Showing posts with label Askeri. Show all posts
Showing posts with label Askeri. Show all posts

Sunday, February 28, 2010

Temelkuran: Cümle kuramayan aşık olamaz

Yazıları üzerinden tanışan, birbirini seven, eylemlere giden insanlar var onun. Kimisi nişan davetiyesine bir yazısını alıyor, kimi cüzdanında çocuğunun ya da sevgilisinin fotoğrafının yanında gazeteden kestiği bir yazısını saklıyor. Onlar Ece Cumhuriyeti’nin birer üyesi.
Yazıları üzerinden insanları birbirine bağlayan Ece Temelkuran ise hayatla bağlı. Onun için hayat sadece yaşadığı ülke değil. Tüm insanların ortak acılarından, kederlerinden etkilenen bir dünya vatandaşı o. Her daim ezilenin yanında olup, onların acılarını paylaşsa da içinde bir yerde çocukluğunu saklayabilmiş ve gülüşüne yerleştirmiş.
“Muz Sesleri”ni yazmak için neden Beyrut’u seçtiniz? Aslında ben Beyrut’ta başka bir şey yazacaktım ama bu hikâye beni orada buldu. Beyrut’a gideyim ve kitap yazayım diye başlamadım çalışmaya. Aslında Oxford Üniversitesi’ndeki iki merkezle beraber; İslami Çalışmalar Merkezi ve Avrupa Çalışmaları Merkezi başka bir çalışma yapacaktım. Benim Hizbullah ile görüşmem gerekiyordu. Hizbullah’ın siyasi şura üyeleri, basınla ilişkilerini yürüten İbrahim Musavi, onlarla konuşurken bu hikâye geldi beni buldu. Ayrıca gazeteciliğe ara vermem gereken bir zaman olduğunu düşünüyordum çünkü hem Televizyon hem köşe yazıları yüzünden fazlasıyla bir tüketim nesnesi haline geldiğimi hissediyordum. Ana yurdum olan edebiyata gidip soluklanmam gerekiyordu ve bunu bana yaptıracak kadar güçlü bir hikâyeyi ancak Beyrut verebilirdi. İnsan ancak savaşla, ölümle iç içe olan bir ülkede bu kadar çatışmalı ve hakiki hikâyeler bulabiliyor. O yüzden Beyrut. Beni ancak o kandırabildi.
Ana yurdum edebiyata dönmem gerekiyordu diyorsunuz. Gazetecilikten mi sıkıldınız? Sıkıldığımdan değil ama köşe yazarlığının da gazeteciliğin de artık yanlış bir yerde olduğunu düşünüyorum. Türkiye’nin gündeminden yıprandım. O kadar tuhaf bir şey ki bu… Beyrut çok küçük bir şehir. Lübnan çok küçük bir ülke ama orada olanlar dünya ile ilgili, orada yaşayanlar da dünya ile ilgili insanlar. Bizim gündemimiz ise sadece bizi ilgilendiriyor ve bunu başka bir dile çevirmek çok zor. Bir İngiliz’e Ergenekon davasını anlatmaya çalışın bakalım yapabiliyor musunuz? Ben yapamıyorum. Bu da bizi fazlasıyla kendi hikâyemize mahkûm ediyor. Ben kendi hikâyeme mahkûm olmak istemiyorum. Orhan Pamuk’a vaktiyle çok eleştiri getirildi. Kimi zaman ben de eleştirel baktım ama şimdi daha iyi anlıyorum onu. Orhan Pamuk kendi hikâyesine mahkûm olmak istemeyen bir adam. Bu bir insan hakkı olmalı, kendi hikâyelerinden çıkıp gitmek. Beyrut’a giderek biraz da bunu yaptım. Bu Roman benim eve dönüş biletim gibi bir şey. Bütün kitaplarımı severek yazdım ama bunu ayrı seviyorum.
Kitapta unutmak üzerine bir cümle var. Siz Beyrut’a neyi unutmak için gittiniz? Benle ilgili bir şey değil. Kitaptaki çoğu şey benle ilgili değil zaten. Ama insanlar herhalde en çok kendilerini unutmak istiyorlar, zira bir ömürde bir hayat olma haksızlılığını ancak kendinizi unutarak başka bir şehre gidince yenebilirsiniz. Sanıyorum insanlar en çok bir önceki kendilerini unutmak istiyorlar ve bir sonraki kendilerini doğurmak için öyle bir tabula rasaya gidiyorlar. Beyrut’ta bunu sunan bir şehir çünkü hafıza ile ilişkisi çok karmaşık, heyecanlı ve problemli. Bu yüzden de