Showing posts with label Orhan Pamuk. Show all posts
Showing posts with label Orhan Pamuk. Show all posts

Saturday, April 10, 2010

Masumiyet Müzesi ilk 10 a kalamadı

LONDRA - "Three Percent" adlı New York'taki Rochester Üniversitesi'ne bağlı bir uluslararası Edebiyat internet sitesinin 2007 yılından bu yana verdiği 'İngilizce en iyi Çeviri Ödülü'nün bu yılki 25 adayından 15'i önceki gün elendi.
Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk'un İngilizce'ye çevrilen son romanı 'Masumiyet Müzesi' de adaylar arasında ilk 10'a kalamadı.
23 farklı ülkeden, 17 farklı dilde yazılan eserler arasından geriye kalan 10 adayın, "kitabın orjinalliği ve çevirisi" dikkate alınarak belirlendiği kaydedildi.
'İngilizce En İyi Çeviri Ödülü'nü alacak roman, 10 Mart 2010'da açıklanacak.
10 Roman adayı, yazar ve ingilizce çevirmenleri şöyle: -Cesar Aira, "Ghosts" (İspanyolca'dan İngilizce'ye çeviren Chris Andrews) -Gerbrand Bakker, "The Twin" (Felemenkçe'den İngilizce'ye çeviren David Colmer) -Ignacio de Loyola Brandao, "Anonymous Celebrity" (Portekizce'den İngilizce'ye çeviren Nelson Vieira) -Hugo Claus, "Wonder" (Felemenkçe'den İngilizce'ye çeviren Michael Henry Heim) -Wolf Haas, "The Weather Fifteen Years Ago" (Almanca'dan İngilizce'ye çeviren Stephanie Gilardi ve Thomas S Hansen) -Gail Hareven, "The Confessions of Noa Weber" (İbranice'den İngilizce'ye çeviren Dalya Bilu) -Jan Kjaerstad, "The Discoverer" (Norveççe'den İngilizce'ye çeviren Barbara Haveland) -Sigizmund Krzhizhanovsky, "Memories of the Future" (Rusça'dan İngilizce'ye çeviren Joanne Turnbull) -Jose Manuel Prieto, "Rex" (İspanyolca'dan İngilizce'ye çeviren Esther Allen) -Robert Walser, "The Tanners" (Almanca'dan İngilizce'ye çeviren Susan Bernofsky)
Geçen yılın "en iyi çeviri kitap ödülünü", Imre Goldstein tarafından Macarca'dan İngilizce'ye çevrilen Attila Bartis'in "Tranquility" kitabı almıştı. Bartis'in kitabı "Sessizlik" adıyla Türkçe'ye de çevrilmişti.
'Masumiyet Müzesi' ilk 10'a kalamadı

Sunday, February 28, 2010

Pamuk, Le Clezio ve Bolano ile yarışıyor

LONDRA - 16 Şubat'ta açıklanacak '2010 en iyi Çeviri Kitabı Ödülü' için 'Masumiyet Müzesi' ile Orhan Pamuk, Nobel ödüllü yazar Jean-Marie Gustave Le Clezio ve Şilili yazar Roberto Bolano ile yarışıyor.
'Three Percent' adlı New York'taki Rochester Üniversitesi'ne bağlı bir uluslararası Edebiyat internet sitesinin 2007 yılından bu yana verdiği ödülün bu yılki adayları önceki gün duyuruldu.
23 farklı ülkeden, 17 farklı dilde yazılan eserler için aday gösterilen 25 yazar ve çevirmen şöyle:
-Cesar Aira, "Ghosts" (İspanyolcadan İngilizceye çeviren Chris Andrews) -Ferenc Barnas, "The Ninth" (Macarcadan İngilizceye çeviren Paul Olchvary) -Ignacio de Loyola Brandao, "Anonymous Celebrity" (Portekizceden İngilizceye çeviren Nelson Vieira) -Gerbrand Bakker, "The Twin" (Felemenkçeden İngilizceye çeviren David Colmer) -Roberto Bolano, "The Skating Rink" (İspanyolcadan İngilizceye çeviren Chris Andrews) -Hugo Claus, "Wonder" (Felemenkçeden İngilizceye çeviren Michael Henry Heim) -Hans Fallada, "Every Man Dies" (Almancadan İngilizceye çeviren Michael Hofmann) -Juan Filloy, "Op Oloop" (İspanyolcadan İngilizceye çeviren Lisa Dillman) -Ricardas Gavelis, "Vilnius Poker" (Litvanya dilinden İngilizceye çeviren Elizabeth Novickas) -Cemal Gitani, "The Zafarani" (Arapçadan İngilizceye çeviren Faruk Abdülvahab) -Wolf Haas, "The Weather Fifteen Years Ago" (Almancadan İngilizceye çeviren Stephanie Gilardi ve Thomas S Hansen) -Gail Hareven, "The Confessions of Noa Weber" (İbraniceden İngilizceye çeviren Dalya Bilu) -Jan Kjaerstad, "The Discoverer" (Norveççeden İngilizceye çeviren Barbara Haveland) -Sigizmund Krzhizhanovsky, "Memories of the Future" (Rusçadan İngilizceye çeviren Joanne Turnbull) -JMG Le Clezio, "Desert", (Fransızcadan İngilizceye çeviren C Dickson) -Cao Naiqian, "There's Nothing I Can Do When I Think of You Late at Night" (Çinceden İngilizceye çeviren John Balcom) -Orhan Pamuk, "The Museum of Innocence" (Türkçeden İngilizceye çeviren Maureen Freely) -Fernando del Paso, "News from the Empire" (İspanyolcadan İngilizceye çeviren Alfonso Gonzalez and Stella T. Clark) -Jerzy Pilch, "The Mighty Angel" (Lehçeden İngilizceye çeviren Bill Johnston) -Jose Manuel Prieto, "Rex" (İspanyolcadan İngilizceye çeviren Esther Allen) -Merce Rodoreda, "Death in Spring" (Katalancadan İngilizceye çeviren Martha Tennent) -Ersi Sotiropoulos, "Landscape with Dog and Other Stories" (Yunancadan İngilizceye çeviren Karen Emmerich) -Mati Unt, "Brecht at Night" (Estonya dilinden İngilizceye çeviren Eric Dickens) -Abdurrahman Waberi, "In the United States of Africa" (Fransızcadan İngilizceye çeviren David ve Nicole Ball) -Robert Walser, "The Tanners" (Almancadan İngilizceye çeviren Susan Bernofsky)
İLGİLİ HABERLER
Klasikler içinde bir Orhan PamukOrhan Pamuk laikleri kızdıracak'Birazcık aptallık fena olmazdı''Orhan Pamuk, aşkı ellerimize yerleştiriyor'Pamuk: 'O Kemal ben değilim ama...'
Geçen yılın 'En İyi Çeviri kitap Ödülü'nü, Imre Goldstein tarafından Macarca'dan ingilizce'ye çevrilen Attila Bartis'in "Tranquility" kitabı almıştı.
Pamuk, Le Clezio ve Bolano ile yarışıyor

