Showing posts with label Yunan. Show all posts
Showing posts with label Yunan. Show all posts

Sunday, February 28, 2010

İslam aleminden 1001 İcat

Londra Bilim Müzesi'nde bu hafta açılan sergide, 700-1700 yılları arasındaki bin yıllık döneme ait, Ortaçağ'da Arap doktorların, gökbilimcilerin kullandığı araç gereçten, 13. yüzyılda bugün Türkiye'de bulunan Cizre'de yapılmış bir saate kadar bir çok ilginç Tasarım var.




Filli saat, aslında serginin en dikkat çeken parçalarından. 1206'da tasarlanıp yapılmış olan orijinal saatin maketi, altı metre yüksekliğinde.

Dev bir fil yontusunun üzerine oturtulmuş saatin akrep ve yelkovanı ejderhalara benzetilmiş. Ayrıca saat başlarının vuruşuyla birlikte hareket eden sarıklı bir takım robotlar var. Saat, daha önce antik Yunan'da da kullanılan bir su düzeneğiyle çalışıyor.




Serginin hem fikren doğuşunda hem fiilen gerçekleşmesinde önemli rol oynayan Profesör Salim el Hasani bu tasarımı şu sözlerle anlatıyor:"1200'lerde, Türkiye'nin güneyinde; Irak'ın biraz kuzeyinde bulunan Cizre'de, İsmail Ebul aziz Bin Rezzaz El Cizirî tarafından tasarlanıp yapılmış. Çeşitli medeniyetlerin, insanlığın gelişmesine katkısını sembolize ediyor. El Cizirî kendi yaşadığı yerin doğal ortamında böyle bir hayvan olmamasına rağmen, saati bir filin üzerine oturtmuş, bu Hint medeniyetini simgeliyor. Filin karnına yerleştirilen ve saati çalıştıran su düzeneği antik Yunanı, inip çıkan ejderhalar Çin'i, sarıklı robotlar İslam dünyasını, kalenin üzerinde duran Zümrüd-ü Anka kuşu da antik Mısır medeniyetini temsil ediyor. Kısacası medeniyetler saati diyebiliriz buna..."

Filli saat sergideki en ilginç parçalardanProfesör Hasani aslında sergilenenlerin "İslam bilimi diye nitelenmesine de karşı. "Çünkü, bilim bilimdir. Bilimin Hristiyanı, Müslümanı, Yahudisi olmaz. Müslüman fizik, Hristiyan fizik ayrımı yoktur mesela." diyor.




"Ama, bizim burada vurgulamak istediğimiz, tarih boyunca, dini inançları ile Bilimsel araştırma arasında herhangi bir çelişki görmemiş çok sayıda Müslüman bilim adamı olduğudur. Bilim, Çinli, Hintli, Yunan, Müslüman, Hristiyan, Musevi herkesçe geliştirilmiş ve birbiriyle uyum içinde alıp verilmiştir. Bu serginin ana fikri de bu. O nedenle belki sergiye, "İslamî bilim" değil, "İslam aleminde bilim" demek daha doğru olacaktır."

Serginin bir amacı da genç nesilleri bilime yönelmeye teşvik etmek, bu nedenle eserlerin hem eğitici hem de eğlendirici olmasına çalışılmış.




BİLİM MÜZESİNİN KOLEKSİYONU DA VAR


Sergi Londra Bilim müzesinin kendi koleksiyonu değil, ama Müze de sergiye bir kaç parça eklemiş. Bilim Müzesi'nin yöneticilerinden Yasmin Han için sergiye sundukları cam imbik, değerli parçalardan biri.

Orta Doğu'da türünün bugüne kadar kalabilmiş en eski örneklerinden biri olan 10 ila 12. yüzyıl eseri imbiğin kimyasal damıtma işlemlerinde, özellikle Parfüm üretiminde kullanıldığı düşünülüyor.

Bunlar arasında yıldızların yerlerini gösteren ve kıblenin yönünün ve namaz saatlerinin belirlenmesinde kullanılan bir disk şeklindeki usturlaplar da var. 17. yüzyıldan kalma Cebir'in tarihini anlatan bir kitap da Han'ın gururla tanıttığı parçalardan.




"El cebir aslında arapça bir kelime, dengenin kurulması, denklemin eşitlenmesi anlamına geliyor. Yazar John Harris, kitabında nefis bir dille cebirin nasıl medeniyetten medeniyete geçtiğinin hikayesini anlatıyor. Hindistan'dan, Farslara, oradan Araplara, giderek Avrupa'ya ve İngiltere'ye kadar yolculuğunu takip ediyor."




Peki İslam alemi, nasıl oldu da yüzlerce yıl bilimde oynadığı öncü rolü kaptırdı? Profesör Salim el Hasani bilimsel gelişimi bir döngü olarak tarif ediyor.

"Bilimin tarih içinde, medeniyetler arasındaki seyahati, tamamen kendine özgüdür. Sıra Avrupa'ya, Avrupa rönesansına gelmişti bu döngü içinde. Kuşkusuz tarihin döngülerinin yanında başka faktörler de vardır ve uzmanlar bunlar üzerinde durabilir."




