bulunuyor ve İran’dan çıkmayı talep ediyor." Gazeteye göre, Ömer Ladin’in ayrıca, akrabalarının normal bir Yaşam sürdürdüklerini, yemek pişirip, Televizyon izlediklerini ve kitap okuduklarını, nadiren de olsa Alışveriş için dışarı çıktıklarını söylediğini belirtti. Gazete, Ömer Usame Bin Ladin’in şu sözlerine yer verdi: "İran hükümeti, kimsenin istemediği bu kalabalık insan grubuyla ne yapacağını bilmiyor, dolayısıyla sadece güvende tutuyor. Bundan dolayı, İran’a şükran borçluyuz ve İran’a kalbimizin en derinliklerinden teşekkür ediyoruz." Times, Katar’da bulunan Ömer Usame Bin Ladin’in akrabalarının, İran’ı terk etmelerine izin verilmesini istediğini ve onlarla bir araya gelmeyi umut ettiğini söylediğini de belirtti.
İran'ın başını ağrıtacak

Bin Ladin in kayıp ailesi İran da yaşıyor iddiası


İngiliz Times gazetesi, El Kaide lideri Usame Bin Ladin’in ailesinin bir bölümünün, İran’da gizli bir yerde yaşadığını yazdı.

Gazete, Bin Ladin’in eşlerinden birinin, altı çocuğunun ve 11 torununun, Tahran’ın hemen dışındaki bir yerde olduklarının öğrenildiğini bildirdi.

"Ailenin dış dünyayla irtibatı önlenirken, İran, Bin Ladin’in akrabalarının bu ülkede yaşadığını defalarca inkar etti" görüşünü savunan gazete, Bin Ladin’in 29 yaşındaki oğlu Ömer Usame Bin Ladin’den edindiği bu bilgilere sayfalarında geniş yer verdi. Times, Ömer Usame Bin Ladin’in kardeşlerinin kendisini Kasım ayında arayıncaya kadar hayatta olup olmadıkları konusunda bir bilgisi olmadığını söylediğini kaydetti.

Akrabalarının, Ömer Usame Bin Ladin’e, 11 Eylül saldırılarından hemen önce Afganistan’dan nasıl ayrıldıklarını ve İran sınırına nasıl yürüdüklerini anlattıklarını yazan Times, ailenin Tahran dışında duvarlarla örülü bir yere götürüldüğünü kaydetti. İran’da yaşadıkları belirtilen Bin Ladin ailesiyle ilgili ise Gazete şu bilgilere yer verdi: "Çocukların en büyüğü Saad 20, Osman 17, Muhammed 15, Fatma 14, Hamza 12, İman 9 ve Bekir 7 yaşında. Muhammed’in El Kaide’nin komutasındaki ikinci kişi olduğu ve Saad’ın terör saldırılarını planladığına dair spekülasyonlar var...

Akrabaları, Muhammed’in hala İran’daki gizli yerde yaşadığı, Saad’ın bir yıldan az bir süre önce annesini bulmak için kaçtığını söyledi. Ağabeyi ile iletişime geçtikten bir hafta sonra, İman ise yaşadığı yerden nadiren çıktığı bir zamanda, Suudi Arabistan Büyükelçiliğine gitti, hala orada bulunuyor ve İran’dan çıkmayı talep ediyor." Gazeteye göre, Ömer Ladin’in ayrıca, akrabalarının normal bir Yaşam sürdürdüklerini, yemek pişirip, Televizyon izlediklerini ve kitap okuduklarını, nadiren de olsa Alışveriş için dışarı çıktıklarını söylediğini belirtti. Gazete, Ömer Usame Bin Ladin’in şu sözlerine yer verdi: "İran hükümeti, kimsenin istemediği bu kalabalık insan grubuyla ne yapacağını bilmiyor, dolayısıyla sadece güvende tutuyor. Bundan dolayı, İran’a şükran borçluyuz ve İran’a kalbimizin en derinliklerinden teşekkür ediyoruz." Times, Katar’da bulunan Ömer Usame Bin Ladin’in akrabalarının, İran’ı terk etmelerine izin verilmesini istediğini ve onlarla bir araya gelmeyi umut ettiğini söylediğini de belirtti.
'Bin Ladin 'in kayıp ailesi İran'da yaşıyor' iddiası

"Bin Ladin in kayıp ailesi İran da yaşıyor"

Gazete, Bin Ladin'in eşlerinden birinin, altı çocuğunun ve 11 torununun, Tahran'ın hemen dışındaki bir yerde olduklarının öğrenildiğini bildirdi.