Londra da ayın kitabı Masumiyet Müzesi

LONDRA - Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk'un İngilizceye çevrilen 'Masumiyet Müzesi' adlı romanı, İngiliz kitabevi Waterstone's tarafından ayın kitabı seçildi.
Kitabevinin Londra'nın en işlek ve turistik caddelerinden Oxford Street'deki şubesinin vitrinlerinde yer alan 'Masumiyet Müzesi' kitabı, 15 sterline satılıyor.
Kitapla ilgili olarak vitrinde yer alan posterde ise, ''Nobel ödüllü yazardan, Modern İstanbul'da geçen, saplantılı bir aşkı anlatan roman" yazısı yer alıyor.
Waterstone's'un başkent Londra ve Birleşik Krallık'ta birçok şehirde ayrıca İrlanda'da, Amsterdam ve Brüksel gibi bazı Avrupa şehirlerinde de şubeleri bulunuyor.
Pamuk'un kitabının ocak ayı boyunca, kitabevinin bazı şubelerinin vitrinlerinde yer alması bekleniyor.
'TÜRK LOKUMU TATLIDAN EKŞİYE DÖNÜŞMÜŞ'Bu arada İngiliz Independent gazetesinin dünkü sayısında, kitap eleştirilerinden biri 'Masumiyet Müzesine' ayrıldı.
James Urquhart imzalı eleştiride, "Bu romanda bir buluşma var, ancak kötü bir şekilde hız eksik" denilerek, "romandaki akışın yavaş olduğu" yorumu yapıldı.
Londra'da ayın kitabı 'Masumiyet Müzesi'