hafızasıyla, unutmakla, hatırlamakla ilgili problemleri olanlara boş bir alan sunuyor. Beyrut’ta ne olmak istiyorsanız o olursunuz. Mesela piyanistler görürsünüz üçgen vücutlu. Adamın parmakları bile tuşlardan daha kalındır ve piyanist olduğunu söyler. Saksafon çalan adamlar görürsünüz günde üç paket Sigara içerler. O insanların söyledikleri kişiler olmadıklarını bilirsiniz ama kim olduklarını soracak kadar da zamanınız olmaz. Çünkü Beyrut başınıza öyle işler getirir ki bu an bütün anları ele geçirir. Sanıyorum herkes bu yüzden biraz Beyrut’a gidiyor.
Kitapta Ortadoğu’nun hikâyelerinin yağmalandığından bahsediyorsunuz. Türkiye’de bu bağlamda Ortadoğulu mu sizce? Aklıma Londra’da gördüğüm kitaplar geldiği için öyle bir pasaj var. Ortadoğu’nun hikâyelerini alıyorlar, yağmalıyorlar ve onları Amerika’daki ev kadınlarının okuyabileceği hale getirip satıyorlar. Bunu daha çok Batılı yazarların Ortadoğu’ya gelip yazdığı kitaplarda ya da Ortadoğu’daki yazarların Batı’ya sadece kendilerini anlattığı kitaplarda görebiliriz. Sadece Batıya yazdığınız zaman Ortadoğu’dakiler size gülüyor çünkü Komik oluyor. Bu gülüş, onlarla edilen bu alay Batıya ulaşmıyor. Dolayısıyla Batı kendi kendisine bir Ortadoğu hikâyesi dinleyip eğleniyor. Biz bunu sık sık yaşıyoruz. New York Times’ta ya da bir gazetede Ortadoğu ile ilgili son derece kaba anlatılmış hikâyeler okuyoruz ve onun öyle olmadığını biliyoruz. Sonrasında biraz kederli bir şekilde gülüyoruz. Sözünü ettiğim şey buydu ve bu bağlamda Türkiye’nin Ortadoğulu olduğunu düşünüyorum. Hikâyelerimiz oradaki halkların hikâyeleri gibi yağmalanmış ve döküntüleri bize geri satılmış. Bu bakımdan Ortadoğuluyuz.
Muz seslerini hakikaten duydunuz mu? Nasıl öğrendiniz muzların ses çıkardığını? Yok, duymadım ama var. 2006’da savaştan bir hafta sonra foto muhabir arkadaşım sevgili Yurttaş Tümer’le birlikte Lübnan’a gittiği zaman cahil cesaretiyle Güney Lübnan’a da gittik. Yollarda patlamamış bombalar ve bir sürü kontrol noktası vardı. Hizbullah’ın milisleri, Fransız askerleri, başka ülkelerin askerleri, BM askerleri var. O keşmekeş içinde baktım ki yolların kenarlarında muz tarlaları… Mavi torbalara alıyorlar muz hevenklerini. Onlar o torbalar içinde duruyorlar sessizce. Sonra bunu döndüğümde editörüm ve dostum Çiğdem Su’ya anlatırken annesi Özün Hanım, “Biliyor musun muzlar doğum yaparlar. Öyle çıkarlar ve tek tek ayrılırlar. Ayrılırken çuk çuk çuk sesler çıkar” dedi. Sonra ben Beyrut’a gidip romanı yazmaya karar verdiğim zaman bunu sormaya karar verdim. Beyrut’ta kimse bilmiyordu. Mihmandarımla Güney’e doğru indim . Muz tarlalarında durup orada çalışan insanlarla konuştum “Muzun sesi var mı” dediğim adamlar “çuk çuk çuk” diyerek o sesi taklit etmeye başladılar. O an gerçekten böyle bir şeyin varolduğuna emin olduk.
Yaşar Kemal’e kitabı okutmuşsunuz ve beğenmemiş ilk başta. Neler dedi size? Önce beğenmedi evet. Sonra ben Beyrut’tayken telefon etti. Yaklaşık yarım saat konuştuk ve dedi ki, “Bir daha yaz. Bir daha yaz. Korkma bir daha yaz.” Çünkü gazetecilikle edebiyata o kadar ihanet ettim ki beni geri almayacak sandım, onun için de romanı yazmaya çok korkak başladım. Sonra edebiyatın beni aldığını anlayınca birazcık daha kendim gibi yazmaya başladım. Yaşar Kemal’de tam o korkma sürecinde çok yardım etti ve tabii Ayşe Baban da… Beyrut’ta birazcık kalbim kırıldı ama iyi bir şey bu, kalbin kırılması.