"Ama biz bu sergiyle, yüzlerce yıl önce sağlanmış ilerlemelerin hala ne kadar heyecan verici olduğunu, yeni kuşakların günlük yaşamlarını hala nasıl etkilediğini, bir yandan onlara ilham verdiğini bir yandan da başka kültürleri, halkları ve tarihi daha iyi anlamalarına yardımcı olduğunu göstermeye çalıştık."


İslam aleminden 1001 İcat

Şair Taner Baybars hayatını kaybetti

İSTANBUL - Bir süredir Kanser Tedavisi gören Taner Baybars, 73 yaşında hayatını kaybetti.
Toplu şiirleri Tilki ile Çobanaldatan (2007) YKY’den çıkan Şair Baybars, Kıbrıs’tan (sadece Türk kökenliler değil, Elen, Maronit, Levanten kökenli bütün Kıbrıslılar arasından) çıkmış en dikkat çekici şairlerden biriydi.
Kıbrıs, Lefkoşa'da doğan Baybars, Ocak 1954'te ilk Şiir kitabını yayımladı. Aynı tarihte, Britanya Kraliyet Hava Kuvvetleri'nde askerliğe başladı. 1956'da Londra'ya gitti ve bir daha adaya dönmedi. 1956-1988 yılları arasında, İngiliz Askeri Kütüphanesi ile British Council'da kitap ve yayınla ilgili çeşitli işlerde çalıştı. Emekli olduktan sonra Fransa'ya gitti.
Türkçe, ingilizce, Fransızca yazan Taner Baybars, aynı zamanda Nâzım Hikmet'ten çeviriler yaptı, çağdaş Türk şiirini İngiliz diline tanıttı. Çok-kültürlü, çok-dilli şiirlerinde, Türk, İngiliz, Yunan, Fransız şiir gelenek ve dillerini birlikte kullanarak farklı bir tarz yarattı.
Baybars'ın eserleri şunlar:Şiir: Mendilin Ucundakiler (1954, Kıbrıs); To Catch a Falling Man (1963, İngiltere); Susila in the Autumn Woods (1974, İngiltere); Narcissus in a Dry Pool (1978, İngiltere); Pregnant Shadows (1981, İngiltere), Fox and the Cradle Makers (İngiltere'de yayımlanmak üzere), Seçme Şiirler/Selected Poems 1947-1997 (Çev.: Mehmet Yaşın, YKY 1997); Toplu Şiirler - Tilki ile Çobanaldatan (YKY 2007).
Roman ve Anı: A Trap for the Burglar (1965, İngiltere); Plucked in a Far-Off Land: Images in Self-Biography (1970, İngiltere, Türkçe çevirisi Uzak Ülke: Bir Kıbrıs Çocukluğu).
Şair Taner Baybars hayatını kaybetti