Temelkuran: Cümle kuramayan aşık olamaz

Yazıları üzerinden tanışan, birbirini seven, eylemlere giden insanlar var onun. Kimisi nişan davetiyesine bir yazısını alıyor, kimi cüzdanında çocuğunun ya da sevgilisinin fotoğrafının yanında gazeteden kestiği bir yazısını saklıyor. Onlar Ece Cumhuriyeti’nin birer üyesi.
Yazıları üzerinden insanları birbirine bağlayan Ece Temelkuran ise hayatla bağlı. Onun için hayat sadece yaşadığı ülke değil. Tüm insanların ortak acılarından, kederlerinden etkilenen bir dünya vatandaşı o. Her daim ezilenin yanında olup, onların acılarını paylaşsa da içinde bir yerde çocukluğunu saklayabilmiş ve gülüşüne yerleştirmiş.
“Muz Sesleri”ni yazmak için neden Beyrut’u seçtiniz? Aslında ben Beyrut’ta başka bir şey yazacaktım ama bu hikâye beni orada buldu. Beyrut’a gideyim ve kitap yazayım diye başlamadım çalışmaya. Aslında Oxford Üniversitesi’ndeki iki merkezle beraber; İslami Çalışmalar Merkezi ve Avrupa Çalışmaları Merkezi başka bir çalışma yapacaktım. Benim Hizbullah ile görüşmem gerekiyordu. Hizbullah’ın siyasi şura üyeleri, basınla ilişkilerini yürüten İbrahim Musavi, onlarla konuşurken bu hikâye geldi beni buldu. Ayrıca gazeteciliğe ara vermem gereken bir zaman olduğunu düşünüyordum çünkü hem Televizyon hem köşe yazıları yüzünden fazlasıyla bir tüketim nesnesi haline geldiğimi hissediyordum. Ana yurdum olan edebiyata gidip soluklanmam gerekiyordu ve bunu bana yaptıracak kadar güçlü bir hikâyeyi ancak Beyrut verebilirdi. İnsan ancak savaşla, ölümle iç içe olan bir ülkede bu kadar çatışmalı ve hakiki hikâyeler bulabiliyor. O yüzden Beyrut. Beni ancak o kandırabildi.
Ana yurdum edebiyata dönmem gerekiyordu diyorsunuz. Gazetecilikten mi sıkıldınız? Sıkıldığımdan değil ama köşe yazarlığının da gazeteciliğin de artık yanlış bir yerde olduğunu düşünüyorum. Türkiye’nin gündeminden yıprandım. O kadar tuhaf bir şey ki bu… Beyrut çok küçük bir şehir. Lübnan çok küçük bir ülke ama orada olanlar dünya ile ilgili, orada yaşayanlar da dünya ile ilgili insanlar. Bizim gündemimiz ise sadece bizi ilgilendiriyor ve bunu başka bir dile çevirmek çok zor. Bir İngiliz’e Ergenekon davasını anlatmaya çalışın bakalım yapabiliyor musunuz? Ben yapamıyorum. Bu da bizi fazlasıyla kendi hikâyemize mahkûm ediyor. Ben kendi hikâyeme mahkûm olmak istemiyorum. Orhan Pamuk’a vaktiyle çok eleştiri getirildi. Kimi zaman ben de eleştirel baktım ama şimdi daha iyi anlıyorum onu. Orhan Pamuk kendi hikâyesine mahkûm olmak istemeyen bir adam. Bu bir insan hakkı olmalı, kendi hikâyelerinden çıkıp gitmek. Beyrut’a giderek biraz da bunu yaptım. Bu Roman benim eve dönüş biletim gibi bir şey. Bütün kitaplarımı severek yazdım ama bunu ayrı seviyorum.
Kitapta unutmak üzerine bir cümle var. Siz Beyrut’a neyi unutmak için gittiniz? Benle ilgili bir şey değil. Kitaptaki çoğu şey benle ilgili değil zaten. Ama insanlar herhalde en çok kendilerini unutmak istiyorlar, zira bir ömürde bir hayat olma haksızlılığını ancak kendinizi unutarak başka bir şehre gidince yenebilirsiniz. Sanıyorum insanlar en çok bir önceki kendilerini unutmak istiyorlar ve bir sonraki kendilerini doğurmak için öyle bir tabula rasaya gidiyorlar. Beyrut’ta bunu sunan bir şehir çünkü hafıza ile ilişkisi çok karmaşık, heyecanlı ve problemli. Bu yüzden de hafızasıyla, unutmakla, hatırlamakla ilgili problemleri olanlara boş bir alan sunuyor. Beyrut’ta ne olmak istiyorsanız o olursunuz. Mesela piyanistler görürsünüz üçgen vücutlu. Adamın parmakları bile tuşlardan daha kalındır ve piyanist olduğunu söyler. Saksafon çalan adamlar görürsünüz günde üç paket Sigara içerler. O insanların söyledikleri kişiler olmadıklarını bilirsiniz ama kim olduklarını soracak kadar da zamanınız olmaz. Çünkü Beyrut başınıza öyle işler getirir ki bu an bütün anları ele geçirir. Sanıyorum herkes bu yüzden biraz Beyrut’a gidiyor.
Kitapta Ortadoğu’nun hikâyelerinin yağmalandığından bahsediyorsunuz. Türkiye’de bu bağlamda Ortadoğulu mu sizce? Aklıma Londra’da gördüğüm kitaplar geldiği için öyle bir pasaj var. Ortadoğu’nun hikâyelerini alıyorlar, yağmalıyorlar ve onları Amerika’daki ev kadınlarının okuyabileceği hale getirip satıyorlar. Bunu daha çok Batılı yazarların Ortadoğu’ya gelip yazdığı kitaplarda ya da Ortadoğu’daki yazarların Batı’ya sadece kendilerini anlattığı kitaplarda görebiliriz. Sadece Batıya yazdığınız zaman Ortadoğu’dakiler size gülüyor çünkü Komik oluyor. Bu gülüş, onlarla edilen bu alay Batıya ulaşmıyor. Dolayısıyla Batı kendi kendisine bir Ortadoğu hikâyesi dinleyip eğleniyor. Biz bunu sık sık yaşıyoruz. New York Times’ta ya da bir gazetede Ortadoğu ile ilgili son derece kaba anlatılmış hikâyeler okuyoruz ve onun öyle olmadığını biliyoruz. Sonrasında biraz kederli bir şekilde gülüyoruz. Sözünü ettiğim şey buydu ve bu bağlamda Türkiye’nin Ortadoğulu olduğunu düşünüyorum. Hikâyelerimiz oradaki halkların hikâyeleri gibi yağmalanmış ve döküntüleri bize geri satılmış. Bu bakımdan Ortadoğuluyuz.
Muz seslerini hakikaten duydunuz mu? Nasıl öğrendiniz muzların ses çıkardığını? Yok, duymadım ama var. 2006’da savaştan bir hafta sonra foto muhabir arkadaşım sevgili Yurttaş Tümer’le birlikte Lübnan’a gittiği zaman cahil cesaretiyle Güney Lübnan’a da gittik. Yollarda patlamamış bombalar ve bir sürü kontrol noktası vardı. Hizbullah’ın milisleri, Fransız askerleri, başka ülkelerin askerleri, BM askerleri var. O keşmekeş içinde baktım ki yolların kenarlarında muz tarlaları… Mavi torbalara alıyorlar muz hevenklerini. Onlar o torbalar içinde duruyorlar sessizce. Sonra bunu döndüğümde editörüm ve dostum Çiğdem Su’ya anlatırken annesi Özün Hanım, “Biliyor musun muzlar doğum yaparlar. Öyle çıkarlar ve tek tek ayrılırlar. Ayrılırken çuk çuk çuk sesler çıkar” dedi. Sonra ben Beyrut’a gidip romanı yazmaya karar verdiğim zaman bunu sormaya karar verdim. Beyrut’ta kimse bilmiyordu. Mihmandarımla Güney’e doğru indim . Muz tarlalarında durup orada çalışan insanlarla konuştum “Muzun sesi var mı” dediğim adamlar “çuk çuk çuk” diyerek o sesi taklit etmeye başladılar. O an gerçekten böyle bir şeyin varolduğuna emin olduk.
Yaşar Kemal’e kitabı okutmuşsunuz ve beğenmemiş ilk başta. Neler dedi size? Önce beğenmedi evet. Sonra ben Beyrut’tayken telefon etti. Yaklaşık yarım saat konuştuk ve dedi ki, “Bir daha yaz. Bir daha yaz. Korkma bir daha yaz.” Çünkü gazetecilikle edebiyata o kadar ihanet ettim ki beni geri almayacak sandım, onun için de romanı yazmaya çok korkak başladım. Sonra edebiyatın beni aldığını anlayınca birazcık daha kendim gibi yazmaya başladım. Yaşar Kemal’de tam o korkma sürecinde çok yardım etti ve tabii Ayşe Baban da… Beyrut’ta birazcık kalbim kırıldı ama iyi bir şey bu, kalbin kırılması.