Aşk nedir sizce? Bir iç savaştır Aşk bir neden arar kendine. Aşk bir kere başladıktan sonra başlangıcını hemen hızla unuttuğun ve ondan sonra boş bulduğun zamanlarda nedenini aradığın bir şeydir. Kavgalarda öyledir. Bir kere başladıktan sonra nedeni unutulur ve devam etmek için herkes bir neden uydurur. Çok fazla süt liman aşklardan bahsediliyor ya da öyle bir şeymiş gibi bahsediliyor aşktan. Türkçeyi konuşamayan bir Türkiye’de aşkın olacağına çok fazla inanmıyorum. Geçtiğimiz günlerde bir üniversitede konuk hoca olarak 4. sınıf öğrencilere ders verdim. Üç kelimelik bir cümle kuramayan son sınıf öğrencilerine baktım ve şunu düşündüm, bu adamlar politikadan hoşlanmıyorlar çünkü onlara öyle öğretilmiş. Bu ülkeyle ilgili değiller çünkü onların öyle olması istenmiş. Başka insanlarla, haksızlığa uğrayanlarla ilgili değiller çünkü öyle imal edilmişler. Peki, bu adamlar ya da kadınlar birini sevdiklerini ona nasıl söylüyorlar? Söyleyemezler zira cümle kuramıyorlar. Cümle kuramayan insanlar aşık olmazlar. Onların aşık olamayacaklarını düşünüyorum. Aşkları bir yanlışlıkmış gibi geliyor bana ya da dille ilişkim yüzünden böyle düşünüyorum. Çok sessiz de olabilir aşk. Sıfır ses, sessiz Sinema gibi ama hayatta yine de bir cümle kurmamız gerekir. Hayatla, yaşayarak, bir şey yaparak bir cümle kurmamız lazım. Bana kavramları bir araya getiremeyen insanlar aşk gibi karmaşık bir uygarlığın parçası olamazlar gibi geliyor.
Lübnan’daki öğrenciler ya da gençler siyasetle daha mı ilgili? Öyle bir ayrım doğru olmaz. Ortadoğu meseleleriyle kendi hayati bağları olduğu için daha ilgililer. Filistin’de bir olay oldu mu bizden daha çabuk ve bizden daha başka bir yerlerinden etkileniyorlar. Bunun sebebi hem Arap olmalarından hem de Müslümanlığın da daha farklı biçimde yaşamalarına bağlanabilir. Orada olanlar o coğrafyada bulundukları için, kendi yakın tarihleri ve bugünleri Ortadoğu’nun bugünüyle çok ilgili olduğu için daha hızlı sonuç veriyor. Şöyle bir siyasiliği var Beyrut’un, politikanın dışında bir hayat yok. Esasında var ama çok küçük bir alanda. Her şeyde Politika var, müzikte, aşkta… Örneğin gidip Dürzi bir kızı severseniz ve sizde diyelim ki Hıristiyansanız, ikinizin birlikte oturup yakın siyasi tarih çalışmanız lazım. Hem de çok karmaşık bir siyasi tarih. Bu anlamda aşkın içinde de çok politika var. Belki de benim tırnak içinde bir aşk romanı yazabilmemin tek olanağı da Beyrut’ta bir aşktan bahsetmekti. Çünkü içinde yeterince politika olan tek aşk benim bildiğim kadarıyla ancak Beyrut’ta yaşanır.
Sinema ile aranız nasıl? Kardeşimle olduğu gibi... Çok sık göremiyorum ama gördüğüm zaman çok mutlu oluyorum. İnan (Temelkuran) sayesinde biraz daha farklı filmler görme olanağım var. Çünkü o hiç kimse duymadan yönetmenleri bilir, çünkü o hiç kimse duymadan müzisyenleri bilir. O da bana getirdiği ve benim de onlara ayıracak ihtimamın olduğu zaman güzel filmler izliyorum. Bu sene Beyrut’ta olduğum ve kitapla uğraştığım için fazla Film izleyemedim. Inan’ın filmi dışında film göremedim.
Sinemaya değinmek istedim çünkü kitabın bir bölümünde Casablanca’ya atfı var… Ben herkesin bir Casablanca peşinde olduğunu düşünüyorum. Kendini feda edebilecek kederli bir hikâye. Çünkü yaşarken kederli olan şeyler sonra anlatılınca güzel hikâyelere dönüşüyor. Hayatın en büyük haksızlıklarından biri de budur, güzel hikâyelerinizin olması için kederli hikayeler yaşamanız gerekir. Casablanca’da o bakımdan var. Şimdi vuslatın ve hazın fazla önemsendiği bir çağdayız. Oysa güzel hikâyeler hazdan çıkmaz maalesef. Acıdan ve kederden çıkar.