Tuesday, December 29, 2009

Orta Asya ya gidiyorsanız Türkleri alın

TÜRK iş dünyasının küresel ekonomiye açılımını hızlandırmak ve kurumsal dış ekonomik ilişkiler geliştirmek için kurulan Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu’nun (DEİK) önceki gün gerçekleşen genel kurulunda DEİK’in kurucularının anılarının da yer aldığı “Dış Dünyanın Anahtarı DEİK” adlı kitap katılımcılara dağıtıldı. Kitaptaki en ilginç anılardan biri de Türk iş dünyasının Sovyetler Birliği sonrasında Türk cumhuriyetlerine açılımında büyük emekleri olan ve bunedenle Orta Asyalı Türklerin ‘aksakal’ ünvanı da verdiği Nihat Gökyiğit’e ait. Gökyiğit, bir ABD’li Finans grubuna Orta Asya pazarını anlatırken Japonlarla yaşadığı bir anıyı hatırlatıp, “Dikkat edin, giderken yanınıza mutlaka Türkleri alın, yoksa orada pantolonsuz kalabilirsiniz” demiş. 1992’de, Türk işadamlarının Alman ve ABD’lilerle OrtaAsya gezisi yapıp işbirliği imkanlarını araştırması üzerine Japonlardan da böyle bir talep gelir. 13-21 Nisan 1993 tarihlerinde gezi programlanır. Turgut Özal’ın meşhur 11 günlük Orta Asya gezisi de (dönüşünde öldü) aynı tarihtedir. Nihat Gökyiğit Türk-BDT iş Konseyleri başkanı, Servet Harunoğlu da Türk Kazak İş Koseyi Başkanı olarak Özal’dan izin alır ve Japonlarla buluşurlar. Nihat Gökyiğit’in, kitabın 315’inci sayfasında yer alan anısı şöyle: “Japonlarla Orta Asya gezisi yaparken Semerkant’ta bir gece kaldık. Sabah herkes saat 06.00’da bavullarını kapı önüne koyacak ve yarım saat sonra da otelden ayrılacaktık. Baktım bir Japon yüzü bembeyaz olmuş bir şeyler anlatıyor. ‘May I Help You’ dedim, ‘Ben heyecandan giyeceğim pantolonu da bavula koymuşum, bavulu da aşağı indirmişler’ dedi. Aşağıda 140 parça bavul ve eşya, kamyonla gidecek istiflenmiş. Aşağı inmesi lazım ama pantolonsuz. Çantamda uzun bir yağmurluk vardı, verdim, giydi, indi kendi bavulunu arıyor. Bu arada bir kamyon bavul da uçağa gitmiş. Bu arada Keidanren (Japonşa İş Bederasyonu) genel sekreteri sürekli ‘neden geç kalıyoruz’ diyor. ‘Sizin arkadaşlardan biri pantolonunu kaybetti, çare arıyoruz’ dedim. Heyetin başkan yardımcısı çantasından bir pantolon çıkardı. Pantolon oldu ve gidebildik. 5-6 ay sonra bir ABD finans grubu Orta Asya’ya çıkmadan önce DEİK’ten brifing alıyor. ‘Aksakal söyleyeceğin bir şey var mı’ dediler. Dikkat edin giderken yanınınıza mutlaka Türkleri alın, yoksa pantolonsuz kalabilirsiniz.’Varlıer Tükmenbaşı’nı eleştirdi herkes güldüDIŞ Dünyanın Anahtarı DEİK adlı kitabın 292’inci sayfasında da Türk-Türkmen İş Konseyi eski başkanı Oktay Varlıer’in anısı yer alıyor. Türk cumhuriyelerinin devlet başkanlarına bir eleştirinin dile getirilmesinin güç olduğu dönemlerde yaşanan olay şöyle: “Aşkabad’da Demirel ve Türkmenbaşı ile işadamlarının katılacağı toplantıda konuşma yapmak istedim. Türkmenler ‘kesinlikle olmaz, bizi şikayet edersiniz, Türkmenbaşı da çok kızar’ dediler. ‘Söz veriyorum söylemeyeceğim’ dedim, 5 dakika verdiler. ‘Kusuruma bakmazsanız, konuşmama bir eleşiriyle başlayacağım’ dedim. Herkes dondu. ‘Sizin burada yemekleriniz çok güzel, dayanamayıp çok yiyoruz, kilo alıyoruz, bu şikayetimi Sayın Türkmenbaşı’na bildirmek istiyorum’ dedim. Millet bir kahkaha attı.”Turgut Bey’i ben hallederim sen de Papandreu’yu halletKİTABIN 222’inci sayfasıda da Türk-Japon ve Yunan iy konseyleri eski başkanı Şarık Tara’nın, Klaus Schwab ile birlikte ‘savaşın eşiğine gelmiş’ Türkiye ile Yunanistan’ın başbakanlarını buluşturma projesi anlatılıyor. Tara’nın anısı şöyle: “Davus’taydım. Klaus’la ahbabız, gelecek yıl neyapalım diye düşünüyoruz. Dedim ki; gelecek sene Turgut Özal ile, Papandreu’yu buluşturalım. Turgut Bey’i benhallederim, Papandreu’yu sen hallet. ‘Çok iyi fikir’ dedi. Ben geldim, Turgut Bey’e söyledim; o hazırzaten, halletmek diye bir şey yok. Klaus ise üç defa gitti Atina’ya ikna etti sonunda. Davos’ta Belvedere Oteli’nin büyüksalonunda birçay vaktif biraraya geldi heyetler. 50 Türk 50Yunanlı vardı. Herkes ağlıyordu, o kadar duygulu bir andı. Çünkü millet barış istiyor, bozan politikacılar. Turgut Bay’le Papandreu geldiler el sıkıştılar. Sonra Konsey’ ikurmak için ben İstanbul’a geldim.”Atina’yla Selanik kapıştı kapıyı patrik hazretleri açtıKİTABIN en ilginç bölümlerinden biri de Türk Yunan İş Konseyi eski başkanlarından Rahmi Koç’un anılarının yer aldığı sayfalar. Koç’a göre Konsey’in verimli olmasını engelleyen en önemli sebeplerden biri Yunanlıların kendi içinde organize olamamasıydı. Yunan kanadını oluşturacak işadamlarının Atina’dan mı yoksa Selanik’ten mi olması gerektiği giderek bir anlaşmazlık konusu haline geliyordu ve hatta kavgaya dönüşmüştü. Sonunda Konsey kuruldu ve 1993’te Rahmi Koç başkan oldu. Rahmi Koç Yunanlı işadamlarını işbirliğine ikna için yaptığını şöyle anlatıyor: “En önce patrik hazretlerine (Barthelomeos) gittim. ‘Siz bize yardım edin bu işbirliğinin olması için’ dedim. Zengin ve meşhur yunanlılara mesajımızı büyük ölçüde onun kanalından göndermiş olduk.”
Orta Asya’ya gidiyorsanız Türkleri alın