Aşk nedir sizce? Bir iç savaştır Aşk bir neden arar kendine. Aşk bir kere başladıktan sonra başlangıcını hemen hızla unuttuğun ve ondan sonra boş bulduğun zamanlarda nedenini aradığın bir şeydir. Kavgalarda öyledir. Bir kere başladıktan sonra nedeni unutulur ve devam etmek için herkes bir neden uydurur. Çok fazla süt liman aşklardan bahsediliyor ya da öyle bir şeymiş gibi bahsediliyor aşktan. Türkçeyi konuşamayan bir Türkiye’de aşkın olacağına çok fazla inanmıyorum. Geçtiğimiz günlerde bir üniversitede konuk hoca olarak 4. sınıf öğrencilere ders verdim. Üç kelimelik bir cümle kuramayan son sınıf öğrencilerine baktım ve şunu düşündüm, bu adamlar politikadan hoşlanmıyorlar çünkü onlara öyle öğretilmiş. Bu ülkeyle ilgili değiller çünkü onların öyle olması istenmiş. Başka insanlarla, haksızlığa uğrayanlarla ilgili değiller çünkü öyle imal edilmişler. Peki, bu adamlar ya da kadınlar birini sevdiklerini ona nasıl söylüyorlar? Söyleyemezler zira cümle kuramıyorlar. Cümle kuramayan insanlar aşık olmazlar. Onların aşık olamayacaklarını düşünüyorum. Aşkları bir yanlışlıkmış gibi geliyor bana ya da dille ilişkim yüzünden böyle düşünüyorum. Çok sessiz de olabilir aşk. Sıfır ses, sessiz Sinema gibi ama hayatta yine de bir cümle kurmamız gerekir. Hayatla, yaşayarak, bir şey yaparak bir cümle kurmamız lazım. Bana kavramları bir araya getiremeyen insanlar aşk gibi karmaşık bir uygarlığın parçası olamazlar gibi geliyor.
Lübnan’daki öğrenciler ya da gençler siyasetle daha mı ilgili? Öyle bir ayrım doğru olmaz. Ortadoğu meseleleriyle kendi hayati bağları olduğu için daha ilgililer. Filistin’de bir olay oldu mu bizden daha çabuk ve bizden daha başka bir yerlerinden etkileniyorlar. Bunun sebebi hem Arap olmalarından hem de Müslümanlığın da daha farklı biçimde yaşamalarına bağlanabilir. Orada olanlar o coğrafyada bulundukları için, kendi yakın tarihleri ve bugünleri Ortadoğu’nun bugünüyle çok ilgili olduğu için daha hızlı sonuç veriyor. Şöyle bir siyasiliği var Beyrut’un, politikanın dışında bir hayat yok. Esasında var ama çok küçük bir alanda. Her şeyde Politika var, müzikte, aşkta… Örneğin gidip Dürzi bir kızı severseniz ve sizde diyelim ki Hıristiyansanız, ikinizin birlikte oturup yakın siyasi tarih çalışmanız lazım. Hem de çok karmaşık bir siyasi tarih. Bu anlamda aşkın içinde de çok politika var. Belki de benim tırnak içinde bir aşk romanı yazabilmemin tek olanağı da Beyrut’ta bir aşktan bahsetmekti. Çünkü içinde yeterince politika olan tek aşk benim bildiğim kadarıyla ancak Beyrut’ta yaşanır.
Sinema ile aranız nasıl? Kardeşimle olduğu gibi... Çok sık göremiyorum ama gördüğüm zaman çok mutlu oluyorum. İnan (Temelkuran) sayesinde biraz daha farklı filmler görme olanağım var. Çünkü o hiç kimse duymadan yönetmenleri bilir, çünkü o hiç kimse duymadan müzisyenleri bilir. O da bana getirdiği ve benim de onlara ayıracak ihtimamın olduğu zaman güzel filmler izliyorum. Bu sene Beyrut’ta olduğum ve kitapla uğraştığım için fazla Film izleyemedim. Inan’ın filmi dışında film göremedim.
Sinemaya değinmek istedim çünkü kitabın bir bölümünde Casablanca’ya atfı var… Ben herkesin bir Casablanca peşinde olduğunu düşünüyorum. Kendini feda edebilecek kederli bir hikâye. Çünkü yaşarken kederli olan şeyler sonra anlatılınca güzel hikâyelere dönüşüyor. Hayatın en büyük haksızlıklarından biri de budur, güzel hikâyelerinizin olması için kederli hikayeler yaşamanız gerekir. Casablanca’da o bakımdan var. Şimdi vuslatın ve hazın fazla önemsendiği bir çağdayız. Oysa güzel hikâyeler hazdan çıkmaz maalesef. Acıdan ve kederden çıkar.