"Ailenin dış dünyayla irtibatı önlenirken, İran, Bin Ladin'in akrabalarının bu ülkede yaşadığını defalarca inkar etti" görüşünü savunan gazete, Bin Ladin'in 29 yaşındaki oğlu Ömer Usame Bin Ladin'den edindiği bu bilgilere sayfalarında geniş yer verdi. Times, Ömer Usame Bin Ladin'in kardeşlerinin kendisini Kasım ayında arayıncaya kadar hayatta olup olmadıkları konusunda bir bilgisi olmadığını söylediğini kaydetti.



Akrabalarının, Ömer Usame Bin Ladin'e, 11 Eylül saldırılarından hemen önce Afganistan'dan nasıl ayrıldıklarını ve İran sınırına nasıl yürüdüklerini anlattıklarını yazan Times, ailenin Tahran dışında duvarlarla örülü bir yere götürüldüğünü kaydetti. İran'da yaşadıkları belirtilen Bin Ladin ailesiyle ilgili ise Gazete şu bilgilere yer verdi:



"Çocukların en büyüğü Saad 20, Osman 17, Muhammed 15, Fatma 14, Hamza 12, İman 9 ve Bekir 7 yaşında. Muhammed'in El Kaide'nin komutasındaki ikinci kişi olduğu ve Saad'ın terör saldırılarını planladığına dair spekülasyonlar var... Akrabaları, Muhammed'in hala İran'daki gizli yerde yaşadığı, Saad'ın bir yıldan az bir süre önce annesini bulmak için kaçtığını söyledi. Ağabeyi ile iletişime geçtikten bir hafta sonra, İman ise yaşadığı yerden nadiren çıktığı bir zamanda, Suudi Arabistan Büyükelçiliğine gitti, hala orada bulunuyor ve İran'dan çıkmayı talep ediyor."



Gazeteye göre, Ömer Ladin'in ayrıca, akrabalarının normal bir Yaşam sürdürdüklerini, yemek pişirip, Televizyon izlediklerini ve kitap okuduklarını, nadiren de olsa Alışveriş için dışarı çıktıklarını söylediğini belirtti. Gazete, Ömer Usame Bin Ladin'in şu sözlerine yer verdi:



"İran hükümeti, kimsenin istemediği bu kalabalık insan grubuyla ne yapacağını bilmiyor, dolayısıyla sadece güvende tutuyor. Bundan dolayı, İran'a şükran borçluyuz ve İran'a kalbimizin en derinliklerinden teşekkür ediyoruz."



Times, Katar'da bulunan Ömer Usame Bin Ladin'in akrabalarının, İran'ı terk etmelerine izin verilmesini istediğini ve onlarla bir araya gelmeyi umut ettiğini söylediğini de belirtti.
"Bin Ladin'in kayıp ailesi İran'da yaşıyor"

Saturday, December 19, 2009

Spor yapmayı severim tam bir kitap delisiyim

'Ezel' dizisinde canlandırdığı 'Şebnem' karakteriyle gönüllerde taht kuran genç oyuncu Bade İşçil, Marie Claire dergisinin kariyeri, günlük aktiviteleri ve modaya bakışı üzerine kendisine yönelttiği soruları cevapladı.



'Ezel' dizisinde oynamak: 'Ezel', çok başarılı bir proje. Böylesine olağanüstü bir projede yer almak, benim için inanılmaz gurur verici. Bu projede olmaktan gururluyum.



Sette Olmak: Soğukta üşüdüğünü fark etmeyecek, saatlerin nasıl geçtiğini anlamayacak kadar keyifli bir yer.



Canlandırmak istediğiniz hayalinizdeki karakter: Her genç oyuncu gibi ben de, zor ama başarıyla canlandırdığım bir rolde yer almanın hayalini kuruyorum. Daha yolun çok başındayım. Bir gün, bu hayalim de gerçek olacak.