Thursday, December 24, 2009

Auschwitz le Srebrenitza arasında Avrupa fikri


Auschwitz’den Srebrenitza’ya uzanan bir tarihin ara sokaklarında gezinen Hollandalı gazeteci Geert Mak, iki Dünya Savaşı, toplama ve esir kampları gibi badirelerden sonra oluşan ‘Avrupa’dan hâlâ umutlu.
ENİS Batur’un, ‘Amerika Büyük Bir Şaka Sevgili Frank, Ama Ona Ne Kadar Gülebiliriz’ kitabının ismini, dev bir mercekle Avrupa’ya yansıtmaya kalkışsak ne olur acaba? Yani, asıl ‘büyük şaka’ Amerika değil de, Avrupa olabilir mi? Bunu, bir coğrafyadan söz ederken değil, bir medeniyet kümesi olarak Avrupa fikrinden söz ederken getiriyoruz hatırımıza üstelik. Bu tür tuhaf düşünceler arasında gezinmemize, tek başına Auschwitz’den Srebrenitza’ya (Srebrenika) uzanan o keskin çizgi yol açmıyor. Sadece bu ikisi bile böyle bir sorgulama için yeterli olurdu elbette ama Geert Mak’ın, “Avrupa’da Yirminci Yüzyıl Boyunca Seyahatler” isimli kitabı bu konuda çarpıcı bilgilerle dolu. Binyılın biteceği günlerde NRC Handelsblad adına Avrupa’nın altını üstüne getiren Hollandalı gazeteci, sadece gördüklerini aktarmakla yetinmiyor, onların neden öyle göründüklerine dair tarihsel bilgilerle, olup biteni gözümüze gözümüze sokuyor. İyi de ediyor doğrusu. Hele şu soru ve buna verdiği cevap, Auschwitz’den Srebrenitza’ya uzanan tarihin kısa bir özeti sanki:“Biz Avrupalıların ortak bir tarihi var mıdır? ‘Elbette’ der herkes ve sıralamaya başlar: Roma İmparatorluğu, Rönesans, Aydınlanma Çağı, 1914, 1945, 1989, Oysa Avrupalıların bireysel tarihi deneyimleri birbirlerinden çok farklıdır: Örneğin Polonyalı yaşlı şoför, hayatında dört kez yeni bir dil öğrenmek zorunda kalmış; dostluk kurduğum Alman karı koca, önce bombardımanları, sonra da Doğu Avrupa’da oradan oraya sürülmeyi yaşamış; ziyaret ettiğim Basklı aile İspanya iç savaşı yüzünden bir Noel akşamı kıyasıya bir kavganın içine düşmüş ve sonra da ömür boyu susmayı yeğlemişti (...) her biri kendi başına birer dünyadır ve üstelik bunların hepsi de Avrupa’dır.”Bugün hepimize ‘muasır medeniyet’ olarak görünen Avrupa’nın tarihini, gezginlerin gözünden izlemek, iki dünya savaşını da, bu savaşlardan sonra yaşananları da diri tutuyor. Auschwitz ile Srebrenitza arasındaki asma köprüde sallanan Avrupa fikrinin hangi badireleri atlattığını görmek açısından da son derece çarpıcı bu. Belki, oraya bakarak bu topraklara çevirebiliriz yüzümüzü. Ve hatta bir miktar çeki-düzen bile verebiliriz zihnimize. Düşünün ki, İspanya’da yaşanan iç savaştan hiç mi hiç söz etmedik üstelik... (Avrupa’da Yirminci Yüzyıl Boyunca Seyahatler, Geert Mak, Çev. Mürset Topçu, Literatür Yayınları)
Pamuk, Atina’da yok satıyorDIŞ Haberler SERVİSİNOBEL ödüllü yazar Orhan Pamuk’un “Masumiyet Müzesi” adlı son eseri Yunancaya çevrildi ve Dünyanın en popüler yazarlarının bile Yunanistan kitap piyasası için kıskanacağı satış rakamlarına ulaştı. Tercümesini Stella Vretu’nun yaptığı “Masumiyet Müzesi” Okeanis Yayınevi tarafından basıldı. Kitap, sadece yedi gün içinde 10 bin adet sattı. “Masumiyet Müzesi” Atina’daki kitapçılarda 26 Euro’ya satılıyor. Yunan gazeteleri de Pamuk’un son kitabından övgü ile bahsettiler. İNGİLİZ Financial Times Gazetesi de Masumiye Müzesi’ni övdü. Ian Irvine imzalı yazıda, “Kitabın sonunda Kemal, Aşk için katlandığı onca ızdıraba rağmen mutlu bir hayat sürdüğünü ilan ediyor. Okuyucu bundan başka bir şey için yalvarabilir ama Pamuk, Kemal’in yüce ve trajik takıntısını sabırla gözlemleyerek, Lolita, Madame Bovary ve Anna Karenina’nın yanına yakışacak değerde bir Romantik aşkı yarattığı esere konu etmiş” denildi.