Son dönemdeki özellikle TEKEL işçilerinin eylemleri hakkında ne düşünüyorsunuz? Siyasi alternatifsizliğin yarattığı sarkastik bir ataletsizlik olduğunu düşünüyorum. Bu atalet de siyasi partilerle yakın zamanda aşılacak gibi durmuyor. Ben bu ara sendikaları aşan bir işçi hareketinin yolunu gözler durumdayım. Öyle bir hareketin olacağını gözlemlerime dayanarak tahmin ediyorum. Sendikalar o kadar iğdiş edildi ve bu siyasi kutuplaşmada öyle bir felç durumuna sokuldular ki, işçiler sendikalardan daha dinamik, daha çabuk örgütlenir ve tepki verir duruma geldiler sanki. Elbette onların bu örgütlenmesinde ve tepki vermesinde sendikaların rolü büyük ama önümüzdeki dönemde işçiler sendikaları aşacak düşüncesindeyim. Çok önemli bir şey oldu geçenlerde ve hükümet ilk kez geri adım attı. Bu zamana kadar bu hükümete hiçbir güç geri adım attıramadı, ne siyasi, ne sivil ne de Askeri güç. İlk kez, hem de hiçbir şeyi olmayan adamlar hükümete geri adım attırdılar. Kimse bunun altına çok fazla çizmedi. İlk kez hükümet geri adım attı ve durumlarını da iyileştirme sözü verdi. Daha da geri adım atacak. Ileride bugünleri, “o gün başlamıştı” diye anabiliriz. Tıpkı 2006’da taş atan çocuklar meselesi kimdir denirken, Kürt meselesi bugünden itibaren değişmiştir ve başka bir yöne gidecek dediğim gibi. Şimdi yeniden söylüyorum bugünleri hatırlayacağız. Bundan 5 yıl sonra 10 yıl sonra işçilerin hükümete bu kararı çıkarttırdıkları günü hatırlayacağız.
Taş atan çocuklar ne olacak? Nerelere gelecekler? Onların çocukları da taş atacak mı? Kürt siyasetinde, Kürt siyasi liderlerinin bile yönlendiremediği bir düş oluşuyor o çocuklar yüzünden. Bu iyi bir şey mi, kötü bir şey mi onu bilemiyorum. Evet, dışarıdan Arafat’ın yüzbaşıları gibi gözüken çocuklar var. Ama onlar kaybedecek hiçbir şeyi olmayan insanlar. Kaybedecek hiçbir şeyi olmayan insanlar doğru örgütlenmediği ve iyilikle örgütlenmediği zaman çok yıkıcı bir güç olurlar. Ve yıkıcılıkla bir yere nasıl varılır bilemiyorum. Varamadık bugüne kadar. Iki gün, 48 saat içinde iki insan tanıdım. Birincisi Ankara’daydı, diğeri Adana’daydı. Bir adam dedi ki, “Ben militarist değilim, hâşâ. Ama ordumla gurur duyuyorum.” Adana’da dedi ki, “Ben şiddete karşıyım. Ama PKK olmasaydı…” Bu neredeyse o kadar karikatürize bir ikilik ki bunun içinden çıkmak, çözüm sağlamak için bile daha ilkel bir düzeyde düşünmeniz gerekiyor. Bu çok zor bir şey. Dedim ya, “Bir iç savaştır aşk, bir neden arar kendine” bir kere bu ikilik başladıktan sonra bir neden bulur kendine.
Türkiye’de bir ırkçılaşma görünüyor yavaştan. Bunun için ne düşünüyorsunuz? Hayır, esasında ırkçılık vardı. Şimdi telaffuz ediliyor. Adana Kitap Fuarı’nda bir kadın “Muz Sesleri”ni imzalatırken, “Arapları hiç sevmiyorum” dedi. “Bu kitap Araplarla ilgili” dedim ben de. Şimdi bu lafın ırkçılık olduğunun farkında değil ve yüksek sesle söylerken de utanılması gereken bir şey olduğunun da farkında değil. Türkiye’deki en büyük sorun ırkçı olmak değil, ırkçı olduğunun farkında olamamak. Son günlerde o kadar garip şeyler duyuyorum ki, “Benim Kürt arkadaşım var ama benim meselem öbür Kürtlerle.” Sevgili dostum Sırrı Süreyya Önder’in çok sevdiğim bir lafı var, “Bu ülkede Kürtler her şey olabilir Başbakan, Cumhurbaşkanı da ama Kürt olamazlar.”