Son dönemdeki özellikle TEKEL işçilerinin eylemleri hakkında ne düşünüyorsunuz? Siyasi alternatifsizliğin yarattığı sarkastik bir ataletsizlik olduğunu düşünüyorum. Bu atalet de siyasi partilerle yakın zamanda aşılacak gibi durmuyor. Ben bu ara sendikaları aşan bir işçi hareketinin yolunu gözler durumdayım. Öyle bir hareketin olacağını gözlemlerime dayanarak tahmin ediyorum. Sendikalar o kadar iğdiş edildi ve bu siyasi kutuplaşmada öyle bir felç durumuna sokuldular ki, işçiler sendikalardan daha dinamik, daha çabuk örgütlenir ve tepki verir duruma geldiler sanki. Elbette onların bu örgütlenmesinde ve tepki vermesinde sendikaların rolü büyük ama önümüzdeki dönemde işçiler sendikaları aşacak düşüncesindeyim. Çok önemli bir şey oldu geçenlerde ve hükümet ilk kez geri adım attı. Bu zamana kadar bu hükümete hiçbir güç geri adım attıramadı, ne siyasi, ne sivil ne de Askeri güç. İlk kez, hem de hiçbir şeyi olmayan adamlar hükümete geri adım attırdılar. Kimse bunun altına çok fazla çizmedi. İlk kez hükümet geri adım attı ve durumlarını da iyileştirme sözü verdi. Daha da geri adım atacak. Ileride bugünleri, “o gün başlamıştı” diye anabiliriz. Tıpkı 2006’da taş atan çocuklar meselesi kimdir denirken, Kürt meselesi bugünden itibaren değişmiştir ve başka bir yöne gidecek dediğim gibi. Şimdi yeniden söylüyorum bugünleri hatırlayacağız. Bundan 5 yıl sonra 10 yıl sonra işçilerin hükümete bu kararı çıkarttırdıkları günü hatırlayacağız.
Taş atan çocuklar ne olacak? Nerelere gelecekler? Onların çocukları da taş atacak mı? Kürt siyasetinde, Kürt siyasi liderlerinin bile yönlendiremediği bir düş oluşuyor o çocuklar yüzünden. Bu iyi bir şey mi, kötü bir şey mi onu bilemiyorum. Evet, dışarıdan Arafat’ın yüzbaşıları gibi gözüken çocuklar var. Ama onlar kaybedecek hiçbir şeyi olmayan insanlar. Kaybedecek hiçbir şeyi olmayan insanlar doğru örgütlenmediği ve iyilikle örgütlenmediği zaman çok yıkıcı bir güç olurlar. Ve yıkıcılıkla bir yere nasıl varılır bilemiyorum. Varamadık bugüne kadar. Iki gün, 48 saat içinde iki insan tanıdım. Birincisi Ankara’daydı, diğeri Adana’daydı. Bir adam dedi ki, “Ben militarist değilim, hâşâ. Ama ordumla gurur duyuyorum.” Adana’da dedi ki, “Ben şiddete karşıyım. Ama PKK olmasaydı…” Bu neredeyse o kadar karikatürize bir ikilik ki bunun içinden çıkmak, çözüm sağlamak için bile daha ilkel bir düzeyde düşünmeniz gerekiyor. Bu çok zor bir şey. Dedim ya, “Bir iç savaştır aşk, bir neden arar kendine” bir kere bu ikilik başladıktan sonra bir neden bulur kendine.
Türkiye’de bir ırkçılaşma görünüyor yavaştan. Bunun için ne düşünüyorsunuz? Hayır, esasında ırkçılık vardı. Şimdi telaffuz ediliyor. Adana Kitap Fuarı’nda bir kadın “Muz Sesleri”ni imzalatırken, “Arapları hiç sevmiyorum” dedi. “Bu kitap Araplarla ilgili” dedim ben de. Şimdi bu lafın ırkçılık olduğunun farkında değil ve yüksek sesle söylerken de utanılması gereken bir şey olduğunun da farkında değil. Türkiye’deki en büyük sorun ırkçı olmak değil, ırkçı olduğunun farkında olamamak. Son günlerde o kadar garip şeyler duyuyorum ki, “Benim Kürt arkadaşım var ama benim meselem öbür Kürtlerle.” Sevgili dostum Sırrı Süreyya Önder’in çok sevdiğim bir lafı var, “Bu ülkede Kürtler her şey olabilir Başbakan, Cumhurbaşkanı da ama Kürt olamazlar.”