GÜNÜN AJANDASI
Modern zaman dervişinden davet
Çağdaş dans sanatçısı Ziya Azazi, “11 Dervish” adlı ve uluslararası Sahne sanatları alanında pek çok ödüle layık görülen eseriyle bu akşam Tiyatro Maan performans Sahnesi’nde olacak. Mevlevi dervişlerin dönüşlerini temel alarak oluşturduğu koreografileriyle çağdaş dans sanatına farklı bir yorum getiren Azazi eserinde, geleneksel “sufi dansını” zihinsel ve fiziksel sınırları zorlayıcı yönünü muhafaza ederek kişisel tarihçesi ile örtüşen estetik ve kinetik bir dile dönüştürüyor. Biletler 25-30 TL. Tel: 0212 245 25 06.
Büyük Selçuklu Mirası projesi
CUMHURBAŞKANLIĞININ himayesinde hazırlanan Büyük Selçuklu Mirası Projesi’yle, Türk milletinin kurduğu en önemli devletlerden birisi olan Büyük Selçuklu Devleti’ne ait günümüze ulaşan tüm eserler görsel olarak kayıt altına alınacak. Projenin belgesel yönetmeni ve fotoğraf sanatçısı İbrahim Dıvarcı konuyla ilgili şu bilgileri verdi: “Proje kapsamında Afganistan, Azerbaycan, Ermenistan, Irak, İran, İsrail, Mısır, Özbekistan, Suriye, Türkmenistan, Türkiye ve Yemen ile özerk cumhuriyet olan Nahcıvan’daki Selçuklu Mimari eserlerinin son durumları tespit edilip fotoğrafları ve görüntülerinin çekilecek. Proji, 850 bin dolara malolacak. ? A.A
Avrupa’nın gözde kenti İstanbul
2010’da Avrupa’nın kültür başkenti olacak İstanbul üzerine Almanya’da peşpeşe kitap ve dergiler yayınlanıyor. Türkoloji Profesörü Klaus Kreiser’in “İstanbul” adlı kitabı C.H. Beck yayınevi tarafından piyasaya sürüldü. Kitapta, okuyucuya kentteki 15. yüzyıldan günümüze kadar uzanan kültürel Yaşam üzerine önemli bilgiler ediniyor. 320 sayfadan oluşan kitabın fiyatı 24.90 Euro. Kitabın Türkçe’ye çevrilip çevrilmeyeceği ise henüz bilinmiyor. ? MÜNİH
Atmasyon tiyatro oyunu
Ankara’daki Mavi Sahne’nin oyuncuları bu akşam sizi doğaçlama tiyatro yapmaya davet ediyor. Seyirciden aldıkları konuyla başayıp sonunun nereye varacağını hiç tahmin edemeyeceğiniz bir Oyun sergiliyorlar. Sedat Demirsoy’un yönettiği Tuluatmasyon adlı oyun bu akşam Mavi Sahne’de. Biletler 12-15 TL. Tel: 0312 426 26 29.
Nehar Tüblek başvuruları
ÜNLÜ Karikatür sanatçısı Nehar Tüblek adına Beşiktaş Belediyesi ve Karikatürcüler Derneği’nin birlikte düzenlediği 15. Nehar Tüblek Karikatür Yarışması’nın son katılım tarihi 5 Şubat 2010. “Komşularla sıfır sorun - Uluslararası, toplumlararası, insanlar arası ilişkilerde kalıcı barış için...” konulu yarışmada ödüller, Tüblek’in ölüm yıldönümü olan 6 Mart’ta anma töreniyle verilecek. Birinciye 3 bin, ikinciye 2.500, üçüncüye 1.800, mansiyona (3 adet) 1000, Onur ödülü olarak da 1.500 TL. verilecek.
Auschwitz’le Srebrenitza arasında Avrupa fikri