Hrant Dink’i özlüyorsunuz değil mi? Neyini özlüyorum biliyor musunuz? O yaşarken herkes birçok insan onu fazla heyecanlı, fazla naif buluyordu. Ve bu yüzden de göründüğünden daha yalnız bir adamdı. Onla beraber yalnız olmayı özlüyorum. Çok özlüyorum hem de.
Hep bir yerlere gidip yazıyorsunuz. “Ağrı’nın Derinliği” Ermenistan’da kaleme alındı, “Biz Burada Devrim Yapıyoruz Sinyorita” Güney Amerika’da, “İçerden ve Dışarıdan” kitabınızı İsviçre’de topladınız. Bu kitap Beyrut’tan doğdu. Kitaplar farklı ülkelerden doğuyor, neden? Size olmuş muydu bilmiyorum. Küçükken evin içinde olma zorunluluğu benim kalbimi çok daraltırdı. Çok küçüklükten bahsediyorum. Bir yere gitmek değil, sadece kapının dışında durma hakkını isterdim. Sanıyorum o geçmiyor. Bu öyle bir şey, kapının dışında durma hakkı. Bu ülkenin kapılarının dışında durma hakkı. Bir yere gitmek de geri dönmemek için değil ama sadece bir coğrafyaya ya da bir ülkeye mahkûm olmamak.
Sizin edebiyata aşık olmanızı sağlayan yazarlar kimler? Kazancakis, Dostoyevski, Sait Faik. Her şeyden çok Sait Faik. O okuma macerasını geri vermesi için hayata ve zamana yalvarırım. Sait Faik’i okuduğumda 16 yaşımdaydım. Okuldan eve önce yürümeye, sonra dayanamayıp koşmaya başladığımı hatırlıyorum. En sonunda deliler gibi koşup Sait Faik’i okuduğumu. Beni eve öyle deliler gibi koşturacak bir okuma macerası… Sait Faik beni en çok etkileyen adamdır. O edebiyatın şahikalarından biridir benim için.
Kadın yazarlar yok mu? Latife Tekin, Ursula K. Le Guin ablamız. Onu da çok gençken okuyup etkilenmiştim. Ingeborg Bachmann. Walter Benjamin çoğu kişinin aklını ama benim kalbimi çok etkilemiştir. Kimileri ona edebiyatçı demese de bir edebiyatçı olarak görürüm onu. Kullandığı metaforlar beni çok etkiler. Yaşar Kemal büyüklüğüyle, destanı kapsayan büyüklüğüyle beni çok etkiler. Edebiyatı bana bu kişiler sevdirdi ve şu an unuttuklarım da vardır aralarında.
Temelkuran: Cümle kuramayan aşık olamaz