Hrant Dink’i özlüyorsunuz değil mi? Neyini özlüyorum biliyor musunuz? O yaşarken herkes birçok insan onu fazla heyecanlı, fazla naif buluyordu. Ve bu yüzden de göründüğünden daha yalnız bir adamdı. Onla beraber yalnız olmayı özlüyorum. Çok özlüyorum hem de.
Hep bir yerlere gidip yazıyorsunuz. “Ağrı’nın Derinliği” Ermenistan’da kaleme alındı, “Biz Burada Devrim Yapıyoruz Sinyorita” Güney Amerika’da, “İçerden ve Dışarıdan” kitabınızı İsviçre’de topladınız. Bu kitap Beyrut’tan doğdu. Kitaplar farklı ülkelerden doğuyor, neden? Size olmuş muydu bilmiyorum. Küçükken evin içinde olma zorunluluğu benim kalbimi çok daraltırdı. Çok küçüklükten bahsediyorum. Bir yere gitmek değil, sadece kapının dışında durma hakkını isterdim. Sanıyorum o geçmiyor. Bu öyle bir şey, kapının dışında durma hakkı. Bu ülkenin kapılarının dışında durma hakkı. Bir yere gitmek de geri dönmemek için değil ama sadece bir coğrafyaya ya da bir ülkeye mahkûm olmamak.
Sizin edebiyata aşık olmanızı sağlayan yazarlar kimler? Kazancakis, Dostoyevski, Sait Faik. Her şeyden çok Sait Faik. O okuma macerasını geri vermesi için hayata ve zamana yalvarırım. Sait Faik’i okuduğumda 16 yaşımdaydım. Okuldan eve önce yürümeye, sonra dayanamayıp koşmaya başladığımı hatırlıyorum. En sonunda deliler gibi koşup Sait Faik’i okuduğumu. Beni eve öyle deliler gibi koşturacak bir okuma macerası… Sait Faik beni en çok etkileyen adamdır. O edebiyatın şahikalarından biridir benim için.
Kadın yazarlar yok mu? Latife Tekin, Ursula K. Le Guin ablamız. Onu da çok gençken okuyup etkilenmiştim. Ingeborg Bachmann. Walter Benjamin çoğu kişinin aklını ama benim kalbimi çok etkilemiştir. Kimileri ona edebiyatçı demese de bir edebiyatçı olarak görürüm onu. Kullandığı metaforlar beni çok etkiler. Yaşar Kemal büyüklüğüyle, destanı kapsayan büyüklüğüyle beni çok etkiler. Edebiyatı bana bu kişiler sevdirdi ve şu an unuttuklarım da vardır aralarında.
Temelkuran: Cümle kuramayan aşık olamaz