Wednesday, December 9, 2009

At sırtında Evliya Çelebi’nin izinde

Seyahatname’nin ışığında, Evliya Çelebi’nin ayak izlerinden Anadolu’yu gezme fikri Prof. Gerald Maclean’e ait. Exeter Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Maclean, 1996’da eşi Donna Landry ile Tatil için Kapadokya’ya gelmişti. Eşi, Kent Üniversitesi’nde İngiliz - Amerikan edebiyatı profesörüydü. Atla çevreyi gezerken, “Neden atla Türkiye turu yapmıyoruz” diye düşündüler. “Bu turu Amerika’da yapamazsınız” diyor Maclean. “Çünkü insanlar saldırgan, biri sizi vurabilir. İngiltere’de her yer özel arazi, giremezsiniz. Türkiye’de kırsal kesim buna müsait. Aynı dönemde Edinburg Üniversitesi’nden Osmanlı Tarihçisi Caroline Finkel ile tanıştık, o da Türkiye’yi yürüyerek gezmek istediğini söyledi. Bu iki projeyi birleştirdik.” 2007’DE İLK DENEMEGezi bir “Reenacment,” yani geçmişte yaşanan olayı tekrarlama projesi olacaktı. Maclean, geçmişte Anadolu’ya gelen Batılı seyyahlar üzerine çalışırken, onların rotasından geçmiş, çevreyi incelemişti. Yine aynı yöntemi uygulayacaktı. “İngiliz yazar yerine, neden Evliya Çelebi’nin rotasını izlemiyorum, diye düşündüm. Evliya Çelebi’nin oryantalist bakış açısından uzak olması da avantajdı. Eğer Avrupalı gezgin seçseydik, Batılı yaklaşımını tekrarlamak zorunda kalacaktık. Avrupalı seyyahlar planlı gezerken, Evliya’nın asla belirli bir rotası yoktu. Adeta rüzgarın götürdüğü yere gidiyordu. Bu yüzden akademik çalışmam açısından da önemliydi. Bu projeye hazırlanırken, Batı’da Evliya Çelebi’nin ne kadar az bilindiğini görüp şaşırdım.”Maclean, 2007’de Evliya Çelebi’nin batı rotalarından bir kısmını otomobille geçerek, geçerliliğini araştırdı. Seyahatname’de bahsedilen köylerin yerinde olup olmadığına baktı.Sonunda gezi bu yıl, 22 Eylül’de başladı. Yalova’nın Altınova ilçesi yakınlarındaki sahil köyü Hersek’ten yola çıktılar. Türkiye Jokey Kulübü sponsor olmuş, Avanos’tan yedi at getirilmişti. Ekipte Maclean ve eşinin yanı sıra Caroline Finkel, atların sahibi Akhal-teke Binicilik Merkezi’nden Ercihan Dilari, Der Spiegel muhabiri Susan Wirth, Kanadalı Teherese Tardif yer alıyordu. 42 günlük yolculuk boyunca yeni katılımlar oldu. Eski İngiltere Büyükelçisi’nin eşi Patricia Daunt, geçmişte Türkiye’de 10 yıl yaşayan Botanikçi Andrew Byfield yolculuğun bir bölümüne eşlik etti. Geziyi tamamlayanlar, planlayan üç kişiydi: Maclean, eşi ve Finkel. Yol boyunca ekibi bir kamyon izledi. At malzemelerini, çadırları taşıdı, mutfak hizmeti verdi. Sabancı Üniversitesi’nden antropolog ve sözlü tarihçi Dr. Leyla Neyzi ön araştırma sırasında ekibe yardımcı olurken, Açık Radyo’dan Mahir Başdoğan projeye destek verdi. Zeytinoğlu şirketi yol boyunca at yemi sağladı. Kütahya Porselen, Güral Porselen, Kütahya Belediyesi ve akademisyenlerin üniversiteleri projeye destek oldu. Ekip çoğunlukla çadırlarda geceledi. Bazen köy misafirhanelerinde konakladı.SANKİ İKİNCİ GEÇİŞİMİZDİ Yolculukta Evliya Çelebi’nin batı rotasını takip ettiler. Evliya, İstanbul’dan başlayarak İzmit’e gitmişti ama günümüzde bu bölgeyi atla geçecek yol yoktu. Karşı kıyıdaki Hersek’ten başlayıp, Evliya Çelebi gibi 1200 kilometrelik rotayı Kütahya’da bitirdiler. Evliya Çelebi, İnegöl-Tavşanlı- Kütahya-Afyon-Sandıklı-Banaz-Ovacık-Uşak-Gediz-Simav-Gediz-Kütahya yolunu izlemişti. Proje sırasında grup, ufak değişikliklerle, bu dolambaçlı hattı takip etti. Kasabalar arasındaki gözden uzak köylere girdi. İznik’ten Bursa, İnegöl, Domaniç, Kütahya, Afyon, Boyalı, Sinanpaşa, Banaz, Ovacık, Uşak, Mesudiye, Eski Gediz, Simav ve tekrar Kütahya’ya geçtiler. Ekibin amaçlarından biri de Osmanlı’dan günümüze kalan binicilik kültürünü ortaya çıkarmaktı. Yol boyunca rahvan at yarışları, cirit müsabakaları, pazarlarda at koşumları satan esnaf, at malzemesi yapım atölyeleri, binicilik merkezleri gibi atçılık kültürüne ait bir çok izi görüntülediler. Gerald Maclean, başından itibaren rahat bir yolculuk olduğunu söylüyor. Son bir iki gün yaşanan ani sıcaklık düşüşü dışında yol boyunca hava koşulları da onlardan yanaymış: “Uğradığımız yerlerde nasıl karşılanacağımızı bilmiyorduk. Birkaç garip bakış dışında çok iyi karşılandık. Özellikle çocuklar çok meraklıydı, bizi görmekten mutlu oldular. İkinci günden itibaren, bu yollardan daha önce geçtiğim hissine kapıldım. Sanki daha önce bu pazarlara, çarşılara uğramış, satıcılarla tanışmıştım. Sonrasında rotamız nehirlerden, tepelerden, açık araziden, vadilerden, köylerden geçti. Kamyonumuz konaklayacağımız yere bizden önce gidiyordu. Muhtar ve jandarmayla görüşüp, bilgi veriyordu. Londra’daki Türkiye Büyükelçiliği ve Kültür Bakanlığı’nca verilen belgeleri gösteriyordu.”Sadece Uşak’ın Ovacık köyünde sorun yaşadılar. İki yıl önce onlara her türlü yardımı yapma sözü veren ve