Masumiyet Müzesi ni Çin de okuyacak

PEKİN - Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk'un "Masumiyet Müzesi" adlı romanının Çince çevirisi yayımlandı.
"Shanghai Century Publishing" grubu bünyesinde yer alan Horizon Media tarafından yayımlanan kitabın çevirisini Çin Uluslararası Radyosunun Türkçe bölümünde çalışan Chen Zhubing yaptı.
Orhan Pamuk'un daha önce 'Benim Adım Kırmızı', 'Kara kitap', 'Yeni Hayat', 'Beyaz Kale', 'İstanbul', 'Cevdet Bey ve Oğulları', 'Kar' ve 'Sessiz Ev' adlı kitapları Çinli okuyucularla buluşmuştu. Yayınevi yetkilileri yazarın Öteki Renkler adlı kitabının Çincesinin de bu yıl yayımlanacağını belirtti.
Masumiyet Müzesi, bu hafta içinde kitapçılarda ve internet üzerinden yapılan satışlarla Çinli okuyucularla buluşacak.
'Masumiyet Müzesi'ni Çin de okuyacak

Pamuk: Kendimi sürgünde görmüyorum

LONDRA - Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk, bazen ABD'de, bazen de Türkiye'de yaşadığını, "kendisini sürgünde görmediğini" söyledi. Pamuk, İngiliz kitabevi Waterstones'un kitap ve eleştiri dergisi "Books Quarterly"de gazeteci, yazar ve yayıncı Mark Lawson'un sorularını yanıtladı.
Lawson, Pamuk ile söyleşisinin ardından kaleme aldığı makaleye, "Türkiye'nin büyük kuratörü" başlığını attı. Makalesine, "Orhan Pamuk, Türkiye'nin en büyük, ama en tartışmalı yazarı" yorumuyla başlayan Lawson, Pamuk ile röportajı telefonla yaptığını, Orhan Pamuk'un ABD'nin Massachusetts eyaletinin Boston şehrinde olduğunu öğrenince ise aklına "Pamuk'un sürgünde olup olmadığının geldiğini" yazdı.
Bu konuyu röportajında yazara soran Lawson'a, Orhan Pamuk şu yanıtı verdi: "Harvard Üniversitesinde ders vermek için ABD'de bulunuyorum. Sürgünde değilim. Ara sıra Türkiye'ye dönüyorum, kendimi sürgünde görmüyorum. Zaman zaman Türkiye'de, zaman zaman Amerikan üniversitelerinde, zaman zaman da Dünyanın her yerinde yaşıyorum."
"HALA MEŞGULÜM VE HALA ÜLKEMİ SEVİYORUM"Pamuk, Mark Lawson'un, "Bir dergiye verdiği demeç sonucu aleyhinde açılan davanın Türkiye ile ilişkilerini etkileyip etkilemediği" sorusu üzerine de, "Eğer ikametgah anlamında soruyorsanız, hayır fazla etkilemedi. Psikolojik ve duygusal anlamda da değişiklik olmadı. Hala meşgulüm ve hala ülkemi seviyorum" dedi.
Nobel Edebiyat ödüllü yazarların genellikle meşguliyetlerin artmasından şikayet ettiklerinin anımsatılması üzerine de Pamuk, kendisi için bunun doğru olmadığını söyleyerek, şöyle konuştu: "Ödülümden çok fazla keyif aldım. Sadece biraz hayatımdaki meşguliyeti artırdı, o kadar. Bana yeni okuyucular da kazandırdı. Yeni kitaplarımı hevesle bekleyen yeni okuyucularım var. Neden şikayet edeyim ki? İnsanlar Nobel ödülüyle mağdur edilmiş gibi davranmak istiyorlar, bence bu doğru değil. Herkese Nobel ödülünü kazanmayı tavsiye ediyorum, çok güzel bir şey."
İngilizceye çevrilen son kitabı "Masumiyet Müzesi" konusunda ise Pamuk, kitabın tarihi bir Roman olmadığını, kitapta anlatılan olayları bizzat gördüğünü, yaşadığını ve tecrübe ettiğini kaydetti.
Bu yıl Pamuk'un küratörlüğünü yaptığı İstanbul'da açılması planlanan Masumiyet Müzesi'nden de makalesinde bahseden Lawson, "Bu müzenin açılacak olması, Pamuk'un Türkiye'den sürgün edilmediğinin kanıtı gibi" ifadesini kullandı.
Pamuk: Kendimi sürgünde görmüyorum