Şair Taner Baybars hayatını kaybetti

İSTANBUL - Bir süredir Kanser Tedavisi gören Taner Baybars, 73 yaşında hayatını kaybetti.
Toplu şiirleri Tilki ile Çobanaldatan (2007) YKY’den çıkan Şair Baybars, Kıbrıs’tan (sadece Türk kökenliler değil, Elen, Maronit, Levanten kökenli bütün Kıbrıslılar arasından) çıkmış en dikkat çekici şairlerden biriydi.
Kıbrıs, Lefkoşa'da doğan Baybars, Ocak 1954'te ilk Şiir kitabını yayımladı. Aynı tarihte, Britanya Kraliyet Hava Kuvvetleri'nde askerliğe başladı. 1956'da Londra'ya gitti ve bir daha adaya dönmedi. 1956-1988 yılları arasında, İngiliz Askeri Kütüphanesi ile British Council'da kitap ve yayınla ilgili çeşitli işlerde çalıştı. Emekli olduktan sonra Fransa'ya gitti.
Türkçe, ingilizce, Fransızca yazan Taner Baybars, aynı zamanda Nâzım Hikmet'ten çeviriler yaptı, çağdaş Türk şiirini İngiliz diline tanıttı. Çok-kültürlü, çok-dilli şiirlerinde, Türk, İngiliz, Yunan, Fransız şiir gelenek ve dillerini birlikte kullanarak farklı bir tarz yarattı.
Baybars'ın eserleri şunlar:Şiir: Mendilin Ucundakiler (1954, Kıbrıs); To Catch a Falling Man (1963, İngiltere); Susila in the Autumn Woods (1974, İngiltere); Narcissus in a Dry Pool (1978, İngiltere); Pregnant Shadows (1981, İngiltere), Fox and the Cradle Makers (İngiltere'de yayımlanmak üzere), Seçme Şiirler/Selected Poems 1947-1997 (Çev.: Mehmet Yaşın, YKY 1997); Toplu Şiirler - Tilki ile Çobanaldatan (YKY 2007).
Roman ve Anı: A Trap for the Burglar (1965, İngiltere); Plucked in a Far-Off Land: Images in Self-Biography (1970, İngiltere, Türkçe çevirisi Uzak Ülke: Bir Kıbrıs Çocukluğu).
Şair Taner Baybars hayatını kaybetti

Gündem Kırmızı Kitap

Milli Güvenlik Kurulu (MGK), Türkiye'nin "gizli anayasası' ya da "kırmızı kitap' olarak da isimlendirilen Milli Güvenlik Siyaset Belgesi'nde (MGSB) yapılacak değişiklikleri hafta sonunda masaya yatıracak.



MGK, yılın ilk toplantısını 19 Şubat Cuma günü Çankaya Köşkü'nde gerçekleştirecek. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül başkanlığında yapılacak toplantıda, Türkiye'nin güvenliğini ilgilendiren iç ve dış gelişmeler güvenlik birimlerinin kurula sunacağı raporlarla gündeme gelecek. Toplantıda ayrıca, İran'ın Nükleer silahlanmasına yönelik gelişmeler, AB ile ilişkiler, terörle mücadelede son durumun yanı sıra, Afganistan, Ortadoğu ve Kıbrıs'taki son gelişmeler de ele alınacak.