projeden çok mutluluk duyan muhtar gitmiş, yerine yeni muhtar gelmişti: “Bize söz verilen misafirhanede kalamayacağımızı, köyde istenmediğimizi söylediler. Biz de çadır kurduk. Sabaha karşı 6’da muhtarın ihbarıyla Jandarma geldi. Muhtar ısrarla pasaportlarımızı almak istiyordu. Sonunda jandarma bizim zaten köye davet edildiğimizi gördü, sorun kapandı.” KAMYONLARINA EL KONULDUBir başka kötü anı Kütahya yolunda, Çavdarhisar’da yaşanmış: “Burada hava çok kötüydü, dağda kar yağmak üzereydi. Atları karda dışarda bırakamazdık. Bu gece Çavdarhisar’da bir polis kamyonumuzun belgelerini kontrol etti. Aracın eski sahibinden kalan borçlar vardı, kamyona el konuldu. Tüm eşyalarımız boşaltıldı. Atları bir ahıra koyduk. Kütahya’dan bir kamyon gelip, atları götürdü. Bu arada kamyonu satan komisyoncu bize yeni bir araç gönderdi, sorunumuz çözüldü.” Bu iki olay dışında gezi olumlu geçtiğini söylüyor Maclean: “Her gittiğimiz kasabada, köyde iyi karşılandık. Bizi gördüklerine memnun oldular. Gelecekte turistik rotaya dönüşürse, sık sık atlılar geçerse köylüler aynı misafirperverliği gösterir mi, bilmiyorum. Türk turizmi Bodrum, Antalya’ya odaklanmış. Neden Çavdarhisar’a ya da Kütahya’ya gidilmiyor? Projemizin bir amacı da yeni Turizm temalarına yönelimi teşvik etmekti.” YOLU EN AZ ÜÇ KİŞİYE SORMALI Ekip bir başka ilginç olayı, yol sorarken yaşadı: “Bazı çobanlar asfalt yolu hiç bilmiyordu. Bu yoldan, diyorlardı ama zamanla bize ayıp olmasın diye yolu bilmeden söylediklerini fark ettik.” Bu nedenle Domaniç yakınlarında kayboldular. Çünkü muhtar, çeşmeye kadar gidip sağa dönün, demişti. Karşılarına çıkan bir başka yaşlı köylü ise çeşmeden sola dönmelerini önermişti. Muhtarı dinlediler, gece yarısı kendilerini dağbaşında buldular. “Şanslıydık ki ay ışığı vardı ve sonunda jandarma, itfaiye araçlarının koruması eşliğinde gelip bizi buldu” diyor Donna Landry. Bu tecrübeden sonra, yolu en az üç kişiye sormaya karar vermişler. Gerald Maclean’in dikkatini yollardaki çöplükler çekmiş. Ayrıca birçok yeni camiye rastladıklarını anlatıyor. “Kuran kursları var, okullarda Bilgisayar yok” diyor. Çok sayıda köyün, kayıtlı görünen nüfusuna rağmen ekonomik zorluklar yüzünden aslında boşalmış olduğunu fark etmişler. Bu gezinin sonuçları önümüzdeki yıllarda yayımlanmaya başlayacak. 2011’de önce Evliya Çelebi’nin rotasını, GPS verileriyle sunan, ekibin gözlemlerini yansıtan bir kitap yayımlanacak. Ayrıca bir de küçük rehber kitap çıkarmayı düşünüyorlar. Yolculuğun Ajans 21’den Nurdan Arca yönetmenliğinde, Mehmet Çam’ın prodüktörlüğünde çekilen belgeseli de 2011’e kadar tamamlanmış olacak. (Proje hakkında www.sabanciuniv.edu/ssbf/evliyacelebi/tr/ sayfasından ayrıntılı bilgi alabilirsiniz) PROF. GERALD MACLEANTürkler hakkındaki önyargılar, Anadolu’ya gelen ilk gezginler sayesinde azaldıProf. Gerald Maclean, Exeter Üniversitesi’nde ingilizce bölümü öğretim üyesi. 15 yıldır, 16 ve 17. yy’da Osmanlı İmparatorluğu ile İngiltere arasındaki ilişkiler üzerine çalışıyor. Bu dönemden İngilizler’e ait bir çok el yazması bulmuş. Osmanlı’ya gelen ilk gezginlerin notlarında, şu ortak ifade dikkatini çekmiş: “Türklerin Korkunç, zalim ve şeytan olduğu söylenir hep, doğru olmadığını gördük, başka şeyleri keşfettik.” 16. yüzyılın sonunda, İngilizlerin önyargıları değişmeye başlamış. “Önce Osmanlı’ya gelen ilk gezginler, ardından bu topraklara hiç ayak basmamış yazarların Osmanlı’yla ilgili görüşleri üzerine iki kitap yazdım. İkinci gruptaki yazarların eserleri, eski bilgilerin tekrarı gibiydi.”Maclean, Türkiye’ye ilk kez 1974’te, Yunanistan’da yaşarken, gelmiş. O zaman Yunan dostlarının “Niye gidiyorsun ki orası Türklerle dolu, İstanbul aslında bizim şehrimiz” dediğini söylüyor. İstanbul’a geldiğinde, Türklerin Batı’da onlara atfedilen şablonlardan farklı davrandığını gözlemlemiş. Önyargıların bugün AB tartışmaları sırasında Almanya ve Fransa’da yeniden ortaya çıktığını söylüyor. Batı’daki “Korkunç Türk” imgesi, zamanla Maclean için inceleme konusuna dönüşmüş. Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’yle de bu çalışma sırasında tanışmış. Yararlandığı önemli kaynaklardan biri olmuş.PROF. DONNA LANDRYKültür turizmi rotasına dönüşebilirEvliya Çelebi’nin Hersek - Kütahya rotası farklı temalarda alternatif turizm rotalarına dönüşebilir. Geçtiğimiz bazı köylerde geleneksel yöntemlerle Organik Tarım yapılıyordu. Köylüler sağlıklı yaşıyor. Ekolojik, sürdürülebilir bir Yaşam modeli bu. Yurdışında ilgi çekebilir. Kültür turizmi, atla sürüş turizmi yapılabilir. Yol boyunca Osmanlı eserleri, arkeolojik sit alanları görülebilir. Hatta slow food hareketine ilgi duyanlar, yani geleneksel yöre yemeklerini merak edenler için bile bu rotada turlar düzenlenebilir.
At sırtında Evliya Çelebi’nin izinde