EVDE ÇOK FARKLI DEĞİLİM



Genç Bir Oyuncu Olmak: Konuşmayı yeni öğrenen bir çocuk olmak gibi... Belki tam olarak anlatamıyorum demek istediklerimi, ama zamanla daha zor cümleler kurabileceğimi biliyorum ve bunun için çalışıyorum.



Dizi izlemek: Bir dizide yer alıyorum, ancak dizileri ne yazık ki takip edemiyorum. Televizyon izlemeyi de çok sevmiyorum. Evimde, zengin bir DVD arşivim var. Evde sakin bir şekilde, DVD izlemeye bayılıyorum.



Evdeki Bade: Evdeki Bade; settekinden ya da dışardakinden farklı değil. Ben hep neysem o oldum. Tek fark, evimde çok daha huzurlu oluyorum, ailemle birlikteyim çünkü.



Okumak: Okumayı çok seviyorum; yeni şeyler öğrenmek için de her türlü kitabı okurum. Noam Chomsky, James Patterson, Sean Michael, Paulo Coelho ve Gabriel Garcia Marquez gibi yazarların tüm kitaplarını okumaya çalışıyorum.



Spor Yapmak: Mutluluğun formülü. Her kişinin yemeye içmeye ayırdığı gibi spora da zaman ayırması gerektiğini düşünüyorum. Sporsuz bir hayat düşünemiyorum.



Gazete okumak: Gündemi takip etmek için eve alınan her gazeteyi atlamadan okurum. Hatta daha fazla gazete okunması gerektiğini düşünüyorum.



Müzik dinlemek: Müzik hayatımın vazgeçilmez bir parçası. Trafikte, evde, spor yaparken, her yerde müzik dinliyorum.



Evde hayvan beslemek: Evde, köpeğim ve kedim var. Hayvanları çok seviyorum.



Seyahat: Uçakla seyahat etmeyi severim. Çok uzun mesafeli yolculuklarda uyuyarak, kitap, dergi okuyarak ya da Oyun oynayıp müzik dinleyerek zaman geçiriyorum.



Alışveriş yapmak: Dozunu kaçırdığım için, mutlaka beni durdurabilecek biriyle alışverişe çıkarım. Alışveriş için sezonum yoktur ama bahanem çoktur.