Tuesday, December 8, 2009

Askerlik arkadaşları


Mazhar Alanson önümüzdeki hafta yayınlanacak kitabını ilk olarak bana imzaladı, “Hediye ettiğim ilk kitap, uğurlu gelirsin umuduyla” notunu düşerek... İkinci kitabını da Mehmet Barlas’a imzaladı; “Çok ermiş gördüm ama gazetecin ermişini ilk kez görüyorum” diyerek...Barlas’ın yemek davetiyle, kitabın matbaadan yeni çıkması tesadüfen aynı güne denk gelmişti.Elinde bir büyük bir de küçük boy kitabıyla yemeğe geldi Alanson. Bu kitabı uzun süredir çıkarmayı düşünüyormuş.Daha önce çeşitli reklamlarda defalarca çalıştığı Serdar Erener’e, “Ben yayınevi tanımam bana yardım et” diye gidince “Böyle bir çalışma daha önce yapılmadı bunu biz basalım” yanıtını vermiş Erener.Kitabın adını da Erener koymuş; “Mazhar Olmak”...163 sayfalık kitapta, Alanson’un birbirinden ilginç anılarının yanı sıra kendi çizdiği desenler de bulunuyor. Fotoğraflar, notlar, el yazısıyla yazılmış bölümlerle, kimi zaman yan çevirip, kimi zaman düz tutarak okunacak çok farklı bir kitap bu. Yanında bir de CD var...Alanson’un kitapta nasıl yazıldığını anlattığı unutulmaz şarkılarını solo olarak ev ortamında seslendirdiği bir CD bu...Stüdyo teknolojisi değil, öksürükler, detonelerle Alanson’un tüm samimiyeti var CD’de...
Orhan Pamuk ve Kadir İnanır’la Tuzla’da Askerlik
“Hani bütün besteciler askerlikleri sırasında beste yaparlar ya ben de yaptım. Tam Ortasındayım şubat ayında Tuzla’da üç aylık askerlik eğitimim sırasında yazdım. Gitarımı kullanmadan, Eğitim yürüyüşlerinde mırıldanarak, ilk defa enstrüman kullanmadan yaptığım bir bestedir. Bu arada Mazhar iftiharla sunar: Orhan Pamuk devre askerlik arkadaşımdır ve sevgili Kadir İnanır’la resim çekinebilmişim.
Evliyken şarkı sözlerinde oto sansür yaptım
“Bodrum şarkısında matrak bir şey vardır, sözler birinci tekil şahıs yazılmıştır fakat ‘Bir zamanlar aşık olmuştun’ der. Sen olmuştun, ben değil. Evliyken yazılan bazı şarkılarda böyle oto sansür yapmışım, ben değil sen aşık olmuştun demişim.”
Gördüğüm rüya yüzünden Eurovision’a katıldık
“Gördüğüm bir rüya yüzünden Eurovision’a katılmaya karar verdim. Tabii ki Eurovision’da kendimizi kazanıyor görmedim. Gördüğüm rüyayı birine sordum, katılabileceğimize dair yorum geldi. Fuat ve Özkan’ı kandırmak zor. Hiç unutmam Fuat’ın eşini ikna ettim, son gün son saatte Sufi’yi gönderdik. Eurovision’da 15’inci olup odaya döndüğümüzde Özkan ‘Hey onbeşlim’ diye şarkı söyledi.”
Bombilibilibom’u Hint tarotçu söyledi
“Hindistan’da sokakta bir tarotçu kadınla tanıştım. Bana tarot kartlarından çektirdi, yorumlar yaptı. Tam ben giderken arkamdan ‘Senin mantran (dini hece, şiir) bom bilibili bom olsun Mahzar’ diye bağırdı. Otel odama döndüğümde notlarım arasına ‘Öyle değil mi Alanson bombilibilibom’ diye yazmışım. Hindistan şarkısının en akılda kalıcı bölümü oldu bu. Serdar Erener aldı reklamında kullandı. Dünyanın parasını kazandım ve o paradan tarotçu kadına vermeye niyet etsem de bir daha Hindistan’a gidemedim.”
Ele Güne’nin yeri ayrı
“Ele Güne Karşı’yı iyi ki de yazmışım. Boğazımdan geçen lokmada hakkı olan şarkılardan biridir. Rolling Stones için Satisfaction ne ise, MFÖ için de Ele Güne Karşı odur.”
Fuat’la küstük
“Nerdeyiz’in sözlerini Esenköy’de yazdım. Fuat ile ortak bestemizdir. Ben mixini İngiltere’de yaptım. Sesi arkada kalmış diye Fuat’la küstük. Eskiden bu tip şeyler çok önemliydi. İnşallah doğru yerlerde oluruz.”
Umre'de adım Mahmut'tur
“Bir gün Mekke’de bir tavaf çakmaya gidiyorum. Baktım yerde mevta bir çekirge. Aldım cebime koydum. O yıl dış avlu full çekirgeydi. Cebime hatıra olsun niyetiyle alıp tavaf ettim. Dönüşte çekirgeyi aldığım yere yaklaşırken birden aklıma geldi. Ya bu çekirgeyi İstanbul’a döndüğümde büyümüş şekilde rüyamda görürsem ve bana ulan beni ne getirdin buralara. Ne güzel Mekke’deydim derse diye korktum ve mevta çekirgeyi aldığım yere bıraktım.Biricik’in Morocco’daki adı Afife’ydi. Benim de Mahmut. Daha doğrusu insanlar o isimlerle bizi çağırmayı tercih ediyorlardı. Arap ülkelerinde adımız Afif ve Mahmut’tur. Umrede böyleydi.”
Umreden bir anı
“Teravi namazında neredeydik? Medine’de... Haydaa! Benim gibi bir serserinin burada ne işi var. Değişik bir psikoloji bir felsefe değil imanoloji. Eller açılmış dua ediyoruz. Takkeme bir şeyler damlıyor sanıyorum. Tepeye bakıyorum üstü kapalı. Kafayı mı yiyorum yoksa rahmet denen şey patır patır yağıyor mu? Dua Arapça olduğu için bir müddet sonra hocanın söylediklerine içimden Türkçe duaya başlıyorum. Allah’ın dili diye bir şey yok hepsini anlar deyip dalıyorum emir kipi konuşmaya. Ver Allahım ver. Bir yandan da böyle istemeye çok utanıyorum. Kredi kartının bankada karşılığı yok. Dua dediğin Allah’la konuşma. Fazla laubali olmadan aklıma geleni istiyorum. İçimden de ‘Ulan Mazhar diğer arkadaşlarına göre kızılötesi takılıyorsun valla’ diye geçiriyorum. Beş ve altıncı umre seyahatlerim Afife Biricik’le oldu. O hava 60 derece olsa da tavafa gidiyordu. Parayla imanın kimde olduğu belli olmazmış. Eee ne yapalım atına göre arpa. Canım memleketim diye düşündüm. Her şeyin günah sayıldığı bir yerde yaşamadığım için şükrettim.”
Cem Yılmaz: Bu şarkı mastürbasyonu mu anlatıyor?
“Cem Yılmaz, İçinden Deli Desen de şarkısının hastasıdır. Cem şarkıdaki sözleri sormuştu; ‘Füzeler bunalımlı, bir kısırlık, ıslak öylece’ ne demek diye. Bu mastürbasyonu mu anlatıyor abi dedi, ‘Evet’ dedim. Hiçbir şey kastetmiyor aslında, ya da sen ne anlıyorsan, neyi kastediyorsadır.”
Anlayana saz anlamayana Cem Yılmaz
“Psikopat sıfatı aklıma geldi, artık nasıl olsa tamamlarım dedim. Şarkıyı bitirdim. Cem bayıldı buna. Hadi birlikte söyleyelim dedik. Bu sefer plak şirketi Cem’le bu çalışmamızdan reklam kokuları çıkarttırdı. Cem buna kızdı. Bu celalli olaydan sonra şarkı öyle söylediğimiz halde kaldı. Ne klibi yapılabildi ne bir şey. İnternet ortamında yaşıyor. Belki ileride reklamda filan kullanabiliriz.”
Askerlik arkadaşları