Tuesday, December 8, 2009

Sanki sete değil, sevdiğim biriyle buluşmaya gidiyorum

Adanalı dizisinde Yunan ajanı 'Alex'i canlandıran Akın Saatçi, yıllarca kürek sporu yapmış, ulusal ve uluslararası yarışmalarda onlarca madalya kazanmış bir milli sporcu... Şimdi de "En büyük aşkım" dediği oyunculukta, bu başarıları yakalamayı hedefliyor.



Sizi tanıyabilir miyiz?

26 Nisan 1982 İngiltere doğumluyum. Boğaziçi'nde Turizm işletmeciliği, Boston'da psikoloji eğitimi gördüm. Üniversite hayatımdan sonra oyunculuğa başladım.



Sizi 'Adanalı'yla tanıdık ama aynı zamanda da çok başarılı bir kürek sporcusu olduğunuzu duyduk...

1996 senesinde kürek sporuna başladım. 9 kez Türkiye şampiyonu oldum. Ulusal yarışlarda 63 altın, 22 gümüş, 12 bronz madalya kazandım.



Peki oyunculuğa nasıl adım attınız?

Üniversitede okurken arkadaşlarımdan birinin abisi senarist-oyuncu Baykut Badem'di. Baykut abinin daveti üzerine 'Son Osmanlı Yandım Ali' filminin galasına gitmiştim. Orada filmin yönetmeni Mustafa Sevki Doğan'la tanıştım. Üniversite bittikten sonra tekrar yurtdışına dönmek üzereydim ki Mustafa Şevki Doğan'dan telefon geldi. 'Kuzey Rüzgarı' adlı Dizi için çağırdılar beni. Ben de Kadir İnanır, Oktay Kaynarca, Selçuk Yöntem, Ali Sürmeli gibi çok sayıda başarılı aktörün olduğu bu diziyle oyunculuğa başlamış oldum. Ardından 'Baba Ocağı' ve Türkiye'nin ilk internet dizisi 'Proje 13'te başrol oynadım.



DERS ALIYORUM

Konservatuvar okumamanız sizin için eksiklik mi?

Eksiklik ama şu anda aldığım özel derslerle bu açığı kapatmaya çalışıyorum. Ayrıca üniversitede psikoloji okuduğum için, bunun oyunculukta çok faydasını görüyorum. Ayrıca milli takımda başarılar kazanmam, Manken olmam, ata binebilmem, 3 dil bilmem, yakın dövüş tekniklerinde iyi olmam da oyunculuk için büyük avantaj...



'Adanalı'yı önceden takip ediyor muydunuz?

Oktay Kaynarca bu dünyada çok sevdiğim ve saygı duyduğum insanlardan biri. Oyunculuğa ilk başladığım günden beri hep yanımda olmuştur. Her zaman ararım, sorarım kendisini. Bu sebeple de 'Adanalı'yı hep takip ederdim. Çok gülüyordum onun oynadığı sahnelere... Daha sonra Tayfun Güneyer'le de tanıştım. Tayfun Hoca'nın, dizinin hem senaristliğini hem de yönetmenliğini yaptığını öğrenince diziyi hiç kaçırmadım. Zaten onun daha önceki Sinema filmlerini ve dizilerini de takip ederdim.



YUNANLIYI OYNAMAK ÇOK HOŞUMA GİDİYOR

Dizideki rolünüzden bahseder misiniz?

Adanalı'nın şef olduğu anti terör birimi ANTEB'deki ajanlardan birisini oynuyorum. 'Alex' aynı zamanda 'Adanalı'nın kızı Sofia'nın da eski sevgilisi ve onu hâlâ unutamamış. İleride 'Sofia'yla tekrar bir şeyler yaşayıp yaşamayacakları sır... Rolümü çok sevdim. Çünkü hem Yunanca hem de Yunan aksanıyla Türkçe konuşuyorum. Bu da benim için yeni bir şey...



İlk internet dizisi 'Proje 13'te de oynadınız. Sizin için farklı bir tecrübe olmalı...

Aykut Gürel ve Keremcem'in yapımcılığını üstlendiği çok güzel bir projeydi benim için... Farklı tecrübe olarak bir de, Faruk Saraç'ın Anıtkabir'de yaptığı defilede, Atatürk'ün golf kıyafetini giymiştim. Bu da benim için çok gurur verici bir geceydi.



BENİM en büyük AŞKIM OYUNCULUK

Asıl mesleğiniz ne? oyuncu musunuz, model misiniz, sporcu musunuz?

Modellik hiçbir zaman meslek olmadı benim için... Sadece üniversite dönemlerimde güzel projelerde yer aldım, güzel bir deneyim oldu. Ama oyunculuk en büyük aşkım... Oyunculuğu tabii ki meslek olarak görüyorum ama iş olarak görmüyorum. Çünkü çekime giderken, işe ya da çalışmaya gidiyormuşum gibi gelmiyor. Sanki çok sevdiğim birisiyle buluşmaya gidiyormuş gibi hissediyorum.



Bunların dışında neler yaparsınız?

Ailemle ve özellikle 10 aylık yeğenimle vakit geçirmeyi çok severim. Evime arkadaşlarını çağırıp Film ya da Futbol maçlarını izlemeye bayılırım. kitap okurum. Yakın dövüş sporlarına ilgiliyim. Kickboks dersleri alıyorum.
Sanki sete değil, sevdiğim biriyle buluşmaya gidiyorum