MAGAZİN TURU İÇİN TIKLAYINIZ


Spor yapmayı severim tam bir kitap delisiyim

Monday, December 14, 2009

Medine de Osmanlı izlerini aramayın, üzülürsünüz

10 Eylül’de, çarşambayı perşembeye bağlayan gece, saat 3.30’a doğru Mekke’deki Otel odasında uyandım. Hızla bir şeyler atıştırıp, biraz meyve suyu içtim. 5.30’a doğru, lobideydim. Medine yolculuğuna hazırdım. Yokuş aşağı yürüyüp, anacaddedeki 9 numaralı otobüs durağına ulaştım. 8.00’de hareket ettik.Otobüsteki Diyanet İşleri görevlisi hoca, yola çıkar çıkmaz, ilgi çekici, kısa bir konuşma yaptı. Hz. Muhammed’in Medine’ye göçünden bahsetti. İsrâ Sûresi’ne de yansıyan, göç öncesi yakarışını aktardı: “Rabbim, çıkacağım yerden (Mekke) dürüstlükle çıkmamı, gireceğim yere (Medine) dürüstlükle girmemi sağla! Bana, hakkıyla yardım edici bir güç ver!” Mekke-Medine arası, yaklaşık 450 kilometre. Gerçi, engebesiz bir yol. Hiçbir yerde durmaksızın ilerliyoruz. Volkanik bir arazinin ayrışmış parçaları. Aynı zamanda, göz alabildiğine bomboş uzanan bir toprak! Ne bir yerleşim ne dikkate değer ölçüde bir yeşil örtü ne de bir sınai yahut tarımsal işletme!Buraya kadar herhangi bir demiryolu izine de rastlamadık. Hep karayolu... Gidiş ve geliş için ayrı ayrı inşa edilmiş. Trafik yoğun sayılmaz. Oysa, bu güzergâha hızlı tren hattı yapılabilirdi.MESCİT KUBA KÖYÜ’NDEMedine’ye girmeden, Kuba Mescidi’yle karşılaştık. Göç sırasında, Hz. Muhammed’in de beden gücüyle katılmasıyla inşa edilmiş. “Takvâ üzere yapıldığı” belirtiliyor. Dört buçuk saatin sonunda, öğleyi biraz geçe Medine’ye ulaştık. Mekke’yle karşılaştırılınca, daha büyük, engebesi çok daha az, Mimari yapısı daha düzenli. Rastgele inşa edilmiş gökdelen ormanı da yok. Mekke’nin atmosferi “uhrevi,” burada ise daha dünyevi. Otelimizin ismi, El Ensâr! Medine’ye ve tarihine yakışan bir isim. El Ensâr Oteli’nin hemen yakınında, bir küçük mescit dikkat çekiyor: Dış yüzeyinde sarmal kabartmalı güzel bir süs taşıyan minaresiyle, tek kubbeli beyaz bir yapı. Minaresi Türk tipi; kubbe mimarisi karışık. Büyük hadis bilgini İmam Buharî’nin adını taşıyor. Bir ara, fırsat bulup içine girdim. Dört kemer üstüne oturan, yaklaşık yarım küreden biraz daha yüksek bir kubbe. İçeriden bakıldığında, dışarıya oranla daha çok Osmanlı izi taşıyor. Caminin yapılış ya da onarım tarihi, hicri 1377. Bu hesaba göre, yarım yüzyıldan biraz daha yaşlı.PEYGAMBER MESCİDİ KÂBE’YE BENZETİLMİŞErtesi gün, cumaydı. Saat 11.15 dolaylarında Mescid-i Nebevi’ye (Peygamber Mescidi) gittim. Sonraki mimarisiyle, önemli ölçüde Kâbe’ye benzetilmiş. Uzun bir dikdörtgen. Çevresinde, mermer zeminli, geniş bir boş alan var. Kâbe’deki gibi, yüksek yapılarla (Kral gökdeleniyle bile) boğulmamış.Caminin içinde, enine ve boyuna doğrultuda sütunlar sıralanmış. Her birine dört revak biniyor. Revakların altı, bir uçtan öbür uca dimdik duran insan ordusuyla dolu! Bel hizasına eğildikleri zaman da, sırtları bir başka biçimde insan düzlemi oluşturuyor. Tek tartışmasız “güç”ün önündeki eğiliş bu, görünen ordunun görünmeyen “sahip”inin önünde! Ezana daha 40 dakika olmasına karşın, camide iğne atılsa yere düşecek kadar doluydu. Farklı ülkelerden gelmiştik ve hepimiz Hz Muhammet’in evi sayılacak şu yerde onun konuğuyduk. Ertesi gün, yine aynı saatlerde, bu kez 21 numaralı Kral Fahd Kapısı’ndan girdim. Herkesle birlikte, hep ileriye doğru yürüdüm. Bir süre sonra yürüyüş ağırlaştı. Tam bu sırada, Yeşil Kubbe’nin de önüne gelmiştik. Alımlı, parlak ve ağır bir sarı maden çerçeve, içeriyi dışarıdan ayırmaktaydı. Tek gözlü bölme, yalnızca Hz. Muhammed’in türbesi (Kubbe-i Saadet), iki gözlü bölmeyse ilk iki halifenin yattıkları yeri işaret etmekteydi. Fırsat bulanlar, tek sıralı safta, bu duvarın dibinde öğle namazı kılmaya çalışıyorlardı. Ve ramazanın son günü... Yarın, Türkiye’de bayram! Bakalım, burada nasıl olacak? Bu arada, Türk konukların bir bölümü, Mekke’ye gidiyor. “Medine’de, bayram sabahı” Bu üç sözcük, Yahya Kemal’in bir şiirine başlık olsaydı, Süleymaniye Camii şiirinde olduğu gibi, kim bilir, ne görkemli bir yazınsal ürün çıkardı ortaya? MEDİNE GARI ISSIZ VE ZİNCİRE VURULMUŞBayrama birkaç gün kala, taksiyle Osmanlı’nın dev ulaşım eseri Hicaz Demiryolu’nun son durağı Medine Garı’na gittim. Bu bölgede, garın yanı sıra yitik ve cemaatsiz bir Osmanlı camisi var. Gar iki katlı, cephesi uzun ve kemerli bir yapı. Şam’dakine çok benziyor. Az ötede, binaların yanındaki boşlukta, bir veda işareti gibi “sonuncu vagon” bekliyor. Alımlı gar binasına, Osmanlı İmparatorluğu’nun acılı alınyazısına benzer bir biçimde ağır bir zincirle sarı bir kilit vurulmuş.Çifte minareli cami, görkemli Osmanlı mimarisini yansıtıyor. Gar gibi siyah taştan inşa edilmiş. Dışarıdaki cemaat alanı sütunlarla birbirinden ayrılmış, her biri beş kubbeli ve tam simetrik. Caminin önündeki boş arazideyse, mavi tabanlı, sevimli bir dairesel havuz! ONCA ÖZVERİNİN SONUİki yapı kentin karayolu ağında unutulmuş bir ada... Yalnız, bakımsız ve terk edilmiş... Garı çerçeveleyen demir parmaklıklara ceza gibi vurulan kilide bakarken, düşündüm: Onca ferman, rapor, özverinin sonu bu kilit mi olmalıydı? Sultan Abdülaziz, 4600 kilometrelik demiryoluyla Anadolu’yu Bağdat’a bağlamıştı. 30 yıl sonra Hicaz Telgraf Hattı yapıldı. Sonra 1900’de Sultan Abdülhamid’in Hicaz Demiryolu geldi. Yalnız ray döşenmedi. Hat boyunca istasyonlar, köprüler, telgraf merkezleri, hastaneler yapıldı. Beşinci Ordu’dan binlerce asker, yarım yevmiye karşılığı çalıştı bu hatta. Issız Medine Garı’nda, tek başıma, geçmişin sislerine gömülmüş “son vagon”u seyrederken sarı kilidin önüne yaşlıca birisi daha geldi. Konyalıydı, fotoğraf çekti. Akşam yaklaşırken orta yaşlı bir çift göründü. Hafifçe gülümseyerek bizi “Merhaba! Yüce ecdâdın torunları” diyerek selamladı.KENT GECE CANLANIYORMedine’de birkaç kitapçı dolaştım. Raftaki kitap ve broşürleri inceledim. Farklı yabancı dillerde, Mekke Tarihi ya da Medine Tarihi gibi el kitapları vardı. ingilizce, Fransızca olanları, Endonezya, Bangaldeş dilinde yazılanları gördüm. Fakat Türkçe yoktu. Gözüme bir de fotoğraflı Mekke ve Medine albümü ilişti. Medine’de Yaşam, tıpkı Mekke’de olduğu gibi, yatsıdan biraz önce başlıyor. Döviz bürolarından kuyumculara, sokak satıcılarına dek, kadın ve erkek Ticaret erbabı, renkli tulumlarıyla Temizlik işçileri, motorlu araçlar ortaya çıkıyor. Sokağın canlılığı, yaşamı, Alışveriş sabah ezanına dek sürüyor. Geçmişte hırsızlık suçlamasıyla kolu kesilenler, ancak gecenin koynunda dilenebiliyor.
Medine’de Osmanlı izlerini aramayın, üzülürsünüz

Tuesday, December 8, 2009

Medine’de Osmanlı izlerini aramayın, üzülürsünüz

10 Eylül’de, çarşambayı perşembeye bağlayan gece, saat 3.30’a doğru Mekke’deki Otel odasında uyandım. Hızla bir şeyler atıştırıp, biraz meyve suyu içtim. 5.30’a doğru, lobideydim. Medine yolculuğuna hazırdım. Yokuş aşağı yürüyüp, anacaddedeki 9 numaralı otobüs durağına ulaştım. 8.00’de hareket ettik.Otobüsteki Diyanet İşleri görevlisi hoca, yola çıkar çıkmaz, ilgi çekici, kısa bir konuşma yaptı. Hz. Muhammed’in Medine’ye göçünden bahsetti. İsrâ Sûresi’ne de yansıyan, göç öncesi yakarışını aktardı: “Rabbim, çıkacağım yerden (Mekke) dürüstlükle çıkmamı, gireceğim yere (Medine) dürüstlükle girmemi sağla! Bana, hakkıyla yardım edici bir güç ver!” Mekke-Medine arası, yaklaşık 450 kilometre. Gerçi, engebesiz bir yol. Hiçbir yerde durmaksızın ilerliyoruz. Volkanik bir arazinin ayrışmış parçaları. Aynı zamanda, göz alabildiğine bomboş uzanan bir toprak! Ne bir yerleşim ne dikkate değer ölçüde bir yeşil örtü ne de bir sınai yahut tarımsal işletme!Buraya kadar herhangi bir demiryolu izine de rastlamadık. Hep karayolu... Gidiş ve geliş için ayrı ayrı inşa edilmiş. Trafik yoğun sayılmaz. Oysa, bu güzergâha hızlı tren hattı yapılabilirdi.MESCİT KUBA KÖYÜ’NDEMedine’ye girmeden, Kuba Mescidi’yle karşılaştık. Göç sırasında, Hz. Muhammed’in de beden gücüyle katılmasıyla inşa edilmiş. “Takvâ üzere yapıldığı” belirtiliyor. Dört buçuk saatin sonunda, öğleyi biraz geçe Medine’ye ulaştık. Mekke’yle karşılaştırılınca, daha büyük, engebesi çok daha az, Mimari yapısı daha düzenli. Rastgele inşa edilmiş gökdelen ormanı da yok. Mekke’nin atmosferi “uhrevi,” burada ise daha dünyevi. Otelimizin ismi, El Ensâr! Medine’ye ve tarihine yakışan bir isim. El Ensâr Oteli’nin hemen yakınında, bir küçük mescit dikkat çekiyor: Dış yüzeyinde sarmal kabartmalı güzel bir süs taşıyan minaresiyle, tek kubbeli beyaz bir yapı. Minaresi Türk tipi; kubbe mimarisi karışık. Büyük hadis bilgini İmam Buharî’nin adını taşıyor. Bir ara, fırsat bulup içine girdim. Dört kemer üstüne oturan, yaklaşık yarım küreden biraz daha yüksek bir kubbe. İçeriden bakıldığında, dışarıya oranla daha çok Osmanlı izi taşıyor. Caminin yapılış ya da onarım tarihi, hicri 1377. Bu hesaba göre, yarım yüzyıldan biraz daha yaşlı.PEYGAMBER MESCİDİ KÂBE’YE BENZETİLMİŞErtesi gün, cumaydı. Saat 11.15 dolaylarında Mescid-i Nebevi’ye (Peygamber Mescidi) gittim. Sonraki mimarisiyle, önemli ölçüde Kâbe’ye benzetilmiş. Uzun bir dikdörtgen. Çevresinde, mermer zeminli, geniş bir boş alan var. Kâbe’deki gibi, yüksek yapılarla (Kral gökdeleniyle bile) boğulmamış.Caminin içinde, enine ve boyuna doğrultuda sütunlar sıralanmış. Her birine dört revak biniyor. Revakların altı, bir uçtan öbür uca dimdik duran insan ordusuyla dolu! Bel hizasına eğildikleri zaman da, sırtları bir başka biçimde insan düzlemi oluşturuyor. Tek tartışmasız “güç”ün önündeki eğiliş bu, görünen ordunun görünmeyen “sahip”inin önünde! Ezana daha 40 dakika olmasına karşın, camide iğne atılsa yere düşecek kadar doluydu. Farklı ülkelerden gelmiştik ve hepimiz Hz Muhammet’in evi sayılacak şu yerde onun konuğuyduk. Ertesi gün, yine aynı saatlerde, bu kez 21 numaralı Kral Fahd Kapısı’ndan girdim. Herkesle birlikte, hep ileriye doğru yürüdüm. Bir süre sonra yürüyüş ağırlaştı. Tam bu sırada, Yeşil Kubbe’nin de önüne gelmiştik. Alımlı, parlak ve ağır bir sarı maden çerçeve, içeriyi dışarıdan ayırmaktaydı. Tek gözlü bölme, yalnızca Hz. Muhammed’in türbesi (Kubbe-i Saadet), iki gözlü bölmeyse ilk iki halifenin yattıkları yeri işaret etmekteydi. Fırsat bulanlar, tek sıralı safta, bu duvarın dibinde öğle namazı kılmaya çalışıyorlardı. Ve ramazanın son günü... Yarın, Türkiye’de bayram! Bakalım, burada nasıl olacak? Bu arada, Türk konukların bir bölümü, Mekke’ye gidiyor. “Medine’de, bayram sabahı” Bu üç sözcük, Yahya Kemal’in bir şiirine başlık olsaydı, Süleymaniye Camii şiirinde olduğu gibi, kim bilir, ne görkemli bir yazınsal ürün çıkardı ortaya? MEDİNE GARI ISSIZ VE ZİNCİRE VURULMUŞBayrama birkaç gün kala, taksiyle Osmanlı’nın dev ulaşım eseri Hicaz Demiryolu’nun son durağı Medine Garı’na gittim. Bu bölgede, garın yanı sıra yitik ve cemaatsiz bir Osmanlı camisi var. Gar iki katlı, cephesi uzun ve kemerli bir yapı. Şam’dakine çok benziyor. Az ötede, binaların yanındaki boşlukta, bir veda işareti gibi “sonuncu vagon” bekliyor. Alımlı gar binasına, Osmanlı İmparatorluğu’nun acılı alınyazısına benzer bir biçimde ağır bir zincirle sarı bir kilit vurulmuş.Çifte minareli cami, görkemli Osmanlı mimarisini yansıtıyor. Gar gibi siyah taştan inşa edilmiş. Dışarıdaki cemaat alanı sütunlarla birbirinden ayrılmış, her biri beş kubbeli ve tam simetrik. Caminin önündeki boş arazideyse, mavi tabanlı, sevimli bir dairesel havuz! ONCA ÖZVERİNİN SONUİki yapı kentin karayolu ağında unutulmuş bir ada... Yalnız, bakımsız ve terk edilmiş... Garı çerçeveleyen demir parmaklıklara ceza gibi vurulan kilide bakarken, düşündüm: Onca ferman, rapor, özverinin sonu bu kilit mi olmalıydı? Sultan Abdülaziz, 4600 kilometrelik demiryoluyla Anadolu’yu Bağdat’a bağlamıştı. 30 yıl sonra Hicaz Telgraf Hattı yapıldı. Sonra 1900’de Sultan Abdülhamid’in Hicaz Demiryolu geldi. Yalnız ray döşenmedi. Hat boyunca istasyonlar, köprüler, telgraf merkezleri, hastaneler yapıldı. Beşinci Ordu’dan binlerce asker, yarım yevmiye karşılığı çalıştı bu hatta. Issız Medine Garı’nda, tek başıma, geçmişin sislerine gömülmüş “son vagon”u seyrederken sarı kilidin önüne yaşlıca birisi daha geldi. Konyalıydı, fotoğraf çekti. Akşam yaklaşırken orta yaşlı bir çift göründü. Hafifçe gülümseyerek bizi “Merhaba! Yüce ecdâdın torunları” diyerek selamladı.KENT GECE CANLANIYORMedine’de birkaç kitapçı dolaştım. Raftaki kitap ve broşürleri inceledim. Farklı yabancı dillerde, Mekke Tarihi ya da Medine Tarihi gibi el kitapları vardı. ingilizce, Fransızca olanları, Endonezya, Bangaldeş dilinde yazılanları gördüm. Fakat Türkçe yoktu. Gözüme bir de fotoğraflı Mekke ve Medine albümü ilişti. Medine’de Yaşam, tıpkı Mekke’de olduğu gibi, yatsıdan biraz önce başlıyor. Döviz bürolarından kuyumculara, sokak satıcılarına dek, kadın ve erkek Ticaret erbabı, renkli tulumlarıyla Temizlik işçileri, motorlu araçlar ortaya çıkıyor. Sokağın canlılığı, yaşamı, Alışveriş sabah ezanına dek sürüyor. Geçmişte hırsızlık suçlamasıyla kolu kesilenler, ancak gecenin koynunda dilenebiliyor.
Medine’de Osmanlı izlerini aramayın, üzülürsünüz