Toplantının ağırlıklı gündem maddesini ise Milli Güvenlik Siyaset Belgesi'nde yapılacak değişiklikler oluşturuyor. Türk Silahlı Kuvvetleri'ne yönelik ağır eleştirilerin yapıldığı bir dönemde, hükümet MGSB'nin özellikle iç tehdit bölümünde köklü değişiklikler yapmayı planlıyor. 2005 yılında hazırlanan MGSB'nin iç tehdit bölümünde irtica ve bölücülük öncelikli tehdit olarak yer alıyordu. Ancak hükümet bu kez başta irtica olmak üzere, Demokratik Açılım projesi kapsamında da etnik konuların güncellenmesini planlıyor. Hükümet özellikle son dönemde artan işsizlik nedeniyle, iç tehdidin ilk sırasına işsizliği yerleştirmeyi hedefliyor. Askerler ise belgenin iç tehdit bölümünde yapılacak güncellemelerin, bu bölümün "içinin boşaltılmasına' yol açacağından endişe ediyorlar. Ancak Türk Silahlı Kuvvetleri'nin, teknik olarak "Bakanlar Kurulu belgesi" niteliğindeki MGSB üzerinde doğrudan etkisi bulunmuyor. Bu nedenle askerlerin MGK toplantısında bu konuda duydukları endişe dile getirecekleri, ancak nihai olarak hükümetin hazırlayacağı bir belge üzerinde MGK'nın etkisi de ancak tavsiye niteliğinde olabilecek. Öte yandan hükümet, Askeri müdahalelere yasal dayanak olarak gösterilen ve Türk Silahlı Kuvvetleri'ne "ülkeyi iç ve dış tehditlerden koruma ve kollama" görevi veren İç Hizmet Kanunu'nun 35. maddesini kaldırmaya hazırlanıyor. MGK'da asker-sivil ilişkileri görüşülürken, bu tür yasal düzenlemelerin gündeme gelebileceği de belirtiliyor.
Gündem Kırmızı Kitap

Tuesday, December 8, 2009

Bu kadın El Kaide’nin ‘Mata Hari’si mi?


Afia Sıddıki, 3 çocuk annesi bir Bilim kadını, nörolog. Bugünlerde New York’ta cinayet suçundan yargılanıyor. Mahkemede hakkında ileri sürülen iddialar, ortaya konan suçlamalar Sıddıki’nin filmlere konu olacak sıradışı geçmişini gözler önüne seriyor. El Kaide bağlantılı bir terörist olduğu belirtilen genç kadının Kayıp mazisi pek çok sırla dolu.
Sıddıki’nin sis perdesi arkasındaki hayatı 18 ay önce 2 FBI ajanı ile 2 subayın Afganistan’ın Gazne kentine uçmasıyla su yüzüne çıkmaya başladı. Amerikalı ekip, Gazne’ye sıradışı bir tutukluyu, yanında 11 yaşında bir erkek çocuk bulunan burkalı bir kadını sorgulayacaktı. Afgan polisi, esrarengiz ikilinin intihar bombacısı olduğunu söylüyordu. Amerikalıları ilgilendiren ise kadın tutukluda bulunan birtakım kâğıtlardı. Dokümanların, aralarında özgürlük anıtının da bulunduğu ABD’deki bazı hedeflere yönelik kimyasal silahların kullanılacağı, büyük kıyım yaratacak saldırı notları olduğu düşünülüyordu.

Amerikalıları öldüreceğim!
Ekip, sorgu odasına girince büyük sarı bir perdenin arkasında bekleyen Sıddıki ile karşılaştı. Subaylardan biri tüfeğini ayaklarının dibine bıraktıktan sonra oturdu. Kadın aniden tüfeği kapıp “Allahü Ekber” diye bağırarak 2 el ateş etti. Neyse ki kimse vurulmadı. Çevirmen tüfeği almak için uğraşırken ikinci asker tabancasını çekip Sıddıki’yi karnından vurdu. Sıddıki yere yığılırken bile bütün Amerikalıları öldüreceğini haykırdı.
Bundan sonraki sahnede Manhattan’daki mahkeme salonu yer alıyor. Pakistanlı D. Afia Sıddıki’nin, 7 adamı öldürmeye teşebbüs ve saldırı suçundan ön duruşmaları yapılıyor. Suçlamaların tamamı Sıddıki’nin Gazne’de Amerikan personeline saldırısıyla ilgili. Ocakta başlayacak mahkemede suçlu bulunursa ömür boyu hapisle cezalandırılacak.
ABD’deki saygın üniversitelerden MIT (Massachusetts Institute of Technology) mezunu olan Sıddıki, şimdi Dünyanın en tehlikeli teröristleri arasında gösteriliyor. 2003’te izini kaybettirip 5 yıl ortalıkta görülmedi. Bu süre içinde “El Kaide’nin Mata Harisi” ya da “Bagram’ın Gri Hanımefendisi” diye anılmaya başlandı.

Suçlamaları kabul etmedi
Geçen perşeme yapılan ön duruşmada Sıddıki, hâkimin sözünü kesip, kendi avukatını azarladı. “Bütün suçlamaları reddediyorum ve masum olduğumu kanıtlayabilirim. Ancak bunu yapmayacağım. Mahkemeyi boykot ediyorum” dedi. Sıddıki ABD Başkanı Barack Obama’ya yardım edebileceğini ve Afganistan’da Taliban’la görüşmeler için arabuluculuk yapabileceğini söyledi.
Ancak yargılamanın, ajan ve militanların cirit attığı, insanların aniden kaybolduğu, Pakistan ve Afganistan’da geçen bir gerilim filmi atmosferinde gerçekleşmesi bekleniyor.
37 yaşındaki Sıddıki, Karaçili orta sınıf bir ailenin kızı olarak dünyaya gelmiş. Aile inançlı Müslümanlar olarak tanınıyor. Babası Muhammed Doktor, annesi İsmet, Pakistan’ın suikasta kurban giden Askeri lideri Ziya ül Hak’ın arkadaşı.
Sıddıki, Boston’da bulunduğu dönemde sıkı bir Müslüman eylemci olarak Afganistan, Çeçenistan ve Bosna için düzenlenen eylemlere katıldı. Bosna’da hamile kadınlara yapılanlardan etkilenen Sıddıki, camilerde konuşmalar yaptı, kampanyalar düzenledi. Fakat ilişkide olduğu hayır kurumlarından Mercy International Relief Agency’nin 1998’de Kenya’daki ABD elçiliğine düzenlenen saldırıyla bağlantısı saptandı. 11 Eylül saldırıları Sıddıki’nin hayatında dönüm noktası oldu. 2002’de FBI Sıddıki ve kocasını internette verdikleri bazı sıradışı siparişler konusunda sorguladı. Çift gece görüş dürbünü, kurşun geçirmeyen yelek ve anarşistin el kitabı niteliğinde askeri bilgiler içeren bir kılavuz kitap satın aldı.
2002’de Sıddıki El Kaide militanı Macid Han adına bir posta kutusu kiraladı. 6 ay sonra 11 Eylül saldırılarının planlayıcılarından Halid Şeyh Muhammed’in yeğeni ile ikinci evliliğini yaptı. Mart 2003’te FBI, Sıddıki’yi arananlar listesine koyunca ortadan yok oldu. Bundan sonrası için çeşitli rivayetler var. Amerikalılara göre, Sıddıki tamamen kaçak hayatı yaşadı ve El Kaide eylemlerine katıldı. 2004’te en çok aranan 7 El Kaide kaçağından biri oldu, polis bültenlerinde silahlı ve tehlikeli olduğu ilan edildi.

Karanlık yüzü açığa vurdu
Sıddıki’yi savunanlar ise başka bir hikâye anlatıyor. Bunlara göre Sıddıki kayıp 5 yılını Bagram Cezaevi’nde, işkencede geçirdi. Öyle ki cezaevindeki erkek mahkûmlar, Sıddıki’nin çektiği açıları protesto etmek için açlık grevi yaptı. Böylece Sıddıki kimileri için ABD’nin karanlık yüzünün, adam kaçırma ve işkence gibi kirli eylemlerini açığa vuran bir sembol haline geldi.


Fransa’da Almanya hesabına casusluk yapan Hollandalı egzotik dansçı Margaretha Zelle, sahnede Mata Hari adını kullanıyordu. Mata Hari, 1917’de Fransa’da kurşuna dizildi.


Karaçi’de eylülde İnsan Hakları Ağı’nın düzenlediği bir protesto gösterisinde Sıddıki’nin serbest bırakılması istenmişti. Gösteriye Guantanamo kostümleri içindeki çocuklar, bir kafes içinde katılmıştı. Kafesin arkasındaki pankartta “Karaçi doktorunun kızı Afia Sıddıki, daha ne kadar Amerikan zalimliğine katlanmak zorunda kalacak?” diye yazıyor.
Bu kadın El Kaide’nin ‘Mata Hari’